27 Haziran 2012 Çarşamba

Türkiye neden ve nasıl dönüştürüldü - Merdan Yanardağ

Amerikan dış politikasının oluşturulmasında halen etkinliğini koruyan Neo-Conservative (Yeni Muhafazakâr) hareket, Soğuk Savaş sonrasında laik ve cumhuriyetçi Türkiye'nin İslam âlemini etkileyemeyecek kadar bu dünyadan uzaklaştığını düşünüyordu. Dolayısıyla ‘Geniş Ortadoğu’da Müslüman toplumlara bir model oluşturabilmek için "İslam’la demokrasiyi birleştirecek" bir rejim yaratmak gerektiği tezini sıkça işliyorlardı. Bu modelin adı “Ilımlı İslam Cumhuriyeti” olacaktı. 

Bu görüş, Amerikan entelektüelleri ve politikacıları arasında çok yayılmış ve neredeyse ‘Geniş Ortadoğu’ için resmi siyaset haline gelmişti. New York Times Gazetesi’nin uzun süre Ankara merkezli olarak Türkiye ve Ortadoğu temsilciliğini yapan Stephen Kinzer, geçen yıl yayınlanan kitabında, şunları yazıyor: “Türkiye’nin modern tarihinin büyük bir bölümünde Müslüman dünya onu bir dönek olarak görmüştü. Atatürk’ün reformları Türkiye’yi İslam’ın o kadar uzağına taşımıştı ki dini meşruiyeti kaybolmuş gibi göründü. Türkiye yeni arzusuna karşı hemen hiç direnişle karşılaşmadı. (...) Osmanlı geçmişi ona büyük bir tarihi ağırlık vermektedir. Sadece göreli refahından dolayı değil ama aynı zamanda toplumun bu kadar özgür olmasından dolayı da cazip bir modeldir.” (Stephen Kinzer, Ezber Bozmak / Türkiye İran ve Amerika’nın Geleceği, İletişim Yay. S. 217.)



Kinzer, “Dindar Müslümanların yönettiği” yeni Türkiye’nin (siz bunu ılımlı İslam cumhuriyeti diye okuyun) ABD bakımından önemi konusunda da şunları söylüyor:  “Türkiye’nin yeni rolü Birleşik Devletler’e önemli şeyler vaat ediyor. Müslüman bir ülke olarak etrafındaki bölgeye yakından aşina olan Türkiye, Amerika’nın gidemediği yerlere gidip ortaklıklar kurabilir, anlaşmalar yapabilir. (...) Türkiye’nin dış politikası bağımsız olmakla birlikte Amerika’yı güçlendirmektedir. İki ülkenin ana stratejik hedefleri aynıdır.” (Kinzer, a.g.e, S. 218)

Tablo bu kadar nettir. Ayrıca Amerikan siyaset yapıcılarının yaklaşımına göre; İslam dünyasına model olacak ve bu dünyaya liderlik yapacak, “dindar Müslümanların yönettiği” bir Türkiye, Batı’nın çıkarlarını tehdit eden radikal İslam’a karşı da etkili bir seçenek oluşturacaktır.

***

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin (BOP) stratejik bir ürünü olan AKP, Batı ile yani Hıristiyan ve Yahudi dünya ile çatışarak değil, ancak uzlaşarak iktidar olunabileceğini gören İslamcıların partisidir. AKP’yi oluşturan kadrolar bu nedenle Milli Görüş hareketini ve Necmettin Erbakan’ı terk ettiler.

Anavatan Partisi (ANAP) ve Doğru Yol Partisi (DYP) hükümetlerinde bakanlık yapan MHP kökenli Namık Kemal Zeybek, AKP’nin nasıl kurulduğuna ilişkin önemli bir tanıklık yapmaktadır. Zeybek, 22 Haziran 2011 genel seçimlerinden hemen önce Bayburt’ta gazetecilere şunları söylüyordu: "Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi kurucusu ve başkanı olarak görevimin başındayken, ABD büyükelçiliği siyasi müsteşarı beni ziyarete gelmek istediğini söyledi. Yanında heyetle geldi. Bana üniversiteyle ilgili sorular sordu, cevaplar verdim ama asıl geliş sebepleri başkaymış. O zaman AKP diye bir hükümet yoktu, 57. koalisyon hükümeti vardı. ‘AKP diye bir parti kurulursa nasıl olur’ dedi. ‘İyi olmaz’ dedim. ‘Biz onu destekleyeceğiz, siz de içinde var olur musunuz’ diye sordu. (…) Ben bu sırrı açıklamak için çok düşündüm. ABD ve yandaşları tarafından verilen bu görevle AKP iktidara getirildi." 

Bu sözler; AKP’nin bir ABD projesi olarak tasarlanıp geliştirildiğini, Milli Görüş hareketindeki bir kısım İslamcının da kendilerini iktidara taşıyacak bu stratejik planlamanın gönüllü taşıyıcılığını ve liderliğini üslendiğini açıkça ortaya koyuyor. ABD ve Batı’nın çıkarları ve hedefleriyle devleti ele geçirmek isteyen İslamcı bir franksiyonun (grubun) amaçları örtüştü.  İşte, iç ve dış dinamikler arasındaki bu uyum ve örtüşme AKP’yi iktidara taşıdı.

***

Bütün iktidarı isteyen, ılımlı da olsa Batı'nın ve ABD'nin desteğinde İslami bir rejim kurmaya yönelen AKP, Birinci Cumhuriyet’i sonlandırmış durumda. Toplumun dinselleşmesi, totaliter eğilimlerin güç kazanması ve devletin laikliği koruma refleksinin ortadan kalkması, sadece AKP ve Cemaat’in yarattığı bir sonuç değildir. Bu sonucun yaratılmasında ABD-AB ve liberallerin verdiği destek belirleyici bir rol oynamıştır.

Liberallerin fark etmediği gerçek şuydu; Türkiye iddia edildiği gibi “katı laik” bir ülke değildi. Bu iddia, entelektüel ortamı terörize eden ve hiçbir temele dayanmayan bir palavradan ibaretti. Türkiye zaten ılımlı bir İslam ülkesiydi. 

Personel sayısı 200 bine yaklaşan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın olduğu, cami sayısının okul sayısını geçtiği, kadınlarının yüzde 70’nin kapandığı, zorunlu din derslerinin bulunduğu bir ülke, bırakın “katı laik” olmayı, aslında tam olarak laik bir ülke bile değildi. Ancak kararsız da olsa kendi içinde yine de bir denge kurmuş ve toplumsal uzlaşma sağlamış durumdaydı.

İşte AKP-Cemaat darbesiyle bu kimya bozuldu. Kamusal hayat bütünüyle dinsel referanslara dayalı olarak düzenlenmeye başlandı. Eğitim sistemi dinselleştirilerek imam hatip modeli egemen hale getirildi. Okullara Kuran dersleri konuldu vs.

Görüldüğü gibi ne BOP fantastik bir hikâyedir ne de AKP ile ABD arasındaki örtülü ilişkiler bir komplo teorisi...

26 Haziran 2012 Salı

Sırrı Süreyya Önder 'Maraş Katliamı'nı yazdı

BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder'in Maraş Olayları ile ilgili yazısı paylaşım rekoru kıracak çünkü.. Bugüne kadar Maraş Katliamı ile ilgili bir çok yazı kaleme alındı. Birbirinden trajik hikâyeler, kabuk bağlayan yaraları kanatan görüntüler, fotoğraflar ortaya çıktı. Herkes acının büyüklüğünü resmederken 'laf üstadı' Sırrı Süreyya Önder, yaşananların arka planına ışık tuttu. Maraş Katliamı'nın sosyo-ekonomik tarafını da anlatan Önder, yaşananları en iyi anlatan yazılardan birisine imza attı.

İşte Sırrı Süreyya Önder’in “Maraş Katliamı” yazısı

MARAŞ BİBERİ
Denir ki Hz. İbrahim, devrin kralı Nemrut'un putlarını kırarak insanları Allah'ın varlığına inanmaya davet edince, iktidarı sarsılan Nemrut öfkelenir ve Hz. İbrahim'in ateşe atılmasını emreder. Bu zaman zarfında evlerde ateş yakılmayacaktır, yasaklanmıştır. Bütün odunlar İbrahim'in ateşini harlamak üzere toplanır.

O günler, "Urfa dağlarında gezer bir ceylan" günleridir. Bir zalim avcı, avladığı ceylanı pişirmesi için karısına verdiğinde hiç odun kalmadığı cevabını alır. Avcı çare bulmasını istediğinde, kadın ceylanın yağsız bir parça etini önce bir taşın üzerinde döver. Sonra da kırmızıbiber, bulgur ve tuzla yoğurur. Bu gün etsiz olarak her köşe başında fast-food versiyonunu gördüğünüz çiğköftenin ortaya çıkışı böyle olmuştur.

Urfa'nın çiğköftesine Maraş'ın biberini karıştırmak Urfalılar tarafından Sarkozy muamelesi görmenize yol açabilir. Onların 'isot'u varken Maraş'ın biberini duymaya tahammül edemezler. Üstelik haklıdırlar. Arayı şöyle bulabiliriz: Yine denir ki ilk tarım Maraş'ın Afşin ilçesinde yapılmıştır. Kentin kadim ismi Arabissos'tur ve Roma İmparatorluğu'nun, Gordianus (234-238) devrinde Urfa'dan göçen Arap aşiretleri tarafından iskân edilmiştir. [Irfan Shahîd, Byzantium and the Arabs in the Fifth Century, Dumbarton Oaks 1989.]

