31 Temmuz 2014 Perşembe

HDP - Halk Cephesi geriliminde uzlaşma açıklamaları

Nurtepe’de 29 Temmuz’da başlayan ve daha sonra Okmeydanı, Sarıgazi ve Gazi’ye sıçrayan gerilim, taraflar arası görüşmelerin ardından uzlaşmayla sonuçlandı.

HDP ve Halk Cephesi, iki gündür çeşitli mahallelere yayılarak devam eden çatışmanın ortadan kaldırılması doğrultusunda tavır beyan eden mesajlar yayımladı.

HDP’nin açıklaması:

BARIŞ VE KARDEŞLİK MÜCADELESİNİ SÜRDÜRECEĞİZ!

“İstanbul Nurtepe’de Salı gecesi yaşanan ve bugün diğer mahallelere de taşınan gerginlikler demokrasi ve halk güçleri açısından kabul edilebilir değildir.

“Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinde ‘herkes için demokrasi’ talebimiz, aynı zamanda herkesin özgürce siyaset yapması hedefidir. Demokrasi güçleri hiçbir mekanda ve alanda siyaset yasaklarının olmadığı bir Türkiye özlemine sahiptir.

“Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin son aşamasında, herhangi bir provokatif ortamın oluşmasına yol açmamak için, halkımızı, demokrasi ve barış güçlerini sağduyuya davet ediyoruz.

“Taraflar arasında yapılan görüşmelerde çatışmalı ortamın ve gerginliğin ortadan kaldırılması konusunda görüş birliği sağlanmıştır.

“HDP, barış ve kardeşlik, demokrasi ve özgürlük mücadelesini sürdürecektir. Bugün siyasi çalışmalar sırasında halk güçleri arasında yaşanacak her tür gerginlik egemenlere yarayacaktır. Demokrasi ve özgürlük mücadelesini sürdürenler arasında bir düşmanlık yaratma doğrultusundaki girişimler bu nedenle de kabul edilebilir değildir.


“Bu nedenle, Türkiye’nin her yerinde siyasi çalışmalarımızı sürdürürken, her grup ve bireyin itidalli davranmasını önemsediğimizi ve buna özen göstereceğimizi belirtiyoruz.”

Halk Cephesi’nin açıklaması:

BÜTÜN HALK CEPHELİLERE TALİMATTIR!
1- Bizim tarihimiz tertemizdir. Tahriklere, yaralı arkadaşlarımızın üzüntüsüne kapılıp bu tarihi kirletmeye kimsenin hakkı yoktur.

2- Hiçbir cepheli kendini savunmanın dışında sola veya halka fiziki bir saldırıda bulunamaz.

3- Ateşli, yanıcı, patlayıcı silahları sola ve halka çevirenler bizden değildir. Bizim silahımız yalnızca torbacılara, çetelere, katillere yani halk düşmanlarına dönüktür.

4- Sosyal medya denen kirli ortamda bizim adımıza yapılan çetevari, argo ve küfürlü söylemlerin sahipleri bizden değildir.

Biz başka siyasetler gibi “kitlemizi tutamıyoruz” edebiyatına sarılacak bir hareket değiliz. Herkesi bu sorumlulukla hareket etmeye davet ediyoruz…

25 Temmuz 2014 Cuma

'Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde kim kimi destekliyor, hangi partiler 'Boykot' ediyor?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerin birinci turunun yapılacağı 10 Ağustos tarihine 21 gün kaldı. Neredeyse bütün siyasi parti ve hareketler cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair görüşlerini belirttiler. Hangi parti ve hareket hangi adayı destekliyor, hangileri seçimleri boykot ediyor?

Selahattin Demirtaş’ı destekleyenler

Alınteri,
Demokratik Bölgeler Partisi (DBP),
Devrimci İşçi Partisi (DİP),
Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP),
Emek Partisi (EMEP),
Emekçi Hareket Partisi (EHP),
Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP),
Halkların Demokratik Partisi (HDP),
Halkın Birliği (HB)
İşçi Mücadele Derneği (İMD),
Kaldıraç,
KÖZ,
Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP),
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP),
Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP),
Türkiye Gerçeği, 
Toplumsal Özgürlük (TÖPG),
Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği (UİD-DER),
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP),
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK),
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonları (DİSK)

Cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot edenler
Bağımsız Devrimci Sosyalist Platform (BDSP),
Demokratik Halklar Federasyonu (DHF),
Devrimci Hareket,
Devrimci Anarşist Faaliyet (DAF),
Hak ve Özgürlükler Partisi (Hak-Par),
Halk Cephesi,
Halkın Kurtuluş Partisi (HKP),
Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP),
İşçi Partisi (İP),
İşçi Kardeşliği Partisi (İKP),
Komünist Parti (KP),
Marksist Tutum,
ODAK,  
Mücadele Birliği,
Partizan, 
Proleter Devrimci Duruş (PDD),
Saadet Partisi (SP),
Sürekli Devrim Hareketi (SDH),
TKP 1920

Ekmeleddin İhsanoğlu’nu destekleyenler

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP),
Büyük Birlik Partisi (BBP),
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP),
Hak ve Adalet Partisi (HAP),
Demokrat Parti (DP),
Demokratik Sol Parti (DSP),
Devrimci Halk Partisi (DHP),
Doğruyol Partisi (DYP),
Kadın Partisi (KP),
Liberal Demokrat Parti (LDP),
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP),
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP),
Toplumsal Uzlaşma ve Reform Partisi (TÜRK PARTİ)

Recep Tayyip Erdoğan’ı destekleyenler

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 
Anavatan Partisi (ANAP)

Ne destek ne boykot diyenler

Halkevleri ve Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) boykot kararı almadığı gibi, herhangi bir adayı da desteklemiyor. Ancak ÖDP’nin Eş Genel Başkanları Alper Taş ve Bilge Seçkin Çetinkaya parti kararına rağmen seçimlerin birinci turunda Selahattin Demirtaş’ı destekleyeceklerini belirttiler.
Bilgi notu: Selahattin Demirtaş'ı destekleyenler listesin de Halkın Birliği (HB) ismini eksik gördüğümüz için bizler ekledik, ayrıca Türkiye Komünist Partisi (TKP)'nde yaşanan parti içi 'Kongre' krizinden sonra yollarını ayıran Komünist Parti (KP) ve Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP)'nin de boykot kararı alındığı biliniyor. | FKBC
Kaynak: Siyasi Haber

TKP’de ayrı 'Kongreler' sonrası karardan iki parti çıktı: HTKP ve KP

Türkiye Komünist Partisi’nin 2 ayrı 'Kongre' düzenlemesinin ardından, her iki grup TKP ismini kullanmama yönünde anlaşmaya varmıştı. Bunun ayrı kongreler düzenleyen iki bileşen de kendi partilerini kurdular.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) içerisindeki örgütsel ve politik tartışmalar sonucunda parti filli bir bölünme sonucu 13 Temmuz tarihinde iki ayrı kongre yapmıştı. Kongrelerden sonra TKP ismini kullanmama yönünde anlaşmaya varan taraflar kendi partilerini kurdular. Aydemir Güler ve Kemal Okuyan’ın da içinde yer aldığı TKP Atılım Kongresi bileşenleri Komünist Parti (KP) adıyla yeni bir parti kurdular. Erkan Baş ve Metin Çulhaoğlu’nun da dahil olduğu TKP 12. Kongre bileşenlerinin kurdukları partinin ismi ise Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP) oldu. Nazım Kültür Evi, Barış Derneği, soL Portal ve soL Dergi gibi parti kurum ve organları KP tarafında kaldı. Her iki grup da açıklama birer açıklama yaptı, açıklamalar şöyle;

TKP 12. KONGRE AÇIKLAMASI:
YARIN BİZİMDİR!
Türkiye Komünist Partisi’nin 13 Temmuz 2014 tarihinde yapılan iki eşdeğer kongresinden biri olan TKP 12. Kongresi, aldığı siyasi ve örgütsel kararlarla yoluna yeni bir siyasal irade olarak devam edeceğini ilan eder.

