26 Temmuz 2011 Salı

Evrensel Hilafet Pennsylvania'dan mı çıktı?

ABD’li öğretim üyesi eski FBI danışmanı Paul L. Williams geçtiğimiz günlerde Fethullah Gülen hakkında ağır bir makale kaleme aldı. Williams’ın makalesinin ardından Fethullah Gülen’in yaşadığı Pennsylvania’da yayın yapan sağcı gazete Pocono Record, Gülen’in kaldığı çiftliğe giderek çiftliğin görüntülerini aldı. Görüntüler Türkiye basınında da haber oldu.

Gülen’in lise diploması bile yok
Olayları büyüten makaleyi yazan Williams 29 Nisan’da makalesinin ikinci bölümünü yayınladı. Oldukça sert bir dili olan makalede Williams Gülen hakkında ağır ithamlarda bulundu. Williams yazısında CIA’nın uzun yıllardır Gülen’i desteklediğini iddia ederek, CIA’yı eleştirdi.

Odatv'nin haberine göre, Williams’ın “Evrensel Hilafet Pennsylvania’dan mı Çıktı? CIA Bir İslamcının İhtiyaçlarını Mı Karşılıyor?” başlıklı yazısında şunları söyledi: “Dünya üzerindeki en tehlikeli İslamcı’ olarak adlandırılan Fethullah Gülen, CIA eski ajanı Graham Fuller ve Birleşik Devletler Dışişleri mensupları sayesinde daimi oturma izni aldı ve Pennsylvania’daki kalesinde artık ömrünün sonuna kadar oturabilir.

Fuller, Pennsylvania’daki federal yargıca, Fethullah Gülen’e yeşil kart verilmesi için bir tavsiye mektubu gönderdi. CIA eski ajanı, Gülen’in Birleşik Devletler içinde barınma ve korunmayı hak ettiğini çünkü Gülen’in ‘eğitim alanında üstün yetenekli’ bir birey olduğunu söyledi. Gülen’in ise bir lise diploması bile yok.

Peki Fuller yönetimi devirmek ve Yeni bir İslamcı Dünya Düzeni kurmak için halkı isyana teşvik suçlamalarından kurtulmak için Türkiye’den kaçan bir göçmene neden destek olsun? Bunun cevabı belgelerden ve araştırmacı muhabir Sibel Edmonds’dan geliyor.”

CIA finanse etti
Williams yazısının ağır suçlamalarda bulunduğu için yayınlayamadığımız bölümünde, CIA’nın bir dönem uyuşturucu kaçakçılığından elde ettiği paralarla Fethullah Gülen’i finansa ettiğini iddia edecek kadar ağır ifadeler kullandı.

Yazar CIA’nın neden Gülen’i desteklediği sorusuna ise şöyle cevap verdi: “Gülen bu parayla gelişmekte olan ülkelerin petrol ve doğal gaz rezervlerini kontrol altına alabilmek için Özbekistan, Azerbeycan, Kazakistan, Türkmenistan ve yeni kurulan Rus cumhuriyetlerinde radikal medreseler ve cemaatler kurdu.

Hareket Gülen’in Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden kurmak ve evrensel bir hilafet oluşturma denemelerini destekleyen altı milyondan fazla müslüman yandaş çekecek kadar büyüdü.

CIA, 1999’la birlikte, Gülen’in Orta Asya’da yeni kurulan ülkelerin kontrolünü almak için sağlam bir üs kurmak amacıyla Türkiye’deki laik yönetimi düşürme çabalarını desteklemeye başladı. Türk yetkililer Gülen’in niyetini anlayınca halkı kışkırtma suçlamasıyla tutuklama yoluna gittiler. Gülen ülkeden kaçtı ve ‘din görevlisi’ olarak özel bir göçmenlik statüsü edindiği Birleşik Devletler’e geldi.”

Williams, yazısının yine ağır ithamlarda bulunduğu bölümünde Gülen’in yurtdışından siyasi iktidarı yönlendirdiği iddiasını dile getirdi. Gülen’in müridi olduğunu iddia ettiği üst düzey devlet görevlilerinin ismini verdi.

