30 Mart 2013 Cumartesi

Kızıldere’nin 41. yılında yüzlerce kişi Taksim’deydi

Kızıldere direnişinin 41′inci yılında yüzlerce kişi Taksim Meydanı’nda bir araya gelerek “Direnişin ve dayanışmanın tarihi onurumuzdur” dedi.

İstanbul’da Kızıldere direnişinin 41′inci yılında yüzlerce kişi Taksim Meydanı’nda bir araya geldi. Bu yıl Taksim’de üçüncüsü düzenlenen 30 Mart Kızıldere anması, aydın, yazar, sanatçı, siyasi parti ve demokratik kitle örgütü yöneticisi 177 kişinin ‘Direniş ve dayanışmanın tarihi onurumuzdur’ çağrısıyla düzenlendi.

Çağrıya kulak veren yüzlerce kişi devrimci mücadelenin önderlerini anmak için Taksim’den Galatasaray’a bir yürüyüş gerçekleştirdi. Yürüyüş boyunca Türkiye devrim ve demokrasi mücadelesinde halkların kurtuluşu ve ülkenin bağımsızlığı için Kızıldere’de katledilen devrimci önderler Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Hüdayi Arıkan, Saffet Alp, Ertan Saruhan, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt ve Ömer Ayna’nın unutulmadığı haykırıldı.

Anmada önceki yıllara göre daha kalabalık olduğu gözlemlendi. Yüzlerce kişi saat 14.00’da Taksim’de buluştu, Galatasaray Meydanı’na doğru sloganlar eşliğinde yürüyüşe geçti. İstiklal Caddesi “Mahir, Hüseyin, Ulaş, kurtuluşa kadar savaş”, “Direnişin tarihi onurumuzdur”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Kızıldere son değil savaş sürüyor”,  sloganlarıyla yankılandı. Yürüyüş kortejinde Kızıldere’de ölen devrimci önderlerin resimleri taşındı.

Galatasaray Meydanı’na gelindiğinde Kızıldere’de katledilenlerin anısına bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Saygı duruşunun ardından eylemin çağrıcıları adına basın açıklamasını Nazmi Algan okudu.

“Kızıldere yol gösteriyor”
Algan açıklamasında, Mahirlerin mücadelesinin bu ülke topraklarında her zaman eşitliğin, özgürlüğün, barış mücadelesinin yol göstericisi olduğuna dikkat çekti. AKP iktidarının, cezaevlerini ‘ileri demokrasi’ söylemiyle doldurduğunu Mahir’in resimlerini asmayı, kitabını okumayı, On’ları anmayı suç saydığını belirten Algan, “Halklarının eşit, özgür ve barış içinde yaşadığı bir ülke kurma mücadelesi bizim için suç değil olsa olsa onurla devralınacak bir bayraktır” dedi.

“Kızıldere devrimci dayanışmadır”  
Algan, Kızıldere’nin devrimci dayanışma olduğunu, Denizlerin idamını engellemek için çıkılan bu yolun tarihteki en önemli dayanışma eylemlerinden biri olduğunu belirtti. Algan, “Devrimci önderlerin, Mahir’in, Deniz’in ve mücadele arkadaşlarının ‘darbeci, Ergenekoncu’ suçlamalarına maruz bırakılmasına, kısaca devrimci mücade tarihinin egemenlerin eliyle kirletilmesine karşı ‘tarihimize dokundurtmayız’ dedi.

Yaşasın halkların kardeşliği
Bu ülkenin devrimcilerinin darağacına ‘Yaşasın Kürt ve Türk halklarının kardeşliği’ diyerek gittiğini hatırlatan Algan, “Bizler biliyoruz ki bu topraklarda barışı ve kardeşliği onurlu tarihimizden güç alarak, omuz omuza tesis edeceğiz” dedi.

Algan, “30 Mart’ta Kızıldere’nin 41’inci yıldönümünde On’ların şahsında, emperyalizme, faşizme ve şovenizme karşı boyun eğmeyen direnişlerle dolu tarihimize devrimci dayanışmayla sahip çıkıyoruz” diyerek açıklamasını bitirdi.

Basın açıklamasının ardından eylem son buldu.

Eylemin çağrıcıları: Abdullah Aydın, Abdullah Aysu, Abdurrahman Atalay, Adnan Bostancıoğlu, Adnan Caymaz, Ahmet Abakay, Ahmet Göksay, Ahmet Kartalkanat, Ahmet Kesik, Ahmet Telli, Ahmet Tonak, Akın Dirik, Ali Balkiz, Ali Çolak, Ali Rıza Cihan, Ali Yiğit, Alper Taş, Arzu Çerkezoğlu, Atilla Özsever, Avni Gündoğan, Aydın Çubukçu, Aydın Gelmez, Ayhan Erdoğan, Aylin Aydoğan, Ayşe Düzkan, Berkay Aydın, Beyza Üstün, Burhan Sönmez, Bülent Forta, Bülent Uluer, Cahit Akçam, Celalettin Can, Cengiz Bozkurt, Cengiz Göltaş, Cenk Yiğiter, Cumhur Yavuz, Çağrı Kaderoğlu Bulut, Çetin Erdolu, Çetin Uygur, Doğan Halis, Doğan Tılıç, Düşbaz, Emin Koramaz, Emine Ayna, Eriş Bilaloğlu, Erkan Baş, Ersin Vedat Elgür, Ertuğrul Kürkçü, Ertuğrul Mavioğlu, Fadik Temizyürek, Fatin Kanat, Fevziye Sayılan, Funda Başaran, Gökhan Bulut, Gökhan Günaydın, Gülsüm Kav, Gültan Kışanak, Güray Kılıç, Gürcan Bahadır, Hakan Öztürk, Hakan Tahmaz, Hakkı Zapçı, Hamiyet Kızıler, Handan Koç, Hasan Aslan, Hasan Hüseyin Aksoy, Haşim Aydıncak, Hatice Can, Haydar İlker, Hilmi Yarayıcı, Hürriyet Demirkan, Hüseyin Demirdizen, Hüseyin Kargın, Hüseyin Soylu, Hüseyin Yeşil, Işıkhan Güler, İbrahim Aydın, İlhami Aras, İlkay Demir, İlknur Birol, İnönü Alpat, İrfan Gürler, İsmail Hakkı Tombul, İsmet Demirdöğen, Kader Çeşmecioğlu, Kadir Gökmen Öğüt, Kadir Tamkan, Kamil Kartal, Kamil Tekin Sürek, Kasım Akbaş, Kazım Genç, Kemal Okuyan, Kemal Ulusaler, Korkut Boratav, Köksal Aydın, Köksal Şahin, Levent Yakış, M.Kemal Kaçaroğlu, Mahir Sayın, Mahmut Temizyürek, Mehmet Ali Yılmaz, Mehmet Özer, Mehmet Soğancı, Melih Pekdemir, Metin Bakkalcı, Metin Özuğurlu, Mithat Can, Mustafa Akçelik, Mustafa Atalay, Mustafa Kahya, Mustafa Sönmez, Mustafa Yalçıner, Nazmi Algan, Necla Kurul, Necmi Demir, Nezih Kazankaya, Nihat Uçukoğlu, Nuray Sancar, Nusret Dogruak, Oğuzhan Müftüoğlu, Oktay Etiman,Onur Hamzaoğlu, Orhan Örücü, Osman Biçer, Osman Öztürk, Oya Ersoy, Ömer Güven, Önder Atay, Önder İşleyen, Önder Özdemir, Özgür Müftüoğlu, Özgür Tüfekçi, Pakrat Estukyan, Hüseyin Demirdizen, Güray Kılıç, Gürcan Bahadır, Pınar Aydınlar, Ramazan Pektaş, Rıdvan Turan, Sabahat Tuncel, Sadık Gürbüz, Sedat Bozkurt, Sedat Göçmen, Sedat Kesim, Selçuk Candansayar, Sema Solaklı, Sevilay Çelenk, Sevinç Eratalay, Sibel Özbudun, Sibel Uzun, Siyami Erdem, Sungur Savran, Süleyman Deniz, Süleyman Solmaz, Şaban İba, Şahika Yüksel, Şebnem Oğuz, Şenel Uçar, Şükrü Erbaş, Tayfun Mater, Temel Demirer, Tuba Özkan, Turhan Feyizoğlu, Ünsal Yıldız, Yalçın Gülerman, Yalçın Yusufoğlu, Yaşar Kambur, Yıldırım Derya, Yılmaz Onay, Yunus Bircan, Yücel Gül,Yüksel Mutlu, Zafer Ayden, Züber Akgöl.







29 Mart 2013 Cuma

İsmail Beşikçi: İslam kardeşliği Kürtleri kandırmak için

Türkiye'de, barışın oluşmasını sağlayacak bir ortamın oluşması gerektiğine dikkat çeken sosyolog İsmail Beşikçi, Öcalan'ın söyleminin iktidarla örtüştüğünü belirtti. "İslam kardeşliği, Kürtleri kandırma sloganı" diyen Beşikçi "Misakımilli'yle egemenlerin arzusunun" ifade edildiğini dile getirdi.

İşte Cumhuriyet’ten Türey Köse’nin o söyleşisi:

27 Mart 2013 Çarşamba

Kızıldere direnişi tarihiyle birlikte onurumuzdur!

Mahir Çayan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Ömer Ayna, Cihan Alptekin, Sinan Kazım! Unutmadık!
41. YILINDA DİRENİŞİN VE DAYANIŞMANIN
ONURLU TARİHİNE BİRLİKTE SAHİP ÇIKIYORUZ!
Kızıldere, devrimciler için her zaman onurlu bir mücadele tarihinin en kritik eşiklerinden birisi oldu. Kızıldere bizler için nice mücadelelere ışık, nice türkülere konu olan bir direniş örneğidir.