Bu açıklama 12. Kongre adıyla yapılan son açıklama olacak, yarından itibaren siyasi mücadelemiz Halkın Türkiye Komünist Partisi adıyla sürdürülecektir.

12. Kongre tarafından görevlendirilen Merkez Komitesi ve Parti Meclisi çalışmalarına başlamış bulunuyor. 19 Temmuz Cumartesi günü yapılan Merkez Komitesi ve 20 Temmuz Pazar günü yapılan Parti Meclisi toplantılarında ülke ve dünya siyasetine müdahalede bulunmak üzere araçlar, yol ve yöntemler ele alınmıştır. Başarıyla tamamlanan bu toplantılarda, yol haritamız belirlenmiş, bu amaçla “Yeniden Kuruluş Seferberliği” ilan edilmiştir.

Merkez Komitesi ve Parti Meclisi toplantılarında, hareketimizin yüzünü bir an önce topluma dönmesi gerektiği konusunda ortaklaşılmış, bizi Türkiye ve dünya siyasetinden uzaklaştıran tartışmalardan uzak durulması gerektiğinin altı çizilmiştir.

Türkiye Komünist Partisi 12. Kongresini örgütleyen irade, gücünü Türkiye’nin bereketli topraklarından aldığının farkındadır, hedefini de Türkiye’de sosyalizmin iktidarı olarak sadeleştirmiştir.

Kapitalizme ve emperyalizme karşı, sosyalist devrimci bir hattı, Leninist ilkeler etrafında örgütlenmeyi, sosyalist Türkiye hedefini ve sosyalist bir cumhuriyeti savunuyoruz!Başta işçi sınıfımız olmak üzere ilerici, yurtsever, eşitlikten, özgürlükten ve emekten yana bütün yurttaşlarımızı sosyalizm bayrağı altında güçlerimizi birleştirmeye çağırıyoruz!

Bu süreçte, bizden desteğini esirgemeyen dostlarımıza teşekkür ederiz. Bütün dostlarımızı, sosyalist cumhuriyete giden yolu birlikte örgütlemeye davet ediyoruz.

Tüm yoldaşlarımızla birlikte bu yolda büyük bir iddiayı dillendirdiğimizin farkındayız!En başta, 12. Kongre’yi örgütleyen bütün yoldaşlarımıza buradan seslenmek istiyoruz:

Yarın bizimdir yoldaşlar, yolumuz açık olsun!

Türkiye sosyalist kamuoyuna saygıyla duyurulur.


TKP ATILIM KONGRESİ AÇIKLAMASI:
Türkiye Komünist Partisi’nin Nisan ayından beri bir kriz yaşadığını, bu krizin boyutlanarak bir bölünmeye vardığını ilerici kamuoyu izlemiş bulunuyor.

Bu krizin sonucunda TKP adının bir süre bölünmenin iki tarafınca da kullanılmaması birlikte karar altına alınmıştır.

TKP Atılım Kongresini düzenleyen hareketimiz Komünist Parti adıyla yoluna devam etmektedir. Komünist Parti, hiç kuşkusuz TKP’nin gerek 1920′ye uzanan köklerini, gerek 1970′lerin sonundaki Sosyalist İktidar çıkışını, Gelenek hareketini ve gerekse 2001′den bu yana TKP adıyla bugüne taşınan değerlerini tereddütsüz sahiplenmektedir.

Komünist Parti, aynı TKP gibi, bu toprakların, ülkemizin komünist partisidir. Geçmişimizde bizi bölünmeye sürükleyen yanlışların sorumluluğundan kaçmıyoruz ancak partili mücadelemizi her şeyiyle gurur duyarak sahipleniyoruz.

Bizim mücadelemizde simgeler ve adlandırmalar önemlidir ve biz Komünist Parti adıyla da gurur duyduğumuzu ilan ediyoruz ancak Türkiye komünist hareketinin tarihsel adını ülke siyasetine geri döndüreceğimiz konusunda da ilerici kamuoyuna, işçi sınıfımıza söz veriyoruz.

Kamuoyunun yakından tanıdığı soL dergisi haftalık periyotla Ağustos ayında yayınına yeniden başlayacak.

soL portal yoluna devam ediyor ve yakın zamanda tasarım ve içeriğiyle gözle görülür bir hamle yapacak.

Gelenek dergisinin yeni sayısı kısa süre içinde okuruna ulaşacak.

Partinin doğrudan veya dolaylı kurumları görevlerinin başında.

Partili mücadelenin her bölgede sürekliliği sağlanmış durumda.

Komünist Parti uluslararası komünist hareketin onurlu bir üyesi olarak TKP’nin misyonunu sürdürüyor.

Dostlarımızı üzdüğümüzü biliyoruz. Biz de Türkiye ilericiliğinin komünist partinin yokluğunda önemli mevziler yitirmiş olmasından derin bir üzüntü duyuyoruz.

Şimdi bu boşlukları kapatmak için çalışmaya koyuluyoruz.

Merkez Komite

19 Temmuz 2014 Cumartesi

FKBC: Coca Cola halkların katilidir!

Dünyanın en büyük marka danışmanlığı ajansı İnterbrand, bu sene 13’üncü kez yapılan “En iyi 100 küresel marka” araştırmasının sonuçlarını açıkladı. Coca Cola bu araştırmada birinci seçildi. Coca Cola’nın marka değeri bile şu anda 80 milyar dolara yakın.

Coca Cola dünyanın ünlü emperyalist bir markasıdır. Emperyalizmin simgesi haline gelmiş bu marka, dünya halklarının katledilmesi için emperyalizme verdiği desteği gizleme ihtiyacı bile duymuyor.

Temmuz ayında Coca Cola’nın sahibi CNN’de yaptığı açıklamada Temmuz ayının tüm gelirini ve bundan sonraki ayların kar paylarının İsrail Ordusu’na devredildiğini açıkladı.

Coca Cola’nın birkaç katliamı
5 Aralık 1996’da paramiliterler Kolombiya Carepa bölgesindeki Coca Cola şişeleme fabrikası olan Bebidasy Alimientos şişeleme fabrikasında sendika temsilcisi İsidro Segundo Gill’i öldürdüler. Bunun ardından kaçmayı başaran başka bir sendika liderini kaçırdılar. Katiller sendika bürolarını yakarak, kalan işçileri sendikayı terk etmeye zorladılar.