Williams, Gülen’in gücünü ise şöyle ifade etti: “Türkiye AKP yönetimi altında lâik bir devletten 85000 aktif camii – 350 kişiye bir camiyle dünyadaki en yüksek oran- sayıları öğretmenler ve doktorlardan fazla olan 90000 imamı ve devlet yönetimi altındaki binlerce İslamcı okuluyla İslamcı bir ülkeye dönüştü.”

Williams, Fethullah Gülen Hareketi’ne karşı dünyada artan şüpheyi ve tepkileri şöyle açıkladı: “Bazı ülkeler Gülen tehlikesinin farkına vardılar. Hareketi Rusya ve Özbekistan’da yasaklandı. Hatta çoğulculuğu ve hoşgörüyü benimsemiş bir ülke olan Hollanda bile yakın gelecekte toplumsal düzene tehdit oluşturabileceği gerekçesiyle Gülen medreselerine yardımı kesme kararı aldı.”

CIA neden hala destekliyor
Williams yazısında halen CIA’nın neden Gülen’i desteklemeye devam ettiğini ise şöyle açıkladı: “Ama Gülen’in İslamcı Yeni Dünya Düzeni rüyası Müslüman dünyanın tamamında destek ve ivme kazanmaya devam ediyor. CIA hâlâ Gülen hareketinin Orta Asya müslümanlarını birleştirme ve böylelikle bu ülkelerin doğal kaynaklarının kontrolünü Amerikan halkının sözde ‘iyilik’i için alma konusunda başarılı olacağı inancını besliyor. Usama Bin Ladin’in evrensel bir hilafet görüşü artık sadece içi boş bir hayal değil.

CIA eski ulusal istihbarat konseyi başkan yardımcısı Graham Fuller, Gülen’in daimi oturma izni başvurusu için tavsiye mektubunu bu işte bu nedenle verdi. Fuller şu anda düşünce kuruluşu RAND için danışmanlık yapıyor. Kuruluşun diğer danışmanları arasında dışişleri eski bakanları Henry Kissinger ve Condoleeza Rice, savunma eski bakanı Donald Rumsfield, savunma ve enerji eski bakanı James Scheslinger da var.

Savunma Bakanlığı için analizler yapan sözde “düşünce kuruluşu” RAND, bir CIA hareketi damgasını yemişti.

Fuller geçmişte, diğer radikal İslamcı hareketlere müsaade etmesiyle de ses getirmişti. Tebliğ Cemaatini “halka öğütler veren barışçı ve apolitik bir hareket” olarak değerlendirmişti. Şeyh Mübarek Gilani, Tebliği Cemaati misyoneri olarak 1969 yılında Birleşik Devletler’e gelmişti. On yıl sonra Cemaat ül Fukra’yı kurdu ve islamcı militer yapılanmaları ülkenin her yerine yayıldı.

Abromowitz de var
Williams yazısında Fethullah Gülen’e referans veren diğer ABD’li isimleri de şöyle eleştirdi: “Ama Gülen’in başvurusu için sadece Fuller değil dışişleri eski bakan yardımcısı Marc Grossman ve ABD’nin Türkiye eski büyükelçisi Morton Abramowitz de tavsiye mektubu verdi. Onların tavsiye mektuplarının önemi daha açıklayıcı ve rahatsız edici.”

Williams yazısının sonuna şöyle de bir not düştü: “Yazıları takip etmeye devam edin. En kötüsü daha gelmedi.”

Cemaatin Williams’ın iddialarına nasıl cevap vereceği merakla bekleniyor. Fethullah Gülen konusunda hassas olan cemaatin Williams’ın ağır ithamlarına karşı yargı yoluna gitmesi bekleniyor. Odatv olarak cemaatin Williams’a vereceği cevabı da haberleştirmeye devam edeceğiz.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Gençlere Lenin, patronlara Özal, 'vatandaş'a Demirel

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, bulunduğu ortamın nabzına göre kurguladığı konuşmalarına bir yenisini ekledi. CHP Gençlik Kolları'nın toplantısında “devrimci değerlere” gönderme yapan Kılıçdaroğlu, önceki birçok konuşmasında tipik bir sağcı gibi konuşmuştu.

