28 Eylül 2012 Cuma

'Sol' partilerin Balyoz yorumu ne?

Sol Partiler Balyoz Davası'nı ve mahkeme kararını BirGün'e değerlendirdi. İşçi Partisi bilindiği gibi Balyoz'un bir tertip olduğunu söylüyor ve ABD'nin bu yolla TSK'yı tasfiye etmek istediğini belirtiyor.

BirGün gazetesinin haberinde, genel olarak, söz konusu davanın egemenler arası "deve güreşi" olduğu ve adil yargılama hakkının ihlal edildiği tespitlerine yer verildi. İşte o haber:

Emekli ve muvazzaf askerlerin yargılanmasıyla Türkiye tarihine geçen, 250’si tutuklu 365 sanığın yargılandığı Balyoz Davası’nda karar önceki gün açıklandı.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek ve eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ı önce 'ağırlaştırılmış müebbet'e ardından da 'darbeye teşebbüs' olduğu gerekçesiyle 20'şer yıl hapse mahkum etti.

Mahkeme Heyeti, Orgeneral Bilgin Balanlı, Koramiral Abdullah Can Erenoğlu, Tümgeneral Gürbüz Kaya, MHP Milletvekili emekli Korgeneral Engin Alan, emekli Orgeneral Ergin Saygun ve emekli Albay Cemal Temizöz'ün de aralarında bulunduğu 78 sanığa ise 18'er yıl hapis cezası verdi. Davada yalnızca 34 kişi beraat etti.

Sol Partiler söz konusu davayı ve mahkeme kararını değerlendirdi. Genel olarak, söz konusu davanın egemenler arası "deve güreşi" olduğu ve adil yargılama hakkının ihlal edildiği tespitlerine yer verildi. İşte o değerlendirmeler:

ÖDP Eş Genel Başkanı Alper Taş:
Hukuki manada tartışmalı bir karar olduğunu düşünüyoruz. Bunun iki boyutu var. Birincisi, zaten bu kararı veren mahkemeler tartışmalı. Özel yetkili mahkemeleri, hukuktan daha çok siyasi bakış açısıyla karar veren mahkemeler olarak görmek gerekiyor. Bizzat kararın sahibi mahkemeler tartışmalı olduğu için, bu mahkemelerin verdiği kararlar da tartışmalı.

İkinci olarak da mahkeme sürecinde adil yargılama sürecinin işletilmediğine dair birçok örnek var. Buradan baktığımızda bu kararın tartışmalı bir karar olduğu fikrindeyiz.

Sonuç itibariyle memleketteki darbelerin kaynağını kişilerde aramaktan çok, darbelerin sermaye devletinin ve emperyalizmin istekleri doğrultusunda gerçekleştiğini görmek lazım. Hem emperyalist güçler, hem de Türkiye sermayesinin bugünkü konjonktürde darbe seçeneğini düşünmedikleri ortadadır. Ama sınıf mücadelesinin, sosyalizmin gelişime bağlı olarak egemen sınıfların bu toplumsal muhalefete, sosyal uyanışa yine darbelerle yanıt vermeyeceği gibi bir gerçeklik söz konusu değil. O yüzden darbe gerçekliği kişilerden daha çok onun arkasındaki ekonomik, sosyal, sınıfsal bağlam içerisinde ele alınmalı. Örneğin bugün devrimci sosyalist bir hareketin aşağıdan yukarıya geliştiği koşullarda, tıpkı 60'larda, 70'lerde olduğu gibi sosyal uyanışın arttığı bir konjonktürde egemen güçlerin, emperyalizmin darbe seçeneğini hiç düşünmeyeceği gibi bir durum söz konusu olamaz. Biz sosyalistler, devrimciler olarak darbeci bir anlayıştan her zaman uzak kaldık. Bu anlayışın sonuç üretmediğini, tersine işleri daha da zora soktuğunu, toplumun dokusunu bozduğunu, siyasal ve toplumsal hayatı alt üst ettiğini düşünüyoruz.

Darbeyle hesaplaşmak, onu üreten siyasal, iktisadi koşullarla hesaplaşmakla olur. Bugün12 Eylül Darbesi'yle nasıl hesaplaşıldığı ortadadır. Şu an artık darbecilik egemen sınıfların tercihi değildir. Ordu içinde AKP rejimine karşı bir tür darbe teşebbüsü içerisinde olan bir kesim söz konusu olmuştur. Ama bunlar, bu konuda yaptıkları girişimlere ne uluslar arası destek, ne sermaye desteği ne de toplumsal destek bulabilmişlerdir ve bu girişimlerinin karşılığı olmadığını görmüşlerdir.

Yeni bir rejimin tahkimatı için bu davalar kullanılıyor. Balyoz Davası yeni bir ordu yapılanması için de kullanıldı. YAŞ toplantısı öncesi tutuklananlar bırakılıyor, bırakılanlar tutuklanıyor, böyle süreçler yaşandı. Yeni bir ordu yapılanması amaçlandı. Ordu kademesi içerisinde AKP kendine bağlı yeni bir komuta kademesi oluşturmak, yeni bir rejim inşa etmek için bu davaları kullandı. Yeni bir rejimin inşası doğrultusunda özellikle Türkiye'nin yeni yerinin Avrasyacı bir yerde mi batıcı bir yerde mi olması gerektiği tartışmasında, Türkiye'nin yerinin Çin, Rusya hattı olmasını isteyen tüm kesimler tasfiye edildi. Türkiye'nin batıcı, emperyalist, kapitalist blokla yeniden tahkimatını sağlayan bir pratik yaşandı. Ilımlı İslam rejiminin de oluşturulması amaçlandı. Dolayısıyla bu davalar, hukuki davalar olmaktan çok, yeni bir ordunun ve yeni bir rejimin inşasına dönük davalardır.

Bu operasyonlar, devletin kontrgerilla özelliğine dönük operasyonlar da değildir. Devlet aygıtı el değiştirdi. Devletin yeni kanadı eski kanadı tasfiye etti. Eski kanat da eski tarzlarla direnmeye çalıştı.

Biz nerede durduk, biz ne eski devlet düzeninin ne de yenisinin yanında yer aldık. AKP rejimine karşı mücadele temel önemdedir ama AKP rejimine karşı mücadeleyi eski devleti savunma formatına sokmak doğru değildir, devrimci bir tarz değildir. Yeni bir rejim inşa etmemiz, eşitlikçi ve özgürlükçü bir temelde Türkiye'yi yeniden kurmamız gerekliliği önümüzde görevdir.

BDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü:
Bu davada iki şeyden şüphe etmiyorum. Birincisi darbe teşebbüsü olduğundan hiç şüphe etmiyorum. İkincisi de bu mahkemede adil bir yargılama olmadığından hiç şüphe etmiyorum. Bu süreç, egemenler arasında yaşanan bir deve güreşi olarak gerçekleşti. Özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde görülen bu davalarda düşman ceza hukuku prensipleri uygulandı. Adil yargılama olmadığı iddialarının şüphe edilecek bir tarafının olmadığı kanaatindeyim. Ancak darbe teşebbüsü olduğu da en az bunun kadar şüphe götürmez. 2000'den başlayarak bu tutuklanmaların olduğu ana kadar, bir hükümet darbesi, askeri zorlama yoluyla idareyi ele geçirme konusunda pek çok birbirini besleyen girişimler oldu. Bu girişimlerin uluslar arası ve iç koşullar açısından başarıya ulaşamadığını görüyoruz.

Bizim konuşmamız gereken şey şu: yaşananlar bir darbe girişimiyle hesaplaşmak bakımından, kendisi başka bir vesayet peşinde koşan bir rejimin bir işe yaramadığını gösterdi. Askeri vesayeti tasfiye ettiğini söyleyen AKP, yargı-polis vesayeti altında başka bir rejim oluşturuyor. Bu arada pek çok suçsuz insanın da hakkının yendiğini söyleyebiliriz. Bu dava AİHM'de çok tartışılacak.

Burada, faili meçhuller, köy yakmalar, JİTEM faaliyetleri vb. halka karşı işlenmiş suçların cezasız bırakıldığını, ama egemenlerin birbirine karşı hamlelerinin hukuk yoluyla tasfiye konusu olduğunu da görüyoruz. Bu iki egemen kutbun dışında kalan halk kesimleri ve onların siyasi sözcüleri olarak, adil bir yargı, demokratik bir rejim için siyasi mücadelemizi sürdürmemiz, bu çatışan tarafların yanında siyaseten asla yer almadan kendi yolumuzu açmamız gerekir. Bizler, halkın kendi iktidarını ve adaletini kurma mücadelesine devam edeceğiz.

EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan:
Balyoz davası ya da buna benzer darbe girişimlerinin yargılandığı davalar, bugün açısından sembolik bir duruma gelmiştir. Sonuç itibariyle AKP iktidarı, ideolojik olarak kendisine yönelik darbelere ilişkin, bundan sorumlu tutulan kişilere ilişkin bir yargılama süreci, ya da yargılamadan öte bir hesaplaşma süreci yürütmektedir. Oysa demokrasiden bahsetmemiz gerekirse, halka karşı, emek ve demokrasi güçlerine karşı işlenen suçlar kapsamında bir bütün olarak darbeler sisteminin yargılanması gerekir. Ama bugün geldiğimiz noktada, Balyoz Davası, Ergenekon, tüm bunlara baktığımızda, bu davalar muhaliflere gözdağı vermenin bir aracı haline getirilmiştir.

