30 Eylül 2013 Pazartesi

Gülsuyu'nda kirli ilişkiler ağı!

Gülsuyu’nda gerçekleşen ve Hasan Ferit Gedik’in ölümüyle sonuçlanan silahlı saldırıyı yaptıkları iddia edilen kişilerin fotoğraflarını sosyal medyada yerini aldı. Kuşkusuz diğer sosyalist sol ve ilerici sayfalarında katkılarıyla bu fotoğrafları gündeme getirebildik.

Maltepe Gülsuyu Mahallesi’nde uyuşturucu çetelerine karşı bölge halkının mücadelesi aylardır sürüyor.

Daha önce 9 kişinin vurulduğu Gülsuyu mahallesinde dün de Halk Cepheliler "Çetelere izin vermeyeceğiz, hesap soracağız" yazılı pankart açıp sloganlar eşliğinde yürüyüşe geçti. Grubun yürüyüşü sırasında kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce ateş açıldı.

Açılan ateş sonrasında başına aldığı dört mermi ile yaralanan Hasan Ferit Gedik, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Semiha Ateş, Gökhan Aktaş ve Yalçın İleri ile olay yeri yakınındaki bir markette alışveriş yapan Abdullah Kıyak yaralandı. Gökhan Aktaş Bayındır hastanesinde ameliyat edildikten sonra şuan (30 Eylül - 01 Ekim 2013) yoğun bakımda tutuluyor.

Polis delilleri karartmak için hastanede
Hayatını kaybeden Hasan Ferit Gedik'in odasına durumu şüpheli iki kişi girdi. Teknisyen olduğunu söyleyen kişiler şüphe çekince kimlik soruldu. Kimliklerini gösteremeyen iki kişi bir odaya kaçarak kendilerini içeri kilitledi. Sivil polisler, Hasan Gedik Ferit'in vurulmasıyla ilgili delilleri karartmaya çalıştılar. Bakınız o video görüntüleri.

Sivil polis olduğu tahmin edilen kişilerin elinde bir torba olduğu görüldü. Ferit Gedik'in yakınları iki kişinin sivil polis olduğunu ve çetelere yardım ederek delilleri ortadan kaldırmak için hastaneye gelmiş olabileceklerini söyledi.

İçeride bir odaya sığınan iki kişiyi çevik kuvvet ekipleri kurtardı.

Daha önce 9 kişiyi yaralamışlardı
Gülsuyu Mahallesi, Mesut Caddesi üzerinde 7 Ağustos 2013 tarihinde meydana gelen olaylar zincirinde 3 ayrı silahla yaralama olayında toplam 9 kişi yaralanmıştı. Olayla ilgili olduğu öne sürülen Göksel K. isimli şüpheli yakalanmış, Göksel K. çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak cezaevine konulmuştu.

Saldırı sonrasında FKBC olarak bizimle birlikte diğer sosyalist sayfalarla birlikte özellikle Halk Cephesi, sosyal medyadan saldırıyı yaptıklarını iddia ettiğimiz bu kişilerin haber içeriklerini ve paylaştığımız fotoğraflarını Oda TV ve Muhalif Gazete'de yer verdi. Kendilerine teşekkür ediyoruz.

İşte sosyal medyada FKBC imzalı paylaşılan o fotoğrafımız: (Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayın!)

O fotoğraflardan Mehmet Ali Ağça çıktı
Gülsuyu’ndaki saldırıyı yaptıkları iddiasıyla yayınladığımız fotoğraflarda ilginç isimler de yer alıyordu.

Fotoğraftakiler arasında olan Yusuf Turhan'ın, Facebook hesabından paylaştığı fotoğraflarda gazeteci Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca ile yakın ilişkiler içinde olduğu görülüyor. İşin ilginç tarafı Yusuf Turhan adlı bu kişi bu kontra adamlarla oturup kalkarken uyuşturucuyla mücadele yürütülsün adıyla bir fotoğrafta paylaşmış, kamufle ya da siyasete AKP'den girme çalışmaları yürüttüğü belli olan bu kişi bir yandan da Ağca'yı çocuğunun sünnetine katarak kirveliğini üstlenmiş. Ağca ile Yusuf Turhan'ın beraber belediye başkanını ziyaret ettikleri de yine fotoğraflarda göze çarpıyor.

Gülsuyu uyuşturucu çetesi aynı zamanda Esenkent Ülkü Ocağı üyeleri
Mehmet Ağ, Esenkent Ülkü Ocağı başkanı ve torbacı olarak biliniyor aynı zamanda silahı ve parayı genelde sağlayan kişi, profil hesaplarına baktığınızda bunu bariz görebiliyorsunuz, takiplerimiz doğrultusunda deşifre olmasından sonra Facebook hesabını kapattı.

Gültepe’de silahlı saldırının olduğu saatlerde sosyal medyada ilginç yorumlar
Hasan Ferit Gedik'in öldürülmesinde şüpheli olarak gördüğümüz Yusuf Turhan ile aynı soy ismi taşıyan Zafer Turhan, Yusuf Turhan isminden daha da çok öne çıkan isimlerden biri aslında. Deyim yerindeyse oldukça kolpa. 

Yusuf Turhan'ın Facebook hesabından övgüler düzen ve "Allah başımızdan eksik etmesin seni CANIM ABİM" diye hitap eden Zafer Turhan, Hasan Ferit Gedik'in öldüğü saatlerde şunları yazmış:

"Ey namusu bütün ve adalet için savaşan Gülsuyu gençleri asıl hedef sinmek yılmak bilmeyen gençlerin hikayesi Allah size yar ve yardımcı olsun Allah sizle beraber olsun."

İşte Zafer Turhan'ın fotoğrafları:


Facebook’tan silah fotoğrafları paylaştılar
Yine şüpheliler arasında olduğu iddia edilen bir diğer isim olan Hakan Taşhan'ın da Facebook hesabında paylaştığı silah fotoğrafı ve Gülsuyu'nun fotoğrafı dikkat çekiyor.



Gülsuyu zanlıları
Polis işbirliği mi yapıyor
Hatırlanacağı gibi Gülsuyu'nda daha önce de çeteler tarafından 9 kişi vurulmuştu. Daha önce BDP ve ESP üyelerininde maruz kaldığı bu saldırılardan sonra şimdi de Halk Cephesi üyeleri maruz kaldı. Ancak o dönem saldırı ile ilgili kimse ifade vermeye yanaşmamıştı. Takip ettiğimiz kadarıyla Twitter'da yapılan yorumlara göre; mahalleli polisin de çetelerle işbirliği içinde olduğu fikrinde. Bu aslında kesin bilgi. Takiplerimizden çıkan sonuç bu.

Şuan mağdur konumundaki Gülsuyu'lular şikayetçi olmanın dışında mahallelerini korumaya oldukça kararlılar. Bundan sonra Gülsuyu'nun çok farklı olacağını söyleyelim. Gülsuyu'nda bu saatten sonra devrimci milis güçler görmeye hazır olun. Olması gereken olacak ve devrimciler Gülsuyu'nun her alanını kuşatacaklardır, bu cinayetlerin, katliamların hesabı sorulacaktır. Bilgiler mevcuttur, halk acılarını yüreğine gömdükten sonra faşistlerden hesabı sorulacaktır. FKBC sosyal medya üzerinde salt Halk Cepheli dostlarımızın değil ilerici ve devrimci olarak gördüğümüz bütün unsurların yanında olacaktır. Bilinsin isteriz.

Halkın Birliği: Uyuşturucu çetesi faşistler Halk Cepheli Hasan Ferit Gedik’i katlettiler

Daha öncesinden Gülsuyu Mahallesi’nde BDP’li ve ESP’li 9 kişiyi polisinde desteğinde ve korumasında silahlı saldırıyla yaralayan uyuşturucu çeteleri bu kezde 29 Eylül akşamı Gülsuyunda çeteleşmeyi protesto eden gösteride silahlı saldırıda Halk Cepheli 5 kişiyi daha vurdular. Başına birden fazla mermi isabet eden Halk Cepheli 21 yaşındaki üniversite hazırlık öğrencisi Hasan Ferit Gedik kaldırıldığı hastanede yaşamını kaybetti. Yaralılardan Gökhan Aktaş'ın durumunun ise ağır olduğu öğrenildi.

Gülsuyu mahallesine üslenen ve uyuşturucu ticareti yapan çetelere karşı uzun dönemden bu yana devrimciler tarafından mücadele yürütülüyordu. Faşist çetelerin kimler olduğu bilinmesine rağmen devrimcilere göz açtırmayan polis bu faşist çeteleri koruyup kollamakta ve devrimci çalışmalara karşı v bir koçbaşı olarak kullanmaktadır. 29 Eylül akşamı Maltepe, Gülsuyu Mahallesi, Mesut Caddesi üzerinde Halk Cephesi üyesi bir grup devrimci "Çetelere izin vermeyeceğiz, hesap soracağız" yazılı pankart açıp sloganlar eşliğinde yürüyüşe geçti.