Bugün bu tarihe hep beraber sahip çıkıyoruz. Mahir’in fotoğrafını evine asanların, kitabını okumanın ve On’ları anmanın devletin çeşitli baskılarıyla karşılaştığı bugünlerde Kızıldere’nin anlamı daha da önem kazanmaktadır. Kızıldere bu baskılara teslim olmamaktır.

Kızıldere devrimci dayanışmadır. Siyasal iktidarın tüm devrimci değerlere ve kişiliklere saldırılarını yoğunlaştırdığı bu dönemde devrimci dayanışmayla tarihimize sahip çıkıyoruz. Darbelere karşı onurlu direnişlerle dolu devrimci tarihin ve devrimci önderlerin; Mahir’in, Deniz’in, İbrahim’in ve mücadele arkadaşlarının “darbeci, Ergenekoncu” suçlamalarına maruz bırakılmasına, kısaca devrimci mücadele tarihinin egemenlerin eliyle kirletilmek istenmesine ve yeniden yazılma çabasına karşı hep birlikte “tarihimize dokundurtmayız” diyoruz.

On’ları sevenleri, ananları suçlu göstermeye çalışan siyasi iktidara, çocuklarına On’ların adlarını koyan onbinlerce anne baba olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Tarihin defalarca gösterdiği gibi, halkın kendisi için hayatını feda edenleri asla unutmadığını ve hiçbir gücün unutturmaya yetemeyeceğini Kızıldere’nin 41. yılında siyasal iktidara bir kez daha hatırlatmak istiyoruz.

30 Mart’ta Kızıldere’nin 41. yıldönümünde On’ların şahsında, faşizme ve emperyalizme karşı boyun eğmeyen direnişlerle dolu devrimci tarihimize devrimci dayanışmayla sahip çıkıyor; direnişin ve dayanışmanın tarihi onurumuzdur diyoruz.

41. yılında On’lar anılıyor: Direnişin ve dayanışmanın tarihi onurumuzdur!

“Direnişin ve Dayanışmanın Tarihi Onurumuzdur” diyenler 30 Mart Kızıldere Katliamı’nda yaşamını yitirenleri yine Taksim’de ortak bir yürüyüşle anacak…

İstanbul’da 30 Mart 2011’den bu yana “Direnişin ve Dayanışmanın Tarihi Onurumuzdur” metni imzacılarının çağrısıyla bir araya gelen sosyalistlerin, devrimcilerin düzenlediği Kızıldere’de yaşamını yitirenleri anma yürüyüşü bu yıl da gerçekleşecek.

30 Mart Cumartesi günü Taksim Tramvay Durağı’nda saat 14.00’da buluşularak Galatasaray Meydanı’na yürünecek.

Eylemin çağrıcıları:
Abdullah Aydın, Abdullah Aysu, Abdurrahman Atalay, Adnan Bostancıoğlu, Adnan Caymaz, Ahmet Abakay, Ahmet Göksay, Ahmet Kartalkanat, Ahmet Kesik, Ahmet Telli, Ahmet Tonak, Akın Dirik, Ali Balkiz, Ali Çolak, Ali Rıza Cihan, Ali Yiğit, Alper Taş, Arzu Çerkezoğlu, Atilla Özsever, Avni Gündoğan, Aydın Çubukçu, Aydın Gelmez, Ayhan Erdoğan, Aylin Aydoğan, Ayşe Düzkan, Berkay Aydın, Beyza Üstün, Burhan Sönmez, Bülent Forta, Bülent Uluer, Cahit Akçam, Celalettin Can, Cengiz Bozkurt, Cengiz Göltaş, Cenk Yiğiter, Cumhur Yavuz, Çağrı Kaderoğlu Bulut, Çetin Erdolu, Çetin Uygur, Doğan Halis, Doğan Tılıç, Düşbaz, Emin Koramaz, Emine Ayna, Eriş Bilaloğlu, Erkan Baş, Ersin Vedat Elgür, Ertuğrul Kürkçü, Ertuğrul Mavioğlu, Fadik Temizyürek, Fatin Kanat, Fevziye Sayılan, Funda Başaran, Gökhan Bulut, Gökhan Günaydın, Gülsüm Kav, Gültan Kışanak, Güray Kılıç, Gürcan Bahadır, Hakan Öztürk, Hakan Tahmaz, Hakkı Zapçı, Hamiyet Kızıler, Handan Koç, Hasan Aslan, Hasan Hüseyin Aksoy, Haşim Aydıncak, Hatice Can, Haydar İlker, Hilmi Yarayıcı, Hürriyet Demirkan, Hüseyin Demirdizen, Hüseyin Kargın, Hüseyin Soylu, Hüseyin Yeşil, Işıkhan Güler, İbrahim Aydın, İlhami Aras, İlkay Demir, İlknur Birol, İnönü Alpat, İrfan Gürler, İsmail Hakkı Tombul, İsmet Demirdöğen, Kader Çeşmecioğlu, Kadir Gökmen Öğüt, Kadir Tamkan, Kamil Kartal, Kamil Tekin Sürek, Kasım Akbaş, Kazım Genç, Kemal Okuyan, Kemal Ulusaler, Korkut Boratav, Köksal Aydın, Köksal Şahin, Levent Yakış, M.Kemal Kaçaroğlu, Mahir Sayın, Mahmut Temizyürek, Mehmet Ali Yılmaz, Mehmet Özer, Mehmet Soğancı, Melih Pekdemir, Metin Bakkalcı, Metin Özuğurlu, Mithat Can, Mustafa Akçelik, Mustafa Atalay, Mustafa Kahya, Mustafa Sönmez, Mustafa Yalçıner, Nazmi Algan, Necla Kurul, Necmi Demir, Nezih Kazankaya, Nihat Uçukoğlu, Nuray Sancar, Nusret Dogruak, Oğuzhan Müftüoğlu, Oktay Etiman,Onur Hamzaoğlu, Orhan Örücü, Osman Biçer, Osman Öztürk, Oya Ersoy, Ömer Güven, Önder Atay, Önder İşleyen, Önder Özdemir, Özgür Müftüoğlu, Özgür Tüfekçi, Pakrat Estukyan, Hüseyin Demirdizen, Güray Kılıç, Gürcan Bahadır, Pınar Aydınlar, Ramazan Pektaş, Rıdvan Turan, Sabahat Tuncel, Sadık Gürbüz, Sedat Bozkurt, Sedat Göçmen, Sedat Kesim, Selçuk Candansayar, Sema Solaklı, Sevilay Çelenk, Sevinç Eratalay, Sibel Özbudun, Sibel Uzun, Siyami Erdem, Sungur Savran, Süleyman Deniz, Süleyman Solmaz, Şaban İba, Şahika Yüksel, Şebnem Oğuz, Şenel Uçar, Şükrü Erbaş, Tayfun Mater, Temel Demirer, Tuba Özkan, Turhan Feyizoğlu, Ünsal Yıldız, Yalçın Gülerman, Yalçın Yusufoğlu, Yaşar Kambur, Yıldırım Derya, Yılmaz Onay, Yunus Bircan, Yücel Gül,Yüksel Mutlu, Zafer Ayden, Züber Akgöl.

26 Mart 2013 Salı

Hoş geldin liberal sol / Kemal Okuyan

AKP’yi anlamadılar... Tereddüt ettiler, “acaba” dediler... MGK’dan, askerden başka “dert” bilmediklerinden “azcık da olsa demokrasi gelir” sandılar... Dank ettiğinde iş işten geçmişti!

Avrupa Birliği’ni de anlamamışlardı, tek bildikleri “emeğin Avrupası” masalıydı, birliğin emperyalist karakterini küçümsedikleri gibi emekçilere nasıl bir ce...hennem tasarlandığını görmemişlerdi... Gördüklerinde AB çatırdıyordu zaten!

Ergenekon operasyonunu, Balyoz’u ve diğerlerini anlamadılar, hep bir umut vardı, Türkiye demokratikleşecekti, derin devlet tasfiye olacaktı, darbecilerden hesap sorulacaktı... “Hukuk yok” demeye başladıklarında, bunu artık herkes söylüyordu!

İslamcılaşmayı, etrafı cemaatlerin sarmasını hiç anlamadılar. “Sivil toplum” dediler, “elitist laiklikten kurtulalım” dediler, “halkın değerlerine saygı” dediler... Gericiliğin freninin patladığını fark ettiklerinde “gerçek laiklik” diye bir şey icat ettiler, laf olsun diye!

“Yeni Osmanlı” projesini anlamadılar. Hâlâ Kemalizmle hesaplaşma arzusu ile yanıp tutuşuyorlardı. Cumhuriyetin kazanımlarını görmezden geldiler, Osmanlı övgücülüğüne prim verdiler, “Cumhuriyet halka rağmen kuruldu” diyen şarlatanları dost bellediler, AKP’nin bölgesel projelerini küçümsediler, “Yeni Osmanlı”ya işaret edenlerle dalga geçmeye kalktılar... Şimdi ortaya çıkan haritalara şaşkın şaşkın bakıyorlar!

Arap Baharı’nı anlamadılar. Emperyalizmi bilmediklerinden, önemsemediklerinden, Arap ülkelerinde “devrim olsa olsa böyle olur” burnu büyüklüğüyle hareket ettiklerinden, AKP’nin içinde olduğu büyük uluslararası komployu hafife aldılar... “Devrim olmuyor, kendinize gelin” diyenlere küfrettiler, pis kokular gelmeye başladığında “şurası iyi, burası kötü” demeyi siyaset sandılar!

Liberal belirlenimli soldan bahsediyorum.

