28 Ocak 2014 Salı

Mustafa Suphi’nin III. Enternasyonal konuşması...

28-29 Ocak 1921 tarihinde Karadeniz'in karanlık sularında katledilen 15'lerin ölüm yıldönümü vesilesiyle Mustafa Suphi'nin 3. Enternasyonal Kuruluş Kongresi'nde yaptığı konuşmayı okurlarımızla paylaşıyoruz...

"Dünya devriminin gelecek safhasında Türk proletaryası önemli bir yer işgal edecek!"

Moskova’da, dünyanın geleceğini değiştirecek olan bu görkemli III. Enternasyonal’de proletaryanın, ezilen Türk köylülüğünün ve işçi sınıfının adına, özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin adına, zalim ve yırtıcı emperyalizmden çok çekmiş, kapitalizmin pençesi ve Batı uygarlığın şiddeti altında mahvolan silahlı bir halkın adına konuşmak ne büyük bir mutluluk. Gerçek şudur ki, Türkiye’de diğer devletlerde olduğu gibi, halkın canına kastedip kanını emen birçok barbar ve alçaktan başka, bir de sadece Ermenilerin değil, fakir işçi ve köylü kitlesinin de kanını akıtan Osmanlı padişahları vardır. Barbarlığı temsil edenler ezilen halk kitleleri değil Osmanlı padişahlarıdır. 

Yoldaşlar! Rusya’da bulunan işçi ve köylü temsilcileri Ekim Devrimi’nden sonra sermayeye karşı savaşı başlatmayı ve özellikle naip denen açgözlüleri yok etmeyi başarmışlardır. 

Bir yıl önce, Osmanlı paşaları orduyu Hazar denizi kıyılarını, İran’ı, Türkistan’ı işgale göndermeyi tasarladıkları sırada Moskova’da, tüm dünyaya mutluluk vadeden bu başkentte, Türk devrimcileri bu paşaların maceracı tutkularına başkaldırmışlardı. Sesimizi boğmak isteyen Moskova’daki Osmanlı elçisi Rus topraklarından derhal atılmamızı istemek için Rusya Cumhuriyeti hükümetini notalara boğmuş ve, Müslüman Taşkent, Örenşehir, Kazan halkları arasında şiddetli bir propagandayı yöneterek çalışmamızı yok etmeye dört elle sarılmıştı. 

Burjuva gazetelerinde bizlere karşı yöneltilen makalelerde: “Asya’nın en ucuna dek uzanan Müslüman dünya, Osmanlı ordusunun zaferini kutlarken, Türk Tatar milletine duyulan bu en kutsal inançla alay eden bu insanlar kimlerdir? Hangi dinden ve hangi millettendirler?” gibi sorular yer alıyordu. Ama elçilik Müslüman doğu dünyasını ikiyüzlü sorularıyla aldatmak isteyince biz, Türk komünistleri dünyanın vatanımız, insanlığın da milletimiz olduğunu büyük bir ciddiyetle bildirdik. 

Böylece, Devrimin kızıl bayrağını korkusuzca çektikten sonra, Osmanlı emperyalizmine katılan gruplara karşı çıkmayı, onlara tepki göstermeyi kararlaştırdık. Bir süre için düşüncelerimizin gerçekleşmesini sağlayacak olan bu yolu izleyenler sadece bizdik. Ama şimdi bütün Doğu bizimle beraber yürüyor. Yoldaşlar, açgözlü Fransız ve İngilizler Osmanlı emperyalistleriyle beraber İstanbul’u ele geçirince, hakkımızda söylenen yalanlar etkisini yitirdi ve herkes ezilen mutsuz halk için büyük Rus devriminden daha iyi bir müttefik olmadığını açıkça anladı. 

1908’den itibaren Türk gençliğinin bir kısmı halkın selametini sosyal bir devrimden başka bir şeyde bulamayacağını anlamıştı. Ama o sıralar sosyalist çalışma kısıtlanmıştı. Ezilen halkın korunması için yükselen elem içindeki Jaures’in güçlü sesi boşuna nefes tüketiyordu. Arkadaşlarından sadece birkaçı giriştikleri işe sırt çevirmediler ve burada, Rusya’da devrimci Türk ocağını örgütlediler. Doğu’daki gerekli ekonomik ve sosyal değişimin sosyal devrimle gerçekleşebileceği yolundaki inançları Ekim olaylarından sonra iyice pekişti. 

Sizlere bu inancın halen Türk proletaryası ve aydınları arasında varolduğunu ispatlayan bir örnek vereceğim. Devrim ertesinde, İstanbul Üniversitesi, Nobel ödülünün kime verileceği sorusunu sorduğu zaman Türk gençliği profesörlerin yaptığı baskıya rağmen yoldaş Lenin’i seçti; ve bu, sosyal devrim fikirlerinin Doğu’da ne kadar etkili olduğunu bir kez daha ispatlıyordu. Büyük saygın ustamız ve onun eylemleri, tüm devrimci dünyayı temsil etmektedir ve Türk gençliği de yaptıkları seçimle devrimci dünyaya bağlı olduklarını göstermişlerdir. 

Türk halkının Rus devrimine olan sempatisinden bahsetmeyeceğim bile. Rusya’daki sosyal devrimin kahramanları halkımızca biliniyor: dünya sosyalist devrimi uğruna birçok kurban feda ettiler, artık savaş alanlarında tek başlarına değiller ve Türk proleter kitlesi gerçekten varlık kazanmıştır, tüm aydınlarıyla birlikte onların hayatını yaşamaktadır ve kalbi onlarınkiyle birlikte aynı uyum içinde atmaktadır. 

Bu kahramanlar, bu kötülük dünyasında, Türk proletaryasında başlayan derin bir isyanın olgunlaştığından, bu proletaryanın savaşa atılmak için kardeşlerinin, Rus yoldaşlarının savaş çığlığını beklediğinden emin olabilirler. 

Yoldaşlar! Bunu sizlere Orta Doğu’da, Türk halkı içinde, bütün kalpleriyle Rus devriminden yana olan gerçek devrimciler olduğunu göstermek için söyledim. Şimdi hemen bu hareketin dünya devrimiyle olan ilişkileri sorununa geçeceğim. Derinden inanıyorum ki Doğu’daki devrimin Batı’daki devrimle dolaysız bağları bulunmaktadır. Biz, Türk devrimcileri derinden inanıyoruz ki, Doğu’daki devrim sadece Doğu’yu Avrupa emperyalizminden kurtarmak için değil, aynı zamanda Rus devrimine destek olmak için de zorunludur. 

Yoldaşlar, çok açıktır ki Fransız-İngiliz kapitalizminin başı Avrupa’da olsa da, gövdesi Asya’nın verimli topraklarındadır. Biz Türk sosyalistleri için önemli ve birinci görev Doğu’daki kapitalizmin kökünü kazımaktır. Ancak bu yolla Fransız-İngiliz üretimini hammaddeden yoksun bırakabiliriz. Türkiye, İran, Hindistan ve Çin, Fransız-İngiliz endüstrisine kapılarını kapayarak, onu Avrupa borsalarına akma imkanından yoksun bırakacak, böylece iktidarın proletaryanın eline geçmesi ve sosyalist düzenin yerleşmesiyle sonuçlanacak, eli kulağında bir bunalıma yol açacaklardır. 