Gülsuyu Fatma Hanım Durağı'na kadar gelen grup burada basın açıklaması yaptı. Açıklamada, "Bu saldırılar karşısında mahallemizi terk edip gideceğimizi düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Dün Armutlu'yu ele geçirmek istedilerse şimdi de mahallemizi ele geçirmek istiyorlar. Mahallemizden gidecekler başka yolu yok" denildi.

Açıklamanın ardından dağılan gruba faşist çetelerce ateş açıldı. Olayın ardından bölgeye polis sevk edilen polisler inceleme başlattı.

Açılan ateş nedeniyle, Semiha Ateş, Hasan Ferit Gedik, Gökhan Aktaş ve Yalçın İleri ile olay yeri yakınındaki bir markette alışveriş yapan Abdullah Kıyak yaralandı.

Yaralılar, sağlık ekiplerince yapılan ilk müdahalenin ardından, Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırıldı. Hastane önünde toplanan arkadaşları 21 yaşındaki üniversite hazırlık öğrencisi Hasan Ferit Gedik'in hayatını kaybettiğini duyurdu.

Hayatını kaybeden Hasan Ferit Gedik'in odasına durumu şüpheli iki kişi girdi. Teknisyen olduğunu söyleyen kişiler şüphe çekince kimlik soruldu. Kimliklerini gösteremeyen iki kişi bir odaya kaçarak kendilerini içeri kilitledi.

Sivil polis olduğu tahmin edilen kişilerin elinde bir torba olduğu görüldü. Hasan Ferit Gedik'in yakınları iki kişinin sivil polis olduğunu ve çetelere yardım ederek delilleri ortadan kaldırmak için hastaneye gelmiş olabileceklerini söyledi.

İçeride bir odaya sığınan iki kişiyi çevik kuvvet ekipleri kurtardı. Ve bunların sivil polis olduğu açığa çıktı. Ve hatırlanacağı gibi Gülsuyu Mahallesi, Mesut Caddesi üzerinde 7 Ağustos 2013 tarihinde meydana gelen olaylar zincirinde 3 ayrı silahla yaralama olayında toplam 9 kişi yaralanmıştı. Olayla ilgili olduğu öne sürülen Göksel K. isimli tetikçi yakalanmış ve çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak cezaevine konulmuştu.

Aslında Gülsuyunda devrimcilerin mücadelesini engellemekle ve mahalleye egemen olmak için uyuşturucu çetesi faşistleri polis koruyup kolluyor. Bu çetecilerin kimler olduğunu polis biliyor ama dokunmuyor. Hasan Ferit Gedik’in katili uyuşturucu çetelerini koruyup kollayan faşist AKP hükümetidir.

Faşist çetelerden hesap sormak için safları sıklaştıralım!
Hasan Ferit Gedik ölümsüzdür!

28 Eylül 2013 Cumartesi

Kurtiz'in ardından: ‘Komünistim, başka yol var mı?’

Başbakan’ın sofrasına oturmayı reddeden Kurtiz, TEKEL işçileriyle sanatçıların buluştuğu kahvaltı için şunları söylemişti: Direnişiniz bir kıvılcım yaratmıştır. Bugün aranızda değilim ama ben zaten hep sizinleyim.
En güzeli şöyle başlamak sanırım... “Binlerce yıldan beri, insanoğlu emekçinin hakkını istemesini hep tuhaf bulmuştur. Ta Mısır firavunları döneminden beri... Emekçi ne zaman hakkını istese, zorbalar hakkın hep kuvvetliden yana olduğunu düşünmüş ve o hak bir kere verilirse, ondan sonra haklının, hakkını hep alacağından korkmuştur. Bugün TEKEL emekçileri, hakkın ne olduğunu ve haklılığın ne kadar güçlü olabileceğini Türkiyemiz’de ve dünyanın büyük bir kesiminde tamamen unutulduğu bir dönemde hatırlatmış, emek mücadelesinde bir kıvılcım yakmıştır. Gasp edilen hakları geri almak için başlatılan bu direnişin kalıcı bir örgütlenme ve bilinçli bir sınıf mücadelesine ışık tutmasını dilerim. Bugün aranızda değilim, ama ben zaten hep sizinleyim.”
Veda ve ayrılıklardan geriye, geleceğe dönük bir umut kalabiliyorsa, acıyı ve üzüntüyü hafifletecek birşeyler buluyoruz demektir. Bu bir avuntu mu? Belki de... Ama sadece avuntu değil.
Başbakan’ın kahvaltı sofrasına oturmayı reddeden Tuncel ağabey, Maltepe Nâzım Kültürevi’nde TEKEL işçileriyle birlikte düzenlenen alternatif kahvaltıya bu mesajı ile destek vermişti. İşçilerin sofrasında, dostların arasında olmak, güneşi içenlerin türküsünü söylemek; Tuncel ağabeyin adı geçince, bunlar kendiliğinden üşüşüveriyor o ortama.

27 Eylül 2013 Cuma

Sen ne güzel bir adamdın, aklı başında...

“Arkadaşlarımın dönekliğinden dolayı dönmek istemiyordum” diyordu. Tuncel Kurtiz, geçen yıl Çanakkale’deki evinin kapılarını Agos’a açmıştı. Bugün kaybettiğimiz sanatçının o söyleşini yeniden yayımlıyoruz.

Türkiye’de sinema ve tiyatronun duayenlerinden Tuncel Kurtiz, Çanakkale’nin bir köyünü kendi cenneti haline getirdi ve 10 yıldır o cennetten, sadece kısa aralıklarla, çalışmak için uzaklaşıyor. Kurtiz’le tanışıp görüşmek istediğimizde, bizi işte o cennet köye davet etti. “Eğer gelirseniz kapımız açık, burada konuşuruz ama gelemezseniz görüşmek zor” deyince biz de düştük yollara. Çanakkale’nin şirin kasabası Güre’nin Zeytinbağı köyünde aldık soluğu. İzmir’e 200 km mesafedeki bu yeryüzü cennetinde Tuncel Kurtiz gibi bir ustayla sohbet etmek oldukça keyifliydi. Özdemir Asaf, Can Yücel, Cemal Süreya, Yılmaz Güney gibi isimlerle unutulmaz anıları kadar, Kurtiz’in günümüzün genç yönetmenleriyle ilgili söyledikleri de oldukça ilginç ve kayda değer.

26 Eylül 2013 Perşembe

FKBC: Dünyada seçim baraj oranları #SecimBarajiDüsürülsün

Kolaj içerisinde "Demokratik ülkeler içinde en yüksek seçim barajı, %10 ile Türkiye’de uygulanıyor" derken Türkiye’yi demokratik gördüğümüz yok elbette, keşke demokrasiyi içselleştirebilirseler, ama maalesef içselleştiremedikleri içinde aslında böyle bir sorunumuz hem var, hem de yok. Bizim vurgu yapmak istediğimiz bi’başka şey umarım anlıyorsunuzdur. 

%10 barajı, 1970 ve 80’li yıllardaki çok partili ve çok parçalı meclis yapısının önüne geçmek için 80 darbesi ile getirilmiş anti-demokratik bir uygulama oysa dün 2002 seçimlerinde kullanılan ve geçerli oyların %45’i bu yüksek baraj nedeniyle çöpe gitmiş ve mecliste temsil edilmemiş durumda. Yani bugünün hesabıyla 7 ile 8 bin arası oy çöpe gitmiş durumda.

Peki, şuursuz bir şekilde demokrasiden söz edenler ve "Seçim barajını düşürmeyenler" sizce kime çalışıyor? Elbette bize değil, sadece bu çalışmaya anlam yükleyenlerin "Yeniden Blogla"ması temennisiyle.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Ulucanlar katliamını unutma, unutturma...

Bundan tam 14 yıl önce Ankara Ulucanlar Hapishanesi’nde 10 devrimci tutsak vahşice öldürüldü. Başkentin orta yerindeki bir hapishanedeki devrimciler kapatıldıkları dört duvar arasında kurşunlandı, hunharca işkenceye tabii tutuldu, katledildi. Bu yanıyla 21. yüzyılın en vahşi hapishanede katliamı olan Ulucanlar diğer yanıyla da büyük bir direnişin de adı oldu. “Ya teslim olacaksınız ya öleceksiniz” diye iradelerini kırmaya çalışanlara karşı ”öleceğiz” diyerek direnen, kurşun yağmuru altında halaya duran devrimciler zulme karşı boyun eğmezliğin, cüretin, cesaretin adı olduklarını bir kez daha gösterdiler.