MARAŞ'IN KÖY İSİMLERİ
Afşin, atalarımız Orta Asya'da at koştururken imparator Justinianus tarafından oluşturulan Üçüncü Armenia eyaletinin de yönetim merkezlerinden biridir. Hadi celadetli okurun kalbi kırılmasın "sözde" Armenia eyaleti diyelim. Milli tarih şuurumuza uygun davranmış olalım.

Halkımız beraber ve solo olarak Fransız parlamentosunu döverken araya gitmeyelim. Milli birlik ve beraberlik ruhuna en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, Meykir, Hunu, Norşun, Arıstıl, Maravuz gibi Maraş'ın köy isimlerinin etimolojik kökenini siz de sormayın, ben de söylemeyeyim.

Maraş'ın başta ticaret ve sanayi odası olmak üzere bütün "sivil" toplum örgütleri ezelden beri biberi Maraş iline tescil ettirme mücadelesi verirlermiş. Nihayet 2002 yılında başarmışlar. Artık Maraş Biberi Maraş iline tescilli. Sanayi ve Ticaret Odası kriterlere uyan bibercilere sertifika ve logo kullanım hakkı veriyor.

DELİ PARALAR DEVRİ
Maraş katliamını günlerdir her açıdan dinlediniz. Katliamın ekonomik-sınıfsal arka planına değinen pek olmadı. 70'li yıllar, tarımda destekleme politikalarının uygulandığı yıllardı. Misal Demirel, buğday ya da pamuğa 10 lira taban fiyat verirdi, Ecevit bunu 15 liraya çıkaracağını ilan ederdi. Demirel, 20'den aşağısının yetmeyeceğini, mazotun litresi ile buğdayın kilosunu karşılaştırarak anlatırdı.

İşte tarım üreticisinin eline "deli" paralar geçmesi biraz bu yüzdendi. Anadolu'da Alevi nüfus, tarih hafızasından dolayı kuş uçmaz kervan geçmez, Yavuz uğramaz yerlere yerleşmiştir. Gezin Anadolu'yu, genellikle Alevi dağda Sünni ovada yerleşiktir. Maraş bunun istisna olduğu birkaç yerden birisidir. Alevi nüfus, ağırlıklı olarak bereketli ovalarda yaşar. Tarım destekleme politikası ile zenginleşen Maraş ve civarındaki Aleviler Maraş merkeze göçerek "yüzük taşı" misali yerlere talip olmuşlar ve almışlardı. Kent içi ekonomik etkinlik Alevilere geçmiş, Sünni halkın elindeki para da dönemin enflasyonist karakteri gereği süratle pul olmuştu.

ABD görevlisi Alexander Peck de katliam öncesi kenti gezerken şu tezi işlemiştir: "Yakında Aleviler size yiyecek ekmek bile vermeyecekler!"

Dönemin sağcı işadamlarının ve parti başkanlarının yaptıkları toplantılarda neler konuşulduğunu anlatacak bir vicdan ortaya çıkarsa bu bilgiler kapı arkası fısıltılar olmaktan çıkıp aleniyet kazanacaktır.

Aleviler kent içinde görünür ve etkin olunca sosyal hayata da dâhil olmuşlardı. Mesela içkili lokantalara aileleri ile birlikte gitmeye başlamışlardı. Eh bu kadar bileşen bir araya gelince geriye bir tek şey kalıyordu; birinin çıkıp "kalkın ey ehl-i İslam, din elden gidiyor!" diye bağırması... Bu işlevi, sosyalist sistemde "Allahsızlığı yayma kürsüsü" olduğunu savlayan ve kadınların bütün parti üyeleri ile sevişip gayri resmi evlilikten çocuk doğurmaları halinde daha fazla ikramiye alacaklarını müjdeleyen "Güneş ne zaman doğacak" gibi "muhteşem" bir film de görebilirdi pekâlâ.

ECEVİT'İN DİRENCİNİN KIRILMASI İÇİN KATLİAM ŞARTTI
Katliam, ABD'nin o günkü nizamat politikasını ancak askeri diktatörlükler eliyle uygulata bilmesi gerçeğine giden yolda Ecevit'in gösterdiği direncin kırılması ve ülkede sıkıyönetim-darbe döngüsünü hazırlaması için şarttı.

Bu plan "gümüş ya da altın hilal" olarak adlandırılan bütün kentlerde değişik versiyonlarla uygulamaya konuldu. Maraş, Sivas, Çorum ve Malatya'da tuttu. Maraş bunların içerisinde en vahşi Kontrgerilla operasyonlarından birisidir.

Dünya tarihinde, hangi figür damgasını vurursa vursun, bütün katliamların, soykırımların arkasında, mutlaka bir "servet transferi" olgusu vardır. Dolayısıyla işin içinde bir "tapu davası" araştırmayan bütün bakışlar eksik kalmaya mahkûmdur. Bu ülkede bir tarihçi, işgal ve kurtuluş savaşı arasında geçen sürenin uzunluğunu ve ne hikmetse tehcirden dönen Ermenilerin gelmesiyle hızlanan, neredeyse patlayan kurtuluş hikâyelerimizi bir de bu gözle anlatsa da dinlesek...

Maraş'ın filmini çekmek için binlerce sayfa belge, bilgi, tanıklık okudum, dinledim.

Beni en çok etkileyenlerden birini paylaşmak isterim.

KOMŞULAR, BİZ ŞİMDİ PERDELERİ KAPATACAĞIZ
Serin ailesi, katliam sırasında Maraş tren garından güçlükle bulunan bir trenle şehir dışındaki Alevi köylerine gidip canlarını kurtarır. Katliam sonrası evlerine döndüklerinde bütün eşyalarının yağmalandığını görürler. Sünni bir komşuları, yağmalamayı, komşuların yaptığını fısıldar.

Serin ailesinin annesi sokağın ortasına çıkar ve onlarla bugüne kadar sürdürdükleri komşuluğu anlatarak şöyle seslenir.

"Komşular! Biz şimdi bütün aile evimize girip perdelerimizi kapatacağız. Bizden yağmaladığınız eşyalarımızı bahçemize bırakın."

Sabah evin avlusu yağmalanmış mallarla doludur. Aile kendilerine ait olanları alır. Bir traktöre yükler. Kenti terk edeceklerdir. Bırakılan eşyalarda kendilerine ait olmayanlar da vardır. Aile o eşyaları sokağa çıkarıp üzerine şöyle bir not bırakır.

"Bu eşyalar yağmaladığınız diğer ailelere aittir. İmanınız ve vicdanınız varsa bunları da gerçek sahiplerine verin."

Ve doğdukları yerden, bizzat komşuları tarafından öldürülmeyecekleri, talana uğramayacakları bir başka diyara doğru giderler. Geride bıraktıkları evlerini yok pahasına sattıklarını da bir çocuk bile tahmin edebilir.

Kahramanmaraş Sanayi ve Ticaret Odası geçen muharrem ayında bir kardeşlik iftarı verdi. Şu linkteki videoda (http://www.kmtso.org.tr/video_galeri.php?menuID=108) TRT iftarı naklen veriyor. Muharrem Orucu’nun böyle bir iftar açma geleneği olmadığı saçmalığını bir yana bırakarak spikere kulak verebiliriz.

BİLİN Kİ DIŞ MİHRAKLARDIR
Spiker bütün erkâna aynı gayretkeşlikle şu tespiti yapıyor:

"Bütün Maraş burada. . Eğer Maraş'la ilgili bundan sonra olumsuz bir haber kamuya yansırsa, bilinsin ki bu dış mihrakların işidir öyle değil mi?"

Bu saçma tespite oda başkanı dâhil olmak üzere herkes katılıyor. Spiker aynı tespiti Alevi Federasyonu Başkanı Selahattin Özen'e de yaptığında "gurk" ettirten bir cevap alıyor. Özen: "İç mihrak, dış mihrak her neyse bunlardan bir kez bile Aleviler galeyana gelmiyor. Sünnilerin buna engel olması lazım." Spikerin tespiti kendisiyle sınırlı değil. Aynı ilin valisi de anma törenlerini hukuksuz olarak engellemesini "geçmişi hatırlamak istemiyoruz" gerekçesiyle açıklıyor.

Ah birisi çıkıp unutmanın yolunun ancak yüzleşmekle mümkün olduğunu bunlara tane tane anlatsa...

Ah birisi, hem de Alevi olmayan bir kent sakini çıksa, bu kentte 36 saat içinde yarısından fazlası 13 yaşın altında yüzlerce insan öldürüldü. Gelin toplu olarak gidenlere bir dua, yapanlara bir ah edelim diye haykırsa.

Ticaret Odası, Maraş'ın biberine gösterdiği vefanın birazını da karnında bebeği ile öldürüldükten sonra eti bir çiğköfte misali ezilen gelini, iftarla değil, mahcup ve sessiz bir yasla hatırlamak ve unutturmamak gerektiğini kavrasa. O vali ve benzerleri bir yas evine müstahdem yapılsa.

Odanın iftarında sofraya bıçak konulmamış. Muharrem Orucu’nu açarken zorunlu bir ritüeldir bu. Su da konulmaz. Sebebi Kerbela masumlarının bedenlerine Muaviye zihniyetinin açtığı yaraları hatırlamaktır. Sofraya konulmayan bıçak 33 yıldır Alevilerin böğründe saplı durmaktadır. 33 yıldır bu yaradan kan akıp durmaktadır. "Hatırlamak istemiyoruz" zevzekliği bu hançeri kanırtıp durmaktadır.