Buna ulaşmak için bölgesel devrimci hareketin ajitasyon yürütmesi ve Doğu halklarının Fransız-İngiliz emperyalizmine karşı ayaklanmaları lazımdır. Ama Doğu’yu nasıl devrimci kılacağız? Sık sık Doğu sorununun tartışıldığı, Doğu halklarının manevi hayatlarından söz edildiği, bunların daha iyi incelenmesi isteğinin ifade edildiği toplantılara katıldım. Çarlık rejimi Doğu’yu işte böyle inceliyordu. Söz konusu olan doğu halkalarını sömürmek için en yolların bulunmasıydı. Bu sorunu bugün inceliyorsak, bu, ezilen Doğu’yu kurtarmak içindir. 

Doğu’yu bilimsel incelenmesine vakit ayırarak, silahlarımızı sıkıca ellerimizde tutmamız, Doğu’da devrimci bir ocağın örgütlenmesi amacımızı gözden kaçırmamamız lazımdır. Doğu haklarının Avrupa sermayesine başkaldırışı, Rus devrimi için olduğu kadar bugün tüm ülkelerin proleterlerini harekete geçiren -ki bu da onu İngiltere ve Amerika’nın sürekli tehdidi altına sokmakta ve bizim, yani Doğu’nun yardımının beklenmesini zorunlu kılmaktadır- genç Alman devrimi için de yararlıdır. 

Bu nedenle Doğu halkalarının arasında devrimci ocakların kurulması III. Enternasyonal’in acil görevi olmalıdır. Güçlü ve genç Rus Kızıl Ordusu’nun bağrında, gelişen Türk askeri örgüt hücreleri kurulmaktadır. Bugün çeşitli Rus cephelerinde, Sovyetlerin gücünü korumak amacıyla Kızıl Ordu’nun yanında dövüşen bin kadar Türk için büyük bir yarar belirtmektedir. 

Coğrafi konusundan dolayı, Türkiye daima Asya ve Avrupa arasında bir bağ oluşturmuş ve kapitalizmin dolaysız baskısı altında ezilmiştir. 

Bütün bunlar bizlere dünya devriminin gelecek safhasında Türk proletaryasının önemli bir yer işgal edeceğini gösteriyor.

Eminiz ki Türk proletaryası dünya sosyal devrimine dayanak olmak ve onu ilerletmek için bütün gücünü kullanacaktır.

* III. Enternasyonal’in Kuruluş Kongresi’ne katılan 51 kişiden biri olan Mustafa Suphi’nin burada yaptığı konuşmadır. (III. Enternasyonal 1919-1943, Belgeler, s.16-19.)

26 Ocak 2014 Pazar

Leningrad Kuşatması'nın 70. yılı

Leningrad Kuşatması, modern tarihin en uzun süreli ve en yıkıcı kent kuşatmalarından biridir ve en ağır kayıplarla sonuçlanmış üçüncü kuşatmasıdır. 2,5 yıl sürmüştür, 1,2 milyon civarında Sovyet askeri bu savaşta yaşamını yitirmiştir. Bunun yanında Alman saldırıları sonucu ölen askerlerin sayısı soğuktan ve açlıktan ölen sivillerin sayısı bir milyonu geçmiştir. Leningrad Kuşatması'nın yanında emperyalist II. Dünya Savaşı'nın diğer en kanlı kuşatmaları, *Stalingrad Muharebesi ve *Berlin Muharebesi'dir.
***
* Stalingrad Muharebesi, Stalingrad Meydan Muharebesi ya da Stalingrad Savaşı, emperyalist II. Dünya Savaşı’nın Doğu Cephesi'nde, Mihver ordularıyla Kızıl Ordu arasında, Stalingrad kenti için yapılan savaştır. Hemen hemen tüm tarihçiler tarafından II. Dünya Savaşı’nın kesin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Bu savaş, tarafların tüm güç ve azimlerini ortaya koydukları, kıran kırana süren ve sonuçta, toplam kayıpların neredeyse iki milyona ulaşmasıyla askeri tarihin en kanlı savaşları arasında yer almaktadır. Savaşın sonu Almanya açısından bir yıkım oldu. Mihver güçlerin savaşı kendi lehlerine döndürmeleri çabasında bir dönüm noktasıydı ve Doğu Cephesi'nde Alman zaferini olanaksız kıldı. Doğu Cephesi'ndeki Mihver kuvvetleri toplamının neredeyse dörtte biri bu muharebe sırasında kaybedilmiştir.

* Berlin Muharebesi, Sovyetler Birliği'nin emperyalist II. Dünya Savaşı sonlarında düzenlediği genel taarruzlardan biri olan Berlin Stratejik Taarruz Harekâtı sonunda gerçekleşen muharebedir. Avrupa Cephesi'ndeki son genel taarruz olmamakla birlikte, Nazi Almanyası'nın kayıtsız şartsız teslimiyle sonuçlandığı için savaşı bitiren muharebe olarak kabul edilmektedir. Berlin Harekâtı, sadece Berlin'i almak için girişilen bir harekât değildi. Esas olarak üç Sovyet cephesi kuvvetlerinin, halen Alman kontrolünde olan Elbe Nehri'nin doğusundaki Alman topraklarının işgalini amaçlıyordu. Elbe, Alman topraklarını kuzeyden güneye kabaca ikiye bölmektedir. Berlin Muharebesi ise, kentin Kızıl Ordu birliklerince ele geçirilmesi içindi, çatışmalar kent sınırları içinde gerçekleşti ve Avrupa Cephelerinde savaşın sonunu getirdi.

Yoldaş Stalin önderliğindeki Kızıl Ordu'nun, Leningrad Kuşatması'nı tamamen yenilgiye uğratmasının bugün 70. yıldönümü.

Kutlu olsun!
FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe

22 Ocak 2014 Çarşamba

Şimdi Lenin zamanı!

Lenin 21. yüzyılda ezilen dünya devrimcilerine yol göstermeye, yaşamaya devam ediyor.

21 Ocak 2014 Salı

Gezi Şehit ve Gazileri Platformu kuruldu

Gezi Şehit ve Gazileri Platformu, İstanbul Barosu'nun konferans salonunda düzenlenen toplantıyla resmen kurulmuş oldu. Gezi Parkı protestolarında hayatlarını kaybedenlerin aileleri ve yaralılar artık birlikte hareket edecek. 

Haziran Direnişi’nde yaşamını yitirenlerin yakınları ve direniş sırasında yaralananların biraraya gelerek oluşturduğu Gezi Şehit ve Gazileri Platformu kuruluşunu ilan etti.

İstanbul Barosu Orhan Adli Apaydın Konferans Salonu’nda düzenlenen toplantıya konuşmacı olarak platformun kurucuları Volkan Kesenbilici, Beycan Taşkıran,  Gezi Parkı protestoları sırasında hayatını kaybeden Mehmet Ayvalıtaş’ın ağabeyi Muharrem Ayvalıtaş ve polisin attığı gaz fişeğiyle başından vurulunca komaya giren 14 yaşındaki Berkin Elvan’ın babası Sami Elvan ve Türk Tabipler Birliği Başkanı Özdemir Aktan, İstanbul Barosu Eski Başkanı Avukat Turgut Kazan, HDP Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. Gençay Gürsoy, HDP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Sırrı Süreyya Önder, Türk Tabipler Birliği (TTB) Başkanı Özdemir Aktan, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Avukatı İlknur Alcan, DİSK Genel Başkanı Kani Beko, Türk Tabipler Birliği Genel Sekreteri Ali Çerkezoğlu, CHP ’li Milletvekili Aykut Erdoğdu, Gülseren Onanç, ÖDP Eş Başkanı Bilge Seçkin Çetinkaya,’nın yanı sıra Gezi Tutukluları Aileleri Platformu, DHF, Partizan, Halkevleri ve SODAP temsilcileri katıldı.