Yargının işleyiş sürecindeki hukuksuzluklar hukukçuların değerlendireceği konulardır, ama siyaseten değerlendirilmesi gereken şey, bu yargılamaların demokrasiye bir katkı sağlayıp sağlamadığıdır. Bu açıdan baktığımızda demokrasiye bir katkı sağlamadığını görüyoruz.

Egemen olan sistemin tehlikeye girdiklerini gördükleri anda bunu tekrar yapmaya çalışacaklardır. Sonuçta bugün açısından baktığımızda AKP yargı sisteminden askeri alana kadar kendi statükosunu pekiştirmiş durumdadır. Ben bundan sonra hiçbir askerin darbe yapmaya kalkışmayacağını düşünmüyorum. Belki AKP'ye darbe yapmaya kalkışmayabilirler. Emekçi halk kitlelerine dönük, işçi sınıfına, demokrasi güçlerine dönük darbe mantığıyla antidemokratik uygulamaların bugün açısından da devam edeceğini düşünüyorum.

TKP Merkez Komite:
Balyoz Davası olarak anılan yargılama sürecinde dün açıklanan karar, ülkemizde yargının iktidarın baskı aygıtına dönüşmüş olduğunun yeni bir örneğidir. Dün Silivri'de açıklanan karar AKP eliyle ülkemizde adaletin katledildiğini bir kez daha göstermiş, Türkiye halklarının adalete olan özlemini biraz daha artırmıştır.

Ülkemiz AKP iktidarı boyunca, özellikle polis ve yargı eliyle, iktidara teslim olmayan toplumsal kesimlerin esir alındığı, bu vesileyle iktidarın uygulamalarından rahatsızlık duyan milyonlarca kişi üzerinde baskı oluşturmayı amaçlayan pek çok uygulamaya tanıklık etmiştir. AKP iktidarını korumayı ve kuvvetlendirmeyi esas alan bu kararlarla ülkemizde hukuk ve adalet katledilmektedir.

Ergenekon, KCK, Devrimci Karargah, Balyoz ve Oda TV davaları isimleriyle anılanlar başta olmak üzere AKP iktidarı süresince devam eden pek çok yargılamanın hukuki değil siyasal davalar olduğu açıktır. En temel evrensel hukuk kurallarının bile uygulanmadığı özel mahkemelerde süren bu davaların hukuki meşruiyetleri yoktur.

Dün açıklanan kararla, AKP’nin, iktidarı boyunca süreklileştirdiği, yargı eliyle toplumu baskı altında tutma stratejisinde yeni bir aşamaya geçilmiştir. Bu kararın yakın geleceğimizde önemli siyasal sonuçları olacağı açıktır. Dış politikada olduğu gibi içeride de sıkışan, halk desteğini yitirmeye başlayan AKP iktidarının çıkarları gözetilerek verilen bu karar İkinci Cumhuriyet iktidarını kurtarmaya yetmeyecektir.

Evrensel hukuk ilkeleri bir yana akıl, mantık ve vicdan açısından karşılığı olmayan kararlar almak zorunda kalınması AKP iktidarının gösterilmeye çalışıldığı gibi sağlam bir zemine sahip olmadığının önemli bir işaretidir.

Türkiye Komünist Partisi, adaletin hüküm süreceği, eşit, özgür ve bağımsız bir ülke için AKP iktidarına karşı mücadelemizi kararlılıkla ve büyüterek sürdürecektir.

Ezilen halklarımızı, emekçileri, gençleri, aydınlarımızı AKP iktidarının halk düşmanı tüm uygulamalarına karşı sesimizi yükseltmeye, mücadelemizi ortaklaştırmaya çağırıyoruz.
(BirGün/Sevgim Denizaltı)

26 Eylül 2012 Çarşamba

RedHack Karadeniz halkını unutmadı: “HES faşizmdir!”

RedHack, bu kez valilik sitesinden nükleer santral güzellemesi yapan Sinop Valiliğini hackledi. Siteye “HES faşizmdir” başlıklı bir bildiri asan grup, eylemi Sinop ve Karadeniz halkını yoğun isteği üzerine yaptığını duyurdu.
RedHack, bu kez Sinop Valiliğinin sitesini hackledi. Ay sonunda verilecek kararla Sinop’a nükleer santral yapımına başlanacak olması üzerine harekete geçen Kızıl Hackerlar, valilik sitesine “HES faşizmdir” başlıklı bir bildiri astı.
Cahit Aral’dan Tayyip Erdoğan’a nükleer sergisi
Bildirinin üzerinde Çernobil faciasının yaşandığı dönemde kameralar karşısında çay içerek hafızalara kazınan dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral’dan Tayyip Erdoğan’a uzanan bir de “mini sergi” konuldu. Sergide Tayyip Erdoğan’ın “mutfak tüpü de nükleer kadar risklidir” sözleri de siyasi iktidardan inciler dizisi içerisindeki yerini aldı.
sinop.jpg
“HES faşizmdir!”
HES faşizmdir başlığını taşıyan bildiride ise eylemin sebebi şu şekilde açıklandı:
“Sinop'ta bu ay sonunda verilecek karar ile Sinop nükleer çöplüğüne çevrilecek! Çernobil'den sonra geçen sene yaşanan Fukişima faciasından ders almayanlar, doğal güzelliklerimizi katletmek, çocuklarımızı sakat bırakmak istiyorlar!”
“Buna karşı eylem yapan halkımıza, Sinop Valiliği, nükleer lobisinden aldığı emirle saldırıyor, polislerini nükleer karşıtlarının üzerine salarken, resmi sitesinden nükleeri övüyor! Buna izin vermeyeceğimiz açıktır! Çünkü RedHack gücünü halktan alır ve halkın menfaatlerine karşı olan egemen sınıfla mücadele eder!”
“Soruyoruz, dünyada şu anda kullanılan ucuz ve sağlıklı enerji kaynakları neden kullanılmaz? Örneğin güneş ve rüzgar enerjisi neyimize yetmiyor? Ama hayır, para babaları bunlardan kâr edemiyor değil mi? Sırf sizler saltanat içinde yaşayacaksınız diye canımızı vermek mi zorundayız? Sizlerin kuklası olarak yasamak, sakat çocuklar mı doğurmak zorundayız? Yağma yok REDHACK var! Sizlerin milyon dolarları varsa bizlerin de onuru, namusu, şerefi, haysiyeti var!”
“Sinop, Karadeniz, Akkuyu'da nükleer istemiyoruz!”
“Nükleer faşizmdir!”
“Kahrolsun nükleer faşizm, kahrolsun nükleer lobisi!”
Redhack eyleminde ayrıca Suavi’nin kendileri için bestelediği şarkıyı da kullandı. Sinop Valiliği sitesine girenler, Suavi’nin şarkısıyla karşlaştılar.
“Alayınız bir Köpük etmezsiniz”
HES ve nükleer karşıtı bildirinin altında ise Sinop Emniyet Müdür Yardımcısı Ali İhsan Güngör ile ilgili bir iddiaya yer verildi. Buna göre Güngör motorsikletiyle giderken terrier cinsi “Köpük” adlı bir köpeği ezip, hiç durmadan yoluna devam etti. Köpeğin sahibinin Güngör’den şikayetçi olduğunu, ancak emniyet müdür yardımcısı hakkında halen bir işlem yapılmadığını öne süre Redhack, “Bunu unutmadik, Onu ezen Emniyet müdürü ve buna göz yumanlar; alayınız bir Köpük etmezsiniz! Hayvan hakları yasası bir an önce çıkarılmalı, Hayvan katili hayvanlar yargılanmalı!” dedi. (soL)

25 Eylül 2012 Salı

Zamlar ne oluyor Bay Tayyip?

Bilindiği gibi Recep Tayyip Erdoğan kendi iktidar dönemini çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemi olarak niteliyor. Bir özdeyiş vardır bilir misiniz? “Acemi nalbant nalbantlığı gavur eşeğinde öğrenir” diye. Siz bunu düşman eşeğinde olarak niteleyin daha iyi. Bende öyle anlıyor ve öyle niteliyorum. AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 tarihinden bu yana Türkiye ve Türkiye halkına çektirdiklerine baktığımız zaman 10 yıllık iktidarında bunu açıkça görmekteyiz. Ama siz, Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin çıraklık dönemi olarak adlandırdıkları şeyi acemi nalbant özdeyişi ile örtüştürürseniz gerçekleri bütün çıplaklığı ile bir güzel anlarsınız.

Çıraklık döneminde başlayan satma savma girişimleri öyle bir ayyuka çıktı ki, Türkiye’nin ne kadar stratejik kurum ve kuruluşları ve de diğer kurum ve kuruluşları varsa bir bir yabancıların eline geçti. Çıraklık döneminde satıp savdıklarından da birileri dünyalıklarını düzenleyip palazlandıkça palazlandı. Sayısız çalışan işlerinden oldu. Yığın yığın kapının önüne konulanlar iş bulmak için ortalığa doluştular. Tabi ki de hiç kimse daha önce çalıştığı işin dengini bulmak şöyle dursun iş bile bulamayıp perişan edildiler. Fabrikalar kapandı, iflaslar birbirini izledi. Türkiye üretim yapmayan, yapamayan bir ülke hayline geldi. Tarım bilinçli bir şekilde katledildi. Dışalım ayyuka çıkarken dışalımla dışsatım arasında denge iyice bozuldu. AKP iktidarı dışarıdan gelen sıcak para ile durumu kurtarmaya çalıştığı gibi ülkeye dışarıdan sıcak para akışını bir başarı olarak gördü ve bununla her fırsatta övündü. Borçlar kartopu gibi büyüyerek 700 milyar doların üstüne çıktı. İşsizlik oranı resmi rakamlarda karartılarak verilse de gerçekte yüzde yirmi beşlerin üstünde seyretti. Üniversite ve yüksekokullardan mezun olanlar işsiz güçsüz sokakları doldurdu.