Doha sonra Coca Cola tekelinin, Kolombiya’daki 9 sendikacıyı öldürtmek için AUC’a para verdiği çıktı.

Coca Cola daha önceleri Amerika’nın halklara yönelik bütün katliamlarını destekledi. Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın her yerinde halklara yönelik saldırıların mali destekçilerinden biri Coca Cola oldu.

Gazze’de yüzlerce Filistinli’yi katleden, okulları, evleri yerle bir eden İsrail’in en büyük finans kaynağı Coca Cola firması, Coca Cola’nın yaptığı reklamlardan birinde aynen şöyle deniyor: “Coca Cola iç, İsrail’i destekle. Amerikan ürünlerini destekleyerek, İsrail’e destek verin.”

Coca Cola, basit ya da masum zengin bir şirket değildir. Birebir emperyalistleri destekleyen, halkın katillerini finanse eden, onları yönlendiren bir şirkettir.

Halkımıza çağrımızdır. Coca Cola içmeyin. Coca Cola emperyalizmin simgesidir. Coca Cola’yı her içtiğinizde aynı zamanda İsrail Ordusu’na bomba teminatı sağlıyorsunuz demektir.

FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe

18 Temmuz 2014 Cuma

FHKC: "İşgalcilerin elçilik ve konsolosluklarını işgal edin!"

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), İsrail’in Gazze’ye yönelik kara saldırısının başlamasının ardından yaptığı yazılı açıklamada “İşgalcilerin elçilik ve konsolosluklarını işgal edin” çağrısında bulundu.
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), İsrail’in Gazze’ye yönelik kara saldırısının başlamasının ardından yaptığı yazılı açıklamada “İşgalcilerin elçilik ve konsolosluklarını işgal edin” çağrısında bulundu. FHKC tarafından yapılan açıklama şu şekilde:
“245 Filistinlinin canının İşgal güçlerinin işgal ordusunun ve onun ABD yapımı ve ABD tarafından finanse edilen silahları marifetiyle alındığı, Filistin halkının üzerine gökyüzünden yıkım yağdırılan işgal güçlerinin cinayet makinelerinin 10 günlük hava saldırısının ardından, işgal güçleri Gazze’ye yönelik kara istilasını başlattı.

İşgal saldırısı; çocukları ve yaşlıları, okulları, camileri, hastaneleri, evleri, engelli bakım evlerini hedef almakta. Sadece bugün, İsrail güçleri Gazze’nin bir başka yerinde 8 çocuğu ve 4 yetişkini öldürmesinin ardından bir rehabilitasyon hastanesini hedef aldı ve bombaladı. Ailelerin yaşamlarını çaldılar, 800’den fazla evi yıktılar ve 18 binden fazla eve ağır hasar verdiler, altyapıyı tahrip ettiler, kritik kaynakları hedef aldılar ve durmak bilmeksizin ABD’nin finanse ettiği ve desteklediği ölüm makinesinden yararlanarak Filistin halkını hedef aldılar.

Gazze’ye yönelik vahşi saldırıya rağmen Gazze’deki Filistinliler –ve işgal edilmiş Filistin’in her yerindekiler ve sürgündekiler- işgalcilerin, ölüm ve yıkım yolu ile teslim olmayı ve usulca ölmeyi kabul edeceğimize dair mantığına direndiler ve bunu reddettiler. Gazze’deki Filistin halkı, kendini, işgalcilere karşı şüphesiz direnmeye ve işgalcilerin, ölümcül güç eliyle direnişimizi halkımızdan ayırma girişimlerine karşın zafere kadar bu direnişten vazgeçmemeye adamıştır. Söz konusu saldırı boyunca, Arap halkı ve dünya halklarından geniş kitleler sokaklara çıktı. Cape Town’da, Paris’te, Londra’da, Stockholm’de, Tunus’ta, İstanbul’da, San Francisco’da, Santiago’da, Caracas’ta, Chicago’da, Mexico City’de, New York’da, Hague’de, Yemen’de, Cakarta’da, Sydney’de on binlerce kişi yürüyüş düzenledi.

Dünya genelinde yüzlerce kentte ve kasabada, Filistin halkına yönelik emperyalist ve Siyonist saldırıya karşı çıkan, suç ortaklığının, suskunluğun ve emperyalist güçlerin, uluslararası kuruluşların, savaş vurguncusu şirketlerin Filistin saldırısına doğrudan katılımının sona erdirilmesini isteyenlerin sesi duyuldu.

Şimdi uluslararası direnişi yükseltmenin vaktidir. Tanklar Gazze’ye giriyor. İşgalci güçler ölüm saçan bir işgal yürütürken, onların elçilik ve konsolosluklarının normal çalışmalarına ve işlerle uğraşmalarına izin verilmemeli.

Sağladığı ekonomik, siyasi ve askeri destekle ölüm makinesinin ilerlemesinin çalıştıran ABD emperyal gücü tüm dünyada varlığını kesintisiz sürdürmemeli –öyle ki, ABD’li emperyalistlerin kongresi, işgalin ölüm makinesi Filistin ve Arap halkına karşı daha ölümcül olabilsin diye daha fazla maddi destek öngören bir yasayı henüz geçirdi.

Halkımıza karşı finansal cinayet işleyen savaş vurguncusu şirketler; cinayet, işkence, apartheid, ırkçılık ve işgale bulaşmaları karşılığında kârdan başka bir şey görmemeye devam etmemeli.

Sadece sokakları doldurmanın değil, aynı zamanda direnişi yükseltmenin vaktidir:

Dünyanın dost ve ilerici hükümetleri, işgal devletiyle ilişkilerini kesmeli, bu ülkenin elçiliklerini kapatmalı, kendi elçilerini geri çağırmalı, Filistin halkını katleden suçlu ırkçı gayrimeşru yerleşimci-sömürgeci devleti tamamen izole, boykot ve ret etmeli.

Gerici Arap rejimlerinin, işgal güçleri Filistin halkını katlederken işgal devletiyle diplomatik ilişkiye girmesine ve bu devletin elçiliklerini ve elçilerini ağırlamasına artık izin verilmemeli. Arap ülkelerindeki bütün işgal elçilikleri temelli kapatılmalıdır.

Ve dünyanın bütün ülke ve kentlerinde, Filistin’in sürgün ve diasporadaki oğul ve kızlarıyla omuz omuza Filistin bayrağını yükselten dünya halklarına, sokakları zapteden milyonlara çağrımız şudur:

İsrail elçilik ve konsolosluklarını işgal edin, kapılarını kapatın, her zamanki işleriyle ilgilenmelerine engel olun. İşgal devleti, gayrimeşru yerleşimci-sömürgeci bir işgalci olarak tamamen tecrit ve boykot edilmelidir.

ABD elçilik ve konsolosluklarını işgal edin. ABD emperyalizmi, Filistin’deki öldürücü işgalin asli destekçisidir ve sadece Filistin’deki değil, tüm dünyadaki suçları nedeniyle dünya halkları tarafından sorumlu tutulmalıdır.