Gezi olaylarında yaralananlardan Volkan Kesenbilici ortak basın açıklamasını okudu. Kesenbilici, Gezi Parkı eylemlerinde yaşanan süreci anlatarak, “Yaşadığımız düzende en ufak bir hakkı elde etmek için dahi ağır bedeller verildiğinin bilincinde olan siz halklar, ayaklanmada en gençlerimizi şehit verdik. Canlarımızı, gözlerimizi, ciğerlerimizi verdik. Kafatasımız parçalandı. Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Zeynep Eryaşar, Medeni Yıldırım ve Hasan Ferit Gedik göğe yükselenlerimiz oldu. 14 yaşındaki Berkin Elvan hala yaşam için direnişte” dedi.

“Hekimler polise bilgi vermeyecek”
Deklarasyon metninin okunmasından önce ilk sözü alan Türk Tabipleri Birliği Genel Başkanı Özdemir Aktan, Haziran Direnişi'nin ardından Türkiye'nin bir daha aynı olmayacağını ifade ederek, iyiye doğru gidişin ilk adımının Gezi ile atıldığını ifade etti. Sağlık çalışanlarının direniş sırasında gönüllü hizmet verdiğini vurgulayan Aktan, bu sebeple hekimlere yönelik saldırıların olduğunu, hekimlerin tedavi görevlerinin ruhsata bağlandığını dile getirdi. Aktan, insanların direniş sırasında hastaneye gitmediklerine, çünkü polisin hastanelerde yaralı avına çıktığına dikkat çekti ve bu süreçte polisin kendilerinden de yaralılar ile ilgili bilgi istediğini, ancak bu bilginin verilmediğini, asla da verilmeyeceğini söyledi.

ÇHD'ye soruşturma açıldı
Aktan'ın ardından söz alan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şube Yönetim Kurulu Üyesi İlknur Alcan da Gezi olaylarından bu yana İstanbul’da resmi rakamlara göre bin 500′ün üzerinde insanın gözaltına alındığını aktararak, “Yaklaşık, Başsavcılığın söylediği 40′a yakın İstanbul’da soruşturma var. Bunların 10′a yakınının davası açıldı ve devam ediyor” dedi.

Basın toplantısının yapıldığı sırada Çanakkale'de yazılama yaptığı için yargılanan 13 yaşındaki çocuğun davasının görüldüğünü, ÇHD'li avukatların bu davayı izlemeye gittiklerini dile getirdi. Alcan, direniş sürecinde ÇHD ve Baro adına gönüllü avukatlık yaparak, hastanelerde yaralıların yanlarında yer aldıklarını ifade etti. Alcan bu sebeple dernekleri hakkında birçok soruşturma yürütüldüğünü sözlerine ekledi.

Hala komada olan Berkin Elvan'ın babası Sami Elvan ise kısa bir konuşma gerçekleştirerek, Berkin'in kalkacağından ümitli olduklarını ve hesabın elbet sorulacağını ifade etti.

Şehit aileleri ve yaralananlar birlikte mücadele edecek
Platform adına basın açıklamasını direniş sırasında tek gözünü kaybeden Volkan Kesenbilici okudu. Kesenbilici, Gezi Parkı'nın savunulmaya başlandığı Mayıs'ın son günlerinin, Haziran ile birlikte özgürlük fırtınasına döndüğünü ifade etti. Direnişin yaygınlığına ve büyüklüğüne dikkat çeken Kesenbilici, “Yaşadığımız düzende en ufak bir hakkı elde etmek için dahi ağır bedeller verildiğinin bilincinde olan biz halklar, ayaklanmada en gençlerimizi şehit verdik. Canlarımızı, gözlerimizi, ciğerlerimizi verdik. Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Zeynep Eryaşar, Medeni Yıldırım ve Hasan Ferit Gedik göğe yükselenlerimiz oldu. 14 yaşındaki Berkin Elvan hala yaşam için direnişte” şeklinde konuştu.

 Kesenbilici, mahkemelerde kendileriyle dalga geçildiğini sözlerine ekledi ve “Bizler, Haziran Ayaklanması'nda polis şiddetiyle yaralanan, kemikleri kırılan, bazı uzuvlarını artık kullanamayan, tedavi süreci halen devam edenler ya da çocuklarını şehit veren aileler olarak hukuki süreci de Gezi ruhuna uygun olarak birlikte örgütlemek için yola koyulmaya karar verdik” dedi.

PVSK, ÖYM ve TMK'ya karşı mücadele
Platformun temel mücadele başlıklarını sunan Kesenbilici, şunları ifade etti:

- Gezi şehidi ailelerinin, Gezi gazilerinin ve polis şiddeti sonucu yaralanan herkesin başlattıkları hukuki süreçte birlikte hareket etmek.

- Gaz bombası ve plastik mermi kullanımının yasaklanması için mücadele etmek.

- Polislere insanları öldürme yetkisi tanıyan Polis Vazife Salahiyet Kanunu'nun kaldırılması için mücadele etmek.

- Gezi süreci ve sonrasında da görüldüğü üzere keyfi şekilde, gizlilik kararlarıyla yapılan tutuklamaların kaynağı olan Özel Yetkili Mahkemeler ve Terörle Mücadele Kanunu'nun kaldırılması için mücadele etmek.

Bizler ayrıca, yeniden gelişecek toplumsal bir ayağa kalkışta yaralıların tıbbi ve hukuki sürecinde destek olmayı sağlayacak bir dayanışma ağının oluşturulmasını da amaçlıyoruz.

Gezi ruhuna uygun olarak platformumuza destek olmak isteyen herkese, her gruba kapımız açık. Ancak yaklaşmakta olan yerel seçimler sürecinde bu durumun seçim kampanyasına dönüştürülmesini kesinlikle reddediyoruz.

Tüm Gezi dostlarını, sosyalist, devrimci, yurtsever ve demokratik kamuoyunu, demokratik kitle örgütlerini, meslek örgütleri ve sendikaları, halklarımızı bu süreçte de birlikte hareket etmeye ‘Bu daha başlangıç, mücadeleye devam’ demeye çağırıyoruz.”

“Bu daha başlangıç mücadeleye devam”
Açıklamanın okunmasının ardından ev hapsinde bulunduğu için toplantıya katılamayan Çağdaş Küçükbattal toplantıya katılanlara selamlarını yolladı. Ayrıca polisin vahşi işkencesine uğraması nedeniyle görme yetisini kaybeden Hakan Yaman da toplantı için mesaj yolladı ve barışın kurulduğu yarınları temenni etti.

Basın toplantısının devamında DİSK Genel Başkanı Kani Beko, HDP Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. Gençay Gürsoy, CHP’li Aykut Erdoğdu’da konuşma gerçekleştirdiler. Basın toplantısına katılanlardan bazıları ise söz alarak platformun ismine dair eleştirilerini dile getirdi ve öneriler sundu.

Basın toplantısının kapanışında şehit aileleri ve gaziler kürsüye çıktılar. Basın toplantısı “Bu daha başlangıç mücadeleye devam!” sloganı ile sonlandırıldı.