2011-2013 arasında “doğruyu gördüler” dendi bir kısmı için. Oysa anladıklarından değil, Kürt siyaseti bir dizi nedenle AKP’yle mesafe açtığı için “daha az hata” yapar oldular.

Şimdi, Öcalan “mesafe yok” dedi ve dönüyorlar başa...

Kürt-İslam sentezinden dem vurma, Fethullah’a övgü dolu mesajlar, Erdoğan’a açık destek, Türkiye’yi Ortadoğu’ya taşıma ve büyütme hedefi, İslamın birleştiriciliğine ısrarlı vurgu...

Bütün bunların ne anlama geldiğini, Türkiye, Suriye ve Irak’ta hangi proje üzerinde uzlaşılmakta olduğunu algılamayan, yalnızca bazı “kaygı”lar dile getiren, “böyle şeyler telaffuz edilmese ne güzel olacak” diyen bir tür solculuk!

Sanki bütün bunlar teferruat! Anlamıyorlar ki, bunlar işin özü ve gerisi teferruat!

Araya birkaç “devrimci” unsur katılsa, bölgeyi baştan aşağıya değiştirecek Amerikancı bir proje sineye çekilecek, oluşturulmak istenen hilafet ordusuna “aydın” takviyesi yapılacak.

Liberalizm bir kısım solu bu hale getirdi işte!

Her dönemeçte yeniden başa saran, olup biteni anlamamakta, anlamazdan gelmekte “rant” olduğunu sanan bir sol.
soL Gazete

24 Mart 2013 Pazar

Ahmet Şık: Zavallı liberaller kullanıldı

Gazeteci Ahmet Şık BirGün gazetesi Pazar ekinde; Hasan Cemal’in Milliyet’ten ayrılması konusundan yola çıkarak, liberallerin düştüğü durumu analiz eden bir yazı kaleme aldı. Gazeteci Şık, Cengiz Çandar’ın Odatv tutuklamalarındaki lince katılmasını hatırlatıp, Çandar’ın “yaşanan zulmü bugün canı yanınca fark ettiğini” dile getirdi.

İşte Ahmet Şık’ın “Beyefendi çok rahatsız” başlıklı o yazısı:
“Muhataplarının inanmayacağından eminim. Umurumda da değil. Ama peşinen söyleyeyim, bu yazı Hasan Cemal’in yazabilme, sansürlenmeden fikirlerini yayabilme özgürlüğünü savunuyor. Çünkü sevelim sevmeyelim, bu kadar güçlenmesinde kendisinin de payı olan canavarın bilinen son kurbanı olan Hasan Cemal’in yazabilme özgürlüğünü savunmak benim de yazabilme, konuşabilme özgürlüğümü savunmak anlamına geliyor. Sizin de... Ya da iktidar odaklarının ve sözcülüğünü yapanların ısrarla “terörist” diyerek susturulmalarına kılıf bulmaya çalıştığı tutuklu meslektaşlarımızın da yazabilme, konuşabilme özgürlüğü anlamına geliyor.

Ancak sansür ya da otosansür sorununun “tartışılması” için neden illa meşhur birinin susturulması gerekiyor anlamış değilim. Yazarların beslendikleri haberlere imza atan muhabirlerin sansürlenmesi, periyodik olarak işsiz bırakılması, editoryal bağımsızlığın güvencesi sendikal örgütlenmenin esamisinin okunmaması neden dert edilmez acaba? Bir de Hasan Cemal örneğinden yola çıkarak sansürün kaynağını patronlarla sınırlı tutmaya çalışanlar var ki onlar da, “Patronların iktidar eleştirisi yapan yazarlarını neden susturduğu” sorusuna yanıt arasalar fena olmaz.

23 Mart 2013 Cumartesi

Gerici AKP alternatifine karşı, bağımsız, demokratik ve özgür bir toplumunu birlikte inşa edelim

21 Mart Newroz’undan sonra Türkiye’nin her yerinden gericilik sesleri yükselmeye başladı. Hepsi de aynı paralelde aynı ağızdan çıkarmış gibi: biri (Öcalan) Fethullah kliğinin kastederek “Gülen’i en iyi ben anlarım(…) Birlikte çalışabiliriz” derken, bir diğeri “demokratik İslamizm”den dem vurup ülkenin ihtiyacı budur diyebiliyor. Obama İsrail’e telkinlerde bulunarak Suriye ve İran’da olası emperyalist savaşın hızlandırılması için AKP iktidarıyla İsrail devletini barıştırıyor.

Şunu diyoruz: İşbirlikçiliğin bu topraklardaki tarihi çok eskidir, bağımsızlık talebi, emperyalizme karşı mücadele isteği artık fetvalarla sınırlanamaz.

AKP bir sermaye partisi, sermayeyle birlikte finans kapitale, yani kâğıt paraya dayalı bir iktidar. Hoca efendinin din çarkı da öyle. 

Türkiye için, Türkiye’de yaşayan bütün azınlık halklar ve Kürt halkları için, Türkiye’yi eskiten ve hayatları kâğıtlara dayalı olan bu piyasacı faşistlerin, Amerikancı gerici yobazların ve liberallerin elinde çirkinleşen, çarpıtılan, özgürlük kavramını şimdi Türkiye’nin sosyalistleri, yurtseverleri, devrimci aydınlanmanın tekeline geçirmek zorundadır. Bu kavrama sahip çıkmak, aynı zamanda sorumluluktur.

Halkın özneliğinin gerekliliği, kendi demokratik sosyalizm önermesini diğerlerinin önermelerinden başlıyor. Her katmanda öznelerle, insanların özgüven kazanmalarını ve geliştirmelerini mümkün kılanlarla, öyleyse sosyalistler, devrimci Marksistler bunun için çapa sarf etmelidir. Anadolu’da emperyalizm adım atar, başka cephede bunu dengeleyecek formüller geliştirilir. Bu mümkündür.

Birincil görevimiz: Birleşik anti-faşist, anti-kapitalist, anti-emperyalist cepheyi kurmaktır.

Kuracağız!

Yaşasın halkların kardeşliği!
Yaşasın sosyalizm ve devrim mücadelemiz!
Kahrolsun emperyalizm ve her türden gericilik!
FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe

22 Mart 2013 Cuma

DHB: Kürt açılımı, barış mücadelesi ve tuzaklar

Yıllardan bu yana inkâr ve imha politikasında ısrar eden TC devleti Kürt özgürlük hareketinin direnişi karşısında istenilen sonucu elde edemedi. Bir dönem Kürtler yoktur diyen devlet ve burjuva düzen partileri, Kürt halkının direnişi karşısında Kürt gerçekliğini kabul etmek zorunda kaldılar.  Ne ki Kürt direnişi devletin yüzyıllık  inkar ve imha politikasını darbeledi ve etkisiz hale getirdi.

Gelinen durumda TC devleti kırıntılarla Kürt ulusunun direnişini ezip dağıtmak için, Kürt ulusunu kolektif haklarını kabul etmeyen, kırmızı çizgileriyle başka bir hatta devletin inkâr ve imha politikasını devam ettirmek istiyor.

Kuşku yok ki, TC devleti ve AKP hükümetinde kırıntılarla bezenmiş ve Kürt ulusunu kolektif haklarını hiçe sayan ve  Kürt direnişinin temsilcilerini barış amaçlı görüşmelerde muhatap almayan, Kürt sorunun bir biçimde çözümüne yönelten  temel unsurda, Kürt halkının ve gerillanın 30 yıldır süren olağanüstü fedakarlık dolu  mücadelesidir.

Dahası, 30 yıl önce  PKK’nin önderliğinde gerilla mücadelesi başlatılıp Kürt halkı silkinip ayağa kalkmasaydı, TC devleti ve burjuva düzen partilerinin Kürt gerçeğinden bahsetmeleri ve çözüme ilişkin her hangi bir tartışma içine girmeleri mümkün olmazdı. Kürt direnişinin güçlenerek yoluna devam etmesi olgusu, hem bölgede egemenliğini pekiştirmeyi hedefleyen ABD emperyalizmi Irakta çekildiğinde boşluğu TC devleti ile uyumlu Güney Kürdistan yönetiminin ortak davranmasını ve hem de bölge de  ABD ve AB’nin jandarması rolünü oynamaya hazır bölgede aktif rol alma isteği, TC devleti ve AKP hükümetini içte devleti hareketsiz bırakan Kürt sorununda bir biçimde çözüm arayışını koşullamıştır.

Nitekim Cumhurbaşkanı daha birkaç yıl önce, “İyi şeyler olacak” derken;

1-)“ABD’nin Irak’ı terk etme” kararından sonra Ortadoğu da İran, Suriye  başta olmak bölgede Türkiye’den beklediği görevler nedeniyle, ABD’nin Türkiye’yi destekleyeceği ve Ortadoğu da TC devletinin daha aktif rol oynaması  için önünün açılması ve Truva atı rolünü oynaması;

2-) Türkiye’nin devlet kurumlarının (Cumhurbaşkanı, Hükümet, Genelkurmay, MİT, Emniyet, yüksek bürokrasi) ve TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB, çeşitli vakıflarda odaklanmış “ stratejik ”, “sivil” kurumların sorunun çözümünde ilk kez birleştiklerine dayanıyordu.