Türkiye ABD stratejik ortaklığı geniş halk yığınlarına bir hap gibi yutturularak ABD’nin dünyanın dört bir yanında işlediği insanlık dışı suçlara ortak olundu. Afganistan’da, Irak’ta Amerika desteklenip her türlü kolaylık sağlandı. Saldırı ve savaş örgütü NATO’nun Kuzey Afrika’dan Pakistan’a kadar uzanan coğrafya da işlediği suçların Türkiye de bir parçası haline getirildi. Aynı suç şimdi Suriye’ye karşı sistemli bir şekilde işlenmeye devam ediliyor. Türkiye siyaseten bütün dünyanın gözünde taşeron bir ülke haline getirildi.

İçerde öfke pompalanıp hukuk baştan aşağı tımar edilip yandaş hale getirildi. Keyfi tutuklamalar, yaratılan korku imparatorluğu, yargıya kimsenin güveninin kalmaması ayyuka çıktı. Son olarak verilen kararlara baktığımız zamansa her şey çok daha net görünür oldu.

Ve zamlar. AKP iktidarı şimdi hâlâ çırak mı, kalfa mı yoksa kendilerinin söyledikleri gibi usta mı bilinmez ama bir şey de çok ustalaştıklarını söylemek hiç de abartı olmaz. Geldiler soymaya başladılar, on yıldır iktidardalar soygunları ayyuka çıktı. Halkın neyi var neyi yoksa el koyup sözüm ona ülke yönettiler. Yönetmeye de devam ediyorlar. Önümüz ne? Kış. Soğuklar başlayacak. Elektriğe, doğalgaza zam üstüne zam bindirilecek. İğneden ipliğe kadar her şey zamlanıp halkın canına ot tıkanacak.

Bu terazi bu sikleti çeker mi demiyorum. Şimdiye kadar nasıl çektiyse bundan sonra da çekecek gibi görünüyor. Ancak AKP’nin başı Bay Tayyip’in söylediği gibi halkımız bundan böyle daha bir usta iktidarla karşı karşıya olacaklar. Yani halkımızın iliği sömürülecek iliği. Baskılar artacak, hak isteyenlere karşı her türlü yaptırım olağanlaşacak. Sendika mı kurdunuz, karşılığını fazlasıyla göreceksiniz. Greve mi kalkıştınız, sokağa konup yüzünüze ne geri zekalı olduğunuz söylenecek. Türkiye’nin AKP iktidarının elinde ABD’nin taşeronu mu olduğunu söylediniz, kimbilir hangi girdaplara çekilecek hesap vereceksiniz.

Yazımızı; “zamlar ne oluyor Bay Tayyip” diye sorarak devam ettirelim. Ustalık dönemine iyi başladınız. Her gün yaptığınız zam ayarlaması yetmemiş gibi şimdi de enflasyonu önlemek için bu zamlar gerekliydi diyerek ölümü gösterip sıtmaya razı etme oyunu oynuyorsunuz. Eğer ustalığınız sürerse daha ne çoraplar öreceksiniz bu ülkeye ve bu ülkenin halkının başına göreceğiz. Tabi ustalığınız elverirse. Malum kalmak da var gitmek de…

Sonuçta önümüz kış. Ne yiyecek, ne içeceksiniz? Nasıl barınacak, kendinizi nasıl ısıtacaksınız? Giderinizi karşılayamadığınız da evinize icra dayanırsa kimi suçlayacaksınız kimi? İşinize gitmek için cebinizde taşıt parası bile olmazsa nasıl sürdüreceksiniz yaşamınızı? Bu soruları alabildiğine çoğaltmamız mümkün. Sizde yanıtı var mı bilemiyoruz ama ödeyeceğiniz bedeli iyi biliyoruz. Önümüzdeki sonbaharda erken seçime gidilecek. Sizler bütün bu çektiklerinize karşın ya yine AKP’yi abat edip ya siz belanızı bulacaksınız ya da AKP’yi yerle yeksan edip hak ettiği dersi vereceksiniz.

Gerçi zulüm ile abad olanın, akıbeti berbat olur.

Denmiş ama biz kendiliğinden bir berbat olmayla hiç karşılaşmadık.

Sahi söyleyin siz hiç karşılaştınız mı?

Turgut Koçak
TSİP Genel Başkanı
25 Eylül 2012

24 Eylül 2012 Pazartesi

FKBC: Yürüyelim!

Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC) bireysel ve toplumsal bir önlemdir. Bu önlemle birlikte politik bir yaklaşımın nasıl olması gerektiğini de hissettirmeye çalışmaktadır. Hissiyatlar ve hassasiyetler arasında devrimci bir çizgi yaratma ihtimali olduğuna da dikkat çekmektedir.

Elbette politikayla sınırlı değil bu duruşumuz, ahlaki, insani, vicdanidir ve o oranda da hayata değmektedir, bu yüzden belki de bireysel bir öykü de bulmak mümkündür satır aralarımızda, politik değişmelerde. Netice de hepsi sahicidir: samimiyet ve bir iddiayla karşılaştırılırsa şaşırtıcı da değiliz. Çünkü işçiyiz!

Politik düşünceler ve şaşırtıcılık
Burada dikkat çekmeye çalıştığımız şey ve asıl konuysa: politik düşünceler uğruna neden vazgeçildiğidir ya da nedir ve/ya da ne anlama gelmektedir bunlar?

"Sosyalizm için" bir önceki yazımızda bundan söz etmiştik, herkesi katmaya ve örgütlülüğün ve bilinçlenmenin günümüz Türkiye’sinde olmazsa olmazlar arasında olduğunda söz etmiştik. Bilinir ki asıl yürüyüşümüz bir “Merhaba”yla başlamıştır. Oradaki heyecanımız aynı canlılık ve kararlıkta devam ediyor ve de sürüyor.

“Merhaba”daki duvar fotoğrafımızda logosunu – armasını – bayrağını gördüğünüz bütün devrimci nüveler bizim FKBC olarak genel resmimizdir. Hepsinin sesi olacağız, çünkü niyetimiz dayanışmayı örmektir.

Devrimin işçileri
Kendini şu ya da bu şekilde tanımlayan ama örgütünden – partisinden – sağından – solundan kenara düşenler var, samimi insanlar ve bireyler silsilesi bunlar, ama bir çatıları yok. Her yerde karşımızda çıkıyorlar, hayatta, sosyal paylaşım ağlarında…

Devrimin işçileridir işte, bütün bu yaşananlar…

İşte şaşırtıcılık burada devreye giriyor kendini anti-kapitalist ve anti-emperyalist olarak gören ve buna karşı konumlandıran Müslümanlar, Sosyal Demokratlar (Kemalistler-Ulusalcılar), Yurtseverler (Kürtler), Sosyalistler, Anarşist olarak görenlere dairdir, söz konusu akımlar olunca aslında liste oldukça uzundur ve biz bu isimleri dillendirirken bu oluşumların tabanından söz etmekteyiz. Ve bu konu ayrı bir başlık adı altında bizce de tartışılması gerekmektedir.

Şimdilik bizi ilgilendiren kısmına geçelim: kendini anti-kapitalist ve anti-emperyalist olarak gören bugünün ABD ve Batılı güçleriyle birlikte, ülkemizde gericiliğin merkezi ve faşist İslamcı bir parti olan AKP cenahına karşı mücadeleyi örmek adına kendine yer arayanlara dairdir. Bir duruş vardır ve bir dönem özellikle de emperyalist ABD tarafından açıkça dillendirilen “Türkiye’nin yüzde 90-95’i Amerikan karşıtıdır, bunu yok edin” diye Irak işgali döneminde AKP’ye talimat olarak okunması gereken bu mesaj daha can alıcı ve yakıcı olarak durmaktadır.

O yüzdelik anti-Amerikancı matematiksel sonuç doğrudur ve bugünde vardır. Ortadoğu’da (Arap Baharı) diktatörlükler yıkılıyor diye ilk dönemler elleri çatlayıncaya kadar alkışlayanlar sonradan baktıklarında gördüler ki, kendilerine düşmüşlerdir.

“Arap Baharı” olarak piyasaya sunulmaya çalışılan heyulanın ABD başta olmak üzere diğer Batı’lı emperyalist ülkelerce finanse edildiği ve uluslararası bir cinayet paktı olarak tanımladığımız bir Gladio örgütü NATO başta olmak üzere Birleşmiş Milletler (BM) gibi kurum ve kuruluşların asal işlevinin halklar üzerinde medyayı kullanarak dezenformasyonun yapmaya çalıştıklarını gördük.

İşte burada devreye giren Marksist – Leninistler bu dezenformasyon karşısında övgüye değecek bir şekilde karşı durdular ve her zamanki gibi, emperyalistler başta olmak üzere ülkedeki yerli işbirlikçilerinin pis ilişkilerini, çıkarlarını deşifre ettiler. Bu mücadele AKP’nin yürüttüğü anti-Suriye karşıtı politikalarına karşın Suriye halklarının yanında bizimde saf tutuğumuz politikayla halen de devam etmektedir.