CHP Gençlik Kolları’nın düzenlediği 1. Gençlik Sempozyumu 23 Temmuz Cumartesi günü yapıldı. Toplantıda devrimci marşlar çalınırken, bazı katılımcılar yumruk kaldırarak saygı duruşunda bulundular. Parti tarafından, gençlerin sol duyarlılıklarına seslenmek amacıyla, CHP’nin bugün içine girdiği siyasetten oldukça ilgisiz ve çelişkili bir havada kurgulanan toplantıda, CHP lideri de gençlerin sol heyecanına seslenen bir konuşma yaptı.

Konuşmasında devrimcilikten bahseden Kılıçdaroğlu, Lenin’e atfen, örgütlenmenin önemini ifade eden sözler kullandı. Gençlerin Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından heyecan duydukları görülürken, CHP liderinin kısa zaman önce yaptığı birçok konuşma sağ siyasetin tipik söylemini yansıtıyordu.

Devrimcilik, halkçılık…
Kılıçdaroğlu, sempozyumda yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanmıştı:

"CHP gençliği olmak kolay değil. Çünkü özünüzde ve ruhunuzda Mustafa Kemal’in devrimci kişiliğini yaşatmak durumundasınız. Milliyetçi olmak durumundasınız, halkçı olmak durumundasınız. Altı okumuz sizin felsefenizdir, bizim felsefemizdir, bu toplumun felsefesidir. İşçinin de felsefesidir, sanayicinin de, köylünün de, çöpten kağıt toplayan yurttaşın da. Ortak felsefeyle gidiyoruz, bu ortak felsefeyi toplumun her kesimine anlatmak durumundayız. İlk sözümüz de halk olacak, son sözümüz de halk olacak.

…12 Eylül faşizmi, solun, devrimcilerin, halkçıların, demokratların, hukukun üstülüğüne inananların üzerinden de bir silindir gibi geçti. Gencecik fidanlarımızı darağaçlarında yitirdik. Ama unutmamamız gereken bir şey var, inat da bir murattır. Bizi siyasetten yani ülke yönetiminden alıkoymak isteyenler hiçbir zaman amaçlarına ulaşmamalıdırlar."

Denizleri hatırlattı
Kılıçdaroğlu konuşmasında örgütlü olmanın önemine değindi, devrimci gençlerin Zap nehrine kurdukları köprüyü hatırlatarak: “Unutmayın bu ülkenin gençleri bir zaman Zap suyunun üstüne köprü kurmuştur. Gençler o dönem devletin yapamadığını yaptılar. Biz şimdi siyasette belki de bizlerin yapamadığını sözlerin yapmasını isteyeceğiz" ifadelerini kullandı.

Denizlerin asılmasını sağlayan Demirel’i övmüştü
Partinin başına geçtiğinden beri CHP’yi sağ seçmene açmak için uğraşan Kılıçdaroğlu, CHP gençlik kollarının sempozyumunda bir anda solculaştığı görüldü. Bu söylem öyle çelişkili noktalara vardı ki, Deniz Gezmiş’den, devrimci gençlikten bahseden Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz haziran ayında yaptığı bir mitingde, Denizlerin katline sebep olanların başında gelen Süleyman Demirel için şu ifadeleri kullanmıştı:

“Bu ülkeye ister CHP'li, ister bir başkası olsun, ister Erbakan olsun, ister Özal olsun, ister Menderes olsun, ister Süleyman Demirel olsun hepsine şükran borçluyuz. Bir başbakan düşünün Isparta'dan oy almış. Isparta'dan milletvekili çıkarmış. Ispartalı Süleyman Demirel ile özdeşleşmiş. Siz kalkıyorsunuz sabah akşam 'Süleyman Demirel şöyle, Süleyman Demirel böyle' sen Süleyman Demirel'in tırnağı bile olamazsın."