Cumhurbaşkanı Gül’ün, “İyi şeyler olacak” açıklamasına katılan çevrelere bakınca; doğrusu bu devletin kurumları ve egemen güç odaklarının çeşitli fraksiyonları ve onların kamuoyu oluşturma kurumları ve basında “Kürt sorununun artık çözülmesi gerekir; bunun için bir fırsat doğmuştur. Elbirliği ile bu sorun çözülmelidir” konusunda birleştikleri gözleniyordu. Öyle ki; şu anda hükümeti, İmralı  ile görüşmeye zorlayan, “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesinin” yeniden gündemleştirilmeye iten, Kürt sorununda “Barış tartışmalarını” yeniden  gündemin ilk sırasına çıkaran,  ABD-AB emperyalistlerin bölge politikaları ve TC devletinin ekonomik-politik çıkmazları, Kürt sorunun da inkâr ve imha politikalarıyla çözmenin mümkün olmadığının görülmesi, AKP hükümetinin yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı  seçimleriyle bağlı olduğunu söylemek hiçte yanlış olmayacaktır.

Elbette AKP hükümetinin  ucu açık ve yol haritası belli olmayan inisiyatifi kendi elinde bulunduran  bu “barış müzakeresine”  ABD ve AB emperyalistleri hararetle deste veriyorlar ve hatta onlarında itelemesiyle sürecin yeniden başlatıldığını söylemek hiçte yanlış olmayacaktır.

Peki, Kürt çözümüne ilişkin olarak AKP hükümet ya da devletin yetkili makamlarınca ortaya somut  plan- formül ve belli bir çerçeve ortada var mı?  Yok! Tekçilikten uzaklaşma  var mı? yok. Ama AKP hükümet adına konuşanlar; danışmanlar, akil adamlar, burjuva basın ve AKP hükümetine yakın propaganda çevreleri, bu çözümün aslında “PKK’yi kuşatıp tasfiye etmek” olduğunu açıktan söylerken, aynı zamanda da bu amaca varmak için alacakları önlemleri de üç aşağı beş yukarı şöyle sıralıyorlardı: Türkiye’nin Kürtlerin kazanmak için girişimler yapmak (eski yer adlarının geri verilmesi, Anayasa da Türk vurgusuna yer verilmeyerek anayasal vatandaşlıkta  buluşulması, geçmişi araştıran-soruşturan bir komisyonun kurulması, Kürt tutsakların bırakılmasını kapsayacak “genel af”ın çıkarılması, Belediyelerin yetki alanlarının genişletilmesi, vb.)

21 Mart Diyarbakır'da kutlanan Newroz’da PKK  önderi Öcalan’ın  mektup’u okundu ve mektupta Öcalan silahlı mücadelenin rolünü oynadığı, TC Misak-i Milli sınırları içinde vatandaşlık temelinde birlikte yaşamak için eskiden farklı olarak artık demokratik bir mevzide mücadele dönemine geçildiği, gerillalarının sınır dışına  geri çekilmesi vb. açıklamasıyla Kürt tarafı çözüm planını ortaya koyarken, Kürt sorununun asıl yaratıcısı ve yürütücüsü olan devlet ve AKP hükümetinde Kürt sorununa yol haritası belli değil ve ucu açık genel lafızlar dışında başka ortada bir şey konmuş değil.

AKP hükümeti, “hele bir PKK silah bıraksın sonrasına bakarız derken”, aslında TC devleti ve AKP hükümeti Kürt direnişin bir biçimde bazı kırıntılarla tasfiye edilmesi , “suça karışmayanların” gerillaların politik yaşama katılması ve bazı yönetici  kadrolarının Avrupa’ya sürgün edilmesi vb. gibi unsurları kapsayan bir plan olduğu belirtiliyor. Bu planın gerçekleşmesi için de bir yandan PKK’yi kuşatma (Güney Kürdistan, AB ve ABD ile birlikte davranarak) ve askeri operasyonların yoğunlaştırılması öngörülürken, öte yandan da bölgede kültürel, sosyal, ekonomik önlemler almaya bir ucundan başlamak amaçlanıyordu. Böylece bölge halkında; “iyi şeyler olacak”, “şu PKK ve eylemleri olmasa hükümet aslında bölgede iyi şeyler yapacak” düşüncesi uyandırılmak isteniyordu.

Bilindiği gibi "Bağımsız Birleşik Kürdistan" hedefi, PKK programında İmralı sürecinin ardından çıkartılarak "barış", "politik çözüm" değerlendirme ve hedefi ısrarla vurgulanan bir olguya dönüşmüş, dönüştürülmüştü.

Kuşkusuz ki söz konusu değişim rastlantısal değildi. Aksine PKK'nin bir tercihi ve İmralı’nın ardında ve dünya konjöktöründeki değişimin ardından somut politik bir yönelimdi.

PKK, bu reformist yönelimini “politik çözüm” doğrultusunda kurgulamada buldu ve yıllardan bu yana bu sorun öne çıkarıldı. Öcalan defalarca TC devletine  barış istemli talepler iletti ve bunu TC devletini krizinden çıkışta bir yol olarak önerdi. PKK liderlerinin bu önerileri ve Kürt özgürlük hareketini sağ’dan sol’a, sol’dan sağ’a savrulup durması önerileri ve ray değiştiren düşünceleri, çeşitli milliyetlerden Türkiye proletaryasının Kürt halkının ve diğer emekçi  halklarının nesnel olarak yanıltılmasına neden olduğu gibi, devrimci dostluk politikasının ve Marksizm-Leninizm ile oportünizm arasındaki; proletarya enternasyonalizmi ile ezilen ulus milliyetçiliği arasındaki kalınca kurulması gereken sınır çizgilerinin bulanmasına yol açacak ve böylece burjuvazinin ve reformizm’in değirmenine su taşımaktan öteye gitmemiştir..

Bu bağlamda sorunun birçok bakımdan ele alınması, proleter devrimci yaklaşımın vurgulanması yanlış olanın,  devrimci eleştirinin konusu yapılması gerekmekledir.

MİT tarafından Öcalan’la yürütülmeye çalışılan ve AKP hükümetinin resmi olarak üstlenmekten uzak durarak, oyalama ve tasfiye politikasının uzantısı olarak gündemleştirilen “Milli birlik ve kardeşlik projesinde” ortaya somut bir çözümün ortaya konmadığı, her şeyin devlet ve AKP hükümetinin belirlediği sınırlar içinde götürülmeye çalışılan “ barış görüşmelerinde”, her şey PKK’nin ve Kürtlerin sırtına bindirilerek, “aman ortama bozulmasın dinerek” PKK’nin hareketsiz bırakılması amaçlanıyor. 

PKK’ye “silahlara veda edin çağrısı” yapanlar Türk egemen sınıfları ve faşist diktatörlük tarafından yürütülen operasyonlara seslerini çıkartmamaları, egemen sınıfların nasıl bir barış anlayışına sahip olduklarını gösteriyor. Yani TC devleti ve AKP hükümeti hem havuç hem de ateş ve barutla, inceltilmiş haliyle inkârcılık politikasına devam ediyor. PKK ve Öcalan’ı,  Kürt ulusunun ve savaşın tarafı olarak resmi olarak muhatap almayan ve kırılgan bir çizgide oyala-tasfiye politikası izleyen  faşist diktatörlük ve AKP hükümeti,  Kürt ulusunun ulusal demokratik kolektif haklarına olumlu yanıt verme ve buradan Kürt sorununda demokratik onurlu bir çözümün yaratma yerine, Türkçü şoven-asimilasyoncu-militarist faşist  tekçi politikada ısrar ederek, kırıntılarla Kürt direnişini boğmak istiyor.

Açık ki, faşist karşı devrim “ez ve çöz”, politikasını uygulamaya devam ediyor ve edecektir de. Devletin resmi, Türkçü tekçi, ırkçı politikalara dayalı inkâr ve imha politikasında ısrar etmek, devletin resmi “ez ve çöz”, politikasının geleneksel inkar-yok sayma politikasının somut ve çarpıcı kanıtlarıdır. Devlet ve AKP hükümeti Kürt direnişinin baskılanması karşısında “kamusal alana ilişkin olmamak koşuluyla kültürel” kırıntıların verilmesi değerlendirilmesi "ez ve çöz" politikasının ifadesi olduğu gibi, Anayasal vatandaşlık hakkı demagojisiyle  hayaller pompalayıp, kırıntılarla istemleri en alt düzeyde  tutarak,  reformist hayaller yayarak, daha fazla denetim altına alarak, teşvik etmek gibi hedefleri de içermektedir.

Dahası  dinci faşist diktatörlük üzerindeki baskıları hafifletmek istiyor. Kuskusuz ki, ABD ve  Avrupalı emperyalistler Kürt halkına aşık oldukları, PKK'yi çok sevdikleri için değil, emperyalist ekonomik, siyasi, askeri çıkarları için Kürt kozunu oynamak, giderek PKK'yi dişleri, tırnakları çekilmiş uysal bir aslana çevirmek için, belli ölçülerde Kürt halkına yakın duruyorlarmış görüntüsü vermeye çalışıyorlar. Bu bağlam da  siyasi kararlar alıp Türk burjuva devletini sıkıştırmaya çalışıyorlar.

Yani PKK'nin özerklik istemlerinden vazgeçip ve devletin üniter yapısının olduğu devam etmesinde ortaklaşan,  Kürt ulusunun varlığının ve ulusal demokratik temel haklarının kabulünden ırak “barış manevrası” ve benzer politik manevraları sağlam ilkesel bir temele ve somut siyasal koşulların nesnel bir değerlendirilmesine dayanmaktan uzaktır. Buda daha işin başında PKK’nin devletle görüşmelerde  elini zayıflatıcı bir etki yaratıyor.