Şüphesiz bu deşifre olayında üzerimize düşeni FKBC olarak yapmaya devam ediyoruz. Dikkat edilirse, güncel değeri yanında, haber değeri olan bütün paylaşımları, teorik ve politik duruşuna bakmaksızın önemsediğimiz, halkın yararına uygun bulduğumuz bütün paylaşımları buradan yapmaktayız. Buradaki amaç: alternatif meydanında örülmesini gütmektedir.

Amaç bellidir: devrimci mücadeleyi devrimcilerle birlikte örmektir. Birincil görevimiz budur. Ve sarsılmadan yolumuzda yürümektir.

Şimdi ara bir başlık açıp tercihçilerimizi sorgulayalım.

Ezilenlerin ateşine düşlerini feda etmek
12 Eylül darbesinden bu güne (AKP ve şürekâsının iktidar geldiği bu yıllarda dâhil) sol hangi oranda yaygınsa bugünde aynı yaygınlığa sahiptir. Birinci tespitimiz budur.

İkincisi: Türkiye’nin genel hali 1973’ten bu yana değişmemiştir. Türkiye, sağ oyların yüzde 70’lerde, sol oyların ise yüzde 30’larda seyrettiği bir ülkedir.  Dikkat edilmesi gereken nokta, Devrimci Hareket’in düzene alternatif haline geldiği 1970’lerin ikinci yarısında bile bu oranların aşağı yukarı aynı olduğudur.

O halde gözümüzü sandıktan çıkan oylara, ülkenin ne kadar AKP’li olup olmadığına, AKP’den kaçan oyların başka gerici faşist Amerikancı partilere gidip gitmediğine ya da sağ bir partinin, diğer sağ partilerin oylarını erittiğinde yüzde 50’lere dayanmasının büyük bir sürpriz sayılıp sayılmayacağına dair tartışmalar yerine, kendimize, sosyalist sola, devrimcilere çevirmek durumundayız.

Böyle bir zorunluluğumuz var. Kimseyi tercihi için sorgulayacak değiliz. Ancak FKBC olarak bir çağrıyı yapmak hakkımızdır, öyle ya ülkemizin her zamanki oranlarda sağ ve sol olarak özellikle de bugünlerde ayrıştırıldığı bir dönemde hüküm süren devrimci hareketin içselliğine kulak kabartmak ve bu iz düşümüne bakmalıyız.

PKK’nin doksanlar ve döneminin Dev-Yol çizgisi, Fatsa, 15-16 Haziran, Zonguldak Maden Yürüyüşü, Yeraltı Maden İş, ve hatta TEKEL Direnişi bu iz düşümünün simgesidir.

Biz FKBC olarak “Ezilenlerin ateşine düşlerini feda etmek” ve o ateşe gölge olmak istiyoruz.

Egemenlere sırt dayayarak, devrimcilere demokrasi ve insan hakları dersi vermeye kalkan gerici sağ-muhafazakâr-liberal zümrenin, bunu küstahça yapanların solla bir ilişkilerinin olmadığını, olamayacağını dosta düşmana duyurmayı bir görev biliyoruz.

Bu açıdan Ötekiler olarak tanımladığımız RedHack ailesine, sosyalist sol örgüt ve fraksiyonlara teşekkür ediyoruz.

Sosyalist sol dahil bütün örgüt ve partilere, dergilere çağrımızdır, sesimiz olun, sesiniz olalım, birlikte yürümenin nüvelerini oluşturalım.

Devrimci kural budur:

Devrimciler işçidir!
Birlikte yürüyelim!

KKE: 'Anti emperyalist mücadeleyi güçlendirin'

Yunanistan Komünist Partisi (KKE) Siyasi Büro, son dönemde Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerle ligili olarak bir açıklama yayınladı. Açıklamada, Ortadoğu'ya dönük emperyalist planların bozulması için halkların birlikte anti-emperyalist, anti-tekelci bir mücadele vermesi gerektiğinin altı çizildi. KKE'nin Ortadoğu'daki gelişmelere dönük yaptığı açıklamanın tam metnini paylaşıyoruz.

Savaş bulutları toplanıyor!
Yer almak yok! Katılmak yok!
1. Kapitalist kriz, AB’de -ABD’nin yanı sıra özellikle Avro bölgesinde- krizin yönetilmesinde yaşanan sıkıntılar ve krizin halen yüksek kalkınma oranına sahip olan ülkelerdeki sonuçları, Güneydoğu Asya’da, Hazar Denizi ve Orta Asya’da, Afrika ve Latin Amerika’da yaşanan rekabeti, çelişkileri ve emperyalist saldırganlığı kızıştırıyor.
Doğu Akdeniz ve daha geniş bir coğrafyada yaşanan gelişmeler bilhassa tehlike arz etmektedir. Bu gerçek, AB üye ülkelerindeki ve ABD’deki büyük işletme gruplarının, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da ve Basra Körfezi’ndeki etkinliğini artırmayı amaçlayan emperyalist planın gerçekleşmesinin yanı sıra; Rusya, Çin ve ABD’nin emperyalist piramitteki üstünlüğünü tehdit eden BRICS ittifakıyla yaşanan rekabette jeostratejik avantajlar elde edilmesiyle gözler önüne serilmiştir.
Bu durum, sermayenin, kapitalist krizin bir kontrol aracı olan askeri çatışmalara yönlendirilmesiyle birleştirilmiştir.
Gelişmeler, sürekli olarak ve daha ısrarlı bir biçimde kapitalizm, kriz ve savaş arasındaki ilişkiyi göstermektedir.
2. Her emperyalist gücün temel amacı, tekellerin kendi pazar paylarını artırarak karlarını yükseltmeleri için doğal kaynakları, petrol, doğal gaz, su, enerji hatlarını ve ulaşım “arterlerini” kontrol etmek ve sömürmektir.
Bu, ön safta Fransa ve Büyük Britanya ile birlikte ABD ve NATO tarafından 2001’de Afganistan’da, 2003’te Irak’ta ve yakın zamanda Libya’da başlatılan emperyalist savaşların temel amacıdır. Bu savaşlar, “terörizmle mücadele” ve “insani yardım sağlama” bahaneleri kullanılarak ve bugün Suriye ve İran’a karşı yeni emperyalist savaşın hazırlığında kullanılan diğer şeylerle birlikte düzenlendi ve yürütüldü.
3. Suriye’de 2011 Mart ayında başlayan ve binlerce insanın ölümüne yol açan silahlı çatışmalar, Suriye’nin içi işlerine yönelik bir dış müdahale ve küresel kapitalist kriz koşulları altında bölgesel ve küresel emperyalist güçlerin çatışmasıyla bağlantılı olarak, sürekli yeni unsurlar ve gelişmeler doğurmaktadır.
Rusya ve Çin’in, yakın zamanda BM Güvenlik Konseyi’nde, Esad rejiminin devrilmesi için yabancı askeri müdahalenin uluslararası alanda “meşrulaştırılmasını” önleyici üç vetosunun ardından, “bölgesel aktörler” özellikle Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın yanı sıra ABD, NATO, Arap Birliği ve Fransa’nın rejim karşıtı güçleri silahlandırma ve daha genel destek sağlama konusundaki çalışmalarını güçlendirdiğini görüyoruz.
“Uçuşa yasak bölge”, “mültecilerin korunması için bölgeler” ve rejim karşıtı güçlerin hükümetinin tanınması konusunda alınan konumlar hazırlanan emperyalist saldırı planının bir parçasıdır.
Aynı zamanda, Irak örneğinde olduğu gibi, Obama’nın, Esad rejiminin ABD’nin “kırmızı çizgi” olarak gördüğü kitle imha silahları (kimyasal, biyolojik) kullanabileceğine ilişkin yaptığı tehlike çağrıları, olası bir provokasyona ve askeri müdahaleye zemin hazırlamaktadır.
Planlanan askeri müdahale çerçevesinde, emperyalist güçler, Doğu Akdeniz ve Basra Körfezi’nde, hava ve deniz güçlerini yoğunlaştırmaktadır.
Şu ana kadar temel bir faktör, özellikle Suriye Tartus limanında bir askeri üsse sahip olan Rusya’nın ABD, NATO ve AB’nin askeri müdahalesini önleyici tutumunun yanı sıra Suriye rejimine destek veren Çin’in tutumu oldu.
Bu güçlerin tutumu Doğu Akdeniz, Basra Körfezi ve Orta Asya’daki ana ekonomik, askeri ve siyasi çıkarları tarafından belirleniyor. Bu çıkarlar, Suriye ve İran’daki rejimlerin Çin-Rusya işbirliğini engelleyecek siyasi güçler tarafından yıkılması durumunda tehlikeye girecek.
İran ve Hizbullah Suriye rejiminin temel destekçileridir. Esad rejiminin yıkılması durumunda, çemberin kendi etrafında daralacağının farkında olan İran, Suriye’ye çoktandır siyasi, ekonomik ve askeri destek sağlıyor. Lübnan’ın yanı sıra Türkiye’nin güneydoğusundaki çatışmalar, Suriye’deki çatışma ve çevre bölgeleri kapsayan daha genel çatışmaların bir parçasını oluşturuyor. Bu durum, İslamcıları aşağılayan ABD’deki provokatif filmin tetiklemesiyle daha da şiddetlendirilmiştir.
İran’a yönelik emperyalist saldırganlığın keskinleşmesi, son dönemdeki petrol ihracatı üzerindeki ambargolar ve yönetimi devirmeye yönelik diğer müdahalelerle birlikte tırmanışa geçmiştir.
İran’ın nükleer programını geciktirmek ya da durdurmak için yapılan bu müdahale ve baskılar, İsrail’in İran’ın nükleer tesislerini vurma tehdidi ve planları ile birleşmiştir.
Suriye’de yaşanacak bir değişimle birlikte Lübnan’da Hizbullah’ın zayıflamasının, İsrail’in İran’a yönelik saldırı planlarını kolaylaştıracağı artık daha belirgin bir hale geliyor. Bunların gerçekleşmesi, bölgemizde vahim olaylarla, insan kayıpları ve maddi yıkımlarla, yeni göçmen ve mülteci dalgalarıyla sonuçlanacak genel bir savaşa yol açabilir.
4. Suriye’de 18 ay önce başlayan olayların arkasında, ülkede işçi sınıfının ve diğer toplumsal sınıfların yaşadığı ekonomik, toplumsal ve siyasi sorunlar yatmaktadır. Son yıllarda, yerli burjuvazinin çıkarlarını artıracak ve böylece uluslararası pazardaki konumunu geliştirecek kapitalist yeniden yapılanmanın izlediği siyasi hat (özelleştirmeler, işçinin, halkın haklarının geri alınması ve ücretlerin düşürülmesi) problemleri şiddetlenmiştir.
Bununla birlikte, ABD, AB, NATO, İsrail, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan tarafından Suriye’nin içişlerine emperyalist müdahale girişiminde bulunulmuştur. Şu açık hale gelmiştir ki, Suriye yönetimi, Filistin ve Lübnan’daki güçlerin bir müttefiki olmasından ve bölgede halen Filistin, Lübnan ve Suriye topraklarını işgal eden ABD, NATO ve İsrail tarafından teşvik edilen emperyalist planlara ve konumlara karşı durmasından dolayı, ABD, AB ve İsrail, burjuva Suriye rejimi içerisindeki güçler dengesinin zayıflatılması ve istikrarsızlaştırılması ile ilgilenmektedirler.
Suriye rejiminin zayıflaması veya yıkılması bile sadece İran’a yönelik saldırı planları için değil, yeni emperyalist savaşlar ve müdahalelerle sonuçlanacak ve bölge devletlerini yeniden parçalayacak bir domino etkisi yaratmak için iştah kabartabilir.
Sonuç olarak, burjuvazi ve diğer oportünist güçlerin sözde “Arap Baharına” yönelik yaptığı kutlamalar, temelsiz ve değersizdi ya da bunlar “yeni bir Ortadoğu” yaratma konusunda emperyalist planları gizleme işlevi gördü diyebiliriz. Bunun yanı sıra, bu ülkelerin burjuva sınıflarının hedefi, insanların tepkilerini yatıştırmak, maniple etmek ve kapitalist rejimlerin devamlılığını sağlamak oldu. Bu sonuç, bölgedeki gücünü ayrıca artıran Mısır ve Tunus’taki diğer yaşanan gelişmelerle doğrulanmıştır.
Bu koşullarda KKE, Suriye meselesinin bir iç mesele olduğunun altını çizmektedir ve partimiz şu anda en önemli mesele olan emperyalist savaş, bölgedeki benzer müdahaleler ve Yunanistan’ın katılımı konusuna odaklanmıştır. Suriye’de olası bir emperyalist müdahaleye ya da İran’a yönelik benzer bir saldırıya karşı çıkıyor olmamız, diğer ülkelerin burjuva rejimlerine ilişkin olarak partinin savunduğu eleştirel bakıştan geri adım attığımız anlamına gelmez.
5.Kıbrıs EEZ’deki hidrokarbonlar ve Yunanistan’ın burada hidrokarbonlar için yaptığı araştırmalardan kaynaklanan rekabetin keskinleşmesi ve bununla birlikte Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerginlik, bölgedeki durumu gittikçe karmaşıklaştırmaktadır.
İsrail, Türkiye ile bozulan ilişkilerini dengelemek için, Yunanistan ve Kıbrıs’a yönelik ekonomik, siyasi ve askeri müdahalelerini yoğunlaştırıyor. İsrail’in planları, yaz boyunca Yunanistan ve Kıbrıs’a yetkililerinin tekrarlanan ziyaretleri ile harekete geçti.
6. Partimiz, işçi sınıfına ve bölge halklarına şunu söylemektedir: sizin çıkarınız, emperyalist organizasyonlarla ilişkilerin kesilmesi, yabancı askeri üslerin ve nükleer silahların uzaklaştırılması, emperyalist görevlerdeki askeri güçlerin eve dönüşü ve bu mücadelenin iktidar mücadelesi ile birleşmesi için verilecek ortak anti-emperyalist, anti-tekelci bir mücadele ile özdeşleşmiştir. Bu temelde, halklar barış içinde yaratıcı bir biçimde yaşayabilecek ve kendi yararlarına ve kendi ihtiyaçlarını karşılamak için halkın malı haline gelecek doğal kaynakları kullanabileceklerdir.
Şimdi, ülkemizin emperyalist savaşlarda herhangi bir biçimde yer almasının önüne geçmek için verilecek mücadele güçlendirilmek zorundandır.
18/9/2012
KKE Siyasi Büro
(soL)