16 Ocak 2014 Perşembe

Hasan Sabbah hâlâ egemenleri korkutuyor

Ezenlerin, despot yönetimlerin bin yıldır tükenmeyen nefreti Hasan Sabbah, takipçilerinin ve zulme direnen ezilenlerin esin kaynağı. Onun kurduğu düzen ölümünden sonra yüzyıldan fazla yaşadı. Hasan Sabbah, mazlumdan yana, direnişçi bir halk önderiydi. Ezilenlerin zulme karşı mücadelelerinde ilham aldıkları bir direnişçi miras bıraktı.

Hasan Sabbah, hakkında en fazla söylenti çıkartılan, karalamalar yapılan tarihi şahsiyetlerden. Yaklaşık bin yıl önce yaşamış biri olarak bugün hala adının nefretle anılması, ondan korkuyla bahsedilmesi isteniyor.

Son olarak da Başbakan Erdoğan'ın cemaate saldırı aracı oldu. Erdoğan, dünkü grup toplantısı konuşmasında "Haşhaşiler denilen gizli örgütün devlet bünyesini nasıl esir almaya çalıştığını Büyük Selçuklu'da gördük" dedi.

HASAN SABBAH KİMLERİ KORKUTUYOR?
Başbakan'ın "Haşhaşiler" diye tanımladğı Hasan Sabbah, ezilenlerin isyancı tarihi içinde saygı ile anılmasına rağmen, ezenlerin, despot yönetimlerin bin yıldır tükenmeyen nefreti. Peki bunun nedeni ne? Egemenler bugün bile bütün belaların kaynağı olarak niye onun adını anıyor? Hayatının her dönemi ayrıntılı olarak bilinen biri olmasına rağmen neden bin bir yalan ve hile ile oluşturulmuş düzmece bir hayat hikâyesinin "kara kahramanı" oluverdi Hasan Sabbah? Bu isim kimleri korkutmuştu, bugün kimleri korkutuyor hala?

15 Ocak 2014 Çarşamba

#SansüreDurDe #İnternetimeDokunma İnternet’e erişim temel bir haktır.

FKBC olarak sansüre hayır diyor, herkesi bilgi paylaşımının özgür akması için sokağa çağırıyoruz!

18 Ocak, saat 18:00’da sokaklar seni çağırıyor.
İnternet’e erişim temel bir haktır. 

11 Ocak 2014 Cumartesi

Cephe - Yavuz Alogan

Devrimciler her şart altında mücadeleyi sürdürebileceklerine inanırlar. İçinde bulundukları siyasi ortam, mensup oldukları parti ya da hareket saldırıya uğrayıp ağır yenilgiler alsa da varlığını sürdürenlerin bir şekilde tertiplenip yola devam edeceğine olan inanç,  devrimci olmanın koşullarından biridir.

Yakın geçmişe baktığımızda, ülkemizdeki devrimci hareketlerin iki kez;  birincisi 1972-1974, ikincisi 1980-1986’da olmak üzere tamamen dağıldığını, yeni başlangıçların geçmişten bir tür kopuşla mümkün olabildiğini görürüz. Sloganlar aynı kalsa da, hareketlerin  programatik yapısı önemli ölçüde değişmiştir.

1963-1972 ile 1974-1980 dönemlerinde sol düşüncenin hegemonik bir ağırlığı, saygınlığı vardı. İdeolojik bakımdan üstün ve yaygındı; emperyalizme bağımlı devletle organik ilişki içinde olan her türlü sağ görüş karşısında  sarsılmaz bir özgüvene sahipti.

Bu dönemleri izleyen kesinti ve gerilemeler hep  kaba polis gücüyle, birincisinde sıkıyönetim, ikincisinde askeri diktatörlük altında gerçekleşti.  Her iki dönemde de sosyalizmin küresel çapta bölünmüş yapısı, sosyalist solun bir cephe halinde örgütlenmesini engellemiştir. Sosyal demokrat düşünce ve örgüt yapısı ise özellikle 1977’den sonra kendi dışında kalan solun tasfiyesi, en azından kendi saflarından uzak tutulması için uğraşmıştır.

Günümüzde durum farklıdır: sosyalist sol fiziki bir baskıya değil,  toplumun büyük kesimini kapsayan  dinci gericiliğe, zengin ve popüler  bir söylem içeriğine sahip olan  İslami bir  ideolojinin hegemonik baskısına maruzdur. Sosyalist solun etkinlik alanı neredeyse kendi varlık alanına kadar daralmıştır. Üstelik bu  daralan alanda sosyalist solun Alevilik ve Kemalizm gibi,  müttefik olarak değer taşımakla birlikte, özünde Marksist materyalizme yabancı olan dini ve milliyetçi unsurlarla karışmış olduğu da bir gerçektir. Bunların, halk kitleleri nezdinde; laisizm, anti-emperyalizm, ulusal kurtuluşçuluk bağlamında sembolik değerleri çok büyüktür, ancak sosyalistler saygıda kusur etmemekle birlikte kendilerini bunlarla telif edip tanımlayamazlar.

Faşizm ya da iç savaş gibi kritik anlarda, mevcut bütün güçlerin birleştirilmesi sosyalistlerin gündemine  girmiştir.  Tarihte başarılı ve başarısız pek çok örneği vardır. Bunların içinde en belirgin  dersler, İspanya’da 1936-1939, Almanya’da ise özellikle 1928-1933 arasında yaşananlardan çıkarılabilir. Bu dönemlere ilişkin çok değerli kaynaklara sahibiz. Mesela, Aydın Emeç’in çevirdiği, Pierre Broue ve Emile Temmime’in İspanya İç Savaşı (her nasılsa!  Hürriyet Yayınları, 1976); gene, benim çevirdiğim,  Ronald Fraser’ın   İspanya’nın Kanı, İç Savaş Deneyimi (Belge, 1995), bütün olayları ve taraflarıyla  cephe ve iç savaş dinamiklerini  objektif ölçülerle anlatan çok değerli kitaplardır.

Fakat İtalyan, İspanyol ve Alman faşizmi hakkında, gene tarihsel olaylardan hareketle  neredeyse günü gününe yazılan en kapsamlı ve derinlikli Marksist analizi Troçki’nin kitaplarında bulabiliriz. Özellikle, Faşizme Karşı Mücadele (İlk bs. Köz, 1977, Çev. Orhan Dilber-Orhan Koçak) önemlidir. Bu kitabı, özellikle sosyalist solda geçmişte çok fazla okunan Dimitrov’un Faşizme Karşı Birleşik Cephe adlı kitabıyla birlikte okumak çok öğretici olacaktır. Aynı yazarın İspanyol İç Savaşı hakkında yazdığı kitap da önemlidir; ancak Alman ve Rus Marksizm’i Akdeniz kültürüne biraz yabancı olduğu için ve o sırada  Troçki’nin POUM ile Izquierda Comunista çekişmesine müdahale çabaları yüzünden, birincisi kadar  net bir Marksist analiz içermez.