Bugün için PKK'nin ABD ve Avrupalı emperyalist devletlerle olan ilişkisinde esasen bağımsız politik kişiliğini yitirdiğini kuşkusuz ki ileri sürmüyoruz ve süremeyiz de. Ama onlar hakkında hayaller yayan, propaganda ve ajitasyon yapmadığını da söyleyemeyiz. Emperyalizme darbeler indiren bir hareket olmasına karşın, Kürt sorununun “barışçıl” ve “politik çözüm” için sık sık emperyalist siyasi ve askeri kurumlara, devletlere yapılan çağrılar ve beklentiler ne yazık ki ulusal kurtuluşçu Kürt devriminin önderliğini yapan PKK'ye ait bir gerçekliktir.

PKK'nin barış görüşmelerinin bir diğer gerekçesini oluşturan Öcalan’ın muhatap alındığına  gelince. Diyelim k, bu doğrudur. Fakat bu neyi değiştirir ki? Söz konusu devletin ve AKP hükümetinin  amacı ne? PKK'yi nereye yönlendirmeyi hedefliyor? Önemli olan bu soruların yanıtlanmasıdır.

Hatırlanacağı üzere Öcalan ilk yakalandığında “bana olanak sağlasın, kan dökülmeden Kürt sorununu çözme de  ben devlete hizmete hazırım demişti”, dün değil ama bugün AKP hükümeti Öcalan’ı muhatap alarak, Kürt direnişinin bitirilmesi  noktasında işe koyulmuştur.

Açık ki, bunda amaç PKK'yi devletin sınırlarını çizdiği alana çekerek, en alt düzeyde kırıntılarla reformizm ölüm çukuruna  çekmektir. Hayali beklentiler yaratarak, bilinçleri bulandırıp,  PKK'nin yurtsever kimliğini törpülemek, en az istemlerle, sınırlı tutularak işbirlikçi tekelci sermaye ve onu AKP hükümeti Kürt hareketini düzene içinde eritmek istiyor.

Kuskusuz yok ki  PKK, barış taktiği ile burjuvazi egemen sınıflar ve devlet içerisinde çelişkilerden yararlanarak, Kürdistan'daki ulusal mücadelenin belli istemlerinde  sonuç almak istiyor.  Elbette çelişkilerden yararlanıldığı ve güç toplayıp daha güçlü bir adım için  kullandığı oranda, yani  reformlar devrimin kaldırıcı olarak ele alındığı durumda,  bu taktik devrimci bir rol oynayacaktır.

Ama PKK'nin  Öcalan’la yürütülen barış görüşmeleri politikası bu gereksinime yanıt veren bir taktik olmadığı  gibi, “siyasi çözüm” yanlısı burjuva eğilimi güçlendirmek gibi, reformist-liberal bir teşvik unsurunu içerdiğinde  devrimci bir rol yerine reformculuğu güçlendiren bir rol oynayacaktır.

Yol haritası somut olarak belli olmayan aynı keza muhatabın somut olarak kimler olduğu  açık  olmayan  her fırsatta terör ve teröre karşı devlet güçlüdür  nakaratlarının tekrarlandığı kuşatma saldırısının  çok yönlü olarak sürdüğü durumda işbirlikçi tekelci sermayenin ve Amerikan emperyalizminin yeniden yapılandırılmasını programının ekonomik, politik, toplumsal, ideolojik ve askeri planda yasama geçirmenin de kararlılıkla sürdüğü bir  dönemde, gerilla güçlerinin belli bir takvim içinde, sınır dışına çekilmesinin bir gerekçesi yapılması elbette ki doğru- devrimci bir politika değildir ve olamaz da.

Öcalan ve BDP, “AKP hükümetine ve MİT’e  samimi yaklaşıyorlar, devlet olaya ciddiyetle bakıyor diyerek  barış bir şans verilmesi  gerekir”,  deniyor. Belli ki. PKK lideri, Bu yaklaşımıyla hem devlette ve hem de AKP’nin  Kürt  sorununun "siyasal çözüm" düşüncesinin etkisi altında olduğu mesajını veriyor. Haliyle bu yeni olarak adlandırılan politik yönelim doğası gereği reformist karakterdedir. PKK önderliğinin açıklamaları ve  Kürt sorununa ilişkin çözüm önerilerinde bunu görmek mümkündür.

Kuşku yok ki, PKK'nin seslendirdiği "barış" ve "siyasi çözüm" politikası reformist içeriktedir.

Bu politikanın sonucudur ki, emperyalizme ve Türk egemen sınıflarına ısrarla amacının  TC devletini yıkmak değil, demokratikleştirmektir. Cumhuriyeti yıkmak değil demokratik bir cumhuriyet olarak yenilemektir. Ülkeyi bölmek değil, Kürt kimliğinin ve haklarının tanınmasıdır. Ayrı devlet kurmak değil, anayasal güvenceye kavuşturulmuş aynı devlet çatısı altında vatandaşlık bağıyla bağlı bir çözümdür vurgusu yapılmaktadır.

Yine bu politika ve yönelimin sonucudur ki, Türk egemen sınıflarına “bu krizden sizi ancak biz kurtarırız, böylece Türk devleti bölgenin en güçlü devleti haline gelecektir” açıklama ve propagandası yapılmaktadır.

Evet, PKK, ulusal yurtsever bir partidir ve Kürt ulusal devriminin önderliğini yapmaktadır. Türkiye halklarının ve işçi sınıfının özgürlük. devrim ve sosyalizm istemlerinin  mücadelesinin temsilcisi olan devrimci ve komünistler tüm işçi emekçi kitleler önünde devrimci dostluğun, sorunluluğun  tarihi ve güncel sorumluluklarının bir parçası olarak gerçekleri olduğu gibi açıklıkla yurtsever hareketin sınıfsal ve ulusal davanın ve kavganın zararına olan olumsuz çözüm önerilerini eleştirmek- mücadele etmekle  yükümlüdür.

PKK'nin "barış", "siyasi çözüm"' söylemi ve yönelimi. O'nun ulusal yurtsever demokrat  kimliğinden,  ulusal reformist kimliğinin geliştirilip derinleştirilmesinde  ifadesini bulmaktadır. Önü alınmadığı zaman kaçınılmaz sonu FKÖ'lüleşmedir,ANC'leşmedir. Kürt halkını, Türkiye halklarının, işçi sınıfının düşmanları PKK'yi bütünüyle yurtsever devrimcilikten arınmış bir PKK olmayı dayatıyor. Kürt devrimini reformist-liberal çizgide boğarak söndürme, bazı kırıntılarla bitirmeyi amaçlıyorlar.  Emperyalizm ve yerli gericilik bu çabasında yalnız değildir. Reformist akım da bu amacında onun hizmetinde.

Bu gerçekleri görmezden gelmek, en başta Kürt halkına ve haklı ulusal savaşımında verdiği  ağır bedellerle bağdaşmaz.

Kürt ulusal devriminin (ve Türkiye devletinin) işbirlikçi egemen sınıfları krizden çıkarmak gibi, krizini bir nebzecik olsun bile Kürt ulusal ulusal mücadelesi kapitalist Türkiye düzeninin reforme edilmesiyle, işbirlikçi Türk burjuva faşist diktatörlüğünün demokratikleştirilmesiyle  (burjuva demokrasisine dayanan bir diktatörlük) asla çözülemez. Adına ister eyalet  isterse "özerklik" ya da "otonomi" vb. densin -ki  bugün tüm bunlardan geriye düşülmüştür- işbirlikçi tekelci kapitalist düzen, Türk egemen sınıflarının egemenliği ve faşist diktatörlük. Anti-emperyalist demokratik halk devrimiyle yıkılmadan ve bir emekçi cumhuriyeti kurulmadan Kürt sorunu demokratik halkçı bir zeminde çözülemez.

Silahların bırakılması ve sınır dışına çıkılmasının  ilanı  ve barış görüşmeleri çerçevesinde A. Öcalan'ın ileri sürdüğü gibi "TC'nin hükümranlığına  karşı olmayıp cumhuriyeti yeniden birlikte örgütleyelim" görüşleriyle Kürt ulusu çektiği acılardan kurtulamaz, eşit, onurlu, özgür demokratik bir barışta elde edilemez ve haliyle  zoraki bağımlılık ilhak ve işgalci  boyunduruk ortadan kaldırılamaz.   Türk burjuva cumhuriyetini Türk egemen sınıflarıyla birlikle yeniden örgütlemek görevi, işçi sınıfının, Kürt halkının emekçi yığınların görevi değildir. Baskı, zulüm ve sömür üzerinde yükselen TC devletini; yerine işçi ve emekçilerin  Sovyetler Cumhuriyetini kurmaktır.

Kürt ulusu, ezilen bağımlı statüsünden, baskıdan ancak devrimle kurtulabilir. Kürt ulusu, başta ayrı devlet kurma hakkı  olmak üzere (başta da ayrı ulusların ve dillerin eşitliği) Türkiye devriminin temel sorunlarından biridir ve genel politik özgürlükler sorununun temel, asli bir unsurudur. Politik özgürlüklerin kazanılması (bu özgürlüklerin bir bileşeni olan Kürt ulusunun ulusal özgürlüğünü kazanması) sorunu ise bir devrim sorunudur.

Her devrimin temel sorunu, iktidar sorunudur. Egemen sınıfların iktidarı yıkılmadan, egemen sınıfların iktidarının sürdüğü koşullarda Kürt devrimi “anayasal” bir kimliğin kazanılmasıyla burjuva demokratik reformcu bir çözümle sonlanırsa, bu tarihsel ve siyasal bakımdan çok önemli bir ilerlemeyi ifade etse de,  Kürt sorununu temelde çözümü olmayacak ve  sorun bir biçimde sürecektir. Olsa olsa zora ki bağımlılık ve inkâr politika ve ulusal baskı geçici olarak hafifleyerek, daha ince ve dolaylı biçimde sürecektir.