Utanmak yalnız kendi yaptıklarımızla ilgili bir eylem değildir. Bazen yapmadıklarımızda utandırır bizi.

Bütün Maraş bu hançerden utanmadıkça, bu yara şifa bulmayacaktır.

SP: AKP hükümeti artık içerde ve dışarıda bir savaş hükümetidir

AKP Hükümeti bir yandan Kürt halkına karşı sürdürülen sömürge savaşını, Kürt halkının politik öznelerini tasfiye amaçlı olarak derinleştirirken, diğer yandan emperyalist güçlerin Türkiye'ye bölgede biçtikleri misyonun bir gereği olarak Türkiye'yi hızla bölgesel bir savaşa doğru sürüklemektedir. Suriye tarafından düşürülen uçak krizi, AKP hükümetinin bir yıldır izlediği Suriye politikasından ayrı değerlendirilemez.

Böylesi bir siyasal atmosferde cephe gerisinin izlenen savaş politikalarına uyarlanması zaruridir ve bugün AKP hükümeti de bunu yapmaktadır. Toplum bütün kesimleri ve hücreleriyle savaş için milliyetçi hamasetin esiri haline getirilmeye çalışılırken, izlenen bu savaş politikalarına rıza göstermeyen sosyalistleri ve demokratları ise polis ve özel yetkili savcı komplolarıyla sindirmeye çalışmaktadır.

Son birkaç gündür yaşanan gelişmeler bunun bir göstergesidir. “MLKP operasyonu” adı altında  ESP Genel Başkan Danışmanı, Atılım Gazetesi Yayın Yönetmeni ve Halkların Demokratik Kongresi Yürütme Kurulu üyesi İbrahim Çiçek ve  ESP Genel Başkan Danışmanı ve HDK Anayasa Komisyonu üyesi Ziya Ulusoy'un da aralarında bulunduğu 9 ESP'li böyle bir komplo sonucu gözaltına alındı ve çıkarıldıkları mahkemede 6 ESP'li tutuklandı.

Kürt Halkının özgürlük mücadelesini tasfiye amaçlı başlatılan “Kürt açılımı”nın bu gün geldiği nokta, silahlı silahsız, özgürlük hareketinin bütün birimlerini imha hedefli operasyonlardır. Nitekim 25.06.2012 günü sabahı Ankara, Diyarbakır, İstanbul, Ağrı, Bitlis, Siirt, Adana, Mersin ve Eskişehir’de “PKK - KCK Türkiye Meclisi Demokratik Emek Platformu” üyesi olmak gerekçesiyle KESK merkezi ve bağlı sendikalara yapılan polis operasyon da bu amaçla yapılan operasyonlardan birisidir. Aralarında KESK Genel Başkanı Lami Özgen, Tüm Bel-Sen Genel Sekreteri İzzettin Alpergin, Tüm Bel-Sen yöneticisi Yılmaz Yıldırımcı, SES Genel Sekreteri Sıddık Akın, Eğitim Sen Kadın Sekreteri Sakine Eryılmaz’ın da bulunduğu 71 kişi bu operasyonla gözaltına alındılar.             

Artık her sabah uyandığımızda, "bugün nerelerde ve hangi kesimlere yönelik KCK operasyonu yapılmış olabilir?" sorusunu sorarak uyanıyoruz. Bilmem kaçıncısı yapılan uyduruk KCK operasyonlarıyla neredeyse dışarıda seçilmiş BDP'li belediye başkanı, parti yöneticisi, sendika ve kitle örgütü temsilcisi bırakmadılar. Ancak mücadele ile kendiliğinden bir halk olma durumundan çoktan çıkarak kendisi için bir halk olma durumuna gelen Kürt halkı, bütün bu sindirme, baskı ve etkisizleştirme saldırılarına karşı  kazanımlarını savunmaya devam ediyor.

İşçilerin Sosyalist Partisi olarak, uyduruk gerekçelerle gerçekleştirilen Kürt siyasetçilerini ve kitle örgütü temsilcilerini etkisizleştirme operasyonlarını, AKP hükümetinin içerde ve dışarda sürdürme kararlılığında olduğu savaş politikası için itaatkâr ve sessiz bir toplum yaratma amacıyla  sosyalistlere ve demokratik çevrelere yönelik tüm saldırıları protesto ediyoruz.

Bu vesileyle Kürt sorununun demokratik siyasal çözümünden yana olan ve eşitlik zemininde kardeşçe yaşanacak bir coğrafya özlemini yüreklerinde taşımaya devam eden, AKP'nin savaş politikalarının bu coğrafyanın halklarının geleceğini karartacağını düşünen herkesi, AKP hükümetine tavır almaya çağırıyoruz! Çünkü: AKP hükümetinin “ileri demokrasisi”, ezilenlere baskı ve saldırı demokrasisidir.

AKP hükümeti artık içerde ve dışarıda bir savaş hükümetidir.
Sosyalist Parti Genel Başkanı
Mustafa Kahya

25 Haziran 2012 Pazartesi

Suriye'ye karşı emperyalist müdahale vatana ihanettir!

Suriye'yle yaşanan "uçak krizi" sonrasında ÖDP Eş Genel Başkanı Alper Taş ve TKP Merkez Komite tarafından açıklama yapıldı.. Taş, "Şimdi savaş çığlıkları atmanın değil, bölgesel bir barış için sorumluluk almanın zamanıdır" derken, TKP açıklamasında "Erdoğan derhal istifa etmelidir" denildi.
İşte sosyalistlerin AKP'ye uyarıları:
ÖDP Eş Genel Başkanı Alper Taş'ın açıklaması şu şekilde:

Bölgede barış için sorumluluk alma zamanıdır
Türkiye'ye ait bir savaş uçağının Suriye tarafından düşürülmesinin ardından "gereken yapılacak" açıklamaları bir çatışmanın eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. Başbakan Erdoğan'ın, Türkiye'nin NATO üyeliğini hatırlatması uzunca zamandır Suriye'ye dönük müdahale hazırlığında, uçak düşürülmesinin bir vesile haline getirilebileceğini düşündürüyor.

Uyarıyoruz!
Yıllardan beri bölgede oynanan "büyük oyunun" 21.yüzyıldaki kritik noktası Suriye'dir. Suriye’ye dönük bir askeri müdahale bölgesel bir savaşın da tetikleyicisi olacaktır. Ortadoğu bu şekilde iç savaşlarla, etnik ve dini boğazlaşmalarla kaosu sürüklenirken, Türkiye de bu kaosun parçası olacaktır. Bölge halkları büyük acılarla yüz yüze kalacaktır.

Bölgede barış için
Şimdi savaş çığlıkları atmanın değil, bölgesel bir barış için sorumluluk almanın zamanıdır. AKP, emperyalizmin aktif taşeronluğunu üstlenerek Suriye'de iç savaşın geliştirilmesine yönelik hamlelerden vazgeçmelidir.

Bugün, emperyalizmin taşeronluğunu soyunmuş politikalara, savaş kışkırtıcılığına karşı Ortadoğu halklarının özgürlüğünü ve bölgede barışı bütün gücümüzle savunmanın zamanıdır.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Merkez Komitesi tarafından yapılan açıklama ise şöyle:
"Türkiye'ye ait bir askeri keşif uçağının Suriye hava sahasında düşürülmesi, AKP iktidarının ABD ve İsrail himayesinde oynadığı kanlı ve kirli oyunun boyutlarını göstermektedir. Bu AKP iktidarının komşu Suriye'ye karşı ilk provokasyonu değildir. Silahlı çeteler Türkiye topraklarında eğitilmekte, CIA görevlileriyle Türk yetkililer bu grupları silahlandırmaktadır. Kimse, ABD ve İsrail için istihbarat toplamakta olan bir savaş uçağının bir başka ülkenin toprakları üzerinde uçurulmasını "milli birlik" edebiyatıyla örtmeye kalkmasın.

AKP iktidarı suçludur. Bu suç, savaş naralarıyla, "Suriye'den hesap sorulacak" söylemiyle geçiştirilemez. Ne hakla hesap soracaksınız?"Ülkenize karşı kanlı bir tezgah hazırladık, neden topraklarınızı savunuyorsunuz" diye üste mi çıkmaya çalışacaksınız?

Adalet, hak, doğruluk diye sizin yanınızdan geçemeyeceğiniz insanlık değerleri var. Yalnızca uluslararası hukuk değil, bu değerler de AKP iktidarını suçlu sandalyesine oturtuyor. Bu provokasyonun bedeli mutlaka ödenmelidir. Erdoğan istifa etmelidir.

Anamuhalefet partisi olma iddiasındaki CHP ise susmalıdır. AKP'yi yeterince "şahin" davranmamakla suçlayan, "vatan söz konusu olduğunda hepimiz birleşiriz" hamasetiyle hareket eden CHP'liler bilmelidir ki, Suriye'ye karşı ABD ve İsrail'le birlikte yapılan operasyonlar açıkça vatana ihanettir.

Türkiye Komünist Partisi, halkımızı siyasi iktidarın planlarını bozmaya, savaş borazanlarını susturmaya, "Suriye'ye dersini verelim" diye ortalıkta dolaşan akbabalara itibar etmemeye çağırmaktadır.