7 Ocak 2014 Salı

AntiFa (Antifaschistische Aktion)

Komintern'in ikinci emperyalist savaş sırasında Doğu Avrupa’daki anti-faşist direniş örgütlenmesine dayanır. Savaş sonrasında Doğu Almanya’da “AntiFa komiteleri” yarı-resmileşir: bir kısmı ırkçılığa ve faşizme karşı partinin kurduğu eğitim gruplarına dönüşür, bir kısmı parti desteğinde mahalli işçi örgütleri olarak eski Nazilerin yargıçlık, polis şefliği, vs. gibi işlerde barınmaması, eli kanlı olanların yargıya teslim edilmesi için faaliyet gösterir. (Soğuk savaş Doğu Almanya’da nihai ağırlığını koymadan önce, Aralık 1946'da Hessen eyaletinde AntiFa isçi komitelerinin kampanyası sonucunda yapılan referandumda %70 gibi bir çoğunluk kilit sanayilerin kamulaştırılması için oy vermişti.)
 Nisan ’13 yılında bizim AntiFaşist Eylem’e gönderdiğimiz dayanışma mesajı.
1970'lerden itibaren AntiFa, aralarında anarşist ve anarko-komünist grupların da bulunduğu çok çeşitli anti-faşist oluşumların benimsediği, farklı bir mecrada gelişen bir hareket oldu. Bazı Avrupa ülkelerinde tutunmuşsa da, tanımlayıcı güzergâhı faşizmden en çok çekmiş Doğu ve Batı Almanya olmuştur denebilir. Irkçı, milliyetçi, göçmen karşıtı ve kapitalist grup ve politikalara karşı militanlık olgusu gruplara göre değişen bir muhalefet cephesi oluşturdu AntiFalar.

Almanya menseli üç temel AntiFa akımından bahsedilebilir.

Birincisi, duvar yıkıldıktan sonra faaliyete gecen, PDS (Party of Democratic Socialism) bünyesindeki eğilimdir. Bu grup özellikle savaş sırasında Almanya’daki anti-faşist mücadeleye ait mekânları ve anıları canlı tutmaya özen gösterir. Son birkaç senedir biraz daha sağlam duruyor gibidir bu kanat.

İkincisi, sosyal demokrat eğilimli parti ve örgütlerin meylettiği, sulandırılmış çizgidir. Bu eğilimdeki ciddi bir kapitalizm karşıtı ve göçmen yanlısı politika üretmeyen gruplar genellikle yerel düzeyde oy toplamak için anti-faşist bir retorik kullanırlar.

Üçüncüsü, daha sahici olan, AntiFa ismine hakkını daha sağlam veren bağımsız radikal sol örgütlerden mürekkep bir eğilimdir ki bu çizgiden biraz daha uzun bahsetmek gerekir. 

1980'lerde Batı Almanya’da, sonra da Birleşmiş Almanya’da anti-faşist mücadeleye (en azından Avrupa çapında) anlam, güç ve ilham veren Autonomen öne çıkan AntiFa kolektifi olmuştu. Genç militanlardan ve issizlerden oluşan bu kolektif, sadece yükselen neo-Nazi şiddetine değil, Almanya’nın neo-liberalleşmesiyle altı oyulan refah sistemine de karşı örgütlenmişti. Geleneksel parti formundan uzak, daha anarşizan bir çizgisi olan Autonomen diğer sol gruplara kıyasla marjinaldi ama anti-faşist olmayı ahlaki bir ödev addetmiş, göçmen karşıtı şiddetin her türlüsüne karşı sokaklarda dövüşmek de dâhil olmak üzere her şekilde mücadeleye hazırdı. Bazı şehirlerin bazı bölgelerinde neo-Nazi gençliğine karşı faaliyet göstermekten bağımsız dayanışmalar kurabilmişse de hareket ağırlıkla bu sokak mücadelesine bağımlıydı.

İtalyan Otonomist Hareketi’ne de fikri ve ameli olarak çok şey borçludur hareket, ancak bir dönem Operaismo'nun elde ettiği kadar güçlü bir işçi tabanı olmamıştır. Yine de özellikle 80'lerde Batı Berlin’in kenar mahallelerinde dinamik ve komünal bir yeraltı kültürü oluşturmuşlardı. Duvarın yıkılmasıyla hareketin siyasi keskinliğini yavaş yavaş yitirip bir "Yaşam tarzı" solculuğuna doğru devrildiği söylenebilir, ki solun genel olarak emekçi ve militan tabanının zayıfladığı, sermayenin refah devleti parazitlerine karşı zafer üstüne zafer kazandığı bir dönemdir zaten.

AntiFal’ar bir zamanlar Alman devletince "Gewaltbereite linksextremisten" (Şiddete hazır solcu radikaller) olarak tanımlanıyordu. Bugün hareket, geleneksel Marksist-Leninist örgütlenme tarzlarından bambaşka bir yol izlemeyi sürdürse de, çok daha geniş bir koalisyon içinde, çok daha örgütlü bir şekilde anti-faşist mücadeleyi sürdürüyor.

Schulter an Schulter gegen den Faschismus! 
United Front gegen den Faschismus | FKBC

45 yıl önce Komer’in arabası ODTÜ’de yakıldı: Hiçbir güç tarihin akışını durduramaz!

6 Ocak tarihinin  her zaman ayrı bir önemi bulunuyor. Vietnam kasabı olarak bilenen Komer ODTÜ'ye gelmişti...

Bundan tam 45 yıl önce 6 Ocak 1969'da ODTÜ'ye gelen dönemin ABD Büyükelçisi Robert Komer'in arabası ateşe verilmişti.

Basında, Vietnam devrimcilerinin Honço (kasap) adını verdikleri Komer’in Vietnam'da görev yaptığı sırada "Vietnam Kurtuluş Cephesi"ne karşı faaliyetleri sıklıkla işlendi. Komer’e karşı tepkiler büyürken, ODTÜ Rektörü Kemal Kurdaş yetkili kurullardan herhangi birine haber vermeden 6 Ocak 1969'da kendisini ODTÜ'ye çağırdı.

Komer’in üniversitelerine geldiği haberini alan ODTÜ’lüler, ABD Büyükelçisinin arabasının park halinde bulunduğu Rektörlük binasının önünde toplanmaya başladılar. Sayıları gittikçe artan öğrenciler, Komer’in arabasını devirdiler ve ters çevirdiler; ardından, arabanın deposundan aldıkları benzinle, Sinan Cemgil, Taylan Özgür, Ulaş Bardakçı ve İbrahim Seven arabayı ateşe verdiler.

ODTÜ’de Komer’in arabasının yakılması anti-emperyalist mücadelede önemli bir yer edinirken, ODTÜ’lüler eylemlerinin devamını da getirdiler. Olaydan sonraki gün, üniversite yönetimi üniversiteyi bir ay kapatma kararı aldı ancak kararı tanımayan öğrenciler, üniversiteyi işgal ederek “öğrenime devam etme eylemi” yaptı.

Ankara Cumhuriyet Savcılığı, Kommer'in arabasını yaktıkları savıyla 9 Ocak 1969’da yedi öğrenci hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi. Kararın ardından 3 binden fazla ODTÜ öğrencisi imzaladıkları dilekçelerle savcılığa başvurarak kendilerinin de yakma eylemine katıldığını bildirdi. Öğrencilerin tepkisine dayanamayan Rektör Kurdaş ise bir süre sonra görevinden ayrılmak zorunda kaldı.

45 yıl önce ODTÜ’de yakılan ateş bugünde tutuşturabilecek kadar güçlü bir ateştir.
FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe

2 Ocak 2014 Perşembe

Yeryüzü çocukları #Gezi

Gezi Direnişi, bir doğa koruma eylemi olarak başlayıp Türkiye’nin her yerine yayıldı: Giderek büyük bir hak ve özgürlükler hareketine dönüştü. Gençler, dünyaya ilham vererek yeryüzünün çocukları oldular.