Deniz “Kahrolsun ABD emperyalizmi” demişti, ya Kılıçdaroğlu?
ABD emperyalizmine ve onların yerli işbirlikçilerine karşı mücadele ederken hayatlarını kaybeden, son sözleri “kahrolsun ABD emperyalizmi” olan Denizleri CHP’li gençlere örnek gösteren Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz mart ayında yaptığı ABD ziyareti öncesinde Turkish Policy Quarterly dergisine verdiği röportajda ABD’ye sıcak mesajlar vermiş, Türkiye’deki ABD karşıtlığını AKP’nin çıkardığı öne sürmüş, ilişlkileri güçlendirmekten söz etmişti:

“AKP ABD ile ilişkilerimiz konusunda sorumluluk üstlenmekten kaçınmış, bunu yerine tek yönlü politikalarını başka yerlerde daha rahat bir şekilde sürdürebilmek için ve diğer iç politika ama emelleri doğrultusunda kamuoyunu ABD aleyhine kışkırtmıştır. Türk-Amerikan ilişkileri yeniden, eşitlik, karşılıklı güven ve saygı ile birbirinin meşru çıkarlarını gözetmeye dayalı işlevsel bir yola sokulmalıdır.

CHP olarak Amerikalı müttefiklerimizle, anlaştığımız alanlar üzerine yoğunlaşmaya ve anlaşmazlık alanlarımızı da azaltmaya yönelik saydam bir ilişki tesis etmeye çaba sarf edeceğiz.”

Patronların karşısında Özal'ı övmüştü
Gençlere Lenin'den alıntı yapan Kemal Kılıçdaroğlu, 5 Nisan 2011'de yapılan TOBB Yönetim Kurulu toplantısında yaptığı konuşmada partisinin özelleştirmelere kesinlikle karşı olmadığını, Özal'ın başarılı bir lider olduğunu söylemişti.

Devrimci gençler siyasi argüman mı?
Kılıçdaroğlunun partinin başına geçtiğinden beri izlediği yolun, CHP’nin sağ seçmenle buluşmasına yönelik olduğunu tüm kamuoyu ve partinin kendisi kabul ediyor. Partide gerçekleştirilen açılımlar, gösterilen milletvekili adayları hep bu doğrultuda şekillendiriliyor. Kılıçdaroğlu bu süreçte göstermelik dahi solculuk yapmazken, binlerce gencin katıldığı böyle toplantılarda partinin hiç gündeminde olmayan solcu değerleri öne sürmesi, Kılıçdaroğlu ve CHP yönetiminin solculuğu gençleri heyecanlandırıcı bir siyasi argüman olarak kullandığını gösteriyor.

Kılıçdaroğlu’nun siyasi argümanları şöyle özetlenebilir; Gençlere Deniz Gezmiş, sağcılara Süleyman Demirel, iş adamlarına Turgut Özal…

24 Temmuz 2011 Pazar

Devrimci şair Adnan Yücel’i ölümünün 9. yılında saygıyla anıyoruz...

Yaşamı boyunca yüreği işçi sınıfı ve ezilen halklardan yana atan devrimci şair Adnan Yücel'in aramızdan ayrılışının üzerinden 9 yıl geçti.

Adnan Yücel 1953 yılında Elazığ’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı. 1976’da Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, 1980’de Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimlerini tamamladı. Elazığ ve Ankara’da edebiyat öğretmenliği ve idarecilik yaptı. 1987’de Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisi oldu ve 2002 yılında emekli oluncaya kadar bu görevini sürdürdü. Yücel, 24 Temmuz 2002'de yaşımını yitirerek kavgada ölümsüzlüşenler arasındaki yerini aldı.

Şair Adnan Yücel yalnızca devrimcilere değil, aynı zamanda tüm işçi ve emekçilere malolmuş bir sanatçıydı. Şiirlerinde mücadeleyi ve devrimi, toplumsal sorunları ve toplumun devrimci dönüşümünü yansıttı. “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” isimli şiir kitabında 12 Eylül’le birlikte yaşanan ihanetlere, yenilgi ruh haline, topluma yayılan umutsuzluğa saldırdı. Bunu yaparken de inatla davaya ve devrime bağlılığı savundu, mücadeleyi ve direnişi yüceltti. “Ateşin ve güneşin çocukları” adlı şiir kitabında ise Kürt halkının özgürlük mücadelesini ve direnişini anlattı.