Ulucanlar’da neler olmuştu? 
Haradan bozma Ulucanlar Hapishanesi, tutsakların üste üste yattığı son derece sağlıksız koşullara sahipti. Normalde 30-40 kişinin kalması gereken koğuşlarda 100′den fazla insanın kaldığı da oluyordu. Katliam öncesi devrimci tutsaklar koğuşa sığmayacak kadar kalabalıklaşmışlardı. Sürekli talep edilmesine rağmen idare yeni koğuş açmıyordu. Tutsaklar bunun üzerine bitişik koğuşa geçerek oraya yerleştiler. İdare sorunun çözülmesi için görüşmeye yanaşmadı. Çünkü hapishaneler sorununu kendince kökten çözecek bir sürecin düğmesine basmıştı. Katliamlarla devrimci tutsakları zorla F Tiplerine dolduracaklardı.

Koğuş sorunu tasarladıkları katliam için bir zemin yaratmıştı onlara. Sorunu çözümsüzlüğe iterek, adım adım gerginliği tırmandırdılar. Sonunda 26 Eylül günü sabaha karşı kontrgerilla timleriyle hapishaneye baskın düzenlediler.

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit operasyonun yapıldığı sabah resmi bir ziyaret için Amerika’ya gidiyordu. Havaalanında operasyon hakkında kendisine soru soran gazetecilere “gerekenin yapılacağını” söyledi. Gerekenin ne olduğu bir süre sonra açığa çıktı. Devrimci tutsakların üzerine silahlar ve bombalarla saldırılmıştı, uzun bir direniş sonrasında barikatlar aşılmış ve devrimciler hamama götürülmüş ve orada son derece hunharca işkenceye tabii tutulmuştu. Vahşetin boyutu TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nda Ulucanlar katliamını gösteren resim ve video kasetin izlenmesinden sonra tam olarak anlaşıldı. Resimleri ve videoları görenlerin ”canavarlık” olarak tarif ettiği bir vahşet yaşanmıştı. Kasaturalar, özel kesici aletlerle devrimciler parçalanmıştı. Kesilen yerlerinden özel bir takım sıvılar şırınga edilip sağ kalanlar sakat bırakılmaya çalışıldı.

Devlet bu katliamla 19 Aralık katliamının provasını yaptı ve F Tiplerine hazırlıkta son adımı atmış oldu. Bir yıl sonra 19 Aralık’ta bu defa 30 devrimci tutsak vahşice katledilecekti…

Ulucanlar Katliamı’nda katledilen; Abuzer Çat, Zafer Kırbıyık, İsmet Kavaklıoğlu, Önder Gençaslan, Habip Gül, Ümit Altıntaş, Aziz Dönmez, Ahmet Savran, Mahir Emsalsiz, Halil Türker’i saygıyla anıyoruz.

23 Eylül 2013 Pazartesi

çArşı komploya karşı / Emrah Uçar

5000 bedava bilet
kime dağıtıldı
diye merak edenler.
Dün Beşiktaş - Galatasaray derbisinde yaşananlara şaşırmadım. Zaten lig başlamadan Beşiktaş taraftarına kombine bilet satışlarında “politik söylemlerde bulunulmaması gerektiği” ile ilgili bir sözleşme imzalatılmıştı. Bunun burada kalmayacağı da belliydi.

Geçen ay bir panelde tanıştığım  ve ‘Halkın Takımı’ adına panele gelen bir Beşiktaşlı ile panelden önce ayaküstü sohbet ediyorduk. Sohbetin içinde laf döndü dolaştı Gezi eylemlerine ve haliyle Çarşı’ya geldi. Çarşı’nın ne kadar politik olduğunu, Çarşı’nın dinamiklerini ve sosyalist Beşiktaş taraftarını konuştuk. Sporcular kamplarda idman yaparken, Çarşı’nın Gezi döneminde 'yaptığı idmanlara' atıfta bulunuyordum. Daha lig başlamamışken, formunu koruyan ve hiç şüphesiz genç, yaşlı herkesin semptasini kazanmış bir Çarşı taraftar grubu vardı. 

Konu konuyu açarken, lige iyi bir başlangıç yapan Beşiktaş’tan ve AKP’nin Çarşı’ya karşı bir önlem alıp almayacağını sordum. Kısacası karşılaşmalarını Kasımpaşa Recep Tayyip Erdoğan stadında oynayacak bir Beşiktaş’ın ve takımını yalnız bırakmayacak olan Çarşı’nın ne yapacağını merak etmiştim.  

“Lige iyi başladık ancak bizler 5. Haftadan sonra lige havlu da atabiliriz”

Nasıl yani?

 “Galatasaray maçından sonra iç saha maçlarımızı Kasımpaşa’da oynacayağız. 34. Dakikada “Her Yer Taksim Her Yer Direniş” sloganını Kasımpaşa stadında bize söyletmemek için her yolu denerler.”

Bunun önüne nasıl geçebilirler ki? Sonuçta Lig Tv zaten yayını kesiyor. Stada gelenlerin ağzını kapatacak değiller ya?

“Bu sene ilk defa kombine biletlerde politik şeyler’ söylenmemesi konusunda sözleşme imzalatıldı. Açıkça korkuyorlar. Başbakan önce stadlar ve üniversiteler diyerek iki adres göstermişti. Önce üniversitelere polisleri soktu. Şimdi de Çarşı’yı itibarsızlaştırmak için her you deneyecekler.”

O zamanlar söylenenleri bir iddia olarak değerlendirsem de, Başbakan’ın hırsını da biliyorduk. Nitekim dün gece yaşananlar da, bu iddiaları doğrular nitelikteydi.

1) Teknik Direktör Bilic, sosyalist bir takım yaratacağını söyleyerek Çarşı’nın gönlünü kazandı ve kendisini hedef haline getirdi. Dün Bilic, ne olduğunu bile anlayamadığımız bir şekilde hakeme itirazı sonrası tribüne gönderildi. Yani bir süre hak mahrumiyeti alacak ve yedek kulübesinde değil, tribünde oturacak.

2) CHP’li vekil Sezgin Tanrıkulu’nun dün twitter’da yazdığı 4 Savcı’nın kiminle ne konuştuğu, bizlerin de merak ettiği bir konudur. 

3) Çarşı’yı itibarsızlaştırmak için 1453 taraftar grubu kuruldu. Rasim Ozan Kütahyalı da katıldığı programda 1453 taraftar grubunun AKP gençlik kolları tarafından kurulduğunu söyledi. 1453 Kartal isimli grubun stadda atılan sloganlar da söylenenleri doğrular nitelikteydi.

4) Çarşı’nın en büyük aşkı Beşiktaş’tır. Çarşı zaten maçları izlemez ve sırtını sahaya döner. Endüstriyel bir futbol sektörünü eleştirse de, tek aşkının Beşiktaş olduğunu her zaman söyler. Bu nedenle frikik kullanacak sırada sahaya kesinlikle inmez. Görüntülerden de anlayacağımız üzere olaylardan kısa bir süre önce tribünlerde sandalyelerle birbirine giren taraftarlar vardı. Bu taraftarlar 1453 Kartal denilen gruptu. Ellerinde sandalyeler ve Lig Tv olan biteni gösteriyordu. En çok şaşırdığım konu ise sandalyelerin stadda ne işi vardı? Yoksa bir müsamere vardı da biz mi kaçırıyorduk? 

5) Olaylardan sonra Lig Tv kesinlikle yayını kesmedi. Bütün yaşananları kayıt altına aldı. Önce polislerin kaçışını, sonra taraftarları yakın çekim yaparak görüntüledi. Tam o sırada yeniden “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş” denildi. Taraftarın sesini yavaş yavaş yeniden kestiler. 

6) Maça gelen taraftarlar stada gelirken ilk defa aranmadık diyordu. Söylenenler doğruysa maça gelen taraftarlar neden aranmadı?   

Bütün bu girişimlerin Çarşı’yı itibarsızlaştırmak için yapıldığını düşünenlerdenim. Sohbet ettiğim Çarşı’lı taraftarın dediği gibi, “Kasımpaşa stadına bizleri sokmayacaktır” sözleri dün akşam adeta yerini buldu. Çünkü bundan böyle Beşiktaş’a cezalar yağacak. Kurallar gereği Beşiktaş takımı kalan maçlarını  tarafsız bir sahada ve seyircisiz oynayacak. 

Adına ‘1453 Kartal’ diyen bir taraftar grubuna ancak şu söylenir: Haklısınız, Osmanlı’da oyunlar hiç bitmez…

22 Eylül 2013 Pazar

Taksim Dayanışması: ‘İddialar asılsız, soruşturmalar hukuksuzdur’

Taksim Dayanışması, Gezi Parkı eylemleri sırasında Tayyip Erdoğan’la görüşme yapan temsilcilerinden 6’sı hakkında verilen ‘zorla ifadeye getirilme’ kararına yönelik bir açıklama yayımladı.