Her kesimden ve her sınıftan gençler Taksim’e ve Gezi’ye aktı. Günler ve gecelerce kendilerini ifade etmenin, özgürlüklerini gerçekleştirmenin en güzel ve yaratıcı yollarını buldular. Tamamen örgütsüz bir kitle, en ufak bir olumsuzluğa izin vermeden, benzeri görülmemiş bir eşitlikçi ruh ve dayanışma anlayışı geliştirdi. Tabi ki devrimcilerin öncülüğünde. Fakat asıl en önemlisi birbirini tanımayan ve birbirlerinden farklı düşünen, farklı yaşayan bu insanlar saygıyı, nezaketi, sevgiyi, gülümsemeyi, neşeyi birbirlerinden esirgemediler. Gezi Parkı’nı özgürlüklerin egemen olduğu bir ütopya adasına dönüştürdüler. Polis, çekildikten sonra Taksim ve Gezi Parkı 12 gün boyunca görkemli gösterilere sahne oldu. Meydan hep kalabalıkları ve eylemcilerin neşe, sevinç ve umutlarını ağırladı.

#Gezi: Komün, barış, huzur ve sosyalizmdi.
Taksim Sahnesi
Atatürk Kültür Merkezi (AKM)’nin Taksim Meydanı’na hâkim geniş cephesi, 1 Haziran’da yüz binler Taksim’e aktığında bir gösterene dönüştü: Flamalar, bayraklar, posterler ve pankartlarla süslendi. Binanın muazzam büyüklükteki cephesi, Gezi olaylarını özetleyen, anlatan, yansıtan bir sahne haline geldi. Yıktırılma niyetiyle daha önceden boşaltılmış olan AKM binası da 12 gün boyunca göstericilerin elinde kaldı.

Yeni zamanlara hoş geldiniz
Hareketin büyümesinde ve yayılmasında sosyal medyanın önemli bir rolü olmuştu. Medyanın olaylar karşısındaki suskunluğu, bilgisayar ve akıllı telefon kullanıcısı yeni kuşağı Twitter, Facebook gibi ağlardan haber almaya ve iletişime yöneltti. Taksim Meydanı’nın polisçe boşaltıldığı 11 Haziran akşamı Gezi Parkı’na sığınan gençler, polis müdahalesinin en yoğun olduğu bu anlarda bile gelişmeleri izlemekten, arkadaşlarını bilgilendirmekten vazgeçmediler.

Doğan Haber Ajansı muhabiri Uğur Can'ın objektifine takılan görüntü de BDP bayrağı taşıyan bir genç, saçlarını, üzerinde Mustafa Kemal'in resmi olan bir Türk bayrağıyla örtmüş olan bir kızın elinden tutarak tazyikli sudan kaçmaya çalışıyor. Tam o esnada bir başka gösterici ise, bu genç 'çifti' korumak istercesine, onların kaçmakta olduğu yöne doğru iki eliyle "Bozkurt" işareti yaparak protestosunu gerçekleştiriyor...
Her görüşten insanlar Gezi Parkı direnişine katıldı. Bunun en çarpıcı görüntülerinden biri, polisin Taksim Meydanı’nı boşaltmak için 11 Haziran’da başlattığı müdahale sırasında yaşandı. Meydandaki kalabalığa yönelen bir TOMA’yı (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) elinde Türk bayrağı bulunan bir genç durdurmaya çalışıyordu. TOMA’dan sıkılan suyla yere yıkılmak üzereyken BDP bayrağı taşıyan bir kişi onu elinden tutup götürdü. Tam o sırada, ülkücü bir yurttaş bozkurt işareti yaparak onlara destek oluyordu.

Erdoğan’ın Ankara mitingindeki açıklamalarının hemen ardından, 15 Haziran akşamı polis bu kez Gezi Parkı’nı boşaltmak üzere harekete geçti. Bir yandan yoğun biber gazı kullanılırken, TOMA’lar da su sıkarak Gezi Parkı’nı korumaya çalışan göstericileri dağıtmaya çalıştı. Bazı göstericiler İstiklal Caddesi’nde bedenlerini siper ederek TOMA’ları durdurmaya çalıştılar.

Biber gazı sık bakalım
En yoğun çatışmalar, 31 Mayıs’ta, gün içinde başladı ve yoğunlaşarak gece boyunca sürdü. Polis, İstiklal Caddesi’nden Taksim’e çıkmaya çalışan gençlere hiç ara vermeden biber gazı bombalarıyla müdahale etti. Bu gaz bulutları içinde gençler, “Sık bakalım, biber gazı sık bakalım” diye tezahürat yapıyorlardı. Bu çatışmalar 24 saatten fazla sürdü ve polisin Taksim’den çekilmesiyle son buldu. Ancak bu kez çatışmalar Beşiktaş’a ve Dolmabahçe’ye kaydı. 3 Haziran’dan itibaren gösteriler barışçıl bir karakter kazandı.

Taksim'de polise taş ve soda şişelerinin yanı sıra havai fişeklerle "Sık bakalım" dendiği anlar.
Taksim’de gerginliğin zirve yaptığı anlarda bile huzur ve güven hâkim duyguydu. Gençler,  yaşlılar, çocuklu aileler, “ben de oradaydım” duygusunu yaşamak isteyen herkes Taksim’e, Gezi Parkı’na aktı. Yanmış otobüsler, devrilmiş araçların içinde bile gösterilerini sürdürdüler.

Sabah saatlerinde çok fazla kalabalık yoktu. Orada da parka daha girmeden, orta bir yerde darp edilmiş bir polis arabası duruyordu. Kimi çocuklar üstüne çıkıp hatıra fotoğrafı çektiriyorlardı. O araba orada belki de Gezi'nin gücünü temsil ediyordu.
Gösterilere örgütsüz gençlerin yanı sıra sivil toplum örgütleri ve siyasal gruplar da katıldı. Bunların arasında Antikapitalist Müslümanlar’ın özel bir yeri ve rolü vardı. Direnişe büyük destek veren Antikapitalist Müslümanlar, vakit namazlarını Gezi’de kıldılar ve devrimciler onlara siper oldular.


Mizahın Gücü
Gösteriler boyunca müthiş bir yaratıcılık ve mizah patlaması yaşandı. Duvar yazıları, sloganlar, eylem ve tavırlar, o güne dek dünyada eşi görülmemiş bir zenginlik ve çeşitlilik sundu. İktidar bütün kurumlarıyla alaya alındı. Bu mizah, hareketin barışçıl bir karakter kazanmasında da belirleyici oldu. Ama asıl olarak, iktidarın sorgulanması ve eleştirilmesinin yolunu açacak demokratik bir geleneğin taşıyıcısı oldu. Bu tür bir mizahi muhalefetin oluşumunda, başından itibaren gösterilerin içinde yer alan çArşı grubu ile sanatçıların ciddi katkısı oldu. Sanatçılar ayrıca, gösterilerin her anını ve ortamını sanatsal etkinliklerle renklendirdiler. 

Taksim Meydanı'nda piyano çalarak Gezi Parkı'na destek veren Davide Martello piyanosunun peşinde.
Taksim’de gösterilere 13 Haziran’dan itibaren çok ilgi uyandıran bir etkinlik eşlik etti. Alman piyanist Davide Martello’nun başlattığı piyano konseri, başka piyanistlerin de katılımıyla iki gün boyunca devam etti. Piyano yağmur altında bile susmadı. 15 Haziran’da meydan dağıtılırken, piyano da polis tarafından el konularak yediemine teslim edildi.

