30 Mayıs 2013 Perşembe

Boğaziçi hocalarından Gezi bildirisi

Sosyal medyada eyleme destek için birçok afiş hazırlandı. İşte onlardan biri: #DirenGeziParkı!
Boğaziçi Üniversitesi'nden 144 akademisyen yıkılarak AVM yapılması düşünülen Gezi Parkı hakkında bir bildiri yayınladı. Bildiride şu ifadeler kullanıldı: "Biz, aşağıda imzası olan Boğaziçi Üniversitesi öğretim elemanları, Taksim Gezi Parkı'nın yok edilmesine karşıyız. Ağaçlarını korumak isteyen kentlilere uygulanan akıl dışı şiddeti kınıyor, yıkım faaliyetinin derhal durdurulmasını talep ediyoruz."

İşte imzacı hocaların listesi:
Prof. Dr. Fikret Adaman
Merve Akbaş
Y. Doç. Dr. Sumru Akcan
Prof. Dr. Yavuz Akpınar
Y. Doç. Dr. Elif Alakavuk
Doç. Dr. Deniz Albayrak-Kaymak
Prof. Dr. Ercan Alp
Prof. Dr. Ethem Alpaydın
Prof. Dr. Cem Alptekin
Prof. Dr. Kuban Altınel
Y. Doç. Dr. Serdar Altok
Harika Altuğ
Öğr. Gör. Fatma Anğ
Prof. Dr. Metin Arık
Doç. Dr. Nur Gürani Arslan
Öğr. Gör. Dr. Ceyda Arslan Kechriotis
Prof. Dr. Bilge Ataca
Prof. Dr. Viktorya Aviyente
Yeliz Ayan
Doç. Dr. Ayfer Bartu Candan
Y. Doç. Dr. Faik Başkaya
Aslı Baysallı
Prof. Dr. Sevda Bekman
Prof. Dr. Ümit Bilge
Prof. Dr. Taner Bilgiç
Prof. Dr. Işıl Bozma
Öğr. Gör. Dr. Bengü Börkan
Prof. Dr. Ayşe Buğra
Y. Doç. Dr. Barış Büyükokutan
Prof. Dr. Reşit Canbeyli
Can Candan
Doç. Dr. Ayşen Candaş
Y. Doç. Dr. Ayşe Caner
Doç. Dr. Taylan Cemgil
Doç. Dr. Arzu Çelik
Doç. Dr. Dilek Çınar
Dr. Sakine Çil
Doç. Dr. Osman Nuri Darcan
Prof. Dr. Yağmur Denizhan
Y. Doç. Dr. Elif Duman
Y. Doç. Dr. Koray Durak
Prof. Dr. Mine Eder
Y. Doç. Dr. Tınaz Ekim
Doç. Dr. Mahmut Ekşioğlu
Y. Doç. Dr. Ceyhun Elgin
Doç. Dr. Gülcan Erçetin
Prof. Dr. Emine Erktin
Y. Doç. Dr. Hamdi Erkunt
Ebru Eroğlu
Doç. Dr. Ahmet Ersoy
Prof. Dr. Cem Ersoy
Doç. Dr. Hakan Ertürk
Prof. Dr. Nüket Esen
Y. Doç. Dr. Emine Fişek
Prof. Dr. Güler Fişek
Buğra Giritlioğlu
Prof. Dr. Fatma Gök
Doç. Dr. Burak Güçlü
Y. Doç. Dr. Lamia Gülçur
Prof. Dr. Aydan Gülerce
Prof. Dr. Refik Güllü
Doç Dr Tunga Güngör
Prof. Dr. Şehnaz Tahir Gürçağlar
Y. Doç. Dr. Meltem Gürle
Y. Doç. Dr. Buket Güzel
Öğr. Gör. Dr. Burçin Hatipoğlu
Öğr. Gör. Pınar İlkkaracan
Murat İnegöllüoğlu
Y. Doç. Dr. Kıvanç İnelmen
Öğr. Gör. Kerem Mert İspir
Prof. Dr. Arzu İşeri Say
Doç. Dr. Çiğdem Kafesçioğlu
Öğr. Gör. Çağdaş Kalafat
Y. Doç. Dr. İsmail Kaplan
Prof. Dr. Suat Karantay
Y. Doç. Dr. Günizi Kartal
Öğr. Gör. Yasemin Kaya
Y. Doç. Dr. Selcan Kaynak
Sevil Kazak
Elif Kemaloğlu
Prof. Dr. Berna Kılınç
Prof. Dr. Betül Kırdar
Doç. Dr. Biray Kolluoğlu
Öğr. Gör. Bige Kolukısa İnelmen
Y. Doç. Dr. Ali Özgün Konca
Y. Doç. Dr. Murat Koyuncu
Ayşe Hâmide Koz
Doç. Dr. Duygu Köksal
Prof. Dr. Falih Köksal
Dr. Hayal Köksal
Y. Doç. Dr. Tuna Kuyucu
Y. Doç. Dr. Bülent Küçük
Doç. Dr. Yahya M. Madra
Can Malta
Y. Doç. Dr. Ayşegül Metindoğan Wise
Doç. Dr. Muhittin Mungan
Doç. Dr. Serra Müderrisoğlu
Y. Doç. Dr. Özlem Öğüt
Prof. Dr. Zeynep İlsen Önsan
Doç. Dr. Özlem Öz
Prof. Dr. Şemsa Özar
Y. Doç. Dr. Cenk Özbay
Prof. Dr. Ferhunde Özbay
Y. Doç. Dr. Elif Özkırımlı
Prof. Dr. A. Sumru Özsoy
Y. Doç. Dr. Balkız Öztürk
Doç. Dr. Ferit Öztürk
Jülide Öztürk
Müfide Pekin
Alaz Pesen
Aydın Pesen
Y. Doç. Dr. Markus Pöchtrager
Y. Doç. Dr. Jonathan Ross
Doç. Dr. Zeynep Sabuncu
Y. Doç. Dr. Albert Ali Salah
Y. Doç. Dr. Evren Samur
Prof. Dr. Bülent Sankur
Y. Doç. Dr. Z. Hande Sart
H. Müge Satar
Doç. Dr. Ali K. Saysel
Prof. Dr. Cem Say
Öğr. Gör. Dr. Emine Serdaroğlu
Prof. Dr. Alpar Sevgen
Prof. Dr. Cevza Sevgen
Y. Doç. Dr. Köksal Seyhan
Y. Doç. Dr. Yıldız Silier
Y. Doç. Dr. Serdar Soyöz
Y. Doç. Dr. Sibel Tatar
Prof. Dr. Eser Taylan
Y. Doç. Dr. Derin Terzioğlu
Prof. Dr. Aslı Tolun
Y. Doç. Dr. Hamdi Torun
Y. Doç. Dr. Kerem Uğuz
Y. Doç. Dr. Zeynep Uysal
Y. Doç. Dr. Aylin Ünaldı
Öğr. Gör. Dr. Suzan Üsküdarlı
Öğr. Gör. Dr. Şebnem Yalçın
Doç. Dr. Zafer Yenal
Yıldız Yıldırım
Y. Doç. Dr. Senem Yıldız
Y. Doç. Dr. Çetin Yılmaz
Doç. Dr. Pınar Yolum
Y. Doç. Dr. Gönenç Yücel
Prof. Dr. Ünal Zenginobuz.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Şeytanın ironisi - 2