22 Haziran 2012 Cuma

Başbakanlıktan açıklama: 'Jetimizi Suriye düşürdü', Suriye: 'Uçak hava sahamızı ihlal etti'

soL - Türk Hava Kuvvetlerine ait bir savaş uçağı Malatya’da havalandıktan sonra, Akdeniz’de düştü. Ankara'da yapılan güvenlik toplantısının ardından Başbakanlık tarafından yapılan açıklamada, uçağın Suriye tarafından düşürüldüğünün anlaşıldığı belirtildi.
Güncelleme: 00:54
Suriye'den ilk açıklama da geldi. Savunma Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, Türk jetlerinin alçaktan uçarak 1 km'lik bir sınır ihlali yapıldığı, bunun üzerine uçak-savar bataryalarının ateşlenerek uçağın vurulduğu ve Lazkiye'nin 10 km açıklarına düştüğü belirtildi. Açıklamada, uçağın düşürülmesinin uluslararası hukuk çerçevesinde gerçekleştirildiği vurgulandı. Uçağın Türkiye'ye ait olduğunun vurulduktan sonra tespit edildiğini söyleyen Suriye, daha sonra arama-kurtarma çalışmalarına başlandığı belirtildi.

Güncelleme: 00:05
Başbakanlık tarafından açıklama yapıldı. Suriye ile beraber arama kurtarma çalışmalarının sürdüğü belirtilirken, "elde edilen bilgiler neticesinde uçağın Suriye tarafından düşürüldüğü anlaşılmıştır" denildi. Açıklamada, araştırma sona erdikten sonra Türkiye'nin gerekli adımı atacağı belirtildi.Güncelleme: 23:25
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, düşen jetlerle ilgili olarak, "Takip ediliyor, arayıp bilgi veriyorlar. Kesinleşince her şeyi söyleyecekler” dedi. Uçağın Suriye tarafından düşürülüp düşürülmediğine ilişkin net bir bilgi olup olmadığının sorulması üzerine de Gül, kesinleştiği zaman gerekli açıklamanın yapılacağını söyledi.

Güncelleme: 19:46
Brezilya dönüşü Ankara Esenboğa Havaalanı'nda basın açıklaması yapan Başbakan Erdoğan, konuyla ilgili gelen bir soruya uçağın düşürüldüğü bilgisinin kesin olmadığı cevabını verdi. Pilotlar hakkında bir bilgiye sahip olmadıklarını söyleyen Erdoğan, Türk ve Suriyeli yetkililerin ortak arama faaliyeti yürüttüklerini belirtti.
Erdoğan, "Suriye özür diledi" iddiasına dair de kesin bir bilgisi olmadığını duyurdu.
Erdoğan daha detaylı açıklamayı Ankara'daki güvenlik toplantısından sonra yapacağını söyledi.

Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağı, Malatya’dan havalandıktan sonra Akdeniz üzerinde kayboldu. Arama çalışmaları sonunda pilotlar sağ olarak Akdeniz’de bulundu.
Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinden yapılan açıklamaya göre, Malatya’da kalkan savaş uçağıyla saat 11.58’de Hatay’ın güneybatısındayken bağlantı kesildi.
Radardan kaybolan ve telsiz bağlantısı kurulamayan savaş uçağını aramak için Malatya Erhaç’taki 7’nci Ana Jet Üs Komutanlığı ile Ankara Etimesgut Askeri Havaalanı’ndan kalkan askeri uçaklar bölgeye sevk edildi.
Suriye karasularının 8 mil açığına düştü iddiası
Bu arada irtibat kesilen savaş uçağının, Suriye karasularının 8 mil açığında uluslararası sulara düştüğü bilgisi geldi. Hatay’ın Samandağ İlçesi’nin güney batısında Akdeniz’e düştüğü belirtilen uçağı arama çalışmaları başlatıldı.
Pilotlar sağ olarak kurtuldu
Hürriyet gazetesinin haberine göre, arama kurtarma çalışmaları neticesinde F-4E Phantom tipi uçakla Akdeniz'e düşen pilotlar sağ olarak kurtarıldı. Pilotların 2002 ve 2009 yıllarında Hava Harp okulundan mezun oldukları ve sağlık durumlarının iyi olduğu öğrenildi.

ABD'den güldüren uyarı: 'Suriye'de El Kaide güçleniyor'

ABD Savunma Bakanı Leon Panetta'nın "Suriye'de El Kaide güçleniyor" sözleri, bir uyarıdan çok tehdit şeklinde yorumlanmaya açık.
soL - ABD Savunma Bakanı Leon Panetta Suriye'de El Kaide'nin güçlendiği ve ağır silahlar ele geçirebileceği uyarısında bulundu. Muhaliflere giden silahların ABD ve müttefiklerinden kaynaklandığı geçtiğimiz günlerde basına yansırken, Afganistan ve Irak işgallerinde de El Kaide'nin bahane edildiği hafızalarda yerini koruyor.
ABD Savunma Bakanı Leon Panetta Suriye'de El Kaide yanlısı grupların ağırlığını artırdığı ve gelişkin silahlar ele geçirebileceği uyarısında bulundu. ABD'nin Irak ve Afganistan işgallerinde yine El Kaide'yi gerekçe gösterdiği hafızalarda yerini korurken, son dönemde Suriyeli muhaliflere giden silahların da ABD ve müttefiklerinden kaynaklandığı basına yansımıştı.
Diğer yandan radikal islamcı gruplara dönük desteğiyle Suriye halkından büyük tepki toplayan ABD ve Suriye muhalefetinin son günlerde daha 'seküler' bir görüntü çizmeye dönük bir politika izlediği yorumları yapılıyor. Diğer yandan muhalif grupların yaptığı katliamların sorumluluğunu Suriye güvenlik güçlerine atmaya dönük gerçek dışı haberlerin de inandırıcılığını yitirmeye başladığı günlerde, artık söz konusu eylemlerin de El Kaide tarafından üstlenildiği haberleri gelmeye başladı.
Panetta'dan uyarı gibi tehdit: Libya'dan Suriye'ye silah gidebilir!
Panetta söz konusu silahlar arasında MANPAD adı verilen omuzdan atılabilen uçaksavar füzelerinin bulunduğunu belirtti. Panetta'nın iddiasına göre NATO'nun Muammer Kaddafi iktidarını devirmek için düzenlediği operasyonun ardından Libya ordusunun envanterinde bulunan MANPAD'lerin Ortadoğu'daki kara borsaya düştü ve bunların bazılarının Suriye'de olma ihtimali bulunuyor.
Libya'ya yönelik NATO müdahalesi sırasında ABD'nin El Kaide'yi desteklediği basına yansımış ve Kaddafi'nin devrilmesinin ardından ülke ABD yanlısı mafyatik güçlerin egemen olduğu bir kaosa sürüklenmişti. Bir başka ifadeyle söz konusu silahların ABD'nin bilgisi ve kontrolü dışında Libya'dan Suriye'ye gitme olasılığı bulunmuyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da Nisan ayında Libya yönetimini Suriyeli muhalifleri silahlandırmakla suçlamıştı.
Bu durumda Panetta'nın sözleri aslında bir uyarıdan çok, muhalifleri artık ağır silahlarla donatacaklarına dönük bir tehdit anlamını taşıyor. Nitekim Panetta da sözlerinin devamında da Suriye'de Washington'ın istediği ve Beşar Esad'ın iktidarı bırakmasını içeren siyasi dönüşümün gerçekleşmemesi durumunda iç savaş çıkabileceği "uyarısında" da bulundu.
Diğer yandan El Kaide'nin adı son günlerde Suriye'de giderek daha fazla duyulmaya başlandı. Muhaliflerin yaptığı katliamların sorumluluğunu güvenlik güçlerinin üzerine atmayı başaramayan basın kuruluşları, artık katliamların sorumluluğu El Kaide'nin üstlendiğini öne sürmeye başladı.
ABD resmi olarak muhalif gruplara "silahlı olmayan destek" verdiğini ve silah temin etmediğini, bunu Suudi Arabistan ve Katar'ın yaptığını öne sürmekle birlikte, kamuoyundaki yaygın görüş, ABD'nin de doğrudan silah için kaynak sağladığı yönünde.

ABD teknolojisi Suriyeli muhaliflerin hizmetinde

soL - ABD Suriyeli muhaliflere sağladığı maddi desteği resmi ağızlardan dile getirmeye devam ediyor. Son olarak bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, iletişim olanaklarını artırmak için muhaliflere ileri teknoloji ürünü cihazlar sunduklarını ve bununla ilgili eğitim verdiklerini açıkladı.
ABD Suriyeli muhaliflere sağladığı maddi desteği resmi ağızlardan dile getirmeye devam ediyor. Son olarak bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, iletişim olanaklarını artırmak için muhaliflere ileri teknoloji ürünü cihazlar sunduklarını ve bununla ilgili eğitim verdiklerini açıkladı.
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'un üst düzey danışmanlarından biri olan Alec Ross, iletişim sorunu çeken muhaliflere sunmak üzere sayısı 10 ila 20 arasında değişen gizli teknoloji ürünleri üzerinde çalıştıklarını belirtti.
Teknolojilerinin Suriye'de devletin "Suriye Elektronik Ordusu" adını verdiği çalışmalarına karşı muhalifler tarafından kullanıldığını açıklayan Ross, bazı örgütlerin de ABD'nin sunduğu elektronik propoaganda eğitimlerinden yararlandığını belirtti. Ross, "diktatörlük" ile yönetilen rejimlerin muhaliflerin iletişim olanaklarını kısıtlamaya çalıştığını ve buna karşı çözümler geliştirmeye çalıştıklarını iddia etti.
Basına yansıyan bilgilere göre, muhaliflerin kullandığı teknolojiler arasında "internet çantası" ve cep telefonları için "panik düğmesi" bulunuyor. İnternet çantası, yerel iletişim ağı kapalı olduğu durumda veya takip edildiği durumda bile muhaliflere yerel bir iletişim ağı kurmaya olanak sağlıyor. Panik düğmesi ise, telefonda kayıtlı bütün telefon numaralarını ve adresleri anında silen bir pin kodu numarası.
Suriyeli muhaliflerin silahlı saldırılarını koordine etmek için ABD'nin altyapısını sunduğu teknolojik ağların büyük önem taşıdığı belirtiliyor. Suriye güvenlik güçlerinin bu iletişim ağına dönük engelleme girişimlerine karşı ABD her geçen gün daha ileri teknolojik araçları muhaliflerin hizmetine sunmaya çalışıyor.
Ross, "baskı ortamında" ABD'nin Google ve Facebook üzerinden harekatlarını koordine ettiğini, benzer uygulamaların Tunus'taki olaylarda da yapıldığını söyledi.