Taksim Dayanışması’nın açıklamasında, gerçek suçluların ödüllendirilirken demokratik tepkilerin ortaya konması için çaba gösteren dayanışma temsilcilerinin; asılsız suç isnatları, düzmece soruşturma dosyaları, ‘zorla ifade’ talimatlarıyla sindirilmek istendiğini belirtildi. Açıklamanın tam metni şöyle:

BASINA ve KAMUOYUNA
Taksim Gezi Parkı’nda 27 Mayıs 2013 tarihinde başlatılan kaçak inşaat nedeniyle tarihi ve doğal değerimiz olan parkı ve ağaçları tahrip eden hukuksuz ve vandalca uygulamayı durdurabilmek için çabalayanlara uygulanan şiddetin ardından; Taksim Dayanışması’nın “sağlıklı kentleşme ve yaşanılır kent” talebi, ülkenin milyonlarca yurttaşının daha fazla özgürlük ve daha fazla demokrasi talebiyle birleşmiş; GEZİ PARKI ile simgeleşen toplumsal bir duyarlılık ortaya çıkmıştır.

Bu haklı ve barışçıl tepkiler sonucunda Taksim Dayanışması temsilcileri hakkında hukuksuz gözaltı süreçleri ile başlatılan soruşturma devam ederken; Savcılık, TMMOB Mimarlar Odası Başkanı Eyüp Muhcu, TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Tayfun Kahraman DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Şubesi çalışanı mimar Derya Karadağ, Beyoğlu Semt Dernekleri Sözcüsü Cem Tüzün ve KESK Kadın Sekreteri Canan Çalağan’ın ifadesinin alınması için talimat vermiştir.

27 Mayıs tarihinden bugüne yaşanan polis şiddetinin ve bu şiddet sonucunda hayatını kaybeden ve yaralanan arkadaşlarımızın failleri, gerçek suçlular hakkında hukuk kurallarına uygun herhangi bir soruşturma ve yargılama yapılmazken; Taksim Dayanışması temsilcileri gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmayan imalara, suçlamalara, ve soruşturmaya tabi tutulmak istenmektedir.

Gerçek suçlular ödüllendirilirken, yaşamı ve yaşam değerlerini savunmak için barışçıl yöntemlerle, demokratik tepkilerin meydanlarda ve kamusal alanlarda ortaya konulmasında yetkililer tarafından yaratılan şiddet ortamının sona ermesi için hassasiyet ve çaba gösteren Taksim Dayanışması temsilcileri; asılsız suç isnatları ile, düzenlenen düzmece soruşturma dosyalarında hiçbir suç isnadı bulunmadığı halde, ifadeleri alınmak üzere talimatlar düzenlenerek sindirilmek istenmektedir.

Taksim Dayanışması her şeye rağmen hukuki ve meşru talepleri iletmek, diyalog kanallarını geliştirerek demokrasi geleneğine güç katmak için elinden geleni yapmaya devam edecektir.

Taksim Dayanışması’ndan suç örgütü çıkarmaya çalışarak kendi hukuksuzluklarının üzerini örtmeye çalışanlara açıklıkla ve bir kez daha sesleniyoruz:

Taksim Dayanışması, çağrıcıları, bileşenleri, talepleri, basın açıklamaları, etkinlikleri belli, bilinen, aleni, meşru, yasal ve demokratik bir yurttaş ve kurum dayanışmasıdır. Kentine sahip çıkan meslek odalarını, onlarla dayanışma gösteren sendikaları, siyasi partileri, mahalle ve çevre derneklerini, taraftar gruplarını, “suçlu” göstermek ve “suç örgütü” haline getirmeye çalışmak hukuken suçtur.

Dayanışmamızın bileşenleri anayasal hak ve ödevlerini yerine getirmekte olup etkinliklerimiz ve çağrılarımız bütünüyle yasal, meşru ve barışçıdır. Bu süre içinde haklarımızı kullanmamızı hukuksuz ve zorla engelleyen, kamuoyunu yanıltan, halka şiddet uygulayan bütün kamu görevlileri suç işlemektedir. Buradan ilgili ve yetkililere bir kez daha sesleniyoruz: Asıl suçluları ortaya çıkarmak ve yargılamak üzere görevinizi yapın!

Bizler, haklı, demokratik ve meşru taleplerimizi barış içinde ve bir arada savunmaya devam edeceğiz. Anayasanın ve uluslararası insan hakları sözleşmelerinin tanıdığı haklar ve özgürlükler adına mücadele verirken gözaltına ve soruşturmaya alınarak yargılanmaya çalışılan Taksim Dayanışması temsilci,  bileşen ve destekçilerine yapılan hayali suç isnatlarını ve suçlu gibi davranılmasını asla kabul etmiyoruz.

Yaşasın Dayanışmamız!
TAKSİM DAYANIŞMASI”

18 Eylül 2013 Çarşamba

Sahi kimdi bu Adnan Menderes? - Ulaş Korkut

Bazen bildiğimiz şeyleri herkesin bizim bildiğimiz gibi bildiğini zannederiz. Bu nedenle söyleme ya da hatırlatma gereği duymayız. Adnan Menderes adı da, dönemi de böyle… Kimdi bu Adnan Menderes, neler yapmıştı? Herkesin bildiği, hatırladığı varsayılarak, pek kimse Adnan Menderes dönemi gerçekliklerini hatırlatma gereği duymuyor. Adnan Menderes son zamanların en popüler isimlerinden. Hemen herkesin “Demokrasi şehidi” dediği, demokrasi nutukları atılırken atıfta bulunduğu yegâne isimlerden. Adnan Menderes denince çoğunlukla idamı hatırlanır. Ancak kimdi Adnan Menderes? Neler yapmıştı? Gerçekten “Demokrasi şehidi” ya da gerçekten “demokrat” mıydı? Bu soruların cevabı çok kısa bir Menderes incelemesiyle bulunabilir. İktidar olmadan önceki dönemleri ve iktidarı döneminde yaptıklarına basit bir arşiv taramasıyla bakarsak görebiliriz kim olduğunu Adnan Menderes’in.

Demokrat ağa
Adnan Menderes, üç arkadaşıyla meclise verdiği bir önergeyle Türkiye siyaset sahnesinde göründü. Bu esnada, Tayyip Erdoğan’ın eleştirmeye doyamadığı tek partili yıllar CHP’sinin Aydın Milletvekili idi. Önerge bolca demokrasi, hak, hukuk, adalet, özgürlük gibi kelimeler içeriyordu. Ancak bu önerge mecliste görüşülen ”çiftçiyi topraklandırma yasası” esnasında bu yasaya karşı verilmişti. Yasayla toprak ağalarının elindeki tarıma elverişli arazilerin 5000 dekardan, elverişsiz arazilerden ise 2000 dekardan fazlasının devletçe kamulaştırılıp topraksız köylüye dağıtılması amaçlanıyordu. Adnan Menderes, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü bu yasanın geçmemesi için önerge verdiler. Adnan Menderes Aydın’da 30.000 dönümlük toprağa sahip olan bir toprak ağasıydı ve bu yasa kendi topraklarının da büyük bir kısmının kamulaştırılıp topraksız köylüye dağıtılması anlamına geliyordu. Ancak bu yasaya karşı önerge verirken bolca demokrasi söylemi kullanıyordu. O önergeden sonra CHP’den ihraç edildi ve ardından bildiğimiz Demokrat Parti dönemi başladı. Muhalifken bolca demokrasi nutukları atan Menderes iktidarda neler yaptı birkaç örnek hatırlamakta fayda var.

6-7 Eylül olayları
Demokrasi ayaklar altında. 6 Eylül 1955 gecesi İstanbul’da bazı gazetelerin Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığını yazması üzerine azınlıklara saldırılar başladı. Ağırlıklı olarak Rumlara karşı yönelen olaylarda resmi rakamlara göre 73 kilise, 8 ayazma, 1 havra, 2 manastır, 4 bin 340 dükkân, 110 otel ve lokanta, 21 fabrika ve 3 bin 600 ev saldırıya uğradı, biri papaz 15 kişi olaylar sırasında öldürüldü, yüzlerce kadın tacize uğradı. Provokasyonu başlatan “Ekspres” isimli DP yandaşı gazete idi.

Her şey iktidar için
DP’den istifa eden Osman Bölükbaşı Kırşehir’den tekrar milletvekili seçilince Kırşehir il statüsünden ilçe statüsüne düşürüldü. İsmet İnönü milletvekili seçilince seçim bölgesi Malatya ikiye bölünerek Adıyaman ili kuruldu. 1954–1958 yılları arasında hükümetin resmi açıklamasına göre 238 gazeteci iktidarı hedef alan yazılar yazdıkları için tutuklandı. 1957 seçimlerinden hemen önce, CHP ve Hürriyet Partisi’nin birleşme çabalarına karşı seçim ittifaklarını engellemek için yasa çıkarıldı. Hükümet, CHP’li bazı milletvekillerinin bazı cuntacı subaylarla sürekli temas halinde olduğu istihbaratına dayanarak bu durumu soruşturmak için ”Tahkikat Komisyonu”nu kurdu. 15 DP milletvekilinden oluşan komisyon hem suçlama hem de yargılama hakkına sahipti ve kararlarına itiraz edilemiyordu. Ayrıca uygun gördüğü toplantıları ve yayınları yasaklama hakkına sahipti.