Amerika’nın ilmi siyasetçilerinden biri olan Bekir Bozdağ, Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah’ın birkaç gün önce (2013-26 Mayıs günü), " Biz şu an Lübnan’ı, Filistin’i ve Suriye’yi savunuyoruz(…) Hizbullah Amerika’nın İsrail’in, mezar soyguncularının göğüs parçalayanların yer aldığı cephede olamaz. Biz bu savaşın ehliyiz ve zaferi de kazanacağız. Sabır ve fedakarlıkla bu süreci aşacağız, bu savaş bizimdir" deyince Lübnan Hizbullah’ını şeytan ilan etti.

Ne garip değil mi(?) ben yazıya başlık düşüneyim derken daha önce şurada meğerse bu başlık altı altında yazmışım, o yüzden bu yazıma da “Şeytanın ironisi - 2” adını vermek istedim. Bence cuk diye de oturdu.

Malum AKP her sıkıştığında ağzına ya Allah’ı ya şeytanı doluyor. Yine malum biri olmazsa bir diğeriyle de oluyor bu işler. Söz konusu AKP gibi bir muhafazakar “Demokrat” partiyse kafasına göre hareket edebiliyor, karşısındakini köşeye sıkıştırdığını sanıyor olabilirler.

Oysa biz devrimci Marksistler açısından durum nettir efendim:

1) Emperyalistler tarafından Erdoğan’a Ortadoğu’nun zabıtası görevi verilmiştir.

2) Özgürlük, siyasetin insanların etnik ve dinsel kimlikleri üzerinden şekillendiği bir ortamda mümkün değildir.

3) Siyasetin etnik ve dinsel kimlikler üzerinden şekillenmesi aynı zamanda toplumların etnik ve dinsel kimlikler üzerinden idari birimlere bölündüğü bir dünya düzeninden özgürlük çıkmaz.

Özetle bugün Kemal Okuyan’ın soL gazetesinde ki köşesinde kaleme aldığı Alevi ya da Şii devleti de gericiliktir başlıklı köşe yazısında da belirttiği gibi: “… Söz gelimi Suriye ya da Türkiye, mezhepsel ayrımlar hesaba katılarak idari birimlere bölünürse, sonuç Sünni bölgelerin tamamen dinselleştirilmesinden ibaret olmaz, Alevi bölgeleri de hızla gericileşir. Sünnilikle  rekabete ve dinsel meşruiyet peşinde koşan Alevilik kendi sonunu hazırlar örneğin…

Bu nedenle… Suriye’de mezhep temelinde iki ayrı devlet kurulsun, arada Kürtler de üçüncü bir devlet olarak kendi bağımsızlığını ilan etsin demek, bugünkünden daha kanlı çatışmalara davet çıkarmak ve topyekun gericileşmeye onay vermek anlamına gelir” diyor.

Haklıdır: zira bu mezhepsel politikayı güden AKP ve onun şefi Erdoğan etnik ya da dini olarak ayrıştırmanın ne denli tehlikeli olduğunu anlamaları gerekiyor diyeceğim ama seçeresi oldukça kabarık olan bu şurekanın bunu anlaması biraz zor gibi.

Şimdi Lübnan Hizbullah’ına gelelim, burada Lübnan diye belirtmemin amacı kendini Türkiye’de Hizbullah (bunlar sonradan öğrendiğimize göre AKP’nin talebiyle siyasete girdiler ve Hüda-Par adıyla parti kurdular) olarak gören ve adlandıranlar seri halde domuz bağı cinayetler işlediği yıllarda Lübnan Hizbullah’ı bunları tanımadığını ve kendilerini temsil etmediğini sert dille eleştirmişlerdi.

Konuya gelelim, bugün Bekir Bozdağ vb. gibilerinin Lübnan Hizbullah’ına karşı çıkması ve suçu şüphesiz Nasrallah’ın da açık ve net bir biçimde deklere ettiği gibi: “Suriye direnişin sırtıdır, kenarda durmak isteyenler buyursun kenarda dursun" sözüdür. Yani günahı işgale karşı olmaktır.

Lübnan Hizbullah’ı lideri Nasrallah’ın Suriye’ye destek veren konuşması, Suriye’deki silahlı çeteleri ve onlara arka çıkanları zor duruma düşürmüş gibi. Bekir Bozdağ, masum insanların öldürülmesini desteklediği için Hizbullah’ın ismini “Hizbuşeytan” diye değiştirmesi gerektiğini önerdiği sırada, silahlı çeteler Beyrut’ta Şii mahallesinde sivilleri vurmuştu bile.

Öyle görünüyor ki Bekir Bozdağ kimlerle birlikte savaştığını unutmuş gibi. Oysa Türkiye, Suriye’ye karşı yürütülen savaşta ABD, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Katar ve İsrail’i kapsayan bir ittifakın parçası.

Bekir Bozdağ gibi Mısır’daki Müslüman Kardeşler de boş durur mu(?) onlarda yaptıkları açıklamada “Suriye’ye yönelik her türlü müdahaleye karşı olduklarını” savunarak, “İran’ın veya Hizbullah aracılığıyla Suriye’ye müdahalesini kabul etmiyoruz (…) Hizbullah, İsrail karşısındaki duruşuyla kazandığı itibarı, Suriye halkına yönelik saldırılarıyla kaybetti” buyurmuşlar. Aynı buyruğu Suriye’li bile olmayan çeşitli Arap uyruklulardan (zoraki bir şekilde oluşturulan) Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’da Nasrallah’ı “İkiyüzlülükle” suçlamış.

Nasrallah’ın bölge halkları arasındaki itibarı, başta İsrail olmak üzere emperyalist güçlere karşı direniş cephesinde yer almasından ileri geliyor. AKP ve Müslüman Kardeşler’in yumuşak karnı olan “ABD ve İsrail’le işbirliği” konusunda Nasrallah’ın yaptığı çıkış, iki örgütü de siyasetten sıkıştırmış gibi.

Mezhepçi AKP iktidarının ve onun şefi Erdoğan’ın bu bölgede (Suriye özelinde) mezhepsel bir politika yürüttüğünü biliyoruz. En son ABD ziyaretinde de Obama’nın Erdoğan efendiyi uyardığı söylentiler arasında. Uyarıdan çok eleştiri aldığı açık. Topu Ruslara attığı da.