21 Haziran 2012 Perşembe

Yandaş medyada kim Erdoğancı kim Gülenci kim Gülcü

AKP-Cemaat kavgası, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresi meselesi derken yandaş köşe yazarları oldukça zorlu bir süreç geçiriyor. Öyle ki; hangi “gücün” yanında pozisyon alacakları konusunda kafaları hayli karışık. Bu nedenle “aynı bağın gülüyüz” nidaları eşliğinde “rahatları” hiç bozulmasın istiyorlar.

Ama gelin görün ki; siyasi atmosfer sık sık onlara “tarafını seç” dayatmasında bulunuyor. Hal böyleyken, yandaş yazarların “kriz” anlarında seçtikleri “tarafı” tespit edelim istedik. Açıkçası liste hazırlarken hayli zorlandık. Çünkü sürekli dönüşleri, esen rüzgâra göre pozisyonlarını değiştirmeleri bizim de başımızı döndürdü. Bundandır ki; bazı isimlerin seçtikleri “taraf” konusunda net bir tablo ortaya çıkmadı. O kişiler/yazarlar “birlikten güç doğar, rahatımızı bozmayalım” kıvamındalar.

Lafı fazla uzattık, işte öne çıkan yandaş kalemlerin “kimden taraf” olduklarının listesi:
Fehmi Koru: Abdullah Gül
Yiğit Bulut: Tayyip Erdoğan
Eser Karakaş: Tayyip Erdoğan+Fethullah Gülen
Sedat Laçiner: Tayyip Erdoğan+Fethullah Gülen+Abdullah Gül
Ahmet Kekeç: Tayyip Erdoğan
Mustafa Karaalioğlu: Tayyip Erdoğan
Erdal Şafak: Tayyip Erdoğan
Emre Aköz: Tayyip Erdoğan
Hasan Celal Güzel: Fethullah Gülen
Mahmut Övür: Tayyip Erdoğan+Fethullah Gülen
Sevilay Yükselir: Tayyip Erdoğan
Mehmet Barlas: Tayyip Erdoğan
Nazlı Ilıcak: Fethullah Gülen
Rasim Ozan Kütahyalı: Tayyip Erdoğan
Nagehan Alçı: Tayyip Erdoğan
Taha Akyol: Abdullah Gül
Oral Çalışlar: Tayyip Erdoğan
Serdar Turgut: Tayyip Erdoğan+Fethullah Gülen
Ali Bayramoğlu: Tayyip Erdoğan
Salih Tuna: Tayyip Erdoğan+Fethullah Gülen
Abdülkadir Selvi: Tayyip Erdoğan
Yasin Aktay: Tayyip Erdoğan
Ali İhsan Karahasanoğlu: Tayyip Erdoğan
Abdurrahman Dilipak: Tayyip Erdoğan
Hasan Karakaya: Tayyip Erdoğan

NOT: Cemaat gazeteleri Zaman ve Bugün bu listenin dışındadır. O yazarlar için asıl olan Fethullah Gülen ve onun işaret ettiği siyasettir.

Ahmet Nesin: Erdoğan’dan Fethullah Gülen’i bitirme çağrısı

Düşünüyorum da Türkiye’nin bugün tartıştığı konuyu, yani Fethullah Gülen’in Türkiye’ye gelip gelmeyeceğini, daha doğrusu gelemeyeceğini 2008 yılında yazmışım. Gülen’in beraat ettiğinin ertesi gün “Erdoğan iktidarda olduğu sürece Fethullah Gülen Türkiye’ye gelemez. Çeşitli bahaneler bulunur, yeni dava açma olasılıkları bile çıkar…” diye yazmıştım.

Bu benim becerim miydi, yoksa Türkiye’yi ve son dönemlerin siyasetiyle, siyasetçilerini iyi okumam ve tanımamdan mı kaynaklanıyordu bilemiyorum! Sanırım Türkiye’de olanları iyi okuyorum, buna şımarık bir övünme diyebilirsiniz ama daha sonraki haftalarda Erdoğan’la, Gülen’in aynı çizgide olmadığını ve birbirlerinden hazetmediklerini de yazdım. Daha da ilginci, kitaplarıma baktığımda Hakan Şükür’ün milletvekili olacağını da yazdım, hem de 2 yıl öncesinden.

Erdoğan’la Gülen yada temsilcileri ne zaman birbirlerine karşı seslerini çıkardılar, herkes “Aaaaaaa, bunlar kavga ediyor, ayıptır yapmayın, vatan elden gidiyor!..” demeye başladı. AKP’yi destekleyenlerin de arası açıldı ve savcılığın MİT çıkarmasıyla beraber onlar da ikiye bölündü.

Sonunda AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan son tümceyi söyledi ve Fethullah Gülen’e “Türkiyeye dön…” çağrısını yaptı. Bu çağrı tartışılıyor şimdi ve herkes iyi tarafından bakmaya çalışıyor. Oysa Erdoğan’ın bu çağrısı kendisine göre çok akıllı bir taktik. Erdoğan, Gülen’in Türkiye’ye gelemeyeceğini biliyor. Çünkü Gülen şu anda gelirse kendisini bitirir ve bütün ağlamaklı, salya sümük, iğrenç karizmasını bitirir.

Bunun nedeni Gülen’in Erdoğan gibi aktif siyasetçi olmamasından kaynaklanıyor. Yaptıkları işte Gülen’le Erdoğan tam anlamıyla rakip değiller. Fethullah Gülen, Erdoğan’ın istediği yarı başkanlık ya da tam başkanlık sistemini istemiyor. Daha doğrusu ABD bunu istemiyor çünkü Erdoğan aldığı bütün oyları kendisinin sanıp megalomaninin son aşamasına gelmiş durumda. Ne zaman ki kendi inisiyatifinde sandığı emniyet ve adliye ekiplerinin kendi elinde olmadığını, bunlara artık tamamıyla Gülen’in hakim olduğunu gördü, Erdoğan, Fethullah Gülen’e karşı da gürlemeye başladı.

Duyumlarıma göre Fethullah Gülen bir dahaki seçimlerde kendi grubuna 150 milletvekili istiyor. Bu sayı çok ciddi bir sayı, çünkü bundan sonraki seçimde AKP’nin 300 milletvekili çıkarma şansı bile yok gibi. Bağımsız milletvekili sayısı 50-60 arası olur. CHP 160 dolaylarında çıkarır. Yeni anayasa tartışmalarıyla MHP yine her zamanki gibi milliyetçilik kavgası verir ve 50 milletvekili çıkarır. Fethullah Gülen’e 150 milletvekili vermek demek partideki bütün inisiyatifi ona teslim etmek anlamına gelir ki Anayasa Mahkemesi’nin son aldığı cumhurbaşkanlığı seçim kararıyla bu iş tam bir çarşafa dönüşmüş durumda zaten. Abdullah Gül bir tehdit olarak duruyor artık Recep Tayyip Erdoğan için, heran cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklayabilir konumunda. Bu ancak şu anlama gelir, AKP ve AGP adında 2 parti yarışır.

İşte Erdoğan bunları gördüğünden kendisine göre büyük oynadı ve Gülen’i Türkiye’ye çağırdı. Şu anda kozu eline geçirdiğini sanıyor çünkü şimdilik gelmeyeceğini açıklayan Gülen’e karşı Erdoğan “Ya Türkiye’ye gel ve ne konuşacaksan konuş ya da yapacaksan yap ya da el kapılarından bağırıp durma…”

Fethullah Gülen’in elindeki koz daha da değişik, her zaman meclisteki milletvekillerini AKP’den çekebilir ve dışarıdan AKP hükümetini destekleyerek onu rahatsız eder ve bir dahaki seçimlerde Erdoğan’ı ister AKP başında ister Çankaya köşkünde iktidara götürmeyeceğini net bir şekilde gösterir.