İstanbul Valisi Gezi'de "Anneler, babalar çocuklarınızı gelin alın" açıklamasının ardından Gezi Parkı'nda ilginç bir gelişme yaşandı. 18 gündür Gezi Parkı'nı korumak için eylemde bulunan gençlerin anneleri akşam parka gelerek çocuklarına destek çıktılar. Gezi Parkı'nın etrafında el ele tutuşarak çember yapan yüzlerce anne, çocuklarını korumak için burada olduklarını söylediler. 
Erdoğan’ın Gezi’ye müdahale edileceği yönündeki açıklamaları üzerine 13 Haziran’da anneler Taksim’e çıkıp Gezi Parkı’nı kordona aldı. “Ağaçlarıma dokunma” diyen çocukların anneleri “Çocuklarımıza dokunma” diye bağırıyorlardı.

Göstericiler, polisin çekilmesiyle 1 Haziran’da Taksim’i ve Gezi Parkı’nı doldurdular. Ardından herhangi bir polis müdahalesine karşı Taksim’e çıkan tüm cadde ve sokakları barikatlarla kapattılar. Taksim şenlik içinde bir geceyi yaşarken, Dolmabahçe ve Beşiktaş barikatlara ve sabaha kadar sürecek çatışmalara sahne oldu.

"Polis insan ol!"
Güvenlik güçleri, 11 Haziran’da Taksim çevresindeki barikatları kaldırıp meydanı boşaltma operasyonunu başlattı. Gezi’ye müdahale edilmeyeceği ve gaz atılmayacağı bildirilmesine karşın, parka çok sayıda gaz bombası düştü.

Gezi Parkı 15 Haziran’da sert bir müdahale ile boşaltıldı. Taksim ve çevresini bu kez polis kuşattı. Ertesi gün akşam saatlerine dek Taksim’e çıkmak isteyen gruplarla polis arasında amansız bir mücadele yaşandı. Tam o sırada, bir gösterici tek başına Taksim Meydanı’nda kıpırdamadan durma eylemi başlattı. “Duran adam” yepyeni bir eylem biçimi olarak bir anda Türkiye’ye yayıldı. Pasif direnişin bu en etkili tarzı büyük ilgi çekti ve Taksim, kendi başına meydana gelip duran insanlarla dolup taşmaya başladı.

Gezi Parkı protestoları Taksim'de 2013 - 17 Haziran günü Erdem Gündüz'ün, Gezi Parkı'na müdahalesini protesto etmek için başlattığı eylem. Taksim Meydanı’nın ortasında yüzünü AKM’ye dönerek “Duran” Gündüz’ün bu protestosu kısa sürede sosyal medyada duyuldu ve destek buldu. Gecenin ilerleyen saatlerinde Erdem Gündüz ayrıldı. İlerleyen saatlerde polis bazı duran insanları yaya trafiğini engellediği gerekçesiyle gözaltına alındı. İlerleyen günlerde değişik yerlerde  yeni duran insanlar da ortaya çıktı.
Güvenlik kuvvetlerinin Gezi Parkı’nı boşalttığı gece (15 - 16 Haziran 2013) sadece Taksim’de değil, İstanbul’un pek çok ilçesinde insanlar tepkilerini sokağa çıkarak gösterdiler. Taksim çevresinde ise asıl mücadele Harbiye tarafında yaşandı. Maskeleri ve kasklarıyla direnmeye çalışan yüzlerce genç saatlerce bekledi. 

Hayat güzeldir
Gezi Parkı boşaltıldıktan sonra kimsenin girmesine izin verilmedi. Bunun üzerine gençler, eylemlerini İstanbul’un her yerinde parklara taşıdılar ve her parkı bir forum ve yaşama alanına çevirdiler. Gece geç saatlere kadar süren forumlarda, eleştiri ve özeleştiri yapılıyor, hareketin ve Türkiye’nin geleceğine ilişkin fikirler tartışılıyordu. Tabii hayatın diğer alanları da unutulmuyordu. Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki forum sırasında arkadaşlarının bir genç kadının doğum gününü kutlamaları gibi.

Gezi Parkı’nın bir kenarında çalı çırpı ve tellerden “Dilek ağacı” oluşturuldu. Gençler dileklerini, beklentilerini, doğaya ve hayata ilişkin özlemlerini küçük kâğıt parçalarına yazarak ağacın dallarına iliştirdiler. Polis müdahalesi sonrasında bu ağacın dalları alev aldı ve ileride edebi bir eserin konusu olabilecek o dileklerden geriye bir şey kalmadı.

Bunların eline hayatlarımızı ellerimizden alabilecek techizatlar, yetki ve dokunulmazlık zırhı veren teşkilat yapısı elbette elindeki insan malzemesinin farkındadır. Ve bu insan malzemesi onlar için tercih olsa gerekir. Zira polisin işlevi toplumu sürekli denetim altında tutmak ve "Terbiye" etmektir. Terbiye olma, otoriteye isyan et!
Gezi Parkı, göstericilerin denetiminde kaldığı sürece çadırlarla dolup taştı. İstanbul’un ve Türkiye’nin her yerinden doğa tutkunları, aktivistler ve parktaki dayanışmacı hayata katılmak isteyenler orada bir araya geldi.

Park'ın asıl mucizesi, farklı görüşlerden ve kesimlerden insanların kendi kimliklerini saklamadan bir arada bulunmasıydı. Kimse kimseye kendi görüşünü ya da isteğini dayatmadan herkes kendini ifade edebildi.

Parkı'n Divan Oteli’ne bakan kısmı hep bir kriz merkezi gibiydi. Otelin salonlarından biri revire dönüştürülmüştü ve burada yaralılara müdahale ediliyordu. Ancak meydana müdahale olduğunda en güvenilir noktanın burası olduğunu düşünen göstericiler de burada toplanıyordu. Ne var ki son müdahaleden Divan Oteli de nasibini aldı.

Eylem sürecinde AKP ve oligarklarının saldırdığı Divan Otel'i  Gezi olayları sırasında polisten kaçanların sığındığı Divan'dan bir açıklama yapıldı. Açıklamada “Divan İstanbul Oteli’mizin gösterdiği insani yaklaşımın maksadından çok uzak karalayıcı amaçlar ile bağdaştırıldığını üzülerek izlemekteyiz” denildi, eylemcilere sahip çıkıldı.
Gezi Parkı günler boyunca pek çok sanatçıyı ve sanat topluluğunu ağırladı. Gönüllü sanatçılar ve müzik toplulukları konserler verdiler. Borusan Filarmoni Orkestrası konser verirken gençler de sosyal medyadan yayımlamak üzere konseri tablet bilgisayar ve telefonlarıyla kaydediyorlardı.

Gezi Parkı’nda 15 gün boyunca huzur içinde, kimsenin incinmediği bir hayat hüküm sürdü.

Park'ta bir de kütüphane oluşturuldu. Yayınevlerinin ve yurttaşların bağışlarıyla kitap sayısı her geçen gün artan kütüphane oluşturuldu. 

Park'ta her iş imece usulü yapıldı. Örgütsüz gençler alanın denetimi ve güvenliği; temizlik, sağlık ve gıda ihtiyacının düzenlenmesi gibi işleri gönüllülük temelinde ve hiçbir aksamaya meydan vermeden çözdüler.

Gezi Parkı’ndaki “Taksim halkındır” yazısı geceleri mumlarla aydınlatılıyordu.

Sanatçılar için Taksim ve Gezi, hem sanatlarını icra edecekleri hem de ilham alacakları bir ortamdı.

Taksim’in ve Gezi Parkı’nın tamamen boşaltılmasından sonra 16 Haziran’da Beşiktaş Çarşı’da toplanan halk Teşvikiye üzerinden Taksim’e yürümeye çalıştı. Ancak Nişantaşı’ndan öteye geçmelerine izin verilmedi.