Bu çözüm ne proletaryanın ne Kürt halkının, ne de Türkiye halklarının çözümü olamaz ve olmayacaktır. Ki, Türk egemen sınıfları iyice köşeye sıkıştıklarında, devrimin Batı'ya sıçrayarak düzeni ve faşist diktatörlüğü yıkma somut tehlikesiyle karşı karşıya getirdiği koşullarda, bütünü kurtarmak için parçayı feda etme taktiğinin bir gereği olarak söz konusu çözümü benimseyebilir. Söz konusu burjuva reformist çözümler gündemleşebilir de. Ki nitekim burjuvazinin akıllı ideologları politik sözcüleri, satılık kalemşörleri, diplomasi uşakları, daha bugünden söz konusu "siyasi çözüm" politikasını geliştiriyor ve egemen sınıfları bekleyen tehlike karşısında uyarıyorlar.

Bu gerçeğin bir an olsun unutulmaması, gerekiyor. Yurtsever dostların bu gerçeği de görmesi gerekir.

Her ulusun barış içinde yaşama hakkı vardır. Tıpkı her ulusun ayrı devleti kurma hakkı olduğu gibi. Ulusların ve halkların barış içerisinde özgürce yaşama hakkı vardır. Ama odağında emperyalizmin durduğu dünya gericiliği, halkların ve ulusların bu hakkını da gasp etmiş, gasp etmeye sistemli bir biçimde devam etmektedir ve edecektir. Coğrafyamızda da barışın düşmanları emperyalistler, Türk egemen sınıfları ve burjuvazisidir. Proletarya ve temsilcisi devrimci ve komünistler,  emperyalizmin, Türk egemen sınıflarının, işbirlikçi tekelci burjuvazisinin faşist diktatörlüğünün barış düşmanlığına, barış hakkının gaspına kirli  savaşıma kendi çıkarları uğruna halkları, ulusları birbirini kırdırtmasına, haksız savaşa karşı devrim ve sosyalizm mücadelesini yükseltecek yanıt verecektir.

Devrimi, sosyalistler ve sınıf bilinçli işçiler, barış talebinin en enerjik ve en devrimci temsilcisidir. O, ütopik, reformist, dar ulusalcı akım ve eğilimlerle kendi arasında kalın bir çizgi çekerek, sömürücü inkarcı ve imhacı egemen sınıfların egemenliğine karşı, devrimci temelde bu talebe sahip çıkmaya devam edecektir.

Coğrafyamızda barış, Kürt ulusu ve Onun onurlu barış talebi ancak devrimle elde edilir? Tıpkı Kürt ulusunun ulusal özgürlüğü ve genel politik özgürlüklerin kazanım sorunu gibi bir devrim sorunudur. Anti-emperyalist demokratik devrimin zaferi sorunudur.

Yarı-sömürge geri kapitalist Türkiye düzeni sürdükçe. Kürt ulusunun adil, eşit, özgür ve onurlu bir barışı elde etmesi asla olanak değildir. Barışı kazanmak mı istiyoruz. o barış devrimle,  barış düzenin ve egemen sınıfların egemenliğinin ve faşist diktatörlüğün yıkılmasıyla kazanılacak ve bir süreçtir..

Kim tarafından önerilirse önerilsin, kim  tarafından mücadelesi verilirse verilsin, karşılıklı görüşme ve Kürt ulusunun ulusal haklarının kabul edilerek çözüme bağlanmamış, somut demokratik bir öz taşımayan "politik çözüm"le sağlanan "barış"  kalıcı barış değildir, olamazda. Kim ne derse desin düzen lan içerisinde Kürt devriminin en ileri kazanımları (örneğin: Kürt kimliğinin tanınması, tanınması siyasi çözüm" öneri ve yönelimini desteklemektedir.)

Komünistler, PKK'nin emperyalizme, faşist  gericiliğe darbe vuran mücadelesi sürdüğü sürece, onun demokratik mücadelesi yanıyla ortak düşmana karşı, ortak kavgasını yürütmede bir an bile tereddüt etmeyecektir.

Öte yandan komünistler  bu süreçte PKK ile sınıfsal farklılığını ortaya koymaktan da geri durmayacaktır. Bu bizim devrimci komünist sınıf kimliğimizin ve devrimci ittifak anlayışımızın vazgeçilmez bir gereğidir.

PKK'nin "barış" ve "siyasi çözü" mücadelesi reformcu içeriğine karşın bugün için ilerici ve geliştirici bir rol oynamaktadır. PKK'nin reformist çizgisi Onu emperyalistlerle daha fazla uzlaşmaya ve  Türk burjuvazisinin içerisinde gelişen "politik çözüm" 'çizgisine dayanarak değil,  ulusal kurtuluşçu Kürt devriminin dinamiğine dayanarak savaşı  büyütmüştür. Bu onun güçlü yanıdır.

Komünistler proletaryanın halkların, devrim ve sosyalizmin yararına olan ve  buna hizmet eden onurlu  barıştan yanadırlar. Ne olursa olsun barış realitesi kadar, düzen içi kazanımlarla bitecek bir ufuk darlığıyla yürütülecek barış stratejisine ve böyle bir stratejiye yönelim gösterilmesi, ezilen ve horlanan Kürt  kitlelerinin söz konusu talebini ve mücadelesini dışarıdan seyreden, küçümseyerek bakan bir tavır değil, bilakis talebi devrimci kitle mücadelesinin geliştirilmesinin aracı yapan bir politik-pratik hattın savaşımını yapmaktadır.

Vurgulanması gerekir ki. PKK'nin öngördüğü "barış", "siyasi çözüm" politikasının zaferi bile büyük bedeller ödemeyi, faşist diktatörlük ile sert bir savaşımı gerektiriyor. Bu olmaksızın Türk egemen sınıflarının (gerek geleneksel politik şekillenmeleri gerekse, Türkiye'nin jeopolitik öneminden kaynaklanan konumu ve emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesinin sertleşecek oluşu, gerekse de söz konusu burjuva reformist çözümün yol açacağı yeni devrimci imkânların olası sonuçlarından duydukları korku vb.) Kürt ulusun kolektif haklarını içeren bir  çözüme evet diyeceğini beklemek politik saflık olacaktır ve bu bakımdan da PKK gerilla güçlerini sınır dışına çekmemeli ve  onurlu barış için  gerilla güçleri yerinde kalmalı ve görüşmelerde baskı rolünü oynamalıdır.

PKK'nin "barış", "politik çözüm" yöneliminin reformist de olsa ilerici bir rol oynadığından bahsettik. Bu rol kaçınılmaz olarak barış talebini duyduğu her yerde kırmızı renk görmüş boğa gibi saldıran faşizm rahatsız edecektir. Ama aynı biçimde Kürt hareketini yeni tuzakların beklediğini ve  Osmanlı da çok olan oyuna Kürt direnişinin heba edilmemesi için devrimci ve sosyalistler olarak Kürt direnişiyle omuz omuza olurken, TC devletinin ve AKP hükümetin'in Kürt hareketini tasfiye etme planına karşı Kürt özgürlük hareketini uyarmaya ve  tehlikeli hayalci yaklaşımların eleştirisini yapmaya devam edeceğiz.

21 Mart 2013 Perşembe

İşte Öcalan'ın mektubu: Silahlar sussun!

Günlerdir manşetleri işgal eden, herkesin merakla beklediği Abdullah Öcalan'ın yazdığı 5 sayfalık mektup Diyarbakır Newroz'unda okundu. Mektubu BDP'li Pervin Buldan ile Sırrı Süreyya Önder okudu. Biri Kürtçe okurken diğeri Türkçe okudu.

ARTIK SİLAHLAR SUSSUN
Öcalan, iki dilde okunan mesajında "Artık silahlar sussun, silahlı güçlerimiz sınır dışına çekilsin. Bu bir son değil yeni bir sürecin başlangıcıdır" dedi.

İşte Öcalan'ın mektubunun tam metni;

"Merhaba Newroz kutlu olsun. Mazlumların özgürlük ve Newroz'u kutlu olsun. Selam olsun bu uyanış canlanış ve diriliş günü olan Newroz'u kutlayan Ortadoğu ve Orta Asya’ya selam olsun.

Selam olsun bütün kardeş halklara. Zağros ve Toros eteklerinden Fırat ve Dicle nehir vadilerine Mezopotamya’nın tarım köy ve şehir uygarlıklarına analık eden halkların en eskilerinden olan Kürtler sizlere selam olsun.

Binlerce yıllık bu medeniyeti farklı ırklarla birlikte inşa eden Kürtler için Dicle ve Fırat Sakarya'nın kardeşidir. Horon ve zeybekle halayla kardeş olur. Son 200 yıllık fetih savaşları baskıcı anlayışla Arabı Türkü Farasi'yi ulus devletçiklere Sünni problemlere götürmüştür.

Sömürü rejimler miadini doldurmuştur. Ortadoğu halkları uyanıyor aslında dönüyor. Birbirine karşı savaşlara artık dur diyor.

NEWROZ ATEŞİNİ DOLDURANLAR 'BARIŞ' DİYOR
Artık Newroz ateşini dolduranlar barış diyor, kardeşlik diyor, çözüm diyor. Bu mücadele bilinci anlayışı amaçlıyor. Bu haykırış bir noktaya ulaşmıştır. Bizim kavgamız hiçbir ırka, dine mezhebe karşı olmamış ve olamaz. Kavgamız bilgisizliğe baskı ve ezilmeye karşı olamaz.

Bugün artık yeni bir Türkiye'ye yeni bir Ortadoğu ve geleceğe uyanıyoruz. Gençler, söylemlerimi kabul eden dostlar sesime kulak kesilen insanlar! Bugün yeni bir dönem başlıyor. Silahlı direnişten demokratik siyasete kapı açılıyor.