Adnan Yücel şiirlerinde yüzeysellikten ve kuru anlatımdan uzak, derin araştırmalardan süzülerek ortaya çıkan devrimci bir tarz kullandı.

1970’li yıllarda Cumhuriyet, Yeni Halkçı ve Demokrat gazeteleri ile bazı sanat dergilerinde yazan Yücel; “Acıya Kurşun İşlemez”, “Ateşin ve Güneşin Çocukları”, “Bir Özlem, Bir Tutku”, “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek”, “Karacaoğlan’ın Yaşamı, Çağı, Kişiliği, Sanatı, Seçme Şiirleri”, “Çukurova Çeşitlemeleri”, “Sular Tanıktır Aşkımıza”, “Soframda Kaval Sesi” ve “Kavgalara Sözlenen Sevda” isimli yapıtlarını kavga mirası olarak bizlere bıraktı.

Ölümünün 9. yılında devrimci şair Adnan Yücel’in anısı önünde saygıyla eğilirken, sözü bir kez daha onun devrimci dizelerine bırakıyoruz:

"Alnımızda dalgalanan
bayraklar adına
Bayraklarda yaşayan
ölümsüzlük adına

Durmak yok bu koşuda
Teslim olmak yok
Ağıt yok dilimizde
Dizlerde titreme yok

Kaç güneş sönerse
sönsün içimizde
Hep aydınlıkta yakalayacağız ölümü
Ya şafak sökerken
Ya güneş yükselirken
Sizin sesiniz olup
Sizi haykıracağız
BİZ KAZANACAĞIZ
BİZ KAZANACAĞIZ!.."

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Ayçe İdil Erkmen (Mitralyöz) ezilen halkların mücadelesinde yaşıyor!

Doğduğu tarih: 1970
Şehit düştüğü yer: 26 Temmuz 1996 - Çanakkale Hapishanesi
Doğduğu yer: Kırklareli

1996 Ölüm Orucu’nun şehitlerinden biri oldu. Dünyanın ilk kadın ölüm orucu şehidi olarak yazıldı tarihimize.

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde okuduğu yıllarda devrimci düşüncelerle tanıştı. Bir İYÖ-DER'li olarak öğrenci gençliğin akademik-demokratik mücadelesinde yer aldı. 1990 yılında Ortaköy Kültür Merkezinde çalışmaya başladı. Özgürlük Türküsü müzik grubunun ilk elemanlarındandı. Ayşe Gülen Halk Sahnesi'nde ve Kültür ve Sanatta Tavır Dergisinde çalıştı. 94'ün Ekim ayında Almanya'dan döndüğü sırada Mehmet Topaç'ın cezalandırılması nedeniyle başlatılan operasyonda Ankara'da gözaltına alındı. Onbeş gün işkenceden sonra tutuklanarak önce Ankara'ya, ardından Çanakkale Hapishanesine konuldu. Tahliyesine az bir süre kala devrimci bir sanatçı, bir kadın, bir Cephe'li olarak Ölüm Orucu direnişinin 1. ekibinde yer aldı. Direnişin 68. gününde dünyada ve ülkemizde Ölüm Orucu eyleminin ilk kadın şehidi olma onuruyla şehit oldu.

Hakkında...
1996 Ölüm Orucu Direnişi:
Yoldaşları, yakınları Ayçe İdil Erkmen’i anlatıyor:

17 Temmuz 2011 Pazar

Komünist olduğu için mi kovuldu?