Menderes’in sevdikleri sevmedikleri
28 Nisan 1960 tarihinde İstanbul Üniversitesi öğrencisi Turan Emeksiz hükümete karşı düzenlenen bir protesto mitinginde polisin açtığı ateş sonucu öldü. Hüseyin Onur ise sol bacağı kesilerek kurtarıldı. 1951 yılında Halkevleri kapatıldı. 1948′de kurulan imam hatip kursları imam hatip liselerine dönüştürüldü. 1958’de Fransa’ya karşı bağımsızlık savaşını kazanan Cezayir’in bağımsızlık oylamasında “Fransa’nın içişleri” denilerek çekimser oy kullanıldı. Hukukun üstünlüğünü savunan Yargıtay üyeleri resen emekli edildiler.

NATO üyeliği başladı, ABD işbirlikçiliği zirvede. 1951 yılında Türkiye’nin Kore Savaşı’nda Birleşmiş Milletler kuvvetlerine Türk Tugayı ile katılmasına karar verildi. Bunun sonucunda, Türkiye 1952′de NATO’ya tam üye olarak kabul edildi. Aynı yıl NATO’nun isteği üzerine komünizme karşı gayri-nizamı harp yapacak Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonraki adıyla Özel Harp Dairesi kuruldu ve sonraki yıllarda işlenen faili meçhul cinayetler, derin devlet uygulamaları olarak hatırlanan her olayın arkasında bu kurum çıktı. (Kurumun adı Ergenekon davalarında sıkça hatırlatılıyor da, kökenine gelince es geçiliyor).

Kırılgan ekonomi, geçici refah, hazin son
Ekonomide elverişli uluslararası koşulların yaşattığı geçici saadet yıllarının ardından 1958’e gelindiğinde durum felaketti. O yıl dolar 9 liraya kadar yükseldi. Dış borçlar ödenemez hale gelince hükümet moratoryum ilan etti. IMF ile ilk stand-by anlaşması bu dönemde yapıldı. Çeşitli sanayi kuruluşları ya özelleştirildi ya da ekonomik olmadıkları gerekçesiyle kapatıldı. Uçak ve uçak motorları fabrikası, tank fabrikası, silah fabrikası NATO standartlarına uymadığı gerekçeleriyle kapatıldı. ABD’den Sovyetlere karşı mücadelede kullanılmak üzere Marshall Yardımı alındı. Uygulanan serbest piyasa ekonomisi sonucunda halk hızla yoksullaştı, zengin azınlıkla yoksul halk arasındaki uçurum hızla büyüdü.

Bunlar hatırlanabilecek ana başlıklar. İşte bugün AKP’nin ideolojik hegemonyası altında hemen herkesin, özellikle liberallerin ve hatta sorulunca CHP’lilerin “demokrasi şehidi” yakıştırmaları yaptığı Adnan Menderes dönemi, ana hatlarıyla böyleydi.

Tayyip Erdoğan “Demokratikleşme” paketini Menderes’in ölüm yıldönümünde açıklayacağını söylemişti. Her ne kadar bu tarihte açıklayamasa da, bu tarihe vurgu yapmasındaki niyet demokrasi, ekonomi ve yönetim anlayışının kökenine vurgu yapmaktı. Elbette buradan “idam edilmesini mi savunuyorsun” sorusu sorulacaktır ancak mesele idam meselesi değil. Yazıdaki amaç Menderes demokrasi açısından ne ifade ediyor, kimi önemli örneklerle bunu hatırlamak ve hatırlatmaktı.

16 Eylül 2013 Pazartesi

FKBC neden var, neyi savunur?

“FKBC neden var, neyi savunur?” başlıklı yazımız öncelikle takipçilerimiz ve diğer dost sayfa kuruluşlarına itafen bir teşekkür ve ne yapabilirsizden öte bir güzergâh belirleme yazısıdır.

FKBC: 2009 yılında www.fasizmekarsibirlesikcephe.blogspot.com üzerinde kurulmuş olup, tarihsel sınıf bilincine dayanarak önceliğini AKP İslami faşizmine karşın tavır almış ve kurulmuş bir yapıdır, bu bağlamda sosyal medyada örgütlenmeyi hedef kılmıştır. 

FKBC: Hiç bir partinin, hiç bir örgütün ya da sivil toplum kuruluşunun sitesi değildir. Bağımsızdır: Hiçbir örgüte bağlı değildir: Kendi başına patika buldukça yol açmaya çalışan bağımsız bir topluluktur. Ne bir kurtarıcıya ne bir kahramana ihtiyacı vardır. Sadece tarihsel ve doğası gereği referansı Marksizm ve Leninizm’dir. O, pratikliği günümüze uygulamaya çalışarak örgütlenmeyi arzu kılmıştır. 

FKBC: Kitlelerin eğitilmesine yardımcı olacak araştırma, yorum ve belgelerin en geniş kitlelere ulaşmasını ve okunmasını sağlamak için kurulmuştur. 

FKBC: Kürtlerin özgürlük mücadelesini destekler; her türlü milliyetçiliğe karşı çıkar. Ama… (?) emperyalizme karşı kim mücadele yürütüyorsa Kürt halkını onun temsil etmesini savunur. 

FKBC: Devrimci Marksizm gibi devrimci ve radikal akımları kendine yoldaş görür, sınıf savaşımına dayanan bütün sosyalist oluşumları destekler. 

FKBC: Bugün AKP diktatörlüğü tarafından örgütlenen bütün davaların (Ergenekon, Devrimci Karargâh ve KCK) manipülasyon ve siyasi amaçlı sahte davalar olduğunu düşünür ve bunlara karşı mücadele yürütür. 

FKBC: Kapitalizm olmak üzere, NATO vb. gibi ‘Gladio’ yapılanmaları, her türlü emperyalist devletler ittifakının savaşa hizmet ettiğini düşünür, etnik ve dinsel ayrışma dâhil, Türkiye’nin gerici devletinin, mezhepçi AKP’nin bölgesel yayılmacılık yönündeki her girişim ve müdahalesini teşhir eder. 

FKBC: Hangi görüşten olursa olsun, sömürülen ve kapitalizmden rahatsız tüm insanların katılımıyla yaşayabileceğini düşünür ve anti-emperyalist birleşik bir cephenin inşasını savunur. 

FKBC: Bütün sosyalist sol fraksiyonların Faşizme Karşı Birleşik Cephesi’nin oluşturulması için koşulsuz ve gönüllü birlikteliğinden yanadır. 

Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC) olarak merkez değildir, merkezin açılmasını sağlayacağız der. 

İzledik, takip ettik, karışmayacağız, bakalım: Bunlar bizim işimiz değildir. Aksine FKBC olarak sizlerin – bizlerin ve devrimci diğer nüvelerin gelişiminin görülmesi için önüne hedef koyarak ve o hedefi büyüterek mücadele yürütür. Zira amacımız tam da budur. 

Bundan sonra FKBC olarak fraksiyonu, duruşu ne olursa olsun (genel anlamda sosyalist solun düştüğü hataya düşmeden ve de en sert tepkiyi göstererek, eleştirerek) devrimci yapıların bayraklarının iriliğine ve ufaklığına bakmadan onların sesi olmayı önüne koymuştur. Koyacaktır. 

Onların eylem, çağrı, duyuru, basın açıklaması, anması, eylemi ve etkinliklerini paylaşacaktır. Onların, yani ‘Devrimci Hareketimiz’in sesi olacaktır. 

Dostlar, yoldaşlar, arkadaşlar…
Bir kamp kuruyoruz, bu kampta yer almanızı istiyoruz. İşlerimize, hayatlarımıza dönmeyelim diyoruz: Çünkü anti-otoriter düşünce ve yaklaşım bağımsızlıkla mümkündür.

Biliyoruz ki: Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının dediği gibi “Parti mücadele içerisinde kurulur” ilkesi doğrudur. Bin yılların var oluş sorgulamaları ve mücadeleleri parça pinçik edilmiş olabilir, elimizde de var olanlar bunlardır. Fakat tüm bunlardan çıkan sonuç, heder olmuş devrimlerin, yani sosyalizm olasılıklarının kıssadan hissesi ise komünist hipotezdir. Böyle formüle etmek gereklidir: Bu fikri olarak çıkarılan, geri çağrılan bir şeydir. 

Sosyalizm bir ruh değildir, hayaletine de gerek yoktur. Çünkü: Hayalet değildir… 
Sosyalizm varsa komünizmde vardır.