Bas bas bağırıp Avrupalı emperyalist ülkeleri ve NATO’yu göreve çağırmasını da anımsatmak isterim, ne diyordu: “Suriye’ye neden askeri müdahale yapılmıyor”,  “ABD kara hareketi gerçekleştirirse, bizde destek sunarız” çemkirmelerini unutmadınız değil mi(?) hakikaten ne Müslümanmış yahuu. 

Obama’nın söz konusu Erdoğan olunca açıktan söylenmese de güvenmediği görülüyor. “Müslüman kardeşini” satan bir adama neden güvensinler ki, en fazla kullanırlar. Zaten “Üst protokolle karşılandı” veryansınları arasında protokol müdürünün Erdoğan’ı karşılamasından sonra Huffington Post: “Amerikan kanalları Başbakan Erdoğan’dan nefret ediyor” diye haber geçiyordu.

Şeytanın ironisi olsa gerek dedik ya, özellikle emperyalist Amerika başta olmak üzere Batılı ve Avrupalı ağababalarından çok şeyler öğrenmeleri gerekiyor.

Emperyalistlerle yatağa girilmeyeceğini öğrenecekler ama şeytan izin vermiyor.

Ama öğrenecekler.
Hizbullah’ın prestiji nereden geliyor?
1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgaline karşı mücadelede orataya çıktı ve resmi olarak 1985’te kurulan Hizbullah, başından bu yana İsrail ve ABD müdahalelerine karşın direnişin yanında tavır alması ve askeri mücadelede önemli başarılar elde etmesi sayesinde bölge hakları nezdinde büyük prestij sahibi.

Örgüt, Şii kimliğine yaslanıyor ve İslamcı bir söyleme sahip. Ancak 2006 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgali karşısında “Bu dini değil, ulusal bir savaştır” demesi ve devrimci direniş örgütleriyle de dostane bir ilişki tutturması, örgütün ve Nasrallah’ın karizmasını pekiştirdi.

Hizbullah’ın ne büyük dayanağı İran ve Suriye hükümetlerinin yardımı, bu dış destek sayesinde örgüt, maddi olarak güçlenmesinin yanı sıra, gelişmiş silahlarla askeri gücünü de artırdı.

Örgütün en önemli dezavantajı ise mehepçi bir kökenden gelmesi. Lübnan siyaseti, emperyalizmin teşvikiyle tamamen mezhepsel bir yapılanmayla oluşturuldu. Öyle ki ülkede seçimler bile mezheplere göre düzenleniyor. Hizbullah siyasi olarak diğer direniş unsurlarıyla diyaloğa önem verse de, tüm ülkeyi kucaklayacak bir çizgi tutturamıyor. Lübnan’da etnik veya mezhepsel bir kitleye yaslanmadan siyaset yürüten tek güç, Lübnan Komünist Partisi.

26 Mayıs 2013 Pazar

Georges Politzer: Marksistin gülüşü / Georges Cogniot

Sık sık şöyle denir: Georges Politzer her şeyden önce Gülüştür. Meydan okumanın Gülüşü; başkaldırmanın değil, devrimcinin Gülüşü; anarşistin değil, tarihin mahkumiyet hükmünden kurtulmak için eski dünyanın güçleriyle açıkça alay eden Marksistin Gülüşü. Zincirler içinde, Pucheu’nün karşısında, Gestapo’nun işkenceleri içinde bile, galip gelenin Gülüşü; infaz mangasının karşısında, galip gelenin Gülüşü.
Georges Politzer, 1903′te doğmuştu. Macaristan’ın kuzeyindeki küçük bir kentte, Navyvarod’da dünyaya gelmişti; ama, 17 yaşında, gerici bir iktidarın eline düşen babasına kıymış olan bu ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Fransa’yı seçmişti; zekasının ve yüreğinin yaptığı bir seçimdi bu; çünkü tepeden tırnağa Fransızdı. Fransız esprisinin pırıltılarını kimse ondan daha iyi anlatmamıştır. Fransız dilini, baba ocağında, Voltaire’i ve Diderot’yu okuyarak öğrenmiştir; ve Quartier Latin’de felsefe hocalığına dek bütün unvanları kazanmak için topu topu beş yıl geçirmiştir.
Georges Politzer’de bir dahi filozof yeteneği vardı. Tıpkı dostu ve işkence arkadaşı Jacques Solomon’un teorik fizik alanında olağanüstü bir uzman oluşu gibi.
Politzer; henüz bir tür idealist düşünce içinde çabaladığı 1926′dan sonra gelişmiştir kuşkusuz. Savaşım vermiş, dişini tırnağına takarak ilerlemiştir. Yolun sonunda da Marksizmle karşılaşmıştır.
Paris İşçi Üniversitesi, 1930 yılları başında, Mathurin-Moreau caddesinin eski binalarında kurulduğu zaman, öğretim üyeleri arasında dikkat çeken ve hatta ünlü birçok profesör vardı, ama hiçbir ders Georges Politzer’in verdiği diyalektik materyalizm dersi kadar öğrencileri, işçileri, memurları ve aydınları coşturmuyordu. En güç sorunlar, onun sayesinde, açık ve basit bir durum kazanıyordu. Hem de felsefi düzenlerini, teorik saygınlığını hiç yitirmeksizin. Ayrıca acımasız bir alay gücü, hasımlarının görüşlerindeki kararsızlığı çıplaklığıyla ortaya döküyordu. Marx’ın ve Lenin’in öğretilisi olan Politzer, korkunç bir polemikçi olduğu kadar, derin bir kültürle, karşı konmaz bir yetenekle silahlanmış bir düşünürdü.
Bugün Marksizm, üniversitede anılma hakkı kazanmış, Marx ve Lenin, yarışma sınavları programına girmiş bulunuyor. Sovyet felsefesine eğilen koca koca üniversite kitapları var. Ama, kırk yıl önce durum hiç de böyle değildi: Auguste Cornu, Sorbonne’da, genç Marx’ın fikirlerinin oluşumu üstüne bir tezi desteklerken, bir öcü gibi, hatta onmaz bir çocuk gibi görünmüştü. Georges Politzer’in felsefi çalışmaları, Auguste Cornu’nün araştırmalarıyla birlikte, felsefenin başlıca sorunlarını, diyalektik materyalizmin ışığı altında aydınlatmakta ilk önemli girişim olmuştur.

Egemen Bağış RedHack'e çarptı!

Yaptığı eylemlerle ve ele geçirdiği belgelerle birçok kez adından söz ettiren RedHack yeni bir bomba daha patlattı.