Banu Güven'in Erdoğan'a "Bir mektup" başlıklı kendi sitesinden yayımladığı yazı

Sayın Başbakan,

Siz de duymuşsunuzdur belki. Ondört yıl emek verdiğim NTV’den geçtiğimiz günlerde ayrılmak durumunda kaldım. Bu haber duyulduğundan, hatta programı erken tatile sokmamı gerektiren malum sıkıntıları yaşadığım günden beri çevreme ‘neden böyle oldu’ sorusunun cevabını vermeye çalışıyorum. Yanlış anlamayın, anlattığım kişisel bir mağduriyet hikayesi değil. Ölçülebilir başarı kriterlerini karşılamış olan ve yayında olduğu dönem içinde kanal yönetiminin takdirini alan bir programın ve benzerlerinin gelecek yayın döneminde, en azından bugüne kadar bu yayınları götüren kişiler tarafından yapılmayacağı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Neden? Bu sadece bizim kurumumuzu ilgilendiren bir durum mu? Sizinle kısa vadede herhangi bir söyleşi yapmam pek muhtemel görünmediğinden yazma ihtiyacı hissettim.

Yaşananlar üzerine farklı kuruluşlarda çalışan meslektaşlarımla konuşuyorum. Onlara neler yaşadıklarını soruyorum. Herkes artık haberciliğin kendi süzgecinden başka bir süzgeçten geçtiğini söylüyor. ‘Şimdi o kişiyle konuşmasak’ ya da ‘Bu yazıyı birinci sayfadan görmesek’, ‘Haberi çok büyütmesek’, ‘Duyulmasından hoşlanılmayacak soruyu sormasak’. Bunlar herkesin son dönemde sık sık duyduğu cümleler. Bazı konular da üzerinde hiç yorum bile yapılmadan geçiştiriliyor zaten. Üstelik dinlediklerimin bir kısmı hiç de yeni hikayeler değil. Bugün yaşadıklarımızın bir devamlılığı olduğunu anlatıyor. Bir meslektaşım hatırlattı. 2004‘te Pamukova’daki hızlı tren kazasının ardından ‘Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi?’ diye soran gazeteciye, ‘Sen hangi gazetedensin?’ diye sorup, sonra da had bildirerek konuşmaya devam etmiştiniz. Bence herkesin gözleri önünde yaşanan bu çıkışınız habercilerin özgüveni açısından bir kırılma noktasıdır. Çok kötü bir kazanın etkisinde ortaya çıkan bir tepki deseniz de buna, o zor ama göğüslenmesi gereken soruya verdiğiniz cevap da başka bir ‘kaza’ olmuştu. Tamam, bunun üzerinden yıllar geçti, ama zedelenen o özgüveni tamir edecek yaklaşımlarla karşılaşmadık. Bundan birkaç yıl önce yabancı bir yetkiliye sorulan sorudan nem kapan bir hükümet üyesinin, muhabiri çalıştığı kurumun sahibine doğrudan şikayet etmesinden mi söz edeyim, yoksa ana akım medyadan başka bir meslektaşımın telefonda ‘Bu iş artık katlanılır gibi değil’ derken sesinin titremesinden mi? Yoksa birçok meslektaşımın ‘Ama ayrıntıları telefonda konuşmayalım’ demesinden mi? Haber toplantılarında sizin duymaktan hoşlanmayacağınızın düşünüldüğü ya da bilindiği konuların gündemin alt sıralarına itilmesinden mi ya da bizim gazeteci tabirimizle, hiç görülmemesinden mi? Toplumsal olaylarda biber gazı ve cop devreye girdiğinde, ‘ağır kaçabilecek’ bazı görüntülerin ayıklanmasından mı? Yanlış anlaşılmasın, sadece eski kanalımda değil, yine duyduklarıma dayanarak söylüyorum, başka kanallarda da haber spotları yazılırken defalarca düşünülmesinden ya da bazı anahtar kelimelerin kullanım dışında tutulmasından mı? Biliyorsunuz, buna otosansür deniyor. Sansür canavarı haber merkezlerine gelip kuruluyor. Zaten siyasi kültüründe biat etkisi kuvvetli olan, mesela darbelere yıllarca ‘müdahale’ deme kibarlığında yaklaşmış bir toplumda ve medyasında, otosansürün kendisine yer açması hiç zor değil. Yani durum hiçbir yayın kuruluşunda pek farklı değil, ama belki farklı farklı idare ediliyor. Her yayın kuruluşunun ait olduğu grubun karnının yumuşaklık derecesine göre reaksiyon verdiğini görüyoruz. Başka alanlardaki yatırımların, girişimlerin ya da sermayenin kazaya uğrama riski sınırlarımızı belirliyor, zaman zaman iyice geriye çekiyor. Şunu da söylemek gerek. Türkiye’de medya benzer tecrübeleri daha önce de yaşamış ve tökezlemiş bulunuyor. Doksanlı yıllardan başlayarak çok sayıda örnek verilebilir.