Kârı, katil şirketlerin ellerinden alın. Chicago gibi ABD kentlerinde Boeing, Lockheed Martin, G4S gibi bu katil şirketlere karşı duran insanlar halihazırda gözaltı, tutuklama ile yüz yüze kalmıştır. Bu şirketler yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşmeli, çalışmaları kesilmeli ve kapanmalı. Filistinlilerin kanından daha fazla kâr yok!

Filistin’de direniş yükselirken, dünyadaki direniş de öyle olmalı. İşgalcilerin ve onun destekçilerinin, halkımıza yönelik canice katliamlarına, buna karşı yanıt ve aynı şekilde işleyebilmelerine yönelik anlamlı darbeler olmaksızın devam etmelerine izin verilmemelidir. Bunları durdurmanın ve dünyanın dört bir yanındaki halkların direnişinin Filistin halkının direnişinin yanında duyulmasının zamanıdır.

Geçit vermeyeceğiz! Gazze düşmeyecek! Nehirden denize, Filistin özgür olacak!”
Açıklama çeviri: Gerçeğin Günlüğü

17 Temmuz 2014 Perşembe

Sistematik izolasyon HAMAS aristokrasisini zenginleştirirken

Öncelikle bu yazı burjuva TV’lerde özellikle de haber bültenlerinde İHH adlı kuruluşun Filistin’i sadece Gazze olarak gören ve yardım götürme adına (biz buna insani mi yoksa İslami bir yardım mı diye sorgulamayı tercih ederiz) İsrail siyonizminin 40 yıllı aşkın bir süredir Filistin üzerine uyguladığı politikalar dışında, yine bu paralelde Hitler’in sözde söylediği vecizeleri dillendiren insanlardan tutunda II. Emperyalist Dünya Savaşı’nda öldürülen Yahudilerin vahşice ölümlerine hak verenlere ve daha nicelerine ithaf ediyoruz… Yanına da HAMAS’ı, Nasır’ı ve Erdoğan kliğiyle kıyaslayan, yan yana getiren ve Nasır’la eşit gören zihniyette de gönderme yapıyoruz. Rahatsız olan herkes üzerine alınabilir, bizim açımızdan sakıncası yoktur.
HAMAS'tan dolayı kafanız karıştıysa, işte HAMAS ve Filistin eksenine bakmak için kolay yol! Mavi Marmara dramına giden öykü bundan 82 yıl önce, 1928'de Mısır'da başladı. Birçok Arap radikal İslamcı bir araya gelerek, "Tüm İslam âlemini kapsayan, şeriata dayalı, sünneti esas alan, yerel kültürel etkileri bertaraf edecek ve Batı etkisiyle mücadele eden panislamist bir devlet kurmayı amaçlayan," Müslüman Kardeşler Örgütü'nü (Cemaat el-İhvan el-Müslimin) kurdular.

Cemaat'in 1933'teki ilk kongresinde 2 bin olan militan sayısı, bir yıl sonra 40 bine, 1943'te 200 bine ulaştı. Sonradan ortaya çıktığına göre, bu hızlı yükselme ciddi bir İngiliz desteğiyle olmuştu. ABD, 1950 başlarında örgütü Nasır'a karşı yoğun olarak kullandı ve maddeten destekledi. 1957'de Nasır örgütü yasaklayınca, l960'ların başından itibaren Filistin kolu etkili hale geldi. Daha sonra Enver Sedat, 1970'lerde örgüte izin vererek onu yükselen sola karşı kullandı, Mısır yasalarını şeriata uygun hale getireceği sözünü tutmadığı için 1981'de Müslüman Kardeşler tarafından öldürüldü.

Bu örgütün Filistinli üyelerinden üçü Şeyh Ahmet Yasin, Abdülaziz el-Rantisi ve Muhammed Taha, 1988’de HAMAS (Harakat el; Mukavama el-İslamiye, İslami Direnme Hareketi) örgütünü, Müslüman Kardeşler Hareketi'nin silahlı kolu olarak kurdular. HAMAS, İsrail’e yönelik sürekli silahlı saldırıları ve intihar eylemleri ile son yıllarda Filistin Kurtuluş örgütleri içinde öne çıktı ve El Fetih’in başlıca karşıtı haline geldi. HAMAS’ın 1990’lardaki yükselişi, o tarihlerde İsrail başbakanı olan Binyamin Netanyahu ve Ariel Şaron tarafından da desteklendi. Böylece İsrail faşist sağının iki hedefi gerçekleşmiş oluyordu. Terörist saldırılarla Oslo anlaşmalarının sabote edilmesi ve Yaser Arafat ile El Fetih’in zayıflatılması… Nitekim HAMAS’ın Ürdün temsilcisi, Oslo anlaşmalarını reddetme nedenini “İslami hükümlerin düşmanla barış yapılmasını yasaklamasıyla” açıkladı. Yani “Ne barış olur ne de Yahudilerin Filistin’deki hakları kabul edilir.”

İşte bu tamda İsrail sağının istediği tutum, çünkü işgal ettiği Filistin topraklarını elinde tutabilmesi için karşısında “Barış istemeyen” bir muhatap olmalıydı. Siyasal analist Anthony Cordesman’a göre, “İsrail, El Fetih’e karşı ağırlık olarak gördüğü HAMAS’a doğrudan yardım etti.”İsrail, CIA’ inde yardımlarıyla bazı El Fetih liderlerini öldürerek hareketin Tunus’a yani uzağa çekilmesine yol açtı böylece alan HAMAS’a kaldı. 26 Ocak 2006’da oyların yüzde 56’sını alarak Filistin Özerk Bölgesi seçimlerini kazandılar. HAMAS, 2007 Haziranı’nda El Fetih’le çarpışıp Gazze Şeridi’nde iktidarı ele geçirdiler.

Human Rigts Watch’a (İnsan Hakları İzleme Örgütü) göre, “HAMAS bu çarpışmalarda esirleri ve muhalifleri yüksek pencerelerden atarak veya hastane yatağında öldürdü”, hatta “Üzerinde TV yazan bir minibüsten halka ateş açıldı.” Filistin İnsan Hakları Merkezi, HAMAS’ın iktidara geldikten sonra başörtüsü takmayan kadınlara yönelik saldırıları meşru saydığını bildiriyor. Yine aynı merkez, Gazze Şeridi’nde tek bir Yahudi bile kalmadı. Yardım kuruluşları, medya ve hatta spor kulüpleri dâhil birçok Sivil Toplum Kuruluşu kapatıldı. İslami olmayan hiçbir kuruluşa izin verilmiyor ve El Fetih tarafından Hamas-Guantanamo adı verilen El-Maştal Cezaevi’ndeki “170 siyasi tutukluya çok ağır işkence uygulandığını” savunan eski mahkûmların islamonline.net adlı sitesinde, HAMAS’ın icat ettiği “Korkunç” işkence teknikleri de anlatılıyor.