RedHack yaptığı açıklamada  Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış'a ve eşi Beyhan Bağış'a ait olduğunu iddia ettiği maillerle ilgili şunları yazdı:

Başmüzakereci Egemen Bağış ve Eşi Reyhan Bağış'ın e-mailleri-1
Elimize "bavulla" geçen, Başmüzakereci ve AKP Milletvekili Egemen Bağış ve Eşi Reyhan Bağış'ın e-mailleri.. Alkol içmeyen, "tinerci" olmayan, ODTU'de okumayan, Ahlakla yetiştirilecek "dindar" nesil'in Milletvekili ve Bakanlari da bunlar oluyoruz sanırız..

Yorumsuz..

Edit: Bazi "özel  içerikli" ve "bizi alakadar etmeyen" konuları yayınlamıyoruz. Aşağıda çesitli zamanlarda kendileri tarafından yazılan, istemlerin,  kredi karti ekstrelerinin de oldugu mailler var ve bu maillerden bizde daha cok var ayikladikca buraya atacagiz.. Burayı takip edin..”

İşte o mailler:

Büyütmek için üzerine tıklayınız!
 Egemen Bağış'ın Cem Toker'e yolladığı mail ise Erdoğan'ı kızdıracak türden.
Büyütmek için üzerine tıklayınız!
Beyhan Bağış'a gönderilen Emine Erdoğan'ın konuşma çevirisi de dikkat çekiyor.
Büyütmek için üzerine tıklayınız!

22 Mayıs 2013 Çarşamba

RedHack Reyhanlı belgeleri: Bombalı araçları El Nusra hazırladı

RedHack, Reyhanlı saldırılarıyla ilgili olduğunu iddia ettiği jandarma istihbarat belgelerini dün Twitter üzerinden yayımladı. Twitter hesabından “Reyhanlı’da ne oldu? Ne oluyor? İşte bu soruların cevabı” diye yazan RedHack, ellerine Jandarma İstihbarat Daire Başkanlığı’na ait bir takım ‘gizli’ ibareli belgeler geçtiğini belirtti. Belgelerde, Suriye ’de faaliyet gösteren El Kaide yanlısı gruplara ulaştırılmak üzere hazırlandığı iddia edilen bomba yüklü araçlara ilişkin detaylara yer verilirken bu araçların Suriye tarafından arandığı bilgisi dikkat çekiyor.

Belgelerde ayrıca, söz konusu planların, 25 Nisan tarihinde elde edildiği belirtilen ve Suriye’deki en etkili silahlı muhalif gruplardan El Nusra’nın, üç araca Türkiye ’ye yönelik bir eylemde kullanmak üzere bomba düzeneği yerleştirdiği yönündeki bilgilerle paralellik taşıdığı ibaresi dikkat çekiyor. Belgelerde Halkların Demokratik Kongresi (HDK) tarafından düzenlenecek olan ‘Barış ve Demokrasi Konferansı’na ‘terör örgütü sempatizanları’nın katılacağı ihbarı yapılıyor.

Daha önce Dışişleri ve İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, hatta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin internet sitelerini hackleyen RedHack bugün öğlen saatlerinde Twitter'dan ellerine Reyhanlı saldırılarıyla ilgili Jandarma  İstihbarat Daire Başkanlığı'na ait bir takım gizli belgeler geçtiğini duyurdu.

RedHack yaklaşık 2 saat sonra ise "Reyhanlı'da ne oldu? Ne oluyor? İşte bu soruların cevabı" Tweet'i atarak, Jandarma  İstihbarat Daire Başkanlığı'na ait olduğu iddia edilen belgeleri paylaştı.

redleaks.blogspot isimli sitede belgeleri yayınlayan RedHack, "Elimize mail yoluyla gecen Hatay Reyhanlı patlamasina ait Jandarma İstihbarat Daire Başkanlığınin "gizli" belgeleri yayinliyoruz. Reyhanli halkini sadece bombalar degil, sansür de katletti. İstihbarati cok önceden alınan bombaları eğer "sırf savas çıksın" diye halkın arasına salarsanız, böylede birileri oyununuzu bozar.  Gerçekleri birilerinin ulastırmasi lazımdı, bizde bunu yapıyoruz. Korkmuyoruz çünkü hayat korkakları affetmez" dedi.

NUSRA CEPHESİ'NE BOMBA YÜKLÜ ARAÇLAR
Belgelerde, Suriye’de faaliyet gösteren El Kaide yanlısı gruplara ulaştırılmak üzere hazırlandığı iddia edilen bomba yüklü araçlara ilişkin detaylara yer verilirken bu araçların Suriye tarafından arandığı bilgisi dikkat çekiyor.

RedHack’in yayınladığı belgelerde ayrıca, söz konusu planların, 25 Nisan tarihinde elde edildiği belirtilen ve Suriye’deki en etkili silahlı muhalif gruplardan El Nusra’nın, üç araca Türkiye’ye yönelik bir eylemde kullanmak üzere  bomba düzeneği yerleştirdiği yönündeki bilgilerle paralellik taşıdığı ibaresi dikkat çekiyor.
RedHack'in Reyhanlı'da yaşanan ve yüzlerde kişinin yaşamını yitirdiği patlamaya ilişkin paylaştığı belgelere buradan ulaşabilirsiniz.

19 Mayıs 2013 Pazar

Nurhak Dağları’nda katledilenlere dair…

31 Mayıs 1971’de Kürecik Amerikan Radar Üssü'nü basmaya giderlerken, bir ihbar sonucu Nurhak dağlarında jandarma tarafından kuşatılan THKO önderleri, teslim ol çağrılarına silahla yanıt verdiler.

Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan 31 Mayıs 1971’de Kürecikteki Amerikan Radar Üssü’nü basmaya karar vermişler, bu kararlarını uygulama safhasında bir ihbar sonucu üsse ulaşamadan Nurhak dağlarında jandarma tarafından kuşatılmışlar, yaşanılan silahlı çatışma sonucu yaşamlarını yitirmişlerdi.

Yine bilindiği gibi, THKO önderlerini ihbar edenin Malatya Kürecik İnekli (Kâhyalı) Köyü Muhtarı Mustafa Mordeniz olduğu belirlenmiş ve ilerleyen süreçte bu ihbarcının devrimciler tarafından cezalandırıldığı basına yansımıştı.
Nurhak şehitleri ölümsüzdür!