Biz de NTV’de, son dönemde bütün basın gibi belli bir ‘frekans’ dahilinde bir ortalama tutturmaya çalışarak habercilik yapmaya devam ettik. Yani ana akım medya ortalamasına kıyasla sapmaların olduğu yayınlar yaptık, dokunulması pek tercih edilmeyen konulara, yayına alınması pek tercih edilmeyecek konuklara da yer verdik. Ama sonra koridor iyice daraldı ve tavan da basıklaştı. Tam kırılma seçimin hemen öncesine denk geldi. ‘Neden böyle oldu’ sorusuna bir cevap bulmak için, Mayıs ayına kadar biraz geriden gelerek bakmak faydalı olabilir. Görebileceklerimizin yanında asla bilemeyeceklerimiz de var tabii. Her neyse, bizim daha çok oyumuz var, o halde daha çok konuşma hakkımız olmalı anlayışıyla bize yayıncılık ilkeleri yeniden öğretilmeye çalışıldı. Buluttan nem kapabilecek bir iktidar endişesi gelip üzerimize çöktü. Sorabilirsiniz, ‘acaba benzeri tepki ve talepler hiç muhalefetten yansımadı mı’ diye. Evet, yıllar içinde muhalefetten de zaman zaman benzer yaklaşımlarla, bazen boykot olarak adlandırabileceğimiz tepkilerle karşılaştık. Ama arada sonuç açısından ufak bir fark var. İktidarla karşı karşıya kalmanın farkı.

Ak Parti’yi seçim başarılarından dolayı tebrik etmek gerekiyor. Haklısınız muhalefetle birlikte, size oy vermeyenler de partinizin iki seçmenden birinin oyunu neden aldığını oturup düşünmeli. Hakkınızı teslim etmeli, ama teslim olunması beklenmemeli.

Siz seçimden sonra yaptığınız balkon konuşmasında, ‘Milletimizden aldığımız güçle, yetkiyle demokrasi daha ileri standartlara kavuşacak, özgürlükler çok daha genişleyecek, herkes kendisini çok daha rahat ifade edecektir. Bütün kardeşlerimin, 74 milyonun böyle bir gönül huzuru içinde olmasını yürekten temenni ediyorum” demiştiniz. Seçim öncesinde bu konuda bambaşka bir anlayışın sert ifadelerini kullanmış olmanıza rağmen, bugün itibariyle ortaya çıkan somut bilgiler bu kadar yıldır kimsenin çözmediği Kürt sorununun sizin iktidarınız döneminde çözülme olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor. Aldığınız yüzde 50 oyla bu sorunu korkmadan çözebilecek bir konumdasınız artık. Bu durum heyecan yaratıyor. Bunlar olurken, bir taraftan da tohumları sizler tarafından atılan otosansür nedeniyle bugün karşılaşmış olduğumuz sorunların, mesela benim Leyla Zana’yı çıkaramamış olmamın, Vedat Türkali’nin söylediklerinin sonuçları ne olur endişesinin ya da Ertuğrul Mavioğlu’nun Murat Karayılan’la konuştuğu için yargılanmasının trajikomikliğini yaşıyoruz. Bu sorun çözülünce herkes size müteşekkir olacak. Ama demokratikleşme Kürt meselesinin çözülmesinden ibaret değil elbet. Başörtüsü meselesinden, Aleviler’e eşitlik tanınmasına, suya erişim hakkından, Ahmet ile Nedim’in meslektaşlarının ve kamuoyunun vicdanını yaralayan tutukluluklarına kadar uzun bir liste belirliyor bizim demokrasiye dair notumuzu. Yeni Anayasa çalışmaları bu notun belirleneceği sınav olacak. Yeni Anayasa için vadettiğiniz özgürlüklerin Ceza ve Terörle Mücadele kanunlarında ve özel yetkili ceza mahkemeleri ve savcılarının ‘özel’ tasarruflarında yansımasını bir an önce bulması da gerek. Seçim, Siyasi Partiler, Dernekler ve Sendikalar, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanunları da belki anayasa çalışması bitmeden bu vaatlerle uyumlu hale getirilebilir. Sözünü verdiğiniz ifade özgürlüğünün her alanda hayata geçmesini bekliyoruz. Haberciler olarak içinde bulunduğumuz tablonun bu derece karanlık olmasından sizler kendinizi doğrudan sorumlu tutmuyorsanız, en azından neden böyle bir algının oluştuğunu, nerelerde hata yapıldığını tahlil etmeniz, tespitlerinizi de iletişim içinde olduğunuz medya patronlarıyla ve yönetimleriyle tartışmanız belki somut sonuçlar verebilecek iyi bir başlangıç olabilir.