BDSP: 'Baskıya, inkara, asimilasyona karşı...'

Eşitlik ve özgürlük için 7 Ekim'de Ankara'ya!
Emperyalizmin güdümünde Suriye’ye yönelik savaş hazırlığında olan AKP hükümeti, içerdeki toplumsal muhalefeti ezmek için saldırılarını gün be gün tırmandırıyor. Saldırılar karşısında sesiz kalmayan, hak talep eden, direnen tüm muhalif kesimler ise azgın devlet terörüne maruz kalıyor. Bu faşist baskı ve terörün b
ir ayağını da Alevilere yönelik saldırılar oluşturuyor.

Yıllardır sermaye devleti tarafından baskı ve asimilasyona maruz kalan Aleviler, Çorum'da, Maraş'ta Sivas'ta olduğu gibi kitlesel katlamlarla sindirilmeye çalışıldı, inançları ve değerleri aşağılandı. Bu aynı politika bugün de AKP gericiliği tarafından sürdürülüyor. Alevi emekçilerin evleri işaretleniyor, kurumları kundaklanıp yakılıyor. Alevileri hedef alan saldırılarda devletin gizli güçleri saldırıların tertipleyicisi, başta dinci parti olmak üzere açık güçleri ise saldırıların seyircisi veya aktif bileşeni olarak rol oynuyorlar.

Kardeşler!
Sermaye devleti kuruluşundan itibaren, bütün ezilen halklara ve inançlara baskı, inkâr ve asimilasyon politikaları ile yaklaşarak onları yok saymış, inkar ve asimilasyon politikaları ile Kürtler, Aleviler ve bu topraklarda yaşayan başka halklar dillerinden ve inançlarından zorla kopartılmaya çalışmıştır. Bu politikanın sonucu olarak faşist baskılar devreye sokulmuş kimliğine, kültürüne, değerlerine sahip çıkan ve haklarını talep edenler baskı altına alınarak sindirilmeye ve susturulmaya çalışılmıştır. Sömürüye dayalı saltanatını sürdürmek uğruna her türlü baskıyı devreye sokmaktan çekinmeyen sermeye iktidarı son yılarda AKP ile birlikte faşist baskı ve terörü daha da tırmandırmış bulunuyor.

İşçiler, emekçiler!
Suriye halklarını diktatörlükten kurtarma iddiasında olan emperyalistler kendi gerici çıkarlarının hesaplarını yapıyorlar ve Suriye’yi kan gölüne çeviriyorlar. Dün Libya haklını sözde diktatörlükten kurtarma bahanesi ile Libya’yı talan edip yağmalayanlar bugün aynı iğrenç planlarını Suriye için devreye sokmuş bulunuyorlar. Bu süreçte Türk sermaye devleti de AKP hükümeti eliyle ABD adına en önden tetikçiliğe soyunuyor.

Emperyalistlere hizmette kusur etmeyen AKP hükümeti öte taraftan işçi ve emekçilere yönelik saldırılarına da ara vermiyor. Son olarak 4+4+4 uygulamasıyla eğitimin ticarileşmesinde yeni bir adım daha atan AKP iktidarı bununla birlikte bütün bir geleceğimizi karanlığa mahkum etmek istiyor.

Kardeşler!
AKP hükümeti bu kirli politikaları ve yıkım saldırılarını sorunsuzca hayata geçirmek için işçi ve emekçileri kendi içerisinde ayrıştırma ve düşmanlaştırma politikası izliyor. Bu doğrultuda etnik ve meshepsel ayrımları kaşıyor. Açıktır ki sermaye devleti, bu politikaları işçileri, emekçileri bölerek daha rahat bir şekilde sömürmek için uyguluyor.

Sermaye devletinin yaratmaya çalıştığı Türk-Kürt, Sünni-Alevi kutuplaşmasına karşı biz emekçiler, aynı sorunları yaşadığımız kardeşlerimizle bu ırkçı-faşist kudurganlığın karşısında yer almalıyız. Bizler bu aldatmaca karşısında “ İşçilerin birliği, halkların kardeşliği!” şiarını yükselterek, sermaye devletinin hesaplarını ve oyunlarını boşa çıkarmalım. Yaratılmak istenilen her türlü etnik-mezhepsel çatışmanın karşısında birleştirici olan sosyalizm mücadelesini büyütelim. Baskıya, asimilasyona ve inkara karşı emperyalist savaş ve faşist saldırganlığa karşı insanca bir yaşam, eşit ve özgür bir gelecek için 7 Ekimde Ankara da alanları dolduralım.
Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu

23 Eylül 2012 Pazar

Taylan Özgür burada!