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Çekin pis ellerinizi İbo'dan / Asaf Güven Aksel

Akil adamlar heyetinin Çorum gezi durağında, Oral Çalışlar, İbrahim Kaypakkaya’nın mezarını ziyaret etmiş, yanında gazetecilerle. Gözünün değmesi yeter, kırk tas suyla arındırılmalı o mezar taşı... Kırk tas su inancımız yok, o temiz hatırayı sülüklerin emmesine izin vermemenin İbo’ca yöntemini öneriyoruz.
Birkaç yıldır, Murat Belge, Oral Çalışlar, Avni Özgürel gibi isimleri görür olduk Kaypakkaya anmalarında. Hangi akıldır onları çağıran, nasıl bir arsızlıktır onları boy göstermeye iten, konumuz dışında.
Arsızlar, ama bunu sorun edecek karakterden yoksun oldukları için, hangi amaçla bir devrimciyi kullandıklarını da fazlasıyla açık ederler. Oral, çok daha pişkin ve sinsi bir alçaktır tabii, Avni gibi doğrudan ikrardan gelmez. Hiçbir zaman eylemiyle, söylemiyle, fikriyle bir araya gelemeyeceği Kaypakkaya’nın anma sempozyumuna konuşmacı olarak çağrılmasına şaşırdığını söylemesi bundandır Avni’nin. Oral, bir devrimcinin mirasını sahiplenen adam pozuna girmeyi becerir, üzerine “biz eskiden” edebiyatı yükleyerek.
İbrahim’i İbo yapan ne varsa küfürle reddedip, o küfürler arasında işlerine yarayacak parçayı bütün bağlamından kopartarak kendi hanelerine yazmayı siyasi kıvraklık olarak içlerine sindiren bayağılardır bunlar.
Kaypakkaya’nın, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapıyı tahlili, Şnurov üzerinden sınıf ayrışması tezleri, Kurtuluş Savaşı’nı emperyalizmin güdümünde Türk-Yunan itişmesi olarak görmesi, Kürt sorununa bakışı, Mazumdarcılığı, “kırdan kente” stratejisi vesaire, tümüyle tartışmalı, çoğunlukla da dönemin genel atmosferinin gençlik algısı yorumlarıyla malul olabilir.
Ama bu liberal güruhun sahiplenmeye çalıştığı, Kaypakkaya’yı Türkiye solunun “özgün” bir yerine koyan yönü, Kemalizmle olan hesaplaşmasıdır.
Kemalizm ve Kurtuluş Savaşı üzerine geliştirdiği keskin reddiye de son derece eleştiriye açıktır, ama bunu liberaller karşısında yapacak, o seviyeyi kabul edecek değiliz.
Kaypakkaya’nın eleştirileri, “kopuş”u, tümüyle daha radikal çıkışlarla, o liberallerin nefret ettiği Jakoben hattı örmeye yöneliktir. İktidara, sisteme karşı daha net karşı duruşlara ulaşma çabasının, bugün Kemalizm ve Cumhuriyet’le “hesaplaşma” ekseninde, tarihin en gerici, en Amerikancı, en piyasacı iktidarına yandaş tutulmaya aracı edilmesine, sessiz kalınabilir mi?
İbrahim’in bütün nefretiyle yıkmaya yöneldiği sistemi ayakta tutmak için çırpınan liberal hainlerin, “o da Kemalizme karşıydı” üzerinden bu büyük devrimciye çengel atmaları görmezden gelinebilir mi?
Birinin ileriye hamle için söylediğini, birilerinin geriye yuvarlanma için kullanmasına, aynılaştırmasına susulabilir mi?
Hayır! İstedikleri kadar panellere çağrılsınlar aymazlarca, istedikleri kadar mikrofon uzattırsınlar leş kokulu ağızlarına, istedikleri kadar anılar uydursunlar, tarihi çarpıtsınlar kalleşçe, İbrahim Kaypakkaya, bu güruhun can düşmanıdır. Bu değişmez, değiştirilemez.
Çünkü İbo adı, kurulu düzenle, gericilikle, kapitalizmle, burjuvaziyle, emperyalizmle, feodal ağalığın her biçimiyle ölümüne mücadelenin simgesidir.
Uğrunda canını verdiği değerleri lanetleyenlerin, cımbızlamalarla kendilerini ona yandaş göstermeleri maskaralığı, bu ülkenin devrimcilerinden, ser verip sır vermeyen yiğidinden yanıtını er geç alacaktır...
Bu yanıttan, Kemalizm eleştirisi gördükleri her yerde müttefik bulduğunu sananlar da paylarını alacaklardır...

17 Mayıs 2013 Cuma

Ali Haydar Yıldız, İbrahim Kaypakkaya yoldaş ölümsüzdür!

Anıları mücadelemize rehber olsun!

Kaltedilişinin 40. yılında selam olsun İbrahim Kaypakkaya’ya!

1970’lerde öne çıkan hareketlerinin içinde bir militandı İbrahim Kaypakkaya. Dönemin pratiği içinde geliştirip büyüttü düşüncelerini. Türkiye proletaryasının, ezilen uluslardan halkımızın kurtuluşunu müjdeleyen Marksist-Leninist ve Maosit bilimin bu coğrafyada filizlenmesiydi o.

İbrahim Kaypakkaya yaşadığı dönemden bugüne onun düşünceleri  bu coğrafyada en tehlikelisi olarak belirlendi. Günümüzde de hala O’nun resmini taşımak, asmak, O’nunla ilgili slogan atmak ve hatta türküsünü söylemek suç sayılıyor!

Kaypakkaya yoldaşın fikirlerinden ve pratiğinden korkan egemenler, 18 Mayıs 1973’te yoldaşı 90 gün işkencenin ardından katlettiler.

O’nu katlederek düşüncelerini de yok edeceklerini sananlar bir bir tarihin çöplüğüne gömülürken, 40. yılında Kaypakkaya’dan devralınan bayrak, O’nun yoldaşlarının elinde dalgalanmaya devam ediyor.

İbrahim Kaypakkaya: Nerede direniş ve mücadele varsa orada yaşıyor ve savaşıyor!

Ölümsüz direniş anıtı: İbrahim Kaypakkaya / Nihat Behram

12 Mart faşizminin zulüm dönemi, aynı zamanda zindanlarda direniş destanlarının yazıldığı bir dönemdir de. Faşizmin işkencehaneleri ve cezaevlerinde  inançları uğruna ölümüne direnenler  içinde İbrahim Kaypakkaya adı  anıtlaşmış, halkın gönlünde unutulmaz olmuştur. Bu yılın 18 Mayıs’ında, İbo’nun işkencede öldürülüşünün üstünden 40 yıl geçmiş olacak. İbo’nun direnişiyle devleşmesini, işkencecinin cüceleşmesini  gizlemek, unutturabilmek için zalimler her türlü önlem ve gözdağına başvurdular. Ama hiçbir baraj duvarı, o selin akışını durdurmaya yetmedi.   İbo’ya yapılan işkenceler ve O’nun direnişiyle ilgili haberleri, O’nun yanından gelen dava yoldaşlarından daha 1973’te zindanda dinlerken, yaşanmış acılar ve direnişe ses olmayı namus borcum bilmiştim. “Konuşma! İşkence yaraları iyileşir ama konuşanın vicdan yarası iyileşmez!” sözü Harbiye’de kaldığım hücrenin duvarında kanla yazılıydı. Kendinden sonraki insana, kim, hangi zulümlerden sonra bu cümleyi hücrenin duvarında kanıyla miras bırakmıştı? Üç adımlık voltasını binlerce kez döndüğüm hücrede o mirasla göz göze geldikçe hep bunu düşündüm. Nasıl unutulur?