Gazze Şeridi’nde işsizlik oranı şuanda yüzde 60, üretim adına hiç bir şey yok, ancak HAMAS, AB insani yardım fonlarından gelen paralarla yandaşlarını kamu hizmetine alıyor. Yani şuan HAMAS’ın üç çalışanından biri memur ve Gazze’de, hepsi de HAMAS üyesi 70 bin memur var, bir tek bunların eline para geçiyor (hem de oldukça iyi bir para). Halkın yüzde 80’i yardımlara muhtaç durumda çok sefil bir hayat sürerken bu HAMAS aristokrasisinin “İhtiyaçları” için müthiş bir kaçakçılık ağı oluşmuş ve oluşturulmuş durumda. Mısır ile Gazze arasındaki yaklaşık 1500 tünel var ve bunlar HAMAS (Gazze)ekonomisinin belkemiği durumunda. Bazı tünelleri HAMAS inşa ediyor ve her birini 170 bin dolara satıyor, tünel açma izni verdiğinde 16 bin dolar alıyor. Üstelik buradan gecen mallardan haraç alıyor, bu da milyonlarca dolar getiriyor. Tünellerden aklınıza gelecek hemen her şey geçiyor; parçalar halinde taşıt araçları, gıda, giyim, mobilya, inşat malzemesi, canlı hayvan ve silah… Örneğin yakın bir tarihte 120 Japon arabası parçalar halinde geçti. Halk ne kadar fakirleşirse, HAMAS o kadar zenginleşiyor. Yukarıdakiler cabası yine örneğin HAMAS’ı Filistin için savaşan mazlum bir örgüt diye gösterenler, İsrail bombalarına karşı sığınak yapmadığından ve HAMAS önde gelenlerinin ciplerle gezindiğinden söz etmiyorlar.

Al-Rimal adlı büyük mağazada dondurulmuş deniz ürünlerinden, sıfır yağlı yoğurda kadar her şey yeni zenginlerin emrinde. Roots Club adlı başka ünlü bir restoranda yer bulmak çok zor, hesap ortalama bir Gazzeli’nin aylık ücretini aşıyor.

Fransız La Croix gazetesinin 15 / 12 / 2009 tarihli haberine göre Mısır, Gazze’ye yönelik kaçakçılığı önlemek için, tünelleri kullanılmaz hale getirecek çelik bir duvar örmeyi kararlaştırdı. 10 km uzunluğunda 30 m derinliğinde olacak bu duvar, ortalama 20–30 m derinde olan ve 800 m uzunluğuna sahip bu tünelleri tamamen devre dışı bırakacak. Mısır’ın bu kadar büyük bir harcamaya katlanacak olmasının temel nedeniyse HAMAS dinciliğinin Mısır’ı ciddi bir biçimde tehdit etmesi.

Özetle HAMAS kurulduğu andan itibaren bir yardım ağı (sadaka)oluşturdu ve bu ağa, İran ve Arap ülkelerinden gelen yıllık ortalama 30 milyon dolarla finanse ediliyor. Bank Saderat aracılığıyla HAMAS’ı finanse eden İran’ın “Yüce Rehber”i Ali Hamaney, 2008’de yardımın ikinci yarıyıl için 150 milyon dolara çıkartılacağını bildirmişti. Bu rakam eğer gerçekleştiyse adam başına 200 dolar eder ki, herkese yetebilir.

HAMAS Kuruluş Belgesi’ne (HAMAS Şartı) göre, “Madde 9:‘Kur’an devletin anayasasıdır’; Madde 28: ‘İsrail, Yahudileri ve Yahudiliği nedeniyle İslamiyet ve Müslümanlara karşı bir meydan okumadır’ ve Madde 7: ‘Vakit, Müslümanlar Yahudileri yok etmeden gelmeyecektir.” Aynı belgeye göre, “Filistin’in tamamı, Müslümanların tümü için kıyamet gününe kadar İslami vakıftır’ (Allah’a adanmış mülk!) Bu belge, HAMAS’ın hedeflerini “Filistin’de İslami bir devlet kurmak, Batılılaşma ve laiklikle mücadele” biçiminde belirlenmektedir. Nitekim HAMAS’ın iktidara gelmesiyle, siyasi kanat liderlerinden Nizar Riyad, “Birkaç saat sonra Gazze Şeridi’nde laiklik sona erecek ve buna ait hiçbir şey kalmayacak. Bugün sapkınlığın sonudur” diyecekti.

Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) 10 Şubat 2009 tarihli raporuna göre, 3 hafta süren İsrail saldırılarında 1300 Filistinli öldü. Öte yandan Af Örgütü temsilcisi Donatella Rovera’nın soruşturmasına göre, HAMAS’da siyasi karşıtlarını “İsrail’le işbirliği yapıyor” bahanesiyle tasfiye ediyor: “20’den fazla insan, mücahitler tarafından öldürüldü. Birçok insanın, sakat kalmasına yol açacak bir şekilde bacağına, dizine veya başka yerine ateş edildi. Çok sayıda insana işkence edildi. Birçok insan evinden kaçırıldı, sonra ıssız yerlere veya hastane morglarına ölü veya yaralı olarak bırakıldı. Hastanede tedavi gören bazı yaralılaröldürüldü. Çok sayıda kurban ise, HAMAS’ın misillemesinden korkarak konuşmuyor.”

Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Sans Frontieres) örgütünün 16 Şubat tarihli raporuna göre de “Gazze Şeridi’nde, yöneticilerin söylediklerinin aksine, gazeteciler İslamcı hareketi eleştirmekte, diğer siyasi grupların görüşlerini aktarmakta veya farklı görüşlerini aktarmakta özgür değiller.” 

Eski Kanada adalet bakanı ve parlamento üyesi, Montreal McGill Üniversitesi hukuk profesörü ve dünyanın en önde gelen uluslararası hukuk uzmanı Irwin Cotler, bölgede yaptığı incelemelerden sonra 16 Ocak 2009’da bir bildiri yayınladı. “HAMAS’ın çarpışma taktikleri ve ideolojisi, uluslararası insancıl hukuk kuralarının sistematik ihlali konusunda en mükemmelinden bir okuldur” iddiasında bulundu ve ekledi; "Bugün dünyada silahlı çatışmalara ilişkin uluslararası anlaşmaları bu denli sistematik bir şekilde ihlal eden başka bir örnek bulmak olanaksızdır.”

Cotler’in iddialarına göre, HAMAS uluslararası hukuku 6 noktada ihlal ediyor: 1) Sivilleri bilinçli bir şekilde hedef alıyor, bu bizatihi bir savaş suçudur. 2) HAMAS’ın İsrail cevabından korunmak için apartman, cami veya hastane gibi sivil binaları bomba atmak veya ateş etmek için kullanması savaş suçudur. 3) İnsani simgelerin saldırıları gizlemek için kullanmaları… Örneğin mücahitlerin veya silahların taşınması için ambulans kullanmakta veya bir mücahit hastanede doktor kılığına girmekte ya da BM (Birleşmiş Milletler) logosu ve bayrağı kullanmaktadır. Bütün bunlar savaş suçudur. 4) Örneğine şimdiye kadar çok az rastlanan bir suç da,“Jenoside doğrudan ve halka yönelik şekilde çağrı”dır. HAMAS Şartı’nda da bu hüküm yer almaktadır. 5)HAMAS saldırıları mümkün olduğu kadar en fazla sayıda sivil öldürmeye yöneliktir. 6) Çocukların silahlı çatışmalarda kullanılması bir savaş suçudur.