Tüm dünyada kontrolden çıkmış devlet gücüne karşı direnişi anlatan “V for Vendetta” filminden alınma maske, rağbet gören aksesuarlar arasındaydı.

Gezi Parkı’nın tarihi
Fransız mimar Henri Prost, 1935-1951 yılları arasında Türkiye’de görev yaptı ve İstanbul’un nazım imar planını hazırladı. Bu planın en önemli uygulama alanlarından biri Taksim ve çevresi oldu. Topçu Kışlası yerine Gezi Parkı yapıldı. 

Sadece fotoğraflarına bakılarak projelendirilen Topçu Kışlası’nın mimari ve tarihi bakımdan aslıyla bir ilgisi yoktu. Ayrıca, bizzat Erdoğan tarafından AVM ve rezidans olacağı açıklanmıştı.

Gezi orantısız zekaydı. Mizah, yaratıcılık en büyük silahtı.
Topçu Kışlası, III. Selim (1789-1807) döneminde kapıkulu askerlerinin topçu sınıfı için inşa edildi. I. Dünya Savaşı’ndan sonra kaderine terk edildi ve ortasındaki avlu stadyum olarak kullanılmaya başlandı. Kışla 1940’ta yıkıldı ve yerine Gezi Parkı kuruldu.

Prost, Gezi Parkı ile devamındaki Nişantaşı’na uzanan, oradan da Dolmabahçe’ye inen büyük alanı bir kent parkı olarak tasarlamıştı. Ancak 1950’li yıllarda, parkın bütünlüğü bozuldu. İlk olarak Proust’un planında 2 No’lu Park denen alanın ortasına, merkezi hükümetin kararıyla Hilton Oteli yaptırıldı. Ardından Taşkışla’nın karşısından başlayarak bu muazzam yeşil alan, çeşitli dönemlerde imara açılarak yok edildi.

Fransız mimar Henri Prost, 1935 - 1951 yılları arasında Türkiye’de görev yaptı ve İstanbul’un nazım imar planını hazırladı. Bu planın en önemli uygulama alanlarından biri Taksim ve çevresi oldu. Topçu Kışlası yerine Gezi Parkı yapıldı.

Ütopya adası
İş makineleri, Gezi Parkı’na Divan Oteli tarafından girdi ve bazı ağaçları söküp attı. Direnişçiler günler süren bir mücadeleyle parkın yıkımını, ağaçların sökümünü durdurdular ve parka tekrar ağaç dikmeye, parkı çiçeklendirmeye başladılar.

POMA: Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı’na (TOMA) atfen, Polisiye Olaylara Müdahale Aracı  (POMA) muazzam bir emek barındırıyordu. TOMA'ya karşı POMA!
Biz, hepimiz onları ilk kez asırlık ağaçlara sarılan bedenler olarak gördük. Dal gibi bedenler.  Kırılgan, narin, öfkeden ve kinden uzak, sökülmesine direndikleri ağaçlar kadar sakin. Eşitlikçi ve hiyerarşi dışı bir dayanışma ruhuyla, kendilerini bir darbede ezip geçecek devasa bir gücün; büyük muktedirle gelen şiddet dalgasının karşısında öylece duruyorlardı. 

Kendilerine güveniyorlardı ama bir zamanlar dünyayı düzeltmeye kalkan bizlerin (her kuşak bir şekilde dünyayı düzeltmeye kalkışmıştır) bilgiçliğinden ve kibrinden uzak, mütevazı bir güven duygusuydu bu. Bazılarımız için, kendileriyle ilgili olmayan bir mesele (üç ağaç) uğruna hayatlarını ortaya koymaları gayet tuhaf bir durumdu. Bir şeylerin ters gittiğini düşünen ve hoşumuza gitmeyen şeyler karşısında öfke duyan bazılarımız için de bir çaresizlik gösterisiydi. Evet, yani, ne yapılabilirdi ki? 

Oysa onlar bu soruya çok basit bir cevap veriyorlardı. “Ağaçlara dokunmayın, parkımıza dokunmayın, doğamıza dokunmayın.” Üstelik sadece Gezi Parkı’nda değil, aynı şeyi Loç Vadisi’nde de, Fırtına Deresi’nde de, Akkuyu’da da söylemişlerdi. Sulukule ve Tarlabaşı’nda da görmüştük onları, Hasankeyf ve Allianoi’de de. Sesleri duyulmamıştı. Sessizliklerinden ya da güçsüzlüklerinden değil; duymak istememiştik onları. Devletin ve medyanın onları görünmez kılmasına rıza göstermiştik. 


“Sağlam çocuklar yetiştirmek, bozulmuş yetişkinleri düzeltmekten kolaydır!” 
Şimdi ülkenin en büyük kentinin tam kalbinde, dozerlerin önünde ortaya çıktıklarında üzerlerindeki görünmezlik perdesi aralandı. Köklerinden savrulan ağacın hışırtısıyla genç bedenlerden fışkıran çığlıklar birbirine karışıp büyük bir depremin yeraltı uğultusuna dönüştü. Şehrin ana arterlerinden en ücra sokaklarına dalga dalga yayıldı. O gün okullarından ayrılan öğrenciler, öğretmenler, bürolarında, işyerlerinde mesailerini tamamlayanlar, işten çıkan işçiler, işsizler; her sınıftan ve her kesimden gençler, çArşı başta olmak üzere taraftar grupları dört bir yanı polis tarafından kuşatılmış Taksim’e aktılar. Yoksul ya da zengin, solcu ya da sağcı; vicdanlarının sesine kulak verenler, çoğaldıkça çoğaldılar. 

Büyük bir yürek ferahlığı, büyük bir gönül rahatlığı içindeydiler. Ve öfkeliydiler; o ağacın ve o ağaca sarılan genç bedenin varlığına kast eden devasa makinenin çelik elinin kalplerine daldığını hissetmişlerdi. Ağaca yönelen şiddetle,  özgürlüklerine, yaşama tarzlarına, değer ve alışkanlıklarına, özgürce akıl yürütme ve özgürce değerlendirme yetisine, yani doğalarına yönelen ve yıllardan beri kişiliklerini örseleyen mütehakkim saldırının bir ve aynı şey olduğunu kavramışlardı. “Neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü, neyin adil olduğu neyin olmadığı” hakkında devletin o hoyrat “Ben bilirim, ben karar veririm” tavrının, kendilerini yok sayan öjenik bir tutum olduğunu fark etmişlerdi. 

Nüfusunun % 16,6’sı gençlerden oluşan Türkiye, Y ve Z kuşağı ile yeni tanıştı. Aynı zamanda sıçrayarak yataktan uyandıran rüyalarla da(...) Genç nüfus kendine ve birbirine yaklaşma devam ettikçe, özgürlüğüne düşkün Y’liler ve Z’liler sokaklara daha çok defa dökülecek gibi. Anlaşılan o ki Gezi Parkı protestolarında yerinden sökülen kaldırım taşları değildi, belki yüzlerce yıldır bina edilmiş yapının kilit taşlarından biri yerinden oynadı, üstelik yıkılma tehlikesi yaratarak değil, göğü gösteren yeni bir pencere açarak. Zira hiç kimse artık eski kendisi değil. Olmayacakta, direniş mayalanıyor.
Kemal Tayfur'un kaleminden ve Atlas dergisinden derleyen FKBC. (Temmuz 2013)