1968 hareketinin ilk faili meçhul kurşunu gençlik hareketinin sırtına sıkıldı. Başka türlü olması da beklenmezdi. 23 Eylül 1969 yılında bundan 43 yıl önce Taylan Özgür'ü sırtından vuranlar bu ülkede barışa, kardeşliğe, eşitliğe ve özgürlüğe özlem duyan yüzlerce insanı sırtından vurdu, vurmaya da devam ediyor. Öğrenci Kolektifleri'nin Taylan Özgür için yaptığı açıklamayı yayınlıyoruz
 
"İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği seçimleri için İÜ’ye gelen Taylan Özgür bir arkadaşı ile Beyazıt kampüsünde yürürken yanına yaklaşan siyah arabaya zorla bindirilmek istendi. Kendisini kaçırmak isteyenlerin elinden arabanın kapısını açıp kurtulan Taylan Özgür bu sefer sırtından vurularak hayatını kaybetti. O dönem Taylan'ın katili diye Lisan Çakıcı isimli polis memuru yargılandı. Delil yetersizliğinden serbest bırakıldı. 1990 yılında kontrgerilla uzmanı olan Yarbay Talat Turhan, Taylan Özgür'ün polis tarafından değil Üsteğmen tarafından öldürüldüğünü belirtti. Ve cinayet yüzlerce kontrgerilla katliamı gibi hala aydınlatılamadı.
 
Türkiye'de yüzlerce faili meçhul cinayetin ilk örneklerinden birisi de böyle işlendi ve saklandı. Bugün Hrant Dink'in katledilişinde ve faillerin yargılanmasında gördüğümüz gibi devletin her kademesi iktidarı medyası askeri yargısı bir olup kanlı katliamlar gerçekleştirdi sonra hep beraber katliamı ört bas ettiler. Çorum, Maraş, Sivas, Beyazıt, Uludere gibi zaman zaman kitle katliamları zaman zamanda faili meçhul cinayetlerle kanlı planlarını hayata geçirmeye devam ediyorlar.
 
Bu ülke onlarca katliam yüzlerce faili meçhul cinayet gördü. Ama hiçbir zaman bir kenara çekilip öylece sesiz kalmadı. Her bir katliam bu topraklarda yaşayan barışı kardeşliği eşitliği ve özgürlüğü savunanların öfkesini ve mücadele azmini daha da biledi.
 
ODTÜ'lü Taylan Özgür Vietnam Kasabı ABD Büyükelçisi Kommer'in arabasının yakılması eylemine katılmış, ülkemiz ve üniversitelerimizde gençliğin emperyalizme karşı mücadelesinin simgelerinden biri olmuştur. Bugün de üniversiteliler Taylan Özgür'ün mirasını emperyalizme karşı mücadele bayrağını omuzlarında taşımaya devam ediyor. Ülkemize gelen Clinton'u protesto ederek, Suriye de emperyalist müdahaleye karşı barışı savunarak, 71 devrimci kuşağından öğrendiği ve aldığı bayrağı ile emperyalizme ve faşizme karşı en önde mücadele etmeye devam ediyor. 
 
Annesi Necla Özgür'ün Taylan için verdiği gazete ilanı :
"İnsanı, ülkeni, güzeli sevdiğin için doğrudan, halktan, haklıdan yana başkaldıran bir yüreğe sahip olduğun için kokuşmuş düzeni sarsacak bir başkaldırının gençlik içinde filizlenip örgütleyen ülkeye yayılmasından korktukları için; Taylan Özgür bundan tam kırk yıl önce ilk tetiği Beyazıt Meydanında sana çektiler, seni sırtından kurşunladılar. 
Kırk yıl içinde aynı nedenle kaç güzel, kaç yiğit insan daha faili meçhul ya da katili bilinen cinayetlerin kurbanı oldu, tam bilemiyoruz. 
Ancak haklı ile haksızın, doğru ile yanlışın savaşları hiç bitmeyecek. 
Haklıların, doğrudan yana savaşan yiğitlerin öldürülmesi, hakkı, doğruyu ortadan kaldırmayacak, bedeli çok ağır da olsa sonunda hep hak ve doğru, insanlık geçerli olacak.
Seni sevgi, özlem ve onurla kucaklıyoruz."
(Kaynak: kolektifler.net)

19 Eylül 2012 Çarşamba

RedHack “Devleti ele geçirdi”

Sosyalist Hacker Platformu RedHack son düzenlediği saldırılar ile Türkiye Devletinin bütün kilit serverlarını ele geçirdiğini duyurdu.

Bunu da ispat adına twitter adresinden konuyla ilgili resimleri paylaşan RedHack grubuTürkiye’nin bütün iletişim ağı ana serverı ve tüm telefon bağlantılarının adminini ele geçirdiklerini açıkladı. Bu durum internet camiasında Redhack devleti ele geçirdi şeklinde yorumlandı.

Buna göre RedHackTürkiye’deki bütün telefon iletişimini kesebilir veya %70′inde dinleme yapabilir. Bununla da yetinmeyeceklerini belirten Redhack Platformu 1437 Eczanenin Medula şifresini aldıklarını gönderdikleri bir resimle kanıtladılar.

Bu iddiaların devlet tarafından onaylanması durumunda sonra Devletin internet alt yapısına bakan kurumların zaafiyeti nedeniyle durumunlarının tekrar gözden geçirilmesi gerekebilir.

Esad kalırsa Erdoğan gider - Merdan Yanardağ

Suriye’de Esad yönetiminin ve Baas hareketinin kazanması halinde Türkiye’de AKP iktidarının devam etmesi çok zor. Başka bir anlatımla Beşar Esad kalırsa Tayyip Erdoğan gider.

Baas’ın kazanması emperyalizmle ahlaksız bir işbirliği içindeki Müslüman Kardeşler hareketinin yenilgisi demektir. Dolayısıyla bu yenilgi bütün bölgede Müslüman Kardeşlerin yükselişini durduracak ve gerici dalgayı kıracaktır. Daha önemlisi bu zafer, seküler ve aydınlanmacı güçlerin de yeniden yükselmesine yol açacaktır.

Suriye’de emperyalist saldırının yenilgiye uğratılmasının bir domino taşı etkisi yaratma olasılığı da yüksektir. Örneğin, Körfez emirliklerindeki Şii nüfusun etkinliğinin artaması ve bölgedeki Suudi hegemonyasının gerilemesi beklenebilir.

Böyle toplu bir gelişmeye yol açacak Suriye savaşı, tartışmasız şekilde en fazla Türkiye’yi etkileyecektir. Suriye’de gerici muhalefeti, ABD ve Batılı ortaklarının isteği ve çıkarları doğrultusunda açıkça haline gelen AKP iktidarının, olası bir yenilgiyi hasarsız atlatması mümkün değildir.

***
Suriye, barbarlığa, neo-klasik sömürgeciliğe (yeni emperyalizme) klasik ve post-modern gericiliğe karşı dünyadaki direniş ekseninin kilit halkasıdır. Bu halkanın kırılması halinde bütün insanlık kaybedecektir. İnsanlığın tarih boyunca oluşturduğu ilerici birikim ve aydınlanmanın kazanımları tasfiye edilecektir.

Suriye’de eğer emperyalizm ve gericilik yenilgiye uğratılırsa; ezilen sınıfların ve mazlum ulusların son 30 yılda şekillenen kaderini de değişecektir. Bütün dünyada 1980’lerde başlayan, 1990’lardan itibaren derinleşerek günümüze ulaşan kaybetme ve yenilgiler dönemi de önce durdurulacak, sonra da tersine çevrilecektir. Tarih yeniden doğal yatağında akmaya devam edecektir.

Ancak emperyalizmin ve gericiliğin yenilgiye uğratılması kaçınılmaz bir doğa yasası da değildir. Suriye’de bütün insanlık kaybedebilir ve bu yenilgi, gezegenin yok oluşuna doğru giden süreci tahminlerimizin çok ötesinde hızlandıran bir etki yaratabilir. Kazanmak için savaşmak gereklidir.

***
Bazen tarih, insanlara, örgütlere, toplumlara ve ülkelere öznel tercihlerinin çok ötesinde olumlu ve ilerici roller verebilir.

Bu ülkelerin konjonktürel çıkarları, var olma mücadeleleri, küresel rekabetteki konumları, kültürleri ve tarihsel kökleri, onların emperyalizme ve gerici barbarlığa karşı mücadelede doğru tarafta bulunmalarını sağlayabilir.

İşte Suriye’de Baas rejiminin de böyle nesnel bir rolü var.

Örneğin, bir dönem bütün bölgede genel olarak İslamcı gericiliğin öncülüğünü yapan İran’ın ve Şiiliğin bugün Ortadoğu’daki direnişin en kararlı unsurları haline gelmelerinin anlamı budur.

Bir ulusun uzun ve acılı intihar süreci
"Modern Türkiye" hızla kendisini inkâr eden bir noktaya doğru savruluyor. Uzun ve acılı bir intihar süreci başlıyor.

ABD ve Batı’da tasarlanan projeye uygun şekilde, Türkiye, bir ılımlı İslam rejimi olarak bütün bölgeye model diye sunuluyor. Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan rejimlerinden farklı olarak Türkiye üzerinden hem sandığa dayalı ve Batı yanlısı hem de İslami referanslara yaslanan bir rejim olabileceği ileri sürülüyor.

Ancak bir siyasal hareket olarak AKP ve hükümeti, Geniş Ortadoğu’da gerçek liderlik kapasitesini şaşırtıcı bir hızla yitiriyor. AKP, bölgede köklü bir siyasal İslamcı hareket olan Müslüman Kardeşler’in bir kolu, yerel bir birimi haline geliyor.