Bir insanın unutulmaz olması için, mutlaka bir alanda çok derin ve insan gücüyle silinemez, yok edilemez izler bırakması gerekir. Sanat, kültür, bilim, siyaset hangi alanda olursa olsun bu böyledir. Sözgelimi, hiçbir baskı, yasak, sansür, zulüm, büyük sanatçıların halkın gönlünde ölümsüzleşmesini engelleyemez. Kimisi bilimsel buluşlarıyla, kimisi politik duruşlarıyla adını insanlığın dağarcığına kazır. Yunus, Pir Sultan, Darwin, Spartaküs, Lenin gibi nice isim insanlığın dağarcığına silinmemek üzere kazılıdır. Gününde popülerlik, ünlülük, böylesi bir unutulmazlığa ulaşmanın ölçüsü değildir. Derin izi olmayan ün, saman alevine benzer. Gününde çok ünlü bir TV şovmeni, ekrana 2. çıkmayışında unutulmaya başlar. Zalimliğin de “unutulmazlık” mirası var? Hitler gibi. O da lânetin unutulmazlığıdır.

İbo’yu unutulmaz kılansa, bir ayağı dağda, bir ayağı zindanda yürürken hayata bıraktığı derin izdir. İlkin bu: zulme teslimiyet tanımaz dehşetli direnişi. Direnişi, unutulmaz oluşunun çekirdeğidir. Onun direnişi, inançları uğrunda zulümle yüz yüze gelen herkesin mirasıdır. Tıpkı, Pir Sultan’ın kendi inançları uğrundaki teslim alınamazlığı ve baş eğmezliğinin, o inanç sınırını taşıp, tüm halkın gönlünde başeğmezlik, kararlılık ve direniş anıtına dönüşmüş olması gibi. Halkın bir direniş anıtı da İbo’dur.

Direniş, gücünü havadan almaz. Düşünceden, inanç ve sevdadan alır. İnandığı düşünceye olan bağlılıktan, onu gerçekleştirme kararlılığından alır. Sonra bu: Yani İbo, zalime karşı mazlum halkların safındadır. Sosyalizm düşüncesine bağlıdır ve çözümü sosyalizm mücadelesinde görmektedir. O’nun bu niteliğini göz ardı etmek, O’na miyop bakmaktır. Bıraktığı mirası kemirmeye çalışmanın bir biçimi zalimin O’nu unutturma çabasıysa, bir biçimi de budur. Yani, büyük bir mirası, kendi küçük çıkarlarına kullanma hesabı. Ama ikisi de kaçınılmaz olarak sonuçsuz kalacaktır.

İlki zaten sonuçsuz kalmıştır. Ne, vahşice öldürmekle zalimler O’ndan kurtulabilmiş, ne de unutulması için uygulanan baskılar sonuç vermiştir. Bu baskılardan biri de, 1974’te cezaevinden çıkınca yazdığım “Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit” adlı kitabıma 18 yıl uygulanan yasaktır. Ama yasaklar sonuçsuz kalmış, tam tersi, İbo’nun anısı daha da derinleşmiş, daha da geniş kesimlerce anılır olmuştur. İkinci kemirgenliğe gelince: İbo’nun ‘komünizm  yorumu’na katılır ya da katılmazsınız, ama onu anarken bu davaya ölümüne bağlılığını teslim etmek zorundasınız. O’nun uğrunda direniş destanıyla anıtlaştığı davasını karalayarak, O’ndan ‘yararlanmaya’ kalkmak kemirgenliktir. Dinci faşizan sistemin kürekçisi ve sosyalizm düşmanı liberallerin, “İbo anmaları”yla yeltendikleri budur. Bir tartışma toplantısı değil, bizzat İbo’yu anma toplantısına bu tür kişileri konuşmacı olarak davet edip, aynı masaya oturmak, İbo’nun anısıyla bağdaşmaz. Ama bunlar geçer. Kalacak olan İbo’nun ölümsüz anısıdır.