Saygılarımla.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

ÖDP 'Birleşik Devrimci Merkez' için çağrı yaptı

ÖDP'nin Ankara'da yapılan son Parti Meclisi toplantısında AKP-Cemaat koalisyonu ile yeni bir rejim inşa edildiği belirtilerek, devrimci-sosyalist hareketin tüm öznelerine yönelik olarak meclis tarzında örgütlenen 'Birleşik Devrimci Merkez' çağrısı yapıldı.

ÖDP Parti Meclisi, 9-10 Temmuz 2011’de Ankara’da toplandı. Basına verilen bilgide, toplantıya Sincan F-Tipi cezaevinde tutuklu bulunan Ozan Sürer katılamadığı belirtildi. Ayrıca, Hopa'daki polis saldırısının ardından başlayan operasyonlar kapsamında son olarak parti üyesi Eda Dişkaya'nın da Adana'da gözaltına alındığı kaydedilerek, toplumsal muhalefete karşı yürütülen sindirme ve baskı operasyonlarını kınandı ve Hopa tutuklularının serbest bırakılması çağrısı yapıldı.

"Çağrımızdır" başlıklı Sonuç Bildirgesi'nde şöyle denildi:

Parti Meclisi'miz seçim sonrası ortaya çıkan ülke gerçeğini, devrimci-sosyalist hareketin geleceğini tartıştığı toplantıda devrimci-sosyalist hareketin ortak mücadele zeminini inşa etme noktasındaki çabalarını bir çağrıya dönüştürmüş aynı zamanda Partimizin ideolojik-politik-örgütsel anlamda köklü bir yeniden yapılanma sürecinde bir adım daha atma kararlığını ortaya koymuştur.

Birleşik Devrimci Bir Merkezi Birlikte Kuralım!
AKP-Cemaat Koalisyonu eliyle bir yanıyla dini muhafazakârlaşmaya diğer yanıyla neoliberal sömürü politikalarına dayanan yeni bir rejim inşa edilmiştir. Bu yeni sömürü düzeni karşısında toplumsal muhalefetin tüm dinamiklerinin, devrimci-sosyalist hareketin tüm öznelerinin ortak bir mücadele zemininde bir araya gelmesi tarihsel bir sorumluluktur.

ÖDP bu anlayışla, düzenin köklü bir eleştirisine dayanan bir mücadele programı ışığında toplumsal muhalefetin bütün dinamiklerine açık meclis tarzında örgütlenen ‘Birleşik Devrimci Merkez’ için çağrı yapmaktadır.

Yeniden Kuruluş İçin Dostlarımıza Çağrımızdır
Partimiz 6. Kongre ile birlikte girdiği politik-örgütsel yeniden yapılanma sürecini önümüzdeki dönemde 'Tüzük Konferansı' ile sürdürecektir. 'Tüzük Konferansı