İnsanlar yaşamaktan vazgeçmeyeceğine göre bu köhnemiş sistemden ve kapitalizmden vazgeçecekleri gerçekliği can alıcı bir şekilde gözler önündedir. 

O yüzden toparlanma, ancak bugünün aciliyeti içerisinde söz konusu olabilir. Değiştirmek istemeyenin toparlanması, içselleştirmesi söz konusu bile değildir. Bu yüzden bir yanda komünistler bir yanda olası komünarlar vardır. Düşünsel ve duygusal bir çaba içerisinde bulunmuş, bu toplumda böyle yaşamak istemediklerini şu veya bu biçimde formüle eden ‘Solcular’ vardır. Bunların (hepsi) ne yapacakları da konusunda öyle pek net değildir. Ancak, ‘Dışarından bilinç’ kavramı üzerinden otorite eleştirisi yapmak, tarihi, ancak müspet yanıyla algılamaktır. Oysa FKBC olarak biz, bugün: Sol, demokrasi deyip (mevcut sistemi – devleti) ‘Yıkmaktan’ dem vurup iktidara aşık olanları buna katmıyoruz, netice itibariyle zaten birleşmiş durumda görünüp ama birleşik ve kolektif hareket etmeyenler var. Şimdilik bir ayrım koymak zorunda hissediyoruz kendimizi. Durum budur! 

Meselemiz ‘Bir’ olma meselesi değildir, ayrım koyma meselesidir. Rakamlar sistemini deşifre etmektir. 

Şuana kadar ki mevcut durumumuzu (sosyal bir ağ ve/ya da haber portalı olarak) yerine getirdik. Bundan sonra belirttiğimiz üzere, devrimci gördüğümüz yapıların sesi olmak gayesi, fakat öncelliğimiz ‘Birleşik bir cephenin kurulması ve örgütlenmesidir’, bundandır ki legal ya da illegal gördüğümüz, halkın yararına varan her paylaşımı, devrimci durumu paylaşacağız. 

Dolayısıyla yukarıda da söz ettiğimiz gibi: Sosyal ya da haber portalı işlevini bundan sonra FKBC ‘Kolektifi’ içerisinde yer alan Defol Amerika sayfası üzerinden yürüteceğiz. 

Yaşasın devrimci dayanışma!
Yaşasın sosyalizm ve devrim!
Kahrolsun emperyalizm ve her türden gericilik!

13 Eylül 2013 Cuma

AKP'den hesap sormak için 15 Eylül'de Kadıköy'e!

İstanbul'daki park forumlarının çağrısıyla 15 Eylül Pazar saat 15.00'da Kadıköy İskele Meydanı'nda büyük bir buluşma gerçekleştirilecek.
AKP saldırısı sonucunda direnişte hayatını kaybedenler 15 Eylül'de yapılacak büyük buluşmada anılacak. Park forumlarının oluşturduğu "forumfest" tarafından yapılan çağrıda "AKP'yi alaşağı etmek için 15 Eylül Pazar saat 15.00'de Kadıköy İskele Meydanı'nda gerçekleştireceğimiz mitinge herkesi ellerinde karanfilleriyle kaybettiğimiz yoldaşlarımızın hesabını sormaya çağırıyoruz" denildi.
Açıklama şöyle:
Tüm halkımıza ve basına duyurulur!
Dün gece Anadolu Yakası forumları olarak, 10 Eylül’de yaşanan polis saldırısını protesto etmek, polis şiddeti sonucu aramızdan alınan Ethem Sarısülük'ün, Medeni Yıldırım'ın, Mehmet Ayvalıtaş'ın, Abdullah Cömert'in, Ali İsmail Korkmaz'ın ve son olarak Hatay'da polisin attığı gaz fişeği sonucu öldürülen Ahmet Atakan’ın katillerinden hesap sormak için, adalet ve özgürlük talebimizle onbinlerce insan olup Kadıköy sokaklarına döküldük.
Karşımızda en temel hak ve özgürlüklerimizi TOMA'ları, gaz bombaları ve polis şiddetiyle bastırmayı “destan yazmak” olarak gören ve meşru taleplerimize aşağılayıcı ifadelerle yaklaşan halk düşmanı AKP'nin kolluk kuvvetleri vardı. Polis eliyle tek tek evlere gaz bombası atıldı, onlarca arkadaşımız yaralandı, revir olarak kullanılan Süreyya Operası ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi basılarak 13 kişi gözaltına alındı, 2 arkadaşımız karakolda çıplak aramaya zorlandı, sokak aralarında sopalarla tek tek insanlara saldırıldı.
Kadıköy sokaklarında canını ortaya koyup saatlerce yılmadan özgürlük sloganları atan, en temel hak ve özgürlüklerinde ve en meşru taleplerinde ısrar eden, her köşe başına su, yemek ve envai çeşit malzeme bırakan, gerektiğinde kapısını açmaktan çekinmeyen; dükkanlarını, kurumlarını ve her türlü imkanını direnişçilere sunan; özgürlük aşığı tüm Kadıköy halkını, esnafını ve direnişi desteklemek üzere semtlerinden koşar adımlarla yanı başımıza gelip bizleri yalnız bırakmayan kardeşlerimizi dayanışma duygularımızla selamlıyoruz.
Halka şiddet uygulanması için bizzat talimat veren Tayyip Erdoğan Mısır'da katledilen insanlar için timsah gözyaşları dökerken katledilen Gezi direnişçileri hakkında suskunluğunu korumakta, halka şiddet uygulayanlar hakkında hiçbir adli-idari soruşturma dahi açmamaktadır.
Eylül'ü Adalet, Özgürlük ve Barış talebimizle sokakta karşılıyoruz. Ethem'in, Mehmet'in, Abdullah'ın, Medeni'nin, Ali İsmail'in, Ahmet'in katillerinden hesap sormak, halka yönelik uygulan polis şiddetine son vermek ve sorumlularını yargı önüne çıkartmak için, doğanın, parklarımızın, meydanlarımızın yağmalanmasına izin vermemek için, direnişi büyüterek halk düşmanı AKP'yi alaşağı etmek için 15 Eylül Pazar saat 15.00'de Kadıköy İskele Meydanı'nda gerçekleştireceğimiz mitinge herkesi ellerinde karanfilleriyle kaybettiğimiz yoldaşlarımızın hesabını sormaya çağırıyoruz.
"Adalet, Özgürlük ve Barış İçin Eylül'de Gel!"

6 Eylül 2013 Cuma

Allah’a özgürlük! - Ender Helvacıoğlu

“Allah, Allah, Allah!” diye savaşa yollanırlar. Ama bilin ki bir savaşa Allah adına gönderiliyorsa kitleler, o Allah emekçilerin Allah’ı değildir. En harbi burjuva Napolyon, söylemiştir işin aslını: “Para, para, para!” “Para” için “Allah” diye savaşa yollanır kitleler.

Şu anda Türkiye’de en dinsiz, en Allahsız kimdir diye sorsalar, Tayyip ve şürekâsı derim. En dincisi, en Allahçısı kimdir diye sorsalar, yine Tayyip ve şürekâsı derim. Nasıl ki simitçi simit satar, dinci de din satar, Allah satar. Onlar dini ve Allah’ı metalaştıran bezirgân takımdandırlar; dindar değil dincidirler.

Bizler bilimsel sosyalistiz, diyalektik ve tarihsel materyalistiz. Doğaüstü ve fizik ötesi bir güce inanmayız. Her şeyi bilmeyiz ama bilebiliriz; desturumuz budur.

Ezilenin Allah’ına saygımız vardır. Peygamberini devrimci biliriz. Firavunlara, Romalı gaddarlara, çürümüş Mekkelilere karşı ezilenlerin savaşının liderleridir onlar; tarihteki saygın yerlerine koyarız.

Ama egemenlere, ezenlere karşı Allah’ına kadar savaşırız. Çünkü onların Allah’ı firavundur, Roma imparatorudur, Mekkeli bezirgândır. Emperyalisttir, gericidir, faşisttir onların Allah’ı… O Allah halkların üzerine bomba yağdırır, ülkeleri işgal eder, kılıçla kafa keser, insanları parçalar, sokak aralarında gençleri öldüresiye döver, kadınları recm eder, çocukları, bebekleri öldürür, savaşçıdır, yok edicidir, kahredicidir, bela vericidir, buyurucudur, kul edicidir… O Allah’a düşmanız biz; yok edeceğiz o Allah’ı…

Emekçinin Allah’ı ile bir derdimiz yok. O bize zihin açıklığı verir, yardımcımız olur, ne muradımız varsa verir… Sevecendir, koruyucu ve kollayıcıdır, barışçıdır, naiftir emekçinin Allah’ı. Biz ona doğa deriz, akış deriz, ana deriz; emekçi bu güzel duyguları bin yılların geleneğinin etkisiyle kutsallaştırır Allah der; bir sorun yok. Aradaki nüansı zamanla, bilimle hallederiz.