Bu raundu hangisi kazanır bilemem, bundan sonra duyacağımız telkinler “AKP’yle Gülen hareketi birleşsin…” şeklinde olacak, zaten olmaya başladı bile. Bu savaşımdan kim kazançlı çıkacak derseniz her zaman olduğu gibi yine ABD kazançlı çıkacak. ABD’nin en az bir dönem daha Gülen ve onun gibilerine gereksinimi var ama Erdoğan’a yok. Erdoğan’a benzer siyasetçi bulmak kolay ama Gülen gibi kendilerine göre bir dini lider bulmaları zor. Erdoğan kendisi için büyük oynadı, Fethullah Gülen’i bitirmek için ilk adımını attı hem de adına “Barış çağrısı” dedirterek…

CİA’nın Türkiye’deki büyük oyunu

Suriyeli muhalif gruplara silah sevkıyatının, Türkiye'nin güneyinde faaliyet gösteren bir grup CIA ajanı tarafından organize edildiği öne sürüldü. Ortaya atılan bir diğer iddia da bu silahların finansmanının Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan tarafından karşılandığı.

ABD'de yayımlanan New York Times gazetesi, üst düzey ABD'li ve Arap istihbarat yetkililerine dayandırdığı haberinde, muhaliflere CIA aracılığıyla otomatik tüfek, tanksavar ve diğer bazı başka silahların verildiğini iddia etti.

Bu silah sevkıyatının, Suriye'deki Müslüman Kardeşler'in de aralarında olduğu bir grup aracıdan oluşan gizli şebekeler üzerinden yapıldığı ve silahların parasının da Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar tarafından ödendiği belirtildi.

Gazeteye konuşan üst düzey ABD'li bir yetkili, CIA ajanlarının son birkaç haftadır Türkiye'nin güneyinde faaliyette olduklarını ifade etti. CIA ajanlarının bir diğer görevi de söz konusu silahların El Kaide ve başka terör örgütlerinin eline geçmesini engellemek.

CIA'İN TÜRKİYE'DEKİ ÇALIŞMALARI
ABD yönetimi, uzunca bir süredir Suriyeli muhaliflere silah verdiği iddialarını reddediyor ancak bu gruplara telsiz, ilaç, gece görüş gözlüğü, kurşungeçirmez yelek gibi silah dışı yardımlarda bulunduğunu kabul ediyordu.

NYT, Türkiye'de faaliyet gösteren ABD istihbarat birimlerinin Suriye'nin değişen muhalefet yapısı hakkında daha fazla bilgi edinmeyi amaçladığını ve buna göre hangi gruplara silah verilmesi gerektiğine karar verdiklerini de ifade etti.

Gazeteye konuşan ve düzenli olarak ABD'li muhataplarından bilgi alan Arap bir istihbarat yetkilisi, "CIA görevlileri burada bulunuyor ve hem yeni kaynak hem de kendilerine çalışacak yeni kişiler bulmaya çalışıyor" dedi.

CIA'in Suriyeli muhaliflere tek yardımı silah ve mühimmatla da sınırlı değil. ABD'li yetkililer ve CIA ajanları, Suriye birliklerinin durum ve konum bilgilerine dair uydu görüntülerini ve başka bazı detaylı istihbaratı da muhaliflerle paylaşıyor.

Ancak ABD yönetimi, henüz CIA ajanlarını Suriye'ye yollamak gibi daha sert adımlar atmış değil.

ABD SURİYE'YE SİLAH SATIŞINI ENGELLEME NİYETİNDE
NYT, Beyaz Saray Sözcüsü, Dışişleri Bakanlığı ve CIA yetkililerinin Suriyeli muhalifleri desteklemeye yönelik istihbarat faaliyetleri hakkında yapmayı reddettiklerini de ifade etti. ABD yönetimi bir yandan da Rusya üzerinde baskı yaratarak, Esad rejimine yönelik silah satışını da durdurmaya çalışıyor.

Geçtiğimiz hafta, Suriye'nin Rusya'ya bakım için gönderdiği taaruz helikopterlerinin yeniden Şam yönetimine teslim edilmemesi için ABD yönetimi devreye girmişti. Helikopterleri taşıyan gemi, İskoçya kara sularında durdurulmuştu.

Suriye ve Rusya başta olmak üzere bazı ülkeler ABD'nin uzunca bir süredir Suriyeli muhalifleri silahlandırdığını ileri sürüyordu.


20 Haziran 2012 Çarşamba

Gülen’in korkusu ve Cemaatin anlamı - Merdan Yanardağ

On yılı aşkın süredir ABD’de yaşayan, Federal Polis (FBI) ve Merkezi İstihbarat Örgütü (CIA) tarafından korunan Fethullah Gülen, Başbakan Erdoğan’ın açık çağrısına karşın Türkiye’ye dönmeyeceğini açıkladı. Gülen’i ve bu hareketi yakından tanımayanlar “daha neyi bekliyor” diye sormadan edemedi. 

Gülen’in neden dönmeyeceğini açıkladığı konuşmadan, açıkça Türkiye’ye gelmekten korktuğu anlaşılıyor. Biz bu korkuya Yurt Gazetesi’nin dünkü başyazısında işaret ettik. Derin bir korku bu. Suç işleyenlerin, insanlara iftira atanların, hile ve sahtekârlıkla rejimi değiştirmeye kalkışanların ve insanların hayatlarını karartanların iliklerinde duyduğu bir korku...

Dar ideolojik amaçlarına uluşmak için, kendi ülkesine ve halkına karşı yabancı istihbarat örgütleri ve başka devletlerle işbirliği yapanların, sinsice iş çevirenlerin, ve insanları aldatanların ruhuna işleyen bir korku… 

Bir öfke patlaması ve hesap sorma dalgasının başlaması halinde, ezilmekten ve bütün kazanımlarını yitirmekten endişe edenlerin kâbusu olan bir korku…

Gülen işte bu korku nedeniyle Türkiye’ye dönmüyor. 

***

Şimdi Cemaatin tarihsel ve siyasal önemi ve anlamı üzerinde biraz duralım.

Gülen örgütlenmesinin ulaştığı güç, derinlik ve yaygınlık son 4 yılda olayların gelişim seyri değerlendirildiğinde açıkça görülecektir. Cemaatin Emniyet ve Adliye’deki yapılanmasının eşgüdüm içinde çalışması sonucu, ortaya örtülü bir darbe yapmayı ve devleti ele geçirerek rejimi değiştirmeyi (Ergenekon/Balyoz soruşturmaları) hedefleyecek güce ulaşan bir “suç örgütü” çıkmıştır. Hanefi Avcı bu örgütün varlığını açıkça yazmış, bir anlamda ihbar etmiştir. 

Cemaatin Emniyet ve Adliye yapılanmasının koordinasyonuyla yürütülen Ergenekon soruşturmalarına uzanan yolun en önemli kilometre taşları, Hrant Dink ve Danıştay cinayetleridir. Bu iki cinayet söz konusu soruşturmalar için gerekli politik ve psikolojik iklimi oluşturmuştur. Ve bu iki cinayette de Cemaatin izi vardır. Bazı gazeteciler işte bu izlere işaret ettikleri için gözaltına alınmış ya da tutuklanmıştır.

Polis istihbaratının biriktirdiği özel bilgi ve belgelere dayalı dosyalar, teknik takip verileri, telefon ve ortam dinlemeleri, sahte belge ve kanıt üretimi, gizli tanıklık kurumu, medyanın etkin siyasal ablukasında Gülen Cemaatinin rolü en az AKP kadar belirleyicidir.  Polis, adliye ve hapishane üçgenine dayalı açık bir siyasal şiddet kullanılmış ve faşizan bir rejim yaratılmıştır. 

***

ABD’nin, dünyanın kalbi olarak bilinen ve yeryüzünün en zengin enerji havzalarının bulunduğu Merkezi Avrasya’yı denetim altına almak için geliştirdiği Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) en önemli boyutunu, hiç kuşkusuz “Ilımlı İslam” stratejisi oluşturuyordu. lımlı İslam, Batılı değerlerle uyumlu, siyasal olarak ABD’nin ve İsrail’in ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, sınırların yeniden çizildiği ve rejimlerin bu amaca uygun olarak değiştirilmesinin öngörüldüğü BOP’un taşıyıcı kurumu ve kavramıdır. 

Bu kavramın politik arka planı irdelendiğinde, bizi hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde getirip Fethullah Gülen örgütlenmesinin kapısına koyar. Bölgede “Ilımlı İslam” projesinin en önemli aktörlerinden biri Fethullah Gülen ve onun kurduğu yaygın örgütlenmedir.

ABD’nin 21. Yüzyıl’da yürüttüğü imparatorluk projesinin köşe taşlarından birini oluşturan bu stratejik planlamanın rafa kaldırıldığı yönündeki değerlendirmeler gerçeği yansıtmıyor. Fas’tan Çin Seddi’ne kadar uzanan ve genel olarak Müslüman toplumların yaşadığı geniş coğrafyada iktidarları değiştirerek, Batılı değerler ve emperyalizmle uyumlu rejimler kurmak anlamına gelen BOP, “Arap Baharı” ile ikinci dalgasını gerçekleştiriyor. 

Belki de BOP hiçbir zaman tam olarak başarıya ulaşamayacak. Üstelik bu olasılığın daha yüksek olduğunu da söyleyebiliriz. Ancak, ABD emperyalizmi hegemonik konumunu koruduğu ve AB desteklediği sürece bu proje her fırsatta değişik siyasal kavramlar, stratejik kodlar ve farklı isimleriyle yeniden ve yeniden gündeme getirilecektir. 

İşte BOP ve Ilımlı İslam siyaseti, İslam coğrafyasında ABD hegemonyasına yerel bir siyasal onay üretmek için geliştirilen bir projedir. 