Başka bir rapora göre, “Restoranlar, internet kafeler, kafeler, düğün salonları yakılıyor. HAMAS, Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin özgürlüğü için çarpışmıyor adeta İsrail’in yayılmacı ve faşist politikalarını desteklemek için silahların diliyle konuşuyor. HAMAS’ın barışı reddeden ve İsrail’i haritadan silmeye yönelen söylemi, İsrail’in arayıp da bulamadığı gerekçeyi oluşturuyor. Böylece hem Filistinli dinciler hem de İsrailli dinciler sahnenin ön tarafını işgal ediyorlar. İki tarafta birbirini besliyor, büyütüyor, geliştiriyor. Gerçek barış yanlıları ve Filistin halkı için gerçekten bir şeyler yapmak isteyen samimi insanlar ise,(davaya ihanet) safsatasıyla susturuluyorlar."

HAMAS gibi marjinal ve İHH gibi sözde yardım dernek ve kuruluşlarının sadaka kültürünü dini söylevlerle öne çıkarıp hem küresel hem de siyasal rant elde etmek isteyen birey ve bireyciklerin alt edilmesinde yatmaktadır mesele, yani emperyalist bu saldırı dalgasına karşı topyekûn bir enternasyonalist çizgi çıkış noktası olabilir. Bunun adı da “Din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin” halkları kucaklayacak olan ve ezen - ezilen meselesinde ki temel çelişkiyi çözümleyen sosyalist programıdır. Özetle “Filistin Sorunu” ancak savaşan düşman kardeşlerin sahneden indirilmesiyle çözülme sürecine girebilir. Bu da sosyalizmin bilimsel öngörüsüyle mümkündür.

Küçük bir not: Yazıyı kaleme aldığım 2010 Haziran yılından 2014 yılına gelmişiz, İsrail siyonizminin yine Gazze'ye saldırısı söz konusu(...) ve fazla değişen bir şeyde maalesef yok gibi. Şuan Gazze'de İsrail siyonizmine karşı tek savaşan HAMAS’mış gibi gösteriliyor, iktidar bile bunun üzerinden siyaset yapıyor. Ne de olsa her zamanki gibi yanlı ve gerici resmi ideolojisine yakın HAMAS var orada, tıpkı Müslüman Kardeşler gibi. Oysa Filistin’de ve Gazze özelinde İsrail siyonizmine direnen FHKC var, ‘Emperyalizme karşı Suriye’de Esad’ı destekleyeceğiz’ diyen ve AKP kadrolarının daha önce ‘Hizbuşeytan’ diye tanımladığı Lübnan Hizbullah'ı var. Hatta saldırıya misillemede bulunan İsrail, Suriye'deki bazı hedeflere saldırı düzenliyor ve İsrail ordu radyosundan yapılan açıklamalardaysa, Suriye tarafından atılan füzenin Golan Tepeleri'nde bir araziye düştüğü, olayda ölen ya da yaralanan olmadığı belirtiliyordu. Çünkü Suriye yer yer İsrail'e füze gönderiyor.
halkingunlugu.blogspot.com'dan alınmıştır.

15 Temmuz 2014 Salı

TKP'de yeni bir yol belirlendi: Parti resmen bölündü, parti adı ve amblemi ‘korumaya alındı’

TKP’yi bölünmeye götüren tartışmaların temelinde Gezi eylemlerine ve Kürt sorununa bakışta ortaya çıkan farklılığın olduğu kaydediliyor. Ayrıca Türkiye Komünist Partisi adı ve tüzel kişiliği, üzerinde anlaşılan bir heyete teslim edilecek, parti adı ve amblemi bu heyet tarafından korunacak. Her iki grup da bundan sonraki siyasi faaliyetlerinde TKP adı ve amblemini kullanmayacak.  

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Merkez Komitesi bir süre önce ortaya çıkan görüş ayrılıkları nedeniyle Pazar günü yapılan kongreden de sonuç alınamadı ve iki ayrı grup olarak siyasal faaliyetlere devam edilmesi kararı alındı.

Pazar günü  Aydemir Güler ve Kemal Okuyan’ın da aralarında bulunduğu parti üyelerinin düzenlediği Atılım Kongresi Bostancı Gösteri Merkezi’nde toplanırken, Metin Çulhaoğlu ve Erkan Baş’ın da aralarında bulunduğu 12. Kongre Haliç Kongre Merkezi’nde toplanmıştı.

Yapılan iki farklı kongre sonrasında partiyi hangi grubun temsil edeceği belirlenecekti.

Dün akşam 12. Kongre’yi temsiil eden delegasyonla, Atılım Kongresi'ni temsil eden delegasyon, tarafsız bir heyet ile birlikte kongre sonuçlarını değerlendirmek üzere toplandı.

Saatlerce süren toplantı sonrasında iki kongre de partiyi kendilerinin temsil ettiğini belirtti ve bu konuda uzlaşma sağlanamadı.

Toplantı sonrasında parti üyelerine açıklama yapıldı. Açıklamada toplantı için “birlik imkanının bugün için ortadan kalktığı yönünde ortak bir kanaat oluşmuştur. Türkiye Komünist Partisi’nin içinden iki ayrı siyasi ve örgütsel iradenin doğduğunun ortaklaşa belirlenmesi üstünden toplantıya devam edilmiştir” denildi.

Uzlaşmazlığın devam etmesi üzerine, TKP isminin ve tüzel kişiliğini ortaklaşa belirlenecek bir heyet tarafından korunması kararı alındı. Bununla birlikte partideki iki farklı görüş TKP adı ve amlemini kullanmadan siyasal faaliyetlerine iki ayrı grup olarak devam edecek.

İşte TKP üyelerine gönderilen o açıklama:

"Değerli yoldaşlar,
Partiye ilan edildiği gibi iki kongre çalışmasının sonucunda şekillenen Merkez Komitelerinin yetkilendirdiği heyetler, sürecin denetimini üstlenen yoldaşlarımızla birlikte 14 Temmuz saat 20.30’da toplanmışlar ve gece boyu çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

Toplantıda her iki kongreyi temsil eden heyetler, kendi kongrelerinde çıkan sonucun partiyi temsil ehliyetine sahip olduğunu savunmuşlardır. Bu konuda bir mutabakata varılamamıştır.

Bunu takiben Partide tüm üyelerin kendi örgütlerinde oy kullanmalarını ve iki MK arasında tercihte bulunabilmelerini öngören öneri ile belirli bir süreye yayılacak biçimde bir birlik kongresi düzenlenmesini tartışan yaklaşımlar da ele alınmış ve burada da uzlaşmaya varılamamıştır.

Tüm bu tartışmalar üzerine birlik imkanının bugün için ortadan kalktığı yönünde ortak bir kanaat oluşmuştur. Türkiye Komünist Partisi’nin içinden iki ayrı siyasi ve örgütsel iradenin doğduğunun ortaklaşa belirlenmesi üstünden toplantıya devam edilmiştir.