Allah birdir derler ya, yalanın dik alası. “Allah birdir” söylemi, bildik “hepimiz aynı kayıktayız” söyleminin dinsel düzlemdeki ifadesinden başka bir şey değildir. Allah bir olduğu an aslında iki olmuştur. Ezilenler, ezen-ezilen çelişkisinin farkına vardıkça, Allah’larının da farklı olduğunun farkına varırlar. Hiç ezenle ezilenin Allah’ı bir olur mu?

Toplumlar sınıflara bölündüğünden beri, Allah da sınıflara bölünmüştür. Her sınıfın Allah’ı kendine benzer. Tanrı insanı kendi suretinde yarattı denir ama aslında tersi doğrudur. İnsanlar Tanrı’yı kendi suretlerinde yaratırlar. İnsan topluluklarının karşıt sınıflara bölünmesiyle (uygarlıkla) birlikte, sınıflar Tanrı'larını kendi suretlerinde yaratmışlardır.

Sınıf mücadelesinin keskin olmadığı, ezenlerin toplum üzerindeki hegemonyasının baskın olduğu dönemlerde, ezenlerin tanrısı da baskındır. Böyle dönemlerde ezenlerin Tanrı'sı at oynatır; ezilenlerin Tanrı'sı ise meydanı boş bırakır ve kalplere, vicdanlara çekilir. Marx bu durumu çok güzel anlatır: “Dinsel sıkıntı bir yandan gerçek sıkıntının ifadesi, bir yandan da gerçek sıkıntıya karşı protestodur. Din aklın içinden atıldığı toplumsal koşulların ruhu olduğu gibi, ezilmiş yaratığın iç çekişidir, taş yürekli bir dünyanın ruhudur da. Din halkın afyonudur.” Boyun eğen ezilenin Tanrı'sı afyon işlevi görür; hem uzlaşmacıdır (ezenlerin tanrısı ile uzlaşır) hem de acıları uyuşturucu ve öteleyicidir.

Ne zaman ki sınıf mücadelesi keskinleşir, ezilenler baş kaldırırlar, ezilenlerin Tanrı'sı da vicdanlardan dışarı çıkıp ezenlerin Tanrı'sının karşısına dikilir. İsyancı bir Tanrı olur. Tıpkı, Musa’nın Tanrı'sının Mısır’ın Tanrı'larına, İsa’nın Tanrı'sının Roma’nın mağrur Tanrı'larına, Muhammed’in Allah’ının Mekke’nin putlarına başkaldırışı gibi. Tıpkı, Abbasi yönetimine başkaldıran Karmatiler’in, Selçuklu’ya isyan eden Babailer’in, Osmanlı’ya başkaldıran Bedreddiniler’in, Avrupa feodallerine ve onların kilisesine karşı köylülerin isyanını örgütleyen Thomas Münzer’in Tanrı'sı gibi.

Aslında görüldüğü gibi süren sınıf mücadelesidir. Tanrı'lar bu mücadelenin suretleridir sadece. Ama ezilenler asıl yaratıcının kendileri olduğunu kavrayana dek, sınıf mücadelesi bu kutsallaştırma kisvesi altında süregelmiştir.

Ey yoksullar, emekçiler, Tayyip’lerin Allah’ına inanmayın. Onların Allah’ı kardeşi kardeşe düşman eder, Müslüman’ı Müslüman’ın üzerine sürer. “Müslüman Kardeşler”miş… Pöh! Müslüman Kardeşler ile kardeş Müslümanlar arasında ters orantı vardır. Tayyip’lerin ve yandaşlarının Kâbe’si Washington’dur, Pentagon’dur, küresel sermayedir.

Yıkacağız bu Tayyip’leri ve şürekâsını. Onları, yıkıcı, sömürücü Allah’ları ile birlikte tarihin çöplüğüne göndereceğiz. Böylece Allah da özgürlüğüne kavuşacak! Egemenlerin elinde metalaştırılmaktan kurtulacak. Allah’ı gerçekten bir edeceğiz. Allah, ikiye bölünemeyecek biçimde bir olduğu zaman, insanlaşır, insanlık olur; doğaya, doğa yasasına dönüşür. Gerçek yerini bulur, evrim olur.

Emekçi kitleler evrimi ancak devrimle kavrayabilir. O muazzam dönüştürücülük ve yaratıcılık gücünü bir kavradı mı insan, kendi de özgürleşir, Allah’ı da… On bin yıllık insan-Allah çelişkisi çözülme yoluna giriverir.
soL Gazete

5 Eylül 2013 Perşembe

FKBC 4 yaşında!

FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe, tam dört yıl önce, Ocak 2009’da, bir uçurumun ortasında kuruldu. Biz kimiz(?)e cevabımız ise elbette ideolojik olacaktır, devrimci Marksizm’den beslenen ve sosyalizmi referans alan bir güzergâhımızın olduğudur.

Özetle ardımızda kimseler yok. Dolayısıyla peşine düştüğümüz kimseler de. Sadece 4. Kuvvet Medya diye tabir ettiğimiz (her nedense demokrasinin dördüncü kuvveti olarak anılır) ve her dönem devletlerin dördüncü kuvveti işlevini yerine getiren ana akım (burjuva) haberciliğe karşın sosyalist solun propagandası amacıyla yola çıktık. Başlarken vurgu yaptığımız ve bir uçurumun ortasında kurulduğumuz o mecranın yola koyulmasının kısa hikâyesi budur.

Artık biliyorsunuz; FKBC hiçbir kişi, kurum, fraksiyon, hareket, örgüt veya oluşumla doğrudan ya da dolaylı bir ilişki içinde değildir. Fakat devrimci propagandayı temel aldığımızı söylememiz gerekiyor. İrili, ufaklı (bayrakların büyüklüğüne ve küçüklüğüne bakmadan) herkesin yanında ve herkese aynı uzaklık derecesindeyiz, netice itibariyle yanlarında durmak istediğimiz koskoca bir Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) var, bu da bizi güçlü kılıyor. İşte bu felsefeyle hiçbir görüş ve inancı önümüze koymadan geçirmeye çalıştığımız dört yılı geride bıraktık.

Bir özeleştiri verirsek hatalarımızı gördüğümüzü söylüyoruz. Hatalar yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Ama sizlerle birlikte öğrenerek bu hatalardan da dersler çıkaracağız.

O yüzden ellerimizde, bazen spreyler de olsa, yeri geldiğin de artık su kovaları ve fırçalarla barikatların ardında berbat edilen bu ülkeyi sizlerle birlikte temizlemeye kararlıyız!

1 Eylül 2013 Pazar

Suriye: Uyursan ölürsün! / İsmail Güney Yılmaz

Çoğu kişi, son birkaç gündür gündemi meşgul eden Suriye haberlerini emperyalistlerin stratejilerinin bölgedeki mevcut durumda “tarafları birbirine kırdırtma” siyasetinden bölgeyi doğrudan işgale evrilttiği yönünde yorumluyor. İçinde bulunduğumuz süreçte bu bir algı yönetimi programının bir parçası yahut salt illüzyon olarak da okunabilir. Ancak burada kaçırılmaması gereken en mühim nokta “yaklaşan işgal” ihtimalinin ülkemizde ve dünyanın her köşesinde renkleri iyice açığa çıkarması ve safları daha netleştirmesi oldu diye düşünüyorum.

AKP’nin işgale açık desteği, bir süredir tutturduğu anti-Batı söylemi kısa sürede hiçleştirirken, CHP’nin de “beklenmedik bir biçimde” müdahaleye yeşil ışık yakması onun da iktidar partisinin laciverdi olduğu gerçeğinin pek çok algıda daha sağlam bir yere oturmasını sağladı. İlginç olan nokta sürecin başından beri Esad’ın yanındaki tutumunda kararlı duran Rusya’nın da işgale bir anda sükunetli bir bakışla yaklaşıyormuş gibi görünmesi yahut bir alavereyle bu şekilde gösterilmesi. Rusya, eğer gerçekten de işgale artık ses etmeyeceğini söylüyorsa, yani bu topluma yedirilmeye çalışılan bir propaganda hamlesi ya da Rusya’nın tam tersi düşünceyi perdeleme gayreti değilse, kapalı kapılar ardında bizim bilemediğimiz derin mevzular konuşulmuş ve bir şeyler alınıp verilmiş demektir.

Kimi destekleyeceğiz?
Sadece Suriye’deki durum üzerine değil, dünyanın her köşesindeki benzer meseleler üzerine konuşmanın belli sebeplerden kaynaklı zorlukları var. Solun işgale karşı tutumu ortak bir biçimde “ret” ise de konunun daha alengirli tarafı olan Esad ve muhalefet yönlerinde karşılıklı aforozlara varmış ayrılıklar söz konusu. Gerçi son evrede özellikle de Rojava’da yaşananlarla Suriye’deki muhalefete ya da onun bir kısmına “devrimci” adını yakıştıranlarda önemli bir algı ve tutum kırılması olduysa da Esad’a destek verme özelinde çelişkiler hâlâ oldukça keskin.