***

Fethullah Gülen, “Dünya denilen geminin kaptanı” olarak nitelendirdiği bu otorite ve iradeyi (ABD’yi) hedeflerine ulaşmak için desteklemek ve işbirliği yapmak gerektiğini vaz eden bir siyasal İslamcıdır. Gülen, ABD’nin “Ilımlı İslam” projesinin teolojik arka planını oluşturmak için gönüllü olan bir cemaat lideridir. Dahası, “Limana selametle varmak için kaptanla kavga edilmez” diyerek Washington’la işbirliğinin teorisini yapan sinsi siyasetçidir. 

Kendisini, evrene yön veren yüce kişi ve kalbinden geçeni Allah’ın yerine getirdiği kutlu insan anlamına gelen “Kutbu’l-Aktab” ilan eden Fethullah Gülen, hedeflerine ulaşmak için başta ABD ve İsrail olmak üzere Batı ile uzlaşmak gerektiğini görmüştür. 

İzleyicileri tarafından aynı zamanda “müçtehid” de ilan edilen, mevcut kuralları değiştirme ve yeni kurallar koyma yetkisine sahip bir âlim olarak da nitelendirilen Fethullah Gülen, ABD’nin radikal İslamcılara karşı geliştirmeye çalıştığı “Ilımlı İslam” projesinin, kendi hedeflerine ulaşmak için önemli bir fırsat sunduğunu kavramıştır. 

Dolayısıyla F. Gülen, Hırıstiyan ve Yahudi kültürüyle uyumlu, emperyalizmle işbirliğine açık ve Batı’yla çatışmayacak bir İslam anlayışının geliştirilmesine aday olmuştur. 

Bu durum, Ilımlı İslam projesinin hayata geçirildiği bir model ülke yaratılması demekti. Bu model ülke Türkiye oldu.

Bir ABD projesi olarak doğan AKP nasıl Ortadoğu’daki yeni düzenin siyasal öncülüğünü yürütmeye çalışıyorsa, Cemaat de bu düzenin teolojik zeminini hazırlıyor. Zaten bu nedenle AKP-Cemaat koalisyonu iktidara taşındı ve orada tutuluyor.

Cemaatin anlamı budur. 

Ve Gülen suç işlediğini, dahası illegal bir suç örgütü yönettiğini bildiği için gelmekten korkuyor.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Erdoğan-Gülen tartışmasında yanlış soru: ‘Gerilim var mı yok mu?’