Gelecekte bir birlik olasılığı göz ardı edilmeksizin, bugün için Partimizin birikim ve değerlerine zarar vermemeyi birinci planda tutan bir ayrışma planı üstüne çalışma sürdürülmüştür. Bu noktada partinin ve parti üyelerimizin siyasi mücadeleye hızla geri dönmelerine, yitirdiğimiz zaman ve enerjinin telafisi için en uygun ortamın sağlanmasına yoğunlaşılmıştır.
Bu değerlendirmelerin sonucunda,
a)   Türkiye Komünist Partisi adı ve tüzel kişiliğinin denetim misyonunu üstlenmiş bulunan yoldaşlara ve üstünde mutabakata varılacak bir heyete teslimine ve onlar tarafından korunmasına,

b)   Her iki iradenin TKP adı ve amblemini kullanmamasına, kendi kongre kararları uyarınca siyasal faaliyetlerini sürdürmek için kendi belirleyecekleri biçim ve adlandırmalar altında yollarına devam etmelerine karar verilmiştir. Ancak bu konuda, içinde TKP ifadesinin yer aldığı herhangi bir adlandırmanın kullanılıp kullanılamayacağı konusunda ise taraflar arasında görüş birliği oluşmamıştır. Bu konu sonraki görüşmelerde yeniden ele alınacaktır.

c)   Partinin dernekler, yayınlar, yan örgütler, kitle örgütleri, kaynakları gibi ortak birikim ve değerlerimizi temsil eden kurumsal varlığı tek tek gözden geçirilmiş, ön yaklaşımlar paylaşılmış ve bütün ayrıntılar bağlanmamakla birlikte bir ayrışma planı üstünde iyi niyetli bir yaklaşımın sağlanabileceği sonucuna varılmıştır.

d)   Taraflar bu planın kendi karar organlarında nihai bir değerlendirmeden geçirilmesi ve bu değerlendirme ışığında çalışmanın sürdürülmesi için toplantıyı sonlandırmışlar ve bu tutanağı düzenleyerek imza altına almışlardır.

“Atılım Kongresi” delegasyonu: Alpaslan Savaş, Aydemir Güler, Özlem Şen, Salih Bostancı, Süleyman Baba.

“12. Kongre” delegasyonu: Aysel Tekerek, Bilgütay Durna, Doğan Ergün, Emrah Akansu, Kurtuluş Kılçer.

Denetim görevlileri: Canel Durak, Hüseyin Karabulut, İbrahim Bulut, Murat Dilek, Yaşar Çelik."

7 Temmuz 2014 Pazartesi

ÖDP'den 'Cumhurbaşkanlığı seçimi' açıklaması

ÖDP Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin tavrını açıkladı. Açıklamada, "ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde katile, hırsıza, diktatöre, yalancıya oy vermeme çağrısı ile tüm gücüyle Erdoğan ve AKP’ye karşı mücadele edecektir" denildi.
Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) hafta sonu yaptığı Parti Meclisi toplantısı sonrası Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine tavrını açıkladı. ÖDP Parti Meclisi olarak yapılan açıklamada, "ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde katile, hırsıza, diktatöre, yalancıya oy vermeme çağrısı ile tüm gücüyle Erdoğan ve AKP’ye karşı mücadele edecektir. ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde Erdoğan ve AKP’ye karşı mücadelesini parçası olduğu birleşik muhalefet hareketini tüm toplumsal muhalefet kesimleri ile birlikte geliştirme doğrultusunda sürdürecektir" denildi.
Yapılan açıklama şu şekilde:
"Ülkemizin geleceği açısından önemli bir eşik olan Cumhurbaşkanlığı seçimiyle karşı karşıyayız. Erdoğan ve AKP, seçimlerin halk oylaması olarak gerçekleşmesini yeni bir demokrasi yanılması olarak sunmaya çalışıyor. Oysa bilinir ki anayasaya referandumuna koydurduğu özel maddeye dayanarak dolaylı halk oylaması (!) ile ilk seçilen Cumhurbaşkanı faşist diktatör Kenan Evren’di.
Bugün ki göstermelik halk oylaması da 12 Eylül yasaları ile birlikte Erdoğan diktasının getirdiği yeni anti-demokratik sınırlamalar içerisinde gerçekleştiriliyor. Aday çıkarmak için 20 milletvekili ya da yüzde 10 oy alma zorunluluğu ile getirilen barajla toplumun pek çok kesiminin seçimlere katılma hakkı baştan elinden alınıyor.
Erdoğan sınırlarını kendi çizdiği bu seçimlerin tüm şartlarını önceden kendi lehine düzenleyerek gerçekleştirmektedir. Erdoğan’ın adaylığının bizzat kendisi seçimleri gayri meşru kılmaktadır.
Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluklarına imza atan, evindeki milyon dolarlarla adeta bir şeyhlik kuran, gençlerimizin polis tarafından öldürülmesinin ve yaralanmasının emrini veren Erdoğan’ın ne Başbakan olma ne de Cumhurbaşkanı olma hakkı yoktur.
Erdoğan’ın fiilen başkanlık sistemini Cumhurbaşkanı olarak pekiştirme arzusunun yön verdiği ve 12 Eylül yasalarının tanıdığı geniş yetkileri kullanarak geliştireceği diktatörlük çabaları karşısında yapılması gereken de açıktır. Şimdi Erdoğan ve AKP’nin köhnemiş, zorba düzenine teslim olmayan, biat etmeyen herkes bu düzenin Cumhurbaşkanlığı ile pekiştirilmesine karşı birlikte direnmelidir.
ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde katile, hırsıza, diktatöre, yalancıya oy vermeme çağrısı ile tüm gücüyle Erdoğan ve AKP’ye karşı mücadele edecektir.
CHP, MHP ile ittifak içerisinde gösterdiği adayla AKP zihniyetine karşı mücadeleyi geliştirmek bir yana, Erdoğan eliyle kurulan yeni statükonun içerisinde kalmayı, onun hegemonyasını pekiştirmeyi tercih etmiştir. Ekmeleddin İhsanoğlu, AKP karşısında bir alternatifi işaret etmekten öte AKP’nin alternatifinin yine onun hakim kıldığı muhafazakar-liberal zihniyetin versiyonu olduğunu ortaya koyarak bu kuşatmayı büyütmüştür. E.İhsanoğlu bir yanıyla da emperyalizmin bölgesel müdahale politikaları içerisinde Erdoğan ve AKP’nin rayından çıkarttığı ılımlı İslamcılığı yeniden rayına oturtmaya aday bir seçenek olarak da gündeme gelmektedir. Erdoğan ve AKP’ye karşı mücadele bu anlamda onun versiyonlarına karşı da bir mücadeleyi içermektedir.
HDP halkın seçeneksizliğe mahkum edilmeye çalıştığı bu ortam içerisinde adaylık sürecini gerçek anlamda bir ortak adaylık süreci olarak geliştirmeyi tercih etmemiştir. Yapılması gereken toplumsal muhalefetin tüm kesimlerini, sosyal demokratlardan Alevilere uzanan tüm dinamiklerin ortak inisiyatifi ile AKP düzenine karşı yeni bir Türkiye programı etrafında bir ortak adaylık sürecinin geliştirilmesiydi. Ancak HDP, kendi sınırları içerisinde bir aday belirleyerek toplumun geniş kesimlerine güven verecek, onların taleplerini içerecek bir seçenek oluşturmamıştır.
ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sosyal demokratların, Kürt hareketinin, sosyalistlerin ve tüm emek-demokrasi güçlerinin birleşik bir seçeneğinin yaratılması gerekliliğini savunmuştur. Anti-emperyalist, emeğin haklarını savunan, kamucu gerçek laiklikten yana, Kürt sorununda demokratik çözümü savunan, Alevilere eşit yurttaşlıktan yana, ekolojist, cinsiyetçi olmayan temeller üzerine kurulan bir Türkiye programıyla ortak bir sürecin ve ortak adaylıkla AKP’ye karşı durmanın mümkün olduğu ifade etmiştir.
14 Nisan 2014’de Parti Meclisi Sonuç Bildirgesi olarak yayınladığımız bu politikamız çerçevesinde kimi çabalar geliştirilmeye çalışılmıştır. Hem CHP ile hem de HDP ve farklı kesimlerle yapılan bu görüşmelerde bu tür bir zeminin oluşturulmasının gerekliliği vurgulanmıştır.
CHP’nin tercihini MHP ile ittifak içerisinde belirlemesinin ardından da HDP ile bu doğrultuda görüşmeler gerçekleştirilmiş, farklı toplumsal muhalefet kesimlerinin katıldığı ortak toplantılar gerçekleştirilmiştir. Ancak bu tartışmalarda da ortak bir iradenin şekillenmesi gerçekleşmemiştir.
Sürecin yönünü değiştirecek birleşik bir güç merkezinin, muhalefet odağının henüz yaratılamamış olmaması bu seçeneksizliğin ortaya çıkmasının en önemli nedenidir. Bu tarihsel sorumluluğumuzu yerine getiremediğimiz sürece de bu durum böyle sürüp gidecektir.
Bu durumun değişmesi, Erdoğan ve AKP zihniyetiyle gerçek bir hesaplaşmanın yolunun açılabilmesi için bu gidişattan memnun olmayan herkese, hepimize düşen sorumluluk birleşik bir muhalefet gücünün yaratılması için daha büyük bir kararlılık göstermekten başka bir şey değildir. Bugünkü seçeneksizliği aşacak olan birleşik bir direniş mücadelesiyle yaratacağımız eşitlikçi, özgürlükçü seçenek olacaktır.
ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde Erdoğan ve AKP’ye karşı mücadelesini parçası olduğu birleşik muhalefet hareketini tüm toplumsal muhalefet kesimleri ile birlikte geliştirme doğrultusunda sürdürecektir."