Gelişen bu karşıtlık gerçeği de elbette ki orada güçlü bir sol muhalif hareketin var olmaması ve böyle bir ihtimalin de gözükmemesi ile Esad’ın babadan oğula geçen bir diktatörlük rejiminin başı olmasından kaynaklanıyor. Kendine Suriye’nin toprağında “yoldaş” deyip bağrına basabileceği bir özne bulamayan sol da “iki kötüden” kendine göre daha iyisini seçip kamplaşıyor. Bu kamplaşmanın birbirinin en zıttındaki iki ucunu tahlil için de DHKP-C ve DSİP arasında paralel bir okuma yapılabilir.

Kendi adıma konuşursam, benim başta bu meseledeki tutumum Esad’a destek vermekle, Amerikan beslemesi “Ö”SO ve daha radikal benzerlerini desteklemeyi -Esad’ın yanında olmaya biraz daha hak vererek- birbirine yakın “aymazlıklar” diye kodlamaktan (1), biraz utangaç bir biçimde “yani bu meselede tablo bu biçimken Esad’a destek atmaktan başka bir çare yok”a sürüklendi (2). Fakat, şunun altını çizeyim, Esad’a tutup da Allah kitap muamelesi çekenlerin coşkulu taraftar söylemleri de bu satırların yazarı nezdinde oldukça rahatsız edici.

Zira söz konusu olan eninde sonunda bir tek adamdır ve onu bize “sempatik” gösteren tek ayna onun şu an için anti-emperyalist bir mevzide yer alıyor olmasıdır, başka bir şey değil. Kaldı ki bugüne dek Suriye özelinde yaşanmış tek “tatlı” gelişme her ne kadar önderliği pragmatizmle malulse de Rojava’da Kürtlerin kendi kaderlerini ellerine almaya bu kadar yaklaşmış olmaları. Ayrıca olası bir işgalde Kürtlerin ne cihette tavır alacakları da sol için ayrı bir sıkıntı. Eğer işgal başladığında/gerçekleşirse PYD olur da Esad’ın  karşısında ve doğrudan işgalcilerin safında yer alırsa sol ve Kürt hareketi arasında yaşanacak olan  birbirinden muhtemel yüz geri bükülmeler Gezi’yle kıyas kaldırmaz biçimde olacak. Yani Kürt halkının bağımsızlığı mevzuu dönüp dolaşıp, Barzani tipi bir “her şeye rağmen ‘özgürleşme’”ye doğru akarsa, vay hâlimize ve müşterek biriktirdiklerimize… PKK’nin barındırdığı sol kurtuluşçu dinamikler bu tip bir savrulmaya izin vermez fakat Esad yönetimiyle cephede bağımsız hesaplaşmayı da beraberinde getirirse o zaman da başka açmazlar ve kafa karışıklıkları ortaya çıkacak -böyle bir durumda koşulsuz Kürt hareketini mi destekleyelim yoksa yine de işgale karşı ortak bir cephe mi murat edelim?-

Yani neresinden bakarsak bakalım hiç de öyle basit bir mevzuyla karşı karşıya değiliz.

Fakat az önce söylediklerimiz önemli ölçüde farazi şeyler, biz konjonktüre bakalım. Verili durumda bağımsızlığını savunma gayretinde olan bir ülke ve bir lider var, onun karşısında da dünyanın çeşitli yerlerinden örgütlenip cihada gelmiş gerici ve işbirlikçi bir kâtil sürüsü. İhvan ile Kaide ve her iksinin türevleri iktidar için birbirleriyle de yer yer çelişerek ve çatışarak da olsa, memleketlerini peşkeş çekme pahasına rollerini her geçen gün daha kanlı bir biçimde oynamayı sürdürüyorlar. Okyanus ötesinden verilen suflelerle sahnedeki yobazlar konuşuyor.

Birileri de bu buna tutmuş “demokrasi savaşı” demekte, Mısır’daki İhvan “devrim”inden sonra ya da “Arap Baharı” denilen ucube haraketin diğer zaferlerinden sonra bilinen “kitsch”leşmiş pratik siyaset etme örneklerini burada vermeyeceğiz, emperyalizmin derdinin demokrasi, özgürlük değil kendi çıkarları ekseninde dönüşüm olduğunu da Batılıların ve yancılarının bölgedeki diğer diktatörlüklerle can ciğer kuzu sarması ilişkileri üzerinden örneklendirerek milletin zekâsıyla da alay etmeyeceğiz! (3)

Suriye’de bir savaş var, bu savaş bir işgalle sürebilir, muhtemel. Bu savaştan sonra Esad düşer, İhvan ya da Kaide kalkar mı, olur da daha liberal bir hükümet mi başa getirilir, Rojava bağımsız mı olur yoksa Kürtlere yönelik şiddetli bir katliam kampanyası  mı örgütlenir, iç savaş derinleşip Esad sonuç olarak kendine ülkenin kuzey batısında daha kolay savunulabilir (?) yeni bir yönetim alanı mı kurar yoksa kaçar gider mi, Dürziler, Hıristiyanlar ne tavır alır, bunları şu an bilemeyiz. Bildiğimiz orada topraklarına Amerikan savunma rampalarının ve üslerinin yapılmasına izin vermeyen bir yönetimin hedefte olduğu. Bilinen, Türk hükümetinin en başından bugüne ağır mezhep eksenli ve karikatürize bir neo-Osmanlı emperyal programla orada işgal atına yüklendiği. Hükümetin Suriye süreci başladığından beri özellikle Antakya’da hayatı bir karabasana çeviren politikaları ortada, eğer Suriye işgal edilirse Antakya’nın daha da gerileceği ve T.C. Suriye’ye asker gönderirse tüm ülkenin nasıl bir atmosfere gireceği de açık.

Şu an süren iç savaşta ve olası bir işgalde Esad’ın cephesinde tavır almak Esad’ı kara kaşı kara gözü için desteklemek, ona hayran olmayı imlemez. Esad’ın tek adam yönetiminin çok hoşumuza gitmediği, bunun sür git devam etmesinden muazzam bir haz almayacağımız, fâsık olmadığımız da net. Fakat ortada bir işgal ve şu an için anti-emperyalist duran bir figüre karşı gerici bir kamplaşma söz konusuysa eğer “bazı minvaldeki mücadeleler tatil edilmeli”, “bazı mevzular” da talileşmeli. Sol bir cephenin olmadığı ve olma olasılığının da ufuk çizgisinde belirmediği bir ülkede kendimize en yakın olan seçeneği öne çıkarmak zorundayız. Bu sekansta da Türkiye solunun cevap kâğıdına iki şık düşmekte; emperyalizme ve faşizme karşı mevcut yönetim ve Rojava. Buradaki asıl yakıcı problematik bu ikisi arasındaki “savaşkan” çelişkidir…

Uyumamamızın gerektiği vakitlerden geçiyoruz ve gözlerimizdeki kan çanağı çok uzun bir süre daha orada olacak.
(1) http://www.sendika.org/2012/02/suriye-ismail-guney-yilmaz/ 
(2) http://bianet.org/bianet/biamag/140226-uzak-penceremizden-suriyeye-bakmak 
(3) Buradan baktığımız vakit, “Her yer Taksim, Adeviyye dahil” sözü kulağa hoş gelmekle birlikte bana hitap etmiyor. Elbette ki arkadaşımız, bu sözü ederken verili durumla ilgili tüm gerçeklerin farkında olarak bunu söylüyor. Yani “Arap Baharı” denilen şey nedir, bunun demokrasiyle gerçekten bir bağı var mıdır vesaire. Fakat Taksim’deki “Her yer”e, yeryüzünün en gerici yığınlarının toplandığı Adeviyye’yi iliştirmek doğru bir tutum değil gibi duruyor, oranın “Gezi’deki ruh”la bir ilgisi yok keza. Türkiye’de aynı türden kalabalık toplansa buna ne diyecektik? Adeviyye’de yaşanan insanlık felaketiyle bağ kurabiliriz, ölen insanların acısını hissedebiliriz, bunu kendi acılarımızla yarıştırmadan yapmalıyız da zaten, ölenler sıradan insandır ve Mısır “bağımsızlığa” kavuştuğu günden beri ota boka müdahale eden orduya karşı orada toplanmışlardır. Ama hangi taleplerle bunu yapıyorlar? Burası önemli. İşin bu yönünü gördüğümüz vakit de Taksim’den Adeviyye’ye bir koşutluk anlamında köprü atmak bana hoş gelmedi. Acıdan acılanmak başka bir şey, Taksim’e Adeviyye’yi koymak başka… ” ‘Bize her yer Taksim’, evet. Fakat Adeviyye’de ‘biz’ yokuz” Özetle bu “slogan”a takıldım.
fraksiyon.org