soL: Erdoğan’ın Fethullah Gülen’i Türkiye’ye dönmeye çağırması ve Gülen’in bu çağrıyı reddetmesiyle AKP-Cemaat ilişkisi ile ilgili tartışmalar yeniden gündemin üst sırasına yerleşti. Medyada yandaş kalemlerin yürüttükleri “gerilim var mı yok mu” tartışması ise ancak bir “yalancı bayrak” olarak nitelenebilir.
Başbakan Erdoğan’ın Türkçe Olimpiyatları’nda Fethullah Gülen’e yaptığı “geri dön” çağrısıyla başlayan tartışma gündemi meşgul etmeye devam ediyor. Meksika’da yapılacak G-20 Zirvesi öncesinde bir basın toplantısı yaparak Fethullah Gülen’in ağlayarak verdiği “dönmem” yanıtını değerlendiren Erdoğan, “Takdir kendilerinindir, biz burada üzerimize düşeni yapmaya hazırız dedik. Yaptıkları açıklamaya göre herhalde şimdilik böyle bir şey düşünmüyorlar” diye konuştu. Erdoğan, Gülen’in dönmesi yönünde bir beklentinin bulunduğunu, kendisinin de bu nedenle geri dönmesi çağrısını Türkçe Olimpiyatları’nın finalinde “gönüldaşlarıyla” paylaşmak istediğini söyledi. Başbakan sözlerini, “Çünkü dışarıda da bazı dedikodular oldu. 'Acaba gelmek istiyor da burada olumsuz yaklaşım mı var?' diye. Bunu ortadan kaldırmak istedik” diye sürdürdü.
Gülen: “O ilk değil” demişti
Fethullah Gülen’in, Erdoğan’ın geri dönmesi yönündeki çağrısına “dönmem” yanıtını verdiği videoda dikkat çeken bir husus, Başbakan’ın kendisini ülkeye dönmeye çağıran ilk kişi olmadığını vurgulamasıydı. Gülen, yandaşlarının “Sayın Başbakan'ın hüzünlü gurbeti bitirme davetiyle alakalı mülahazalarınızı lütfeder misiniz?” sorusuna şu yanıtı veriyordu:
Şimdi bunu hemen söyleyeyim, orada o kendine yakışanı yaptı. Fakat o ilk değil onu söyleyeyim. Sayın Cumhurbaşkanı da O da açıktan açığa dedikleri de oldu bir vasıta ile bana ulaştırdıkları da oldu. Söyledikleri de de oldu daha başka. Ricali devletten daha başkaları da kendilerine yakışan o civanmertliği her zaman sergilediler bugüne kadar. Ben defaatle duydum. Yanıma gelen, aynı zamanda o arkadaşlardan yanıma gelen kimseler de aynı şeyleri teklif ettiler. Artık Türkiye'ye gelme zamanı değil mi, filan dediler. Şimdi onlar onu yapmada kendilerine düşen, kendilerine yakışanı yapıyorlar. Ben bu mevzuda, ben demek de çok çirkin bir şey de, bana yakışanı yapmam lazım. Şimdi onlar davet ederler, gel derler normal. Millet de onlar davet etmeleri lazım geliyor gibi onlara bakabilirler ve nitekim zannediyorum orada alkışın ritmi dozu biraz yükselince de herhalde öyle bir talep şeyi imajı aldı Sayın Başbakan. Ondan da anlıyorum da dedi, yani oradaki anlayışını ortaya koydu. Halk da öyle diyebilir yani onlar çağırdığı zaman çağırmasalar ben gidemem, Türkiye emin, böyle güvenlikli bir yer değil dolayısıyla başıma gaile açarım, dert açarım başıma. Arz edeceğim şeyler böyle yakışıksız şeyler olabilir de ben hiçbir zaman böyle başıma dert açacağım mülahazası yaşamadım yani…
Medyada Gülen cemaatine yakın bazı köşe yazarlarının ısrarla “AKP-Cemaat çatışması yok” demesine ve bu yöndeki tartışmaları bir “fitne” olarak nitelemelerine karşın, Gülen’in hem Erdoğan’ın talebini reddederken kullandığı mesafeli hem de “o ilk değil” diyerek, Abdullah Gül’ün de kendisini daha önce Türkiye’ye çağırdığını ifade etmesi, iktidar bloku içerisindeki gerilimin aşılmadığını düşündürdü. Gülen’in Anayasa Mahkemesi’nin Abdullah Gül’ün 7 yıl görevde kalacağı ve daha sonra 5 yıl için daha seçilebileceği yönündeki kararıyla aynı süreçte “Ondan önce Gül davet etti” demesi, gerilimin odak noktasındaki konulardan bir tanesinin başkanlık sistemi ve kimin başkan olacağı tartışması olduğunu düşündürüyor.
Ekrem Dumanlı: Farklı mülahazalardan fitne üretiliyor
Zaman Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı bugünkü köşe yazısında, Cemaatle AKP arasında gerilim olmadığını iddia ederek, yaşanan ayrımların “bazı konulardaki farklı mülahazalar siyasetle sivil toplum arasındaki farkın tabii yansımalarıdır” dedi. Dumanlı gerilimin varlığını ve Cemaatin siyaset üzerindeki etkisini inkar ettiği yazısında Erdoğan’ın çağrısı ve Gülen’in yanıtı üzerine şunları yazdı:
Hiç kuşkunuz olmasın, bir kısım çevreler bu manzaraya rağmen yine boş durmayacak, parti ile camia arasındaki tabii farklılıkları kavga sebebi saymak için ter dökecek. Hatta şeytanların bile aklına gelmeyecek tezler duyacaksınız yine. Tertemiz insanların arasına bazı uluslararası çevrelerin sızdığını yayacak kadar cüret gösteren insanlar, kim bilir daha neler söyleyecek neler? Dünyanın en özgürlükçü, en sivil, en demokrat hareketlerinden birisini 'güvenlikçi' ya da 'statükocu' olarak yaftalamaya kalkanların neler uyduracağını tahmin etmek kolay gözükmüyor. MİT krizini bahane ederek sarf edilen sözlerin vahametini gördükten sonra, daha kötü yorumlar duysam şaşırmam. Kah 'cemaat'ten yana görünüp partiye, kah partiden yana pozisyon alıyor gibi davranıp 'cemaat'e suçlamalar yapanlar göreceksiniz. Ancak bunlar üzerinde daha fazla durmaya gerek yok; Başbakan Erdoğan ve Fethullah Gülen Hocaefendi'nin yaklaşımları yeni bir atmosferi kaçınılmaz kılıyor. Bazı konulardaki farklı mülahazalar siyasetle sivil toplum arasındaki farkın tabii yansımalarıdır; o farklılıktan fitne üretmek ve işgüzarlık yaparak insanları gereksiz bir kavganın içine çekmek büyük bir vebaldir...
Gülen’in yanıtındaki mesafeli dile ve Abdullah Gül’e işaret etmesine ilişkin hiçbir şey söylemeyen Dumanlı, devam eden tartışmaları da “sivil toplum-siyaset farklılığına” indirgeyerek, aksini iddia edenleri “fitnecilikle” suçladı.
Kekeç ve Altan: Bölünme iyidir
Star yazarı Ahmet Kekeç ve Taraf Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan ise bugünkü köşe yazılarında Erdoğan’ın çağrısının Cemaati ve hükümeti böldüğünü ve bunun “yeni bir uzlaşma” için olumlu bir gelişme olduğunu ileri sürdüler.
“Başbakan’ın ‘Bitsin bu hasret’ çağrısı cemaatte kafa karışıklığına yol açmıştır... Yani, cemaati bölmüştür. Fethullah Gülen’in “hayır” cevabı, hükümette kafa karışıklığına yol açmıştır. Yani, hükümeti destekleyen kesimleri bölmüştür” diyen Kekeç, “Meselelerimizi, ancak ve sadece yeni çatışma eksenleri kurarak, bu eksenleri doğru ikame ederek çözebiliriz” diye yazdı. Kekeç bu sözlerine, “Fethullah Gülen hocaefendinin ‘dönmeme’ kararı, cemaatte ve hükümeti destekleyen kesimlerde ‘yeni bir durum’ ortaya çıkarmıştır. Daha doğrusu, bir ‘karşıtlaşma’ yaratmıştır” diye açıklık getirdi.
Cemaat ile AKP arasında bir gerilimin var olduğu ön kabulünden hareket ederek, yaşanan son tartışmanın “statükoyu değiştireceğini” iddia eden iktidara yakın bir diğer köşe yazarı da Ahmet Altan’dı. Altan, Erdoğan’ın “Cemaat’i çok fena hırpaladığını” iddia ederek, polis ve yargı içindeki Cemaat örgütlenmesini darmadağın ettiğini ileri sürdü. Altan, Cemaatin bu kavgayı sürdüremediğinin görüldüğünü söyleyerek, bir açıdan sitem gibi görünen şu cümlelerle devam etti:
“Kavga etmeyi beceremeyeceksen kavgaya girmeyeceksin, meydan okumayacaksın, meydan okuyorsan, ‘aslında kavga etmiyoruz’ deyip kenara çekilmeyeceksin, aksi takdirde fena hırpalanırsın. Kalkıp Başbakan Erdoğan’ı toplantılarına çağırdılar. Erdoğan kabul edelim ki zeki bir adam, iyi bir politikacı. Aylardır hırpaladığı Cemaat’in ‘hamiliğine’ soyundu, Fethullah Gülen’e ‘dön’ çağrısında bulundu. Elli bin kişi alkışladı bu sözleri. O alkış, bir ‘himayeyi’ kabul etmek anlamına geliyordu.”
Gülen’in geri dönmeyi reddederek “himayeyi” kabul etmeyeceğini ilan ettiğini söyleyen Ahmet Altan, Cemaatin Gülen ve Türkiye’deki üyeleri arasında bölündüğünü ve Gülen’in Cemaati kurtardığını ifade etti. Tartışmayı “Türkiye’nin çok önemli kurumları” olarak nitelediği AKP ve Cemaat gibi yapıların artık tek sesle konuşmamalarına bağlayan Altan, “Türkiye çok hızlı kıpırdıyor, bildik laflarla bu harekete uyum sağlanamıyor artık, ‘yeni’ laflar gerekiyor. Bu yeni ‘lafları’ ararken de kendi içlerinde ‘farklı’ öneriler oluşuyor” dedi. Altan bu iddiasını “bölünmelerin ve yeni çatışmaların ortaya çıktığı” tespitine bağlayarak, yazısını “Bence bu da çok kötü bir şey değil, hep eskiye takılıp eskiyi tekrarlamaktansa, yeni çelişkileri ve yeni çözüm tartışmalarını yaşamak daha evladır gibi geliyor bana” diye tamamladı.
Şamil Tayyar: Gül ve Erdoğan Çankaya kararını birlikte vermeli
Cemaate yakın bir başka kalem, Şamil Tayyar ise Gülen ile Erdoğan arasındaki diyalogu Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde ortaya atılan “komplo senaryoları”na bağladı. Tayyar, Erdoğan’ın “gurbete son ver” çağrısının Gülen’le olan “güçlü gönül bağının tezahürü” olduğunu savunarak, bu bağın hala canlı olduğunu ileri sürdü. Ancak özellikle Anayasa Mahkemesi’nin son kararıyla birlikte bu bağa yönelik saldırıların yeniden yoğunlaştığını savunan Şamil Tayyar, “Bunun anlamı açık; bağışıklık sistemi güçlendirilmeli ve bu bağlamda ilişkiler güncellenmelidir. Başarıldığında karanlık odakların sinsi planları fantezi olarak hafızalarda yer alır, ötesi hiç olmaz” sözleriyle, Cemaatin “fitne” teorisini savunan kesimi içerisinde yer aldı.
Yazısının satır aralarında tartışmanın odak noktasında başkanlık/cumhurbaşkanlığı tartışmasının olduğuna işaret eden Tayyar, “İnanıyorum ki vakti geldiğinde Gül ve Erdoğan buluşur, Çankaya için kararlarını ‘ortaklaşa’ verirler. Zirvedeki mutabakat, AK Parti açısından kesinlikle problem oluşturmaz” sözleriyle zülfiyare dokundu. Ancak Tayyar böyle bir uzlaşmanın pek de kolay olmadığını, Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmak dışında bir seçeneği bulunmadığı, Gül içinse birçok ihtimalin gündemde olduğunu söyleyerek ortaya koymuş oldu:
Nasıl bir karar çıkar, kestirmek güç. Cumhurbaşkanı yeniden aday olabilir, aktif siyasete dönebilir, köşesine çekilebilir, uluslar arası bir göreve talip olabilir. Biraz spor yorumcularının üç sonuçlu maç tahmini gibi oldu ama sürecin Gül açısından ucu açık olduğunu ifade etmek istedim. 2015’de başbakanlığı bırakacağını açıklayan Erdoğan için 2014’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde durum farklı. “Durmak yok yola devam” felsefesinde ısrar varsa, istese de istemese de Çankaya adaylığı dışında hiçbir seçeneğinin olmadığı kanaatindeyim.
Taha Akyol: Gül başbakan olacak
İktidar yandaşı bir diğer kalem, Taha Akyol ise, Tayyar’ın “Gül için seçenek çok” iddiasına karşılık Gül’ün başbakanlığa tav olacağını ileri sürdü. Anayasa Mahkemesi kararının Gül’ün elini güçlendirdiğini söyleyen Akyol, “Peki, Gül’ün kendisi bunu istiyor mu ve siyaseten de mümkün olur mu? Gazeteciler, Cumhurbaşkanı Gül’e ikinci defa aday olup olmayacağını sordular, işte cevabı: ‘Bakarız, önümüzde daha çok süre var. Hep beraber konuşuruz!’ Süresi dolunca köşeye çekilecek bir cumhurbaşkanının sözleri değildir bunlar” diye yazdı.
Gül ve Erdoğan’ın açıkça çatışmayacağını, ancak Gül’ün de kenara çekilmeyeceğini savunan Taha Akyol, Abdullah Gül’ün siyasete başbakan olarak devam edeceğini iddia etti. Bu iddia akla, kısa bir süre önce bazı AKP yöneticileri tarafından açılan “başbakanın cumhurbaşkanı tarafından atanması” tartışmalarını getirdi.
Başkanlık için tepişirken, siyasetin içini boşaltıyorlar
Erdoğan’ın son çıkışı ve Gülen’in verdiği yanıtı, Cemaatin bazı kalemleri dışında iktidar bloku içerisindeki gerilimin ortadan kalkması ya da “fitnenin son bulması” şeklinde yorumlayan yok. Medyada iktidara yakın başka isimlerin tartışmayı güç dengelerinin değişmesi ve yeni bir uzlaşma zemini için olanakların ortaya çıkması tezi etrafında değerlendirdikleri görülüyor.
Tartışmanın bu kadarlık özetinden “gerilim var mı yok mu” sorusunun bir “yalancı bayrak” olduğu anlaşılıyor. Diğer yandan “yeni dengeler kurulacak” iddiasına atfedilen olumlu yüklem, bazıları bir süredir iktidarla kavgalı bir görüntü veren kalemşorların “kavga etme” sınırlarını ortaya koyuyor.
Süregiden tartışmanın odak noktasında ise kuşkusuz iktidar blokunun kendi içerisindeki güç dengeleri bulunuyor. Bu dengelerin artık AKP’yi bugüne kadar taşıyan şekliyle sürdürülemediği açık… Bu nedenle konu bu dengelerin en açıkça yansıyacağı cumhurbaşkanlığı seçimleri, başkanlık sistemi ve en nihayetinde Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkıp çıkmayacağı, çıkacaksa hangi yetkilerle çıkacağı başlıklarında yoğunlaşıyor.
İktidar bloku yeni dengelerini kurmak için itişip kakışırken, bir bütün olarak siyaset alanını kendi dengelerinin nasıl kurulacağı etrafında açılan gündemlere angaje ederek, alanı şekillendiriyor ve daraltıyor. Bu daralmaya teşne durumdaki düzen partilerinin ise siyaseti bu gündemlerin ötesine taşımak gibi bir niyeti zaten yok. CHP ve MHP, yeniden kurulmaya çalışılan dengeleri öngörerek buna göre konum almaya çalışmakla yetiniyorlar. Siyasal alanın daralmasını ise sadece AKP’nin ve liderinin büyük bir hiddetle üzerine çullandığı toplumsal/sınıfsal direnç unsurlarının yeni bir çıkışa geçmesinin önleyebileceği görülüyor.