Türkiye’nin ardından bütün Arap dünyasında da yıkılan ‘Birinci Cumhuriyetlerde’ Müslüman Kardeşler iktidara geldi. Durum böyle olunca, modern kurumlarını ve değerlerini kaybeden Türkiye asıl şimdi bir model olmaktan çıkıyor. Çoğunlukla 20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan ve genellikle Türkiye modelini tekrarlayan Arap dünyasındaki seküler ve yarı laik rejimler yıkılıyor.

Modernleşme deneyimi aydınlanma çabası başarısızlıkla sonuçlanan Müslüman ülkeler, deyim uygunsa Ortaçağın başına iade ediliyor. Arap dünyasını saran karşı devrimci dalga, Tunus’ta olduğu gibi bir kitle desteği sağlıyor gibi görünse de, Irak, Libya, Yemen ve Suriye’de olduğu gibi genellikle doğrudan işgal ya da emperyalizminin desteğindeki kanlı iç savaşlar aracılığıyla ilerliyor. 

***
İnsanlığa verebileceği hiçbir şey kalmayan; edebiyatı tükenen, yozlaşan, çürüyen ve sadece tarihsel bakımdan değil, güncel olarak da gericileşen; servetini, refahını ve bir sınıf olarak varlığını hukuki, siyasal, felsefi ve ahlaki olarak açıklama yeteneğini yitiren küresel sermaye, insanlığı bir önceki çağın değerlerine iade etmeye çalışıyor.

Teolojik literatüre ve kurumlara dayalı yeni bir Ortaçağ inşa ediliyor. Bu ahlak dışı egemenliği sürdürebilmek için, insan aklı yeniden teslim alınmak isteniyor. İnsanlık tarihsel bir atılımla emperyalizmi ve kapitalizmi aşamadığı sürece, gezegen durdurulamaz şekilde yok olmaya doğru gidiyor. İnsanlık hem başarısız sosyalizm deneyimlerinin acısını hem de kazanımlarından bu kadar kolay vazgeçişinin ve ona yeterince sahip çıkamayışının cezasını çekiyor.

Suriye’nin direnişi bu bakımdan büyük önem taşıyor. Çünkü Suriye’de emperyalizm ve gericilerin kazanması halinde aslında bütün insanlık kaybedecek. Bütün kusurlarına karşın BAAS ve Esad kazandığında ise insanlığın biriktirdiği bütün ilerici değerler kazanacak. Kavga bu kadar nettir.       

Bu cinayetleri işleyenler 'vatana hizmet aşkıyla yanıyormuş'

“İmam hatipleri terörist yetiştirmediği için mi kapattınız” diyerek diğer okullardan mezun olanları “teröristlikle suçlayan Başbakan Erdoğan’ın bu sözlerine karşın, imam hatip mezunu olan radikal İslamcı grupların işlediği vahşi cinayetler hala hafızalarda…

Başbakan Erdoğan’ın 2012-2013 Eğitim Öğretim Yılı açılış töreninde “Terörist yetişmediği için mi imam hatip okullarını kapattınız? Anarşistler yetişmediği içini mi imam hatip okullarını kapattınız? Vatana hizmet aşkıyla yandıkları için mi imam hatip okullarını kapattınız?” sözleri tepki çekmeyen devam ediyor.

İmam hatiplerde okumayan tüm öğrencileri neredeyse “terörist” olarak tanımlayan Başbakan Erdoğan’ın bu sözlerinin ardından Cumhuriyet gazetesinden Işık Kansu’nun haberi, "Başbakan bu cinayetleri işleyenleri 'terörist' olarak görmüyor mu?" sorusunu akıllara getirdi.

Yakın zamanda birçok siyasi cinayet işleyen radikal İslamcı grupların üyelerini ve mezun olduğu okulları sıralayan haberde yer alan bilgiler şöyle:

• Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok’un öldürülmeleri ile ilgili Umut davası dosyası (Kudüs Ordusu -Tevhid-Selam grubu- ile bağlantılı isimler):

Hasan Kılıç: Tokat İmam Hatip Lisesi mezunu, Türkiye’de mevcut anayasal düzeni silah zoruyla yıkıp yerine din kurallarına dayalı devlet kurmayı amaçlayan silahlı çetenin üyesi olduğu gerekçesiyle 18 yıl 9 ay ağır hapis ile cezalandırıldı.

Mehmet Ali Tekin: Fatih İmam Hatip Lisesi mezunu, Türkiye’de mevcut anayasal düzeni silah zoruyla yıkıp yerine din kurallarına dayalı devlet kurmayı amaçlayan silahlı çetenin üyesi olduğu gerekçesiyle 12 yıl 6 ay ağır hapis cezası ile cezalandırıldı.

Selçuk Şanlı: Adana İmam Hatip Lisesi mezunu, Türkiye’de mevcut anayasal düzeni silah zoruyla yıkıp yerine din kurallarına dayalı devlet kurmayı amaçlayan silahlı çetenin üyesi olmaktan 12 yıl 6 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı. Aynı davadan yargılanan ve Erzurum İmam Hatip Lisesi mezunu Şeref Dursun ise kanıt yetersizliğinden beraat etti.

• Gazeteci-yazar Çetin Emeç ve Turan Dursun ile İran rejim muhalifi Ali Akbar Gorbani’nin öldürülmesi dosyası: (İslami Hareket Örgütü bağlantılı isimler):

Ekrem Baytap: Batman İmam Hatip Lisesi mezunu, anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak suçundan ömür boyu ağır hapis cezası çarptırıldı.

Mehmet Ali Şeker: Batman İmam Hatip Lisesi mezunu, anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak suçundan ömür boyu ağır hapis cezasına çarptırıldı.

Mehmet Zeki Yıldırım: Batman İmam Hatip Lisesi mezunu, yasadışı örgüt üyesi olmak suçundan 12 yıl 6 ay ağır hapse çarptırıldı.

Bu davada yargılanan ve Batman İmam Hatip Lisesi mezunu olan Ayhan Usta hakkındaki dava ise zamanaşımına uğraması nedeniyle düştü.

Birçok insanın domuz bağı ile öldürülüp evlerin içine, bahçesine gömülmesi ile ilgili Hizbullah davasında ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Hacı İnan’ın da (dosyaya göre Hizbullah örgütünün Akdeniz bölge sorumlusu), imam hatip okulu mezunu olduğu ve yakalanmadan önce Cengiz Topel Lisesi’nde din öğretmeni olduğu saptandı. (soL)

15 Eylül 2012 Cumartesi

Grup Yorum gelenektir, susturulamaz!

Grup Yorum elemanı Selma Altın’ın işkencede sağ kulak zarı yırtıldı!
Avukatlarımızdan aldığımız bilgilere göre, Grup Yorum, Grup Yorum Korosu, Tavır Dergisi, İdil Tiyatro Atölyesi elemanlarının da aralarında bulunduğu 27 kişi İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde dünden beri işkence altındalar.

Grubumuz elemanı Selma Altın, gözaltına alındığı İstanbul Adli Tıp Önü’nden şu saate kadar işkence altında tutulmaktadır. Sabah 03.00’a kadar elleri arkadan kelepçeli bir şekilde 27 devrimci, çevik kuvvet otobüsünün klimaları sıcağa ayarlanarak açılmış, üzerleri gazlı bir şekilde sürekli darp edilerek tam 14 saat çevik kuvvet otobüsü içinde bekletilmişlerdir. Bunun adı işkence’dir.

Grubumuz elemanı Selma Altın yerlere yatırılmış ve polis tarafından darp edilerek beline basılmış, burnu kanamış ve sağ kulak zarı patlamıştır. Yine diğer arkadaşların da vücutlarında darp izleri bulunmaktadır. Bu halde doktora çıkarılmalarına, doktor tarafından rapor verilmesine rağmen tekrar emniyetin işkence hanelerine geri götürülmüşlerdir. Şu an arkadaşlarımızın ne aileleri ne de biz kendileri ile görüşememekteyiz. Üzerlerine giyecekleri kıyafet ve diğer ihtiyaçlarına ilişkin herhangi bir bağ kuramamaktayız.

Selma’nın sağlık durumundan endişe ediyoruz. Yine aynı şekilde arkadaşlarımız Grup Yorum elemanı Dilan Balcı, Tavır Dergisi Sahibi Bahar Kurt, Grup Yorum Korosu elemanı Damla Sandal ve İdil Tiyatro Atölyesi Oyuncusu Bahar Ertürk’ün de akıbetlerini bilmiyoruz. Bütün bunların sorumlusu İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün işkenceci polisleridir. Engin Çeber’leri, Baran Tursun’ları, Çağdaş Gemik’leri, Çayan Birben’leri, Metin Lokumcu’ları, Şerzan Kurt’ları işkence ederek, sokak ortasında vurarak, gaza boğarak katleden tüm işkenceci polislerdir. Türkülerimiz, varlığımız, düşüncelerimiz, politikalarımız, örgütlenmemiz sizi korkutmaya yetiyor!

Halk çocuklarını ve devrimcileri katletmenize asla izin vermeyeceğiz!
İşkenceci polisler, arkadaşlarımızın üzerinden kirli ellerinizi çekin! 

Selma Altın, Dilan Balcı, Bahar Kurt, Damla Sandal, Bahar Ertürk’ü derhal serbest bırakın!

Grup Yorum susturulamaz!