ONLARCA YILIMIZI BU HALK İÇİN FEDA ETTİK
Demokratik hakları özgürlükleri eşitlikleri esas alana bir anlayış gelişiyor. Biz onlarca yılımızı bu halk için feda ettik helal olsun.

Bu fedakarlıkların hiçbiri boşa gitmedi. Kürtler aslını yeniden kazandı. Kutlu olsun. Artık silahlar sussun, fikirler konuşsun noktasına geldik. Yok sayan inkar eden paradigma yok oldu. Akan kan Kürt'üne Türk'üne Laz'ına bakmadan bağrından akıyor bu coğrafyanın.

SİLAH DEĞİL SİYASET ÖNE ÇIKIYOR
Ben beni dinleyen milyonların şahitliğinde diyorum ki artık yeni bir dönem başlıyor. Silah değil siyaset öne çıkıyor.

BU SON DEĞİL YENİ BİR BAŞLANGIÇTIR
Artık sınır ötesine çekilme aşamasına gelinmiştir. Bu davaya inanan herkesin sürecin hassasiyetlerini sonuna kadar gözeteceğine inanıyorum. Bu son değil yeni bir başlangıçtır. Bu mücadeleyi bırakmak değil yeni bir mücadeleyi başlatmaktır.

Kürdistan ve Anadolu'ya yaraşır şekilde tüm halkların kültürlerin eşit şekilde oluşması için herkese eşit sorumluluklar düşüyor. En az Kürtler kadar Ermenileri Türkmenleri Arapları da yakılan ateşten kaynaklı kendi öz eşitlikleri olarak yaşama çağırıyorum.

Saygıdeğer Türkiye halkı. Bugün Türk halkı bilmeli Kürtlerle 100 yıldır İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşliğe dayanır. Bu kardeşlik hukukunda fetih, inkar asimilasyon olmamalıdır.

Kapitalist modernleşmeye dayalı halkı bağlamayan elitin çabaları bitmiştir. Bu zulüm cenderesinden ortaklaşa çıkış yapmak için Ortadoğu’nun iki stratejik gücü olarak kendi öz ve uygarlıklara uygun şekilde demokratik modernliğimizi inşa etmeye çağırıyorum. Bu çağrıya cevap veren yok mu?

ZAMAN HELALLEŞME ZAMANIDIR
Zaman helalleşmenin zamanıdır. 1920'de orta geçmişimizin önümüze koyduğu gerçek geleceğimizi birlikte kurmamız gerektiği gerçeğidir. TBMM'nin kuruluşundaki ruh yeni dönemi aydınlatmalıdır.

Kadınları, ezilen mezhepleri ve kültürel varlık sahiplerini, işçi sınıfı temsilcileri ve herkesi çıkışın yeni seçeneği olan demokratik modernite sisteminde yer tutmaya çağırıyorum. Ortadoğu ve Orta Asya demokratik bir düzen aramaktadır. Herkesin özgürce ve kardeşçe model arayışı ekmek kadar ihtiyaçtır. Bu modele Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının öncülük etmesi kaçınılmazdır.

Tıpkı yakın tarihte Misak-i Milli çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı'nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz.

Misak-i Milli'ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti'nde ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir "Milli Dayanışma ve Barış Konferansı" temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum.

Son 90 yılın hata ve eksikliklerine rağmen mağdur edilmiş halkları ve sınıfları yanımıza alarak bir model inşa etmeye çağırıyoruz. Bu çağrıya bir selam!

BİZİ BÖLMEK İSTEYENLERE KARŞI BÜTÜNLEŞECEĞİZ
Biz kapsamının genişleyici kapsamı dar iktidar seçkinliğiyle teke indirilmiştir. Biz kavramına eski ruhu verilmelidir. Bizi bölmek isteyenlere karşı bütünleşeceğiz. Ayrıştırmak isteyenlere inat birleşeceğiz. Zamanın ruhunu okuyamayanlar tarihin çöp sepetine giderler. Bölge halkları yeni şafakların doğuşuna şahitlik etmektedir.

Bu Newroz hepimize müjdedir. Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'in mesajlarındaki hakikatler bugün yeniden harekete geçiyor.

YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ
Yeni mücadelenin zeminin fikir ideoloji ve demokratik siyasettir. Yeni mücadelenin zemini demokratik siyasettir. Demokratik mücadele başlatmaktır. Selam olsun bu sürece güç verenlere. Demokratik barış sürecini destekleyenlere. Selam olsun halkların kardeşliği için sorumluluk üstlenenlere. Yaşasın Newroz! Yaşasın halkların kardeşliği!

20 Mart 2013 Çarşamba

BDP AKP’nin “provokasyon” demagojisine öykünmemelidir

DHKP-C’nin Adalet Bakanlığı ve  AKP merkezine yönelik eylemleri üstlendiğini bir bildiriyle üstlenmesine ve bu saldırıları neden gerçekleştirdiği açıklamasını yapmasına rağmen bunları dikkate almadan, geçmiş dönemde   PKK’nin yapmış olduğu askeri eylemlere ilişkin olarak AKP, MHP, CHP’nin söylediklerinin aynısını bugün  BDP merkezi söylemeye başladı. DHKP-C’nin gerçekleştirmiş olduğu eylemle ilgili olarak her hangi somut bir bilgi olmadan  eylemi provokasyon olarak suçlaması ilginç olmuştur. BDP merkezinin açıklaması şöyle:
“Çözümden ve barıştan yana olan herkesin bu tür provokasyonlar karşısında daha iradeli, daha kararlı ve daha güçlü durması, asla geri adım atmaması gerekir. Olası yeni provokasyonlara karşı devlet ve hükümet zamanında gerekli tedbirleri almalıdır. Provokasyonları önlemek öncelikli olarak hükümetin görevi ve sorumluluğundadır. Demokratik kamuoyu da gelişmeler karşısında daha duyarlı ve dikkatli olmalıdır. Bir kez daha saldırıyı kınıyor Ak Parti'ye ve Adalet Bakanlığı'na geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.”
BDP’nin ve BDP çizgisinde politika yapanların  her şeyi ne i-düğü belli olmayan Öcalan’ın barışına bağlayarak hareket etmeleri ve  devrimci mücadeleyi, tüm gelişmeleri  “ama barışa zarar verir” gerekçesiyle  karşı çıkmaları ve bene olmayan tufandır yaklaşımını benimsemeleri, önümüzdeki süreçte devlete ve AKP’ye yönelen her eylemi “ barışa zarar veren provokasyon olarak görüp” mahkum etmeye ve devrimci hedefli eylemleri provokasyon olarak değerlendirip, AKP ve devlete  güven vermeye ve bakın biz silahlı her türlü eyleme karşıyız görüntüsü içinde barış için her yol mubah hattında yürüyeceklerdir.

İşin ilginç olanı, BDP, PKK’nin daha önceden bu türden onlarca eylemi olmuştu ve hiç birisini de provokasyon yada şunu önlemeye yönelik bir eylem olarak değerlendirip mahkum etmemiştir. DHKP-C’nin yaptığı eylemi tasvip etmeye bilinir ve buradan hareketle eleştirmekte mümkündür. Ama hedefi doğru seçilmiş ve halka zarar verilmemesine özen gösterilmiş bir eylemi barışı engellemek amaçlı düzenlenmiş bir provokasyon eylemidir ve herkes bunun karşısında durmalıdır” yönlü açıklama yapması, aslında BDP’nin ne kadar grupçu  ve dar her şeyi kendisiyle sınırlandırmış, kendi dışındaki devrimcileri dikkate almayan ve onarlın mücadelesine  saygı duymayan bir konumda durduğunu gösteriyor.

Daha da önemlisi, benim politik olarak desteklediklerim yaparsa hatalı ve yanlışta olsa iyidir, başka akımlar yaparsa doğruda olsa yaptıkları  kötüdür demek, benmerkezci bir yaklaşım tekelci zihniyet olduğu gibi aynı zamanda    güç ve eylem birliklerine zarar veren grupçu tutumlardır ve bundan vaz geçilmelidir. Bu zihniyet değiştirilmediği durumda devleti ve AKP’yi darbeleyip gerileten her eylemi provokasyon, barışı bozmak vb. olarak değerlendirerek  emekçi yığınları ve devrimcileri düzene ve AKP’ye karşı mücadele etmekten alıkoyan, Onların diliyle konuşan yargılayan tutumların, hem devrim ve hem de Kürt özgürlük mücadelesine zarar vereceğini unutmadan, bu türden gericiliğe destek veren ve  onların yaptıklarını meşrulaştıran yaklaşımlardan uzak kalınmalıdır. BDP provokasyon girişimlerini devrimci ve sosyalistlerden değil, devletten ve devletin derinliklerinden aramaları ve hedef şaşırtmaca tutumlara olanak vermemelidir.
Devrimci Halkın Birliği

19 Mart 2013 Salı

'Faşizme karşı omuz omuza!' / Hakan Gülseven

Bakmayın siz kimi palavracıların, “Askeri vesayet bitiyor,“ laflarına. TSK, 'cemaat' denen gizli teşkilatın ve AKP'nin dümen suyuna giriyor... Tüm kurumlar, ABD'den alınma icazetle iktidara gelen gerici kadronun ahmaklık seviyesine eşitleniyor. Valiler harem-selamlık uygulamaları başlatırken, rektörler hurafeci dalkavuklar arasından seçiliyor. Emniyet, Ahmet Şık'ın kitabında ortaya koyduğu üzere, polis memurlarını tek tek fişleyen Fethullahçı örgütün eline geçmiş vaziyette. Aynı örgütün yargının kritik noktalarına da yerleştiği açık...