1 Temmuz 2014 Salı

2 Temmuz 1993’de Sivas’ta ne olmuştu?

Sivas Katliamı’nın üzerinden 21 yıl geçti. Takvim yaprakları 2 Temmuz 1993'ü gösterirken Sivas'ta neler yaşanmıştı?

Sivas Katliamı’nın üzerinden 21 yıl geçti. Katiller halen iktidarda. Katliamlarına yeni katliamlar, ayrımcılıklarına yeni ayrımcılıklar eklemeye devam ediyor. Ancak onların ‘’AK’’lığı Soma’da katledilen madencilerin kömür karası bedenlerini örtemiyor! 

Sivas Katliamı’nın üzerinden tam 21 yıl geçti. Takvim yaprakları 2 Temmuz 1993’ü gösterirken Sivas’ta bir katliam yaşanıyordu. İlk başta her şey çok güzel başlamıştı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Sivas’ta yapacağı Pir Sultan Abdal Şenlikleri için ülkenin dört bir yanından Sivas’a binlerce insan yola çıkmıştı. 

Aralarında Aziz Nesin’in de olduğu pek çok sanatçı ve aydın dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin’in özel davetlisi olarak şenlikler için Sivas’a geldi. Alevilerin Sivas’a gelmesini bahane eden eli kanlı faşist güruhlar ellerini kana bulamaya devam etmekte o gün çok ısrarcılardı. 

Şenliğin yapılacağı kültür merkezinde son hazırlıklar için görevliler vardı. Kültür merkezine gelen faşist güruh taş, sopa ve bıçaklarla saldırdı. Saldırganlar ardından şenlik için diğer illerden gelenlerin konakladığı Madımak Oteli’ni bastı. Faşist güruh önce otel önündeki araçları ateşe verdi, oteli taşladı. Sonrasında eşyalar ve perdeler yakıldı. Ancak yanan sadece eşyalar değil, canlarımızdı…

Madımak Oteli yakıldı!
Binlerce kişiden oluşan faşist güruh, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak Oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin'in de aralarında bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi.

Davada zaman aşımı, ertelemeler, oyalamalar; halen adalet yok! 
Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190'a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124'ü hakkında "laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma" suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994'te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15'er yıl, 3 sanık hakkında 10'ar yıl, 54 sanık hakkında 3'er yıl, 6 sanık hakkında 2'şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.

Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını "taraflı, hukuka ve adalete aykırı" olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi Sivas Katliamı’nın "Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu" belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay'ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı. 28 Kasım 1997'de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası'nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998'de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usul noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000'de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi. Sanıkların avukatlığını üstlenenler arasında olan Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan, bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti. Geniş avukat listesinde çok sayıda Refah Parti üyesi ve yöneticisi olması eleştiri konusu oldu. Bu avukatlar ilerleyen yıllarda AKP ve Saadet Partisi'ne katıldılar ve içlerinden üst yönetim görevlerine yükselenler oldu.

Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33'e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak ve Yargıtay'ın 1997'deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır. Davanın firari olan 5 sanık ile ilgili kısmı, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürüldü.

Sivas’taki yangın bugün her yerde! 
21 yıl önce Sivas’ta 35 canı diri diri yakanlar bugün siyasi iktidarı oluşturuyor. Bu iktidar 35 insanı katledenlerin avukatlığını yapanların milletvekili olduğu iktidar. 

Bu iktidar Sivas Katliamı davasına zamanaşımı kararı veren iktidar. Ve bu iktidarın simgesi Tayyip Erdoğan’ın zamanaşımı kararına ‘’Hayırlı olsun’’ dediği halen kulaklarımızda çınlıyor. Bu iktidar üniversite anfilerinde devrimci öğrencilere saldırırlarken bile ‘’Sivas’ta yaktık yine yakarız’’ diyenlerin, Sivas ile yetinmeyip Gezi’de, Soma’da, Lice’de, Reyhanlı’da, Roboski’de katliamlara yeni katliamlar ekleyenlerin iktidarı.

Bu iktidar kendini sadece Sunni’lerin iktidarı olarak tanımlarken başka mezhepleri görmezden geliyor, inkar ediyor. Tüm devlet politikalarını bu mezhepçiliği derinleştiren bir siyasi hat üzerinde uyguluyor. Ve bu iktidar güçlerine güç, servetlerine servet, ayakkabı kutularına yeni milyon dolarları sıkıştırmaya devam ediyorlar.
gelecekgazetesi.org