GRUP YORUM

14 Eylül 2012 Cuma

Ortadoğu'da ABD'ye yönelik tepkiler büyüyor

İslam karşıtı filmin internette dolaşıma çıkmasının ardından, Mısır’da başlayan eylemler Libya, Yemen ve Lübnan’da devam etti.

İslam karşıtı filmin internette dolaşıma çıkmasının ardından Mısır’da başlayıp Libya, Yemen, Lübnan ve birçok Arap ülkesine yayılan protesto eylemleri devam ediyor. Eylemlerde dördüncü güne girilirken, ABD elçilikleri önünde yoğunlaşan protestolar sert çatışmalara sahne oluyor. Eylemler, ABD’nin Libya elçisinin linç edilerek öldürülmesiyle doruk noktasına ulaşmıştı.

Lübnan’da ABD ve İsrail bayrakları yakıldı
RT’nin haberine göre, perşembe günü yaklaşık 200 kişi, Lübnan’ın Trablus şehrinde İslam karşıtı filmi protesto etmek için toplandı. Trablus sokaklarında toplanan göstericiler ABD ve İsrail bayraklarını yakarak filmi protesto ettiler.

“Allah büyüktür” sloganı atan protestocuların taşıdığı pankartlarda “Tanrı yok, Allah var ve Hz Muhammed onun elçisidir” ifadeleri yer aldı.

Diğer bir eylem ise Lübnan’ın Sidon şehrinde düzenlendi. Kadınların ve erkeklerin birlikte katıldıkları eylemde “Özgürlük dine hakaret anlamına gelmez” ve “Siz serseriler, kim oluyorsunuz da insanlar için iyi olan şeylere hakaret ediyorsunuz” gibi sloganlar atıldı.

Yemen’deki yaşanan çatışmalarda en az 4 ölü var
Mısır ve Libya’nın ardından perşembe günü Yemen’de de ABD Büyükelçiliği yüzlerce gösterici tarafından basılmıştı. Yemen’in başkenti Sana’daki ABD Büyükelçiliği’ne yönelik saldırıda elçilik binasına girmeyi başaran protestocular elçilik görevlilerine ait olduğu tahmin edilen iki arabayı bombalarla patlatmıştı.

Elçilik ise yaptığı açıklamada çatışmaların elçilik çevresinde yaşandığını ve protestocuların elçilik ofislerine giremediğini öne sürmüştü.

RT, Çin haber ajansı Xinhua’ya dayandırdığı haberinde perşembe günü yaşanan gösterilerde onlarca kişinin yaralandığını ve en az dört kişinin öldüğünü duyururken, Waşhington’daki Yemen elçiliği ise ölüm haberlerini yalanladı.

Yemen Times
 gösteriler başlamadan önce elçilik çalışanlarının güvenli bir yere tahliye edildiğini bildirdi.

Yemen başkanı Abed Mansour Hadi elçiliğe yönelik saldırı için özür dilerken, suçluların adalet önüne çıkartılacağı sözünü verdi.

ABD’den yapılan açıklamada ise Yemen’deki ABD diplomatlarının korunması için gerekli önlemlerin alındığı ve elçilik personelinin güvende olduğu ifade edildi.

Eylemciler, “Müslümanların masumiyeti” filminin yapımcısı idam edilene kadar eylemlerine devam edeceklerini belirtiyor.

Mısır ordusu elçilik binasını korumak için duvar örüyor
Mısır’da 11 Eylül’de başlayan eylemlerde dördüncü güne girildi. Perşembe günü Kahire’deki elçilik binası önünde protestocularla Mısır Merkezi Güvenlik Güçleri arasında yaşanan çatışmalarda yaklaşık otuz kişinin yaralandığı bildirilmişti.

Çarşamba gecesi geç saatlerde başlayan eylemler bu sabaha kadar devam ederken, Mısır ordusu da elçilik binası çevresindeki güvenlik önlemlerini artırıyor. Ahram’ın haberine göre güvenlik güçleri ABD Büyükelçiliği yakınlarında, protestocuların elçiliğe ulaşmasını engellemek için güvenlik bariyeri örmeye başladı.

Polisin protestocuları engellemek için biber gazı kullandığı belirtilen haberde eylemcilerin polise taş ve molotof kokteylleri ile karşılık verdiği ifade ediyor.

Sağlık Bakanlığı’nın son açıklamasına göre gösterilerde toplam 224 kişinin yaralandığı bildiriliyor.

Ahram'ın haberine göre Müslüman Kardeşler ve Selefi Nour Partisi, İslam karşıtı filme karşı bugün için bir eylem çağrısında bulundu.

Müslüman Kardeşler sekreteri Ahmet Hüseyin yaptığı açıklamada İslam karşıtı filmi protesto etmek için Mısır’daki bütün camilerin önünde eylem çağrısında bulundu.

Mısır’ın Selefi Nour Partisi ise perşembe günü yaptığı açıklamada Büyükelçiliğe yönelik şiddet eylemlerini kınarken, bugün İslam karşıtı filmi protesto çağrısında bulundu. Her iki grup da yaptığı çağrılarda eylemlerin yasal sınırlar içerisinde kalması gerektiğine vurgu yaptı.

Göstericiler daha önce ABD hükümetinin Cuma gününe kadar özür dilememesi durumunda elçilik önünde süresiz oturma eylemi başlatacaklarını duyurmuşlardı.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ise yaşanan olaylar ile ilgili perşembe günü yaptığı açıklamada videonun iğrenç bir video olduğunu fakat ABD hükümetinin bu konuda yapacak bir şeyi olmadığını belirtti.

(soL)

11 Eylül 2012 Salı

SKB: II. Kongre gündemini açıkladı

AvEG-Kon'a bağlı Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) 6-7 Ekim günlerinde Paris'te düzenleyeceği 2'nci kongre gündemini yazılı bir açıklama ile kamuoyuyla paylaştı.

SKB açıklamasını aşağıda yayınlıyoruz:

SOSYALİST KADINLAR BİRLİĞİ | 2. KONGRE DAVETİ

Değerli dostlar, sevgili yoldaşlar;
Kadın kurtuluş mücadelesinin örgütlü gücü olma hedefi ile Avrupa topraklarında sürdürdüğümüz çalışmalarımızı 2 yıl önce gerçekleştirdiğimiz Kuruluş Kongremizle taçlandırmıştık. Özerk örgütlenme modeli ile çalışmalarımızı sürdürme kararı aldığımız Kongremizde, SKB kimliğini alarak tüm ezilen kadınları bayrağımız altında toplanmaya çağırarak iddialı bir yürüyüşe çıktığımızı duyurmuştuk.

Bugün 2. Kongremizi toplamanın gururunu yaşıyoruz.

2. Kongremizle; dünün deneyimlerini paylaşmak, geleceği birlikte örmek istiyoruz.

2. Kongremizle; Kadın iradesi ve gücünü kuşanmak, binlerce yıllık alışkanlıkları darbeleyip, kadın dayanışmasını örgütlemek, kadın aklı ve yaratıcılığı ile dünden yarına köprü olmak, meydanları dolduran Tahrirli ve Tunuslu kadınlar olmak istiyoruz. Biliyoruz ki; ne sahte eşitlik vaatleri ne de erkek egemen sistemin kadınları edilgen kılan tüm yanılsamaları örgütlü kadınları aldatamayacak. Yine biliyoruzki; içimizdeki eşitlik ve özgürlük özlemi, örgütlü gücümüzün iradesi ve yaratıcılığı ile bizleri yarına taşıyacak.

Bu bilinç ve umutla 2. Kongremize yürüyor, siz değerli üye ve dostlarımızı aşağıdaki gündemlerle toplanacak olan 2. Kongremizi onure etmeye çağırıyoruz. Çalışmalarınızda başarı dileklerimizle...

SOSYALİST KADINLAR BİRLİĞİ | KONGRE PROGRAMI

6 Ekim Cumartesi 1. Gün
11.00 – 11.30 Açılış ve Divan seçimi
11.30 – 12.00 Delege tespiti ve Kongre gündeminin onaylanması
12.00 – 13.30 Çalışma ve mali raporun sunulması ve tartışılması
13.30 – 13.45 Sinevizyon
13.45 – 14.30 Öğle yemeği
14.30 – 16.30 Örgütlenme, Yerelleşme ve Kitleselleşme Sorunlarımız (Sunum ve tartışma)
16.30 – 16.50 Ara
16.50 – 18.00 Örgütlenme, Yerelleşme ve Kitleselleşme Sorunlarımız (Devam)
18.00 – 18.20 Ara
18.20 – 19.00 Örgütlenme, Yerelleşme ve Kitleselleşme Sorunlarımız (Karar önergeleri)
19.00 – 20.00 Kriz, Kadın ve Mücadele (Sunum ve tartışma)
20.00 – 21.30 Akşam yemeği, Kültürel etkinlik ve 1. Günün kapanışı

7 Ekim Pazar 2.Gün
09.00 – 11.00 Kriz, Kadın ve Mücadele (Devam)
11.00 – 11.20 Ara
11.20 – 12.00 Kriz, Kadın ve Mücadele (Karar önergeleri)
12.00 – 13.00 Karar önergeleri (Tüzük vb.)
13.00 – 14.00 Öğle yemeği
14.00 – 15.30 Seçimler (Konsey ve AvEG-Kon Delege Seçimleri)
15.30 – 17.00 Kapanış etkinliği

Tarih : 6-7 Ekim 2012
Saat : 11:00
Yer : Paris/ Fransa
Adres : Anadolu Alevi Kültür Evi: 5-11 Rue Jean Jaures 95400  Arnouvilles- Gonese / Paris