16 Mayıs 2013 Perşembe

Reyhanlı ve sahtekar 'solcular' / Can Soyer

Toplumların tarihinde kimi önemli uğraklar, mevcut iktidarın ve ülkeyi yöneten siyasal kadronun gerçek kimliğini, iç yüzünü ya da saklı niyetlerini açığa çıkarmak gibi özelliklere sahiptir. Belki de uzun bir tarihsel süreç boyunca görece durgun ve yerleşik bir biçimde iktidarı elinde tutan güçler, o uğraktan sonra çok zor duruma düşer, toplumun tepkilerini dindiremez, hatta giderek ülkedeki tüm muhalif enerjinin baskısına dayanamayıp çözülebilir.
Deyim yerindeyse, bu tür tarihsel uğraklarda ak koyun kara koyun belli olur.
Reyhanlı’da yaşanan patlama da, böylesi bir uğrak olarak değerlendirilebilir elbette.
Ama bir farkla: bu defa gerçek kimliği, iç yüzü ya da saklı niyetleri açığa çıkan, iktidardaki siyasal kadro, yani AKP olmamıştır. AKP, zaten çok uzunca bir süredir halk düşmanı politikalarıyla, emperyalizme taşeronluğuyla ve gerici adımlarıyla açık seçik bir profil sergiliyor. Reyhanlı, bu anlamda, en fazla AKP’nin kimliğinin “altını çizebilir”.
Reyhanlı patlamasıyla birlikte açığa çıkan ise, Türkiye’de çeşitli sıfatlarla “solcu” ya da “sosyalist” olduğunu iddia eden sahtekarlar olmuştur.
Sözlükler sahte sözcüğü için, “bir şeyin aslına benzetilerek yapılan düzmece” tanımını veriyor. Sahtekar ise, bu durumda, sahtecilik fiilini gerçekleştiren oluyor.
Demek ki, sahtekar “solcular” dediğimizde, esasında solcu olmayıp da kendisini solcuya benzetenler, solcuymuş gibi görünüp/davranıp, düzmece bir solculuk faaliyeti yürütenleri kast ediyoruz.
Bu sahtekar “solcular” arasında bir sıralama yapmak mümkün değil. Adeta aralarında gizli bir yarış varmışçasına, kimi gündemlerde biri bayrağı alıp en öne geçebilirken, kimi gündemlerde bir başkası diğerine tur bindirerek şaşırtabiliyor.
O yüzden, Reyhanlı’daki patlama gerçekleşir gerçekleşmez, yani kelimenin gerçek anlamıyla patlamadan sadece birkaç dakika sonra kendini sahneye atan Ufuk Uras, sahtekar “solcular” arasında “number one” olduğu için ele alınmıyor burada.
Ama kabul etmek gerekir, Uras’ın “iyi hazırlandığı” belli olan son gündemde, daha ilk dakikalarda skora ulaşması etkileyici olmuştur. O kadar etkileyici ki, ardından koşturan diğerleri, tüm çirkinliklerine ve cehaletlerine rağmen, Uras’la olan mesafeyi kapatmak konusunda başarı kazanamamışlardır.
Bu türden etkileyici sahne performansları kolay kolay unutulmaz; o yüzden herkes hatırlıyordur Uras’ın Reyhanlı hakkındaki sözlerini. Buyurmuş ki Uras, Reyhanlı’da patlayan bombalar “Esad’ın son çırpınışları” imiş.
Peki.
Ufuk Uras, bildiğimiz kadarıyla elbette, herhangi bir gizli servisle bağı olmadığına ya da doğrudan devletin güvenlik ve içişleri birimlerinden kişisel olarak bilgi almadığına göre, nasıl oluyor da üzerinden ancak birkaç dakika geçtikten sonra patlamanın faili olarak Suriye’yi işaret edebiliyor?
Demek ki, ortada bir istihbarattan ziyade, Uras’ın yürüttüğü bir mantık silsilesi, hadi Uras’a kıyak geçelim, bir çözümleme var. Yani Uras, yaşanan patlamayı ülke içi ve bölgesel dengeler açısından değerlendirmiş ve sonuç olarak bu patlamanın Esad tarafından gerçekleştirildiği sonucuna ulaşmış diyelim.
Ancak ortaya dökülen sözler, bırakın herhangi bir mantıksal ya da analitik çözümlemeyi, basbayağı zırva ya da saçmalıktan ibaret. O halde, belki de Uras bir çözümleme yapmaktan çok, inandığı, güvendiği, içinden geçen bir fikri ifade etmiş olabilir.
Gerçekte olan da işte bundan ibarettir.
Yani Uras, ne kendisine ulaştırılan “top secret” bilgileri ne de yürüttüğü analitik çözümlemenin sonuçlarını dile getirmiştir. Uras, açıkça kendisine doğru geleni, kendisinin inandığını, kendisinin arzuladığını söyleyivermiştir.
Uras’ın beyninde ve ruhunda, ne AKP iktidarının ne de ABD emperyalizminin böyle bir şey yapma ihtimali yoktur. Bunlar, Türkiye’nin ve bölgenin olumlu bir anlamda yeniden biçimlendirilmesine yönelik çabaların yürütücüleri olarak, Uras’a göre, zinhar halka zarar verecek şeyler yapmazlar.
Uras, hem AKP’ye hem de ABD’ye, körü körüne, kara sevda ile inanmakta ve güvenmektedir.
Böylesi bir inanç ve güvenden sonra, ortada hiçbir somut kanıt yokken, üstelik siyasetin dinamikleri açısından Suriye’nin böylesi bir saldırıya girişmesi hiç ihtimal dahilinde görünmezken, Uras’ın “kesin Suriye yapmıştır” deyivermesi garip gelmiyor.
Ülkede sola her daim “ombudsmanlık” yapmayı görev bilen, kendisini solun “akıl hocası” sanan, türlü başlıklarda üstten üstten konuşarak sola işini öğreten zavallıların, mesela şeriatçı ve yobaz Malum-Der’in raporuna “hımmm, çok vahim iddialar var” diyerek prim vermesi garip gelmiyor.
Kendisine solcu diyen sahtekarlar ortada böyle arsızca cirit atarken, islamcı bir faşist olan Hakan Albayrak’ın çıkıp, utanmadan ve elini kolunu sallaya sallaya “Reyhanlı’da sünni halka eziyet ediliyor, aleviler Suriyelileri linç ediyor” demesi garip gelmiyor.
Hatta Uras’ın en büyük rakibi Doğan Tarkan’ın önce Esad’a Sedat deyip, ardından da “Sedat da oğlu Esad da katildir” sözleriyle Enver Sedat’ı Beşar Esad’ın babası sanmasındaki cehalet de garip gelmiyor.
Cehalet, bu sahtekarlar söz konusu olduğunda, en sempatik sözcük bile olabilir.
Karşımızda ihanet, teslimiyet ya da rezalet varken, kepazelik almış başını yürümüşken, cehalet bile anlayışla karşılanabiliyor.
Çok mu ayıp ya da ağır konuşuyoruz?
Tam tersine, terbiyemiz bu kadarına el veriyor.
Efendiliğimizi bozmuyoruz.

12 Mayıs 2013 Pazar

AKP, ABD'ye diyetini ödüyor / Merdan Yanardağ

Reyhanlı saldırısının Türkiye’nin Suriye’ye doğrudan askeri müdahalede bulunmasını isteyen güçlerin düzenlediği bir provokasyon olduğundan hiç kuşkum yok.

Bize ulaşan bilgiler de bu değerlendirmeyi doğruluyor. Bu güçler; siyasal İslamcılar, küresel cihatçılar ve ortaçağ artığı Selefiler’den başkası değil. Yani AKP Hükümeti’nin üs sağladığı, silah verdiği, beslediği, para yardımında bulunduğu, tekbir getirerek insan boğazlayan gericiler.

Suriye’de dengeler değişiyor. Emperyalizm ve küresel gericilik, bölgedeki direniş ekseninin kilit halkası olan Suriye’yi düşüremedi. Bölgede gericiliğin, İsrail yayılmacılığının ve emperyalist hegemonyanın önündeki en büyük engel olan Şii direnişi kırılamadı.

Rusya ve Çin’in bu konudaki kararlı tutumu önemli bir rol oynadı. Rusya, eğer kararlılığını sürdürmeseydi Ortadoğu denkleminin tümüyle dışında kalacaktı. Bunu göze alamazdı. Sıranın kendisine geleceğini bilen İran ile Lübnan Hizbullah’ının Suriye direnişine aktif desteği de çok etkili oldu. Irak’taki Şii hükümet bile bu direniş eksenine katıldı.

ABD, Esad rejiminin yıkılamayacağını, dünya savaşına yol açabilecek doğrudan bir askeri müdahalenin de imkânsız olduğunu gördü. Sonuçta ABD, Rusya’nın baskısıyla Suriye konusunda uluslararası bir konferans toplanmasını kabul etti. AKP de bu durumu kabul etmek zorunda kaldı.

AKP’nin burnunun ucunu göremeyen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu yeni durumu doğru okuyamadı. Dengelerin değişmeye başladığını zamanında göremedi. Durum böyle olunca Ortadoğu bataklığı eski angajmanlarından kurtulamayan AKP Hükümeti’ni bir vakum gibi içine çekmeye başladı.