***

Bu gelinen noktada, İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu'nun “Faşizme karşı omuz omuza!“ sloganlarıyla başlaması çok önemlidir. Bu slogan yaşını başını almış avukatlar tarafından atılmaya başladıysa , hem memlekette faşizm tehlikesi ciddi bir ihtimal haline gelmiş demektir hem de buna karşı bir direnç potansiyeli kendini göstermektedir.

Fikriyatı ne olursa olsun, İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, İslami soslu faşizme direneceğini beyan ederek cesaretli bir adım attı ve binlerce avukat ona destek veren imzalarıyla bir irade beyanında bulundu. Vakit Gazetesi muhabirinin provokasyon çabası bile dünkü Genel Kurul'un atmosferini bozamadı... Yargı mensuplarının bu tavrı tüm ülke için bir umut oldu...


***

Evet, Türkiye'de ağır bir 'İslami soslu' diktatörlük dönemi başladı. Öyle böyle değil. Politik alanı aşan, toplumsal yapıyı baştan başa yeniden 'dizayn etmeyi' hedefleyen karşıdevrimci bir iktidarla muhatabız. Öyle ki, sırf Başbakan istiyor diye diziler bitiriliyor, kimi dizilerin senaryoları, iktidarın hoşuna gitsin diye dualarla süsleniyor... 'İslami soslu' avanta diktatörlüğünün canını sıkacak her şey halının altına süpürülüyor. Sevin ya da sevmeyin, yarım asırlık gazetecilerin yazıları bile sansür yiyor...

Bu siyasi durumun tek bir haysiyetli karşılığı vardır, o da direniştir.


***

Toplumumuz örgütsüz bir toplum olmasına rağmen her tarafta kendiliğinden direnişler patlak veriyor. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde yaprak kımıldamazken, 2 bin öğrenci birden bire meydana çıkıyor. Dikmen halkı, rantçı taşeronlara pabuç bırakmıyor, gecekondusunu savunuyor. Antalya köylüsü 2B vurgununa karşı ayaklanıyor. Karadeniz başta olmak üzere tüm ülkede HES'lere karşı mücadele büyüyor...

***

Bu iktidarın pervasızlığı iyidir. Toplumumuzun biat kültürüyle küllenen direniş damarını ortaya çıkardığı için gayet hayırlıdır. Bahşedilerek değil, direnerek elde edilecek bir demokratik toplum ihtimali doğmuştur. Toplumların en güzeli, direnenlerin yarattığı bir toplum olsa gerektir...

16 Mart 2013 Cumartesi

Solun tarihi örgütü "Fikir Kulüpleri Federasyonu" yeniden kuruluyor

Sayıları 180'i aşan üniversite kulübünün çağrıcılığıyla, ODTÜ U3 amfisinde toplanan Üniversite Kongresi, bugünlerde yoğun bir hareketliliğe sahne olan üniversitelerdeki bu hareketliliği uzun süreli bir eylemliliğe dönüştürecek bir adım attı.

25 Şubat’ta ODTÜ’de duyurusu yapılan ve tüm Türkiye'den 180'den fazla kulübün bir araya gelmesiyle gerçekleştirilen  “Üniversite Kongresi”nden "Fikir Kulüpleri Federasyonu" kurulması kararı çıktı.

ÜNİVERSİTE KONGRESİ'NDEN KARAR
Üniversite Kongresi'nden Fikir Kulüpleri Federasyonu kurulması kararı çıktı.

ODTÜ U3 amfisinde toplanan Üniversite Kongresi'nden Fikir Kulüpleri Federasyonu kurulması kararı çıktı. kongrenin çağrıcılığını 180'in üzerinde üniversite kulübü yapmıştı. Bugün sabah 10'da başlayan kongre tüm Türkiye'den seçilen delegelerle toplandı. Toplantıda daha önce belirlenen ve ilan edilen "üniversite ve bağımsızlık", "üniversite ve aydınlanma", "anayasa", "üniversitelerde bilim", "üniversitelerde kültür-sanat" ve "YÖK" başlıkları tartışıldı. Tüm bu başlıklarda yürütülen hararetli tartışmalardan sonra kongre karar taslak metinlerine son halleri verildi ve kararlar oy birliğiyle kabul edildi.

Son bölümde "ne yapmalı" başlığında yürütülen tartışmalar ışığında karar metni oylamaya sunuldu. Kongre hazırlık komitesinin önerisiyle kongre delegelerine sunulan Fikir Kulüpleri Federasyonu kurulması önerisi büyük bir coşkuyla kabul edildi. Tüm salon tarafından dakikalarca alkışlanan kararla birlikte 25 Şubat'ta duyurusu yapılan Üniversite Kongresi, Fikir Kulüpleri Federasyonu kurulması kararıyla sonlandı.

Kongreye, İstanbul Barosu adına Ümit Kocasakal, Çağdaş Hukukçular Derneği Adına Taylan Tanay, Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnsiyatifi adına Mehmet Karlı desteklerini iletti. Ayrıca ODTÜ Mezunlar Derneği, ÜKD, RedHack ve Adana Demirspor taraftar grubu da kongreyi selamladı.

Kongrenin sonlanmasıyla birlikte Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun kurulması çalışmaları başladı.

Sonuç deklarasyonu
Tüm Türkiye’den 180’in üzerinde öğrenci kulüp ve topluluğunun 15 Mart’ta ODTÜ’de gerçekleştirdiği Üniversite Kongresi, ülke ve üniversiteye ilişkin üniversite gençliğinin fikirlerini ve bu doğrultuda geliştireceği tutumu ortaya koyarak tamamlamıştır.Temsil niteliği bulunduğuna ülkenin dört bir yanındaki irili ufaklı üniversitelerden gelen yüzlerce delegenin şahit olduğu Kongre’den çıkan kararlar ülkenin geleceğine damga vurma iddiasındadır.

Üniversite kongresi, üniversitenin kurumu olduğu toplumun sorunlarından bağımsız olamayacağı, bu sorunlara ilişkin geliştirileceği duyarlılığın konum itibariyle bilimden, aydınlanmadan, bağımsızlıktan ve özgürlükten yana olması gerektiği gerçeğinden hareket ederek bu başlıkları tek tek ele almış, bu değerlerin güncellikteki izdüşümleri üzerine tartışmıştır.

Burada belirtilen kararları oluşturan tartışmaların bütünü, Kongreden sonra çıkartılacak olan ve tüm tebliğ ve sunumların yer alacağı Kongre kitapçığında yer alacaktır.

1. Kongremiz, ülkemizde yürütülen savaş çığırtkanlığına, emperyalizmin politikalarında ülkemizin rol almasına kesin olarak karşı olduğunu ilan eder.

2. Kongremiz iktidarın dayattığı yeni anayasayı ve ülkeyi tek adam yönetimine geçirecek olan başkanlık sistemini koşulsuz reddetmektedir. Bu çerçevede yeni anayasa ve başkanlık sisteminin iç yüzü halka anlatılacak, alternatifler yaratılıp topluma mal edilecektir.

3. Üniversiteliler ülkede artan dinselleşmeye karşı aydınlanma değerlerinin taşıyıcısı ve aydınlanmanın kararlı savunucuları olmaya devam edeceklerdir.

4. Yeni YÖK yasasına karşı çıkmak bir ülke meselesidir. İlerici üniversite gençliği, meydanı akıl dışılığa teslim etmeyecek, üniversitenin ruhuna Fatiha okutacak yeni YÖK yasasına geçit vermeyerek işe başlayacaktır.

5. Üniversiteli kimliğine şeklini veren bilimsel düşünüşün terk edilmesine izin verilmeyecek, akademiden uzaklaştırılan bilim üniversitede var edilmeye devam edecektir.

6. Kültür sanat alanına yönelik ülke genelinde süren kısıtlama ve içerik boşaltma çabalarına Kongremiz kesin olarak karşı duracaktır. Üniversitelerdeki kültür-sanat alanının canlandırılması kongremiz katılımcısı üniversite kulüplerinin ve tüm Türkiye gençliğinin sorumluluğudur.

7. Kongremiz, üniversite gençliğinin uzun yıllardır savunduğu ve savunduğu için hapislerde dahi yattığı eşit – parasız eğitim talebini sahiplenmektedir. Kongremiz, bu mücadelenin yükseltilmesi görevini üstlenecektir.

8. Üniversite gençliğinin umutlarını ve hayatla olan bağlarını zedeleyen, bunun yanında ülkenin geleceğini olumsuz etkileyen geleceksizliğe karşı mücadele edilecek, üniversite öğrencileri arasında dayanışma bağlarının kuvvetlendirilmesi için çalışmalar yapılacaktır.

9. Kongremiz yüzlerce öğrenciyi cezaevlerine gönderen siyasi iktidarı ve artık onun güdümünde işlediği herkesçe kabul edilen yargıyı lanetler. Kongremiz cezaevlerindeki öğrencilere özgürlük talebini tekrar eder ve cezaevindeki öğrencilerle dayanışma duygularını ilan eder.

10. Kongremiz, üniversitelerde artarak devam eden soruşturma ve Özel Güvenlik terörüne gençliğin boyun eğmeyeceğini ilan eder. Soruşturma ve ceza alan, ÖGB terörüne maruz kalmış tüm öğrencilerle dayanışma duygularını belirtir.

11. Kongremizde tüm Türkiye yükseköğretiminden anlamlı bir toplam birleşmiştir. Bu birlikteliğin ülkeye umut olabilmesi için güçlenerek sürdürülmelidir. Bu nedenle Üniversite Kongresi, kongreye katılan ve kongre kararlarını onaylayan tüm kulüp ve toplulukların oluşturduğu Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun kuruluşunu ilan eder.”