Siyasal İslamcı teröristler suçu yine Esad yönetiminin üzerine atacaklar. Böylelikle Türkiye’nin müdahale etmesini, en azından Suriye’ye misilleme yapmasını sağlamaya çalışacaklar. Hep böyle yaptılar. Bilindiği gibi kısa süre önce de ABD ve NATO’nun müdahale etmesini sağlamak için kendileri kimyasal silah kullanıp suçu Esad rejiminin üzerine atmaya kalkıştılar.

ABD, İsrail ve Batılı ortaklarının kirli çıkarları için Suriye’de laik rejimi devirmeye kalkan AKP Hükümeti, olup bitenlere karşın siyasal İslamcı güçleri, “muhalif” denilen kiralık katilleri desteklemeyi sürdürüyor. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, hemen Suriye yönetimini “olağan şüpheli” ilan ediyor. Ardından Bakan Beşir Atalay ve Muammer Güler açıkça Süriye yönetimini suçluyor. Öyle anlaşılıyor ki, AKP kendisini iktidara getiren ve orada tutan güçlere, ABD’ye diyetini ödemeye çalışıyor.

Ancak, imam hatip tedrisatıyla malûl oldukları için matematiksel bir bakışa sahip değiller. Bu nedenle olup biteni geç kavrıyorlar. Diyalektikten haberleri yok. Akıl ve bilimle değil, doğmalar ve önyargılarla hareket ediyorlar. Bu kadar oluyor.

ÇÖZÜM SÜRECİNDE CHP SORUNU
Basına sızan ‘İmralı Tutanakları’ aslında Türkiye’nin içinden geçtiği tarihsel dönemecin bütün kodlarını veriyor. Buna göre, Abdullah Öcalan, kendisi dahil PKK’lı tutuklu ve hükümlülerin özgürlüğü ile bazı etnik/ulusal hakların tanınması (AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki şerhin kaldırılması gibi) karşılığında AKP’nin topluma dayattığı gerici anayasayı ve faşizan bir dikkatörlük anlamına gelen başkanlık sistemini destekleyeceklerini ilan ediyor. Öcalan’ın muhalefetin ve solun bu konudaki eleştirilerini dikkate hiç almadığı anlaşılıyor.

Öcalan, gerçekte Türkiye’nin ilerici, aydınlanmacı, modernleşmeci ve demokratik damarıyla bağlarını koparacak bir adım atıyor.

Bu kopuşun yaratacağı ağır toplumsal sonuçlar sonraki yıllarda daha net görülecek.

Öcalan, BDP, liberaller ve Ö.Gündem gibi gazeteler AKP dışında bütün siyasal çevre ve güçleri eleştiriyor. CHP’yi toptancı bir değerlendirmeyle ve hiçbir bilimsel ve tarihsel kanıt sunmadan “faşist parti” ilan ediyorlar. CHP ve MHP arasında önemli bir fark bulunmadığını ileri sürüyorlar. Böylece “çözüm süreci” denilen bu girişimde AKP ve MİT dışında muhatap bırakmıyorlar.

Öte yandan ilginç bir şekilde Kandil’in ve Murat Karayılan’ın bu konuda daha temkinli davrandıkları görülüyor. Karayılan, “Kemalizm’e eleştirilerinin pozitif bir yaklaşım taşıdığını belirterek, CHP’nin sürece katılmasının önemine işaret ediyor. Buna karşılık dün yayınlanan Ö. Gündem, CHP’yi “tarihin çöp kutusuna” atıyor.

Bu arada CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu önceki gün partisinin “Demokrasi, Hukuk ve Toplumsal Barış İçin Önerilerini ve Önceliklerini” açıklamak için, gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve bazı yazarlarıyla İstanbul’da kahvaltılı bir toplantı yaptı.

Kılıçdaroğlu bu toplantıda CHP’nin 19 maddelik “Demokrasi ve Özgürlükler Bildirgesi’ni de açıkladı. İlan edilen “Çözüm Önerileri” paketinin en büyük eksikliğini ya da zayıf yanını eşit yurttaşlık, Kürt kimliğinin tanınması, anadilde eğitim gibi “kolektif haklar” konusundaki tutum oluşturuyor. PKK’nın muhatap alınmasına niçin karşı çıkıldığı, bunun yerine hangi yöntemin önerildiği de tatmin edici şekilde açıklanamıyor.
Ancak Kılıçdaroğlu çok önemli bir şey söylüyor; silahların susmasından yana olduklarını ve çözümü ilkesel olarak desteklediklerini açıkça belirtiyor.

Buna karşılık AKP Hükümeti’ne güvenmediklerini özellikle vurguluyor. Kılıçdaroğlu, “Niteliğini, içeriğini ve amacını tam olarak bilmediğimiz bir süreci nasıl destekleyebiliriz” diye soruyor. Hükümetin konuya ilişkin bilgi vermediğini, topluma hiçbir açıklama yapmadığını anımsatan CHP lideri, derin bir kuşkuya sahip. AKP’ye güvenmediğini birkaç kez tekrarlıyor.

Bu güvensizlik vurgusu, öyle günlük polemik dilinde duymaya alışkın olduğumuz, kamuoyuna dönük bir ajitasyon değil. Ortada ciddi bir sorun olduğu belli. Toplantıya katılan gazetecilerin önemli bölümü  –ki bir kısmının tuhaf bir önyargıya sahip olduğu görülüyor- bu önemli durumu ıskalıyor ve üzerinde durmuyor. Benim açıklık getirmek için sorduğum sorulara karşın bu tablo değişmiyor.

Oysa Kılıçdaroğlu, büyük umutlarla başlatılan “barış süreci”nin başarısızlıkla sonuçlanması halinde büyük felaketlere yol açabileceği uyarısını ısrarla yapıyor. CHP lideri “felaket” vurgusunu birkaç kez tekrarlıyor. Benim, “Bu konuda size ulaşan, AKP’nin tutamayacağı bazı sözler verdiğine, dolayısıyla bir şamada vaz geçecebileceğine ilişkin özel bir bilgi mi var?” şeklindeki soruma, “evet” diye yanıt veriyor. Kılıçdaroğlu açıkça AKP’nin niyetinin çözüm olmadığını belirtiyor. AKP’nin daha önce yaptığı gibi seçimlere kadar zaman kazanmak isteyebileceğini, sonra bir bahane bularak yan çizebileceğini ileri sürüyor.

İşte bu ciddi iddia atlanıyor. Oysa gelişmelerin bu olasılığı gözeten bir dikkatle izlenmesi gerekiyor. Çünkü AKP’nin sicili bozuk. Dolayısıyla yan çizme olasılığı da büyük. Bu durumda hükümetin ikiyüzlü tutumu sonucu yaşanacak bir başarısızlık, gerçekten büyük yıkıma yol açabilir.

AKP’nin gerici diktatörlük anayasasının kabul edilmesini sağlamak için PKK ile hiçbir güvenceye bağlanmayan, hileli bir barış süreci başlattığına ilişkin elimizde güçlü veriler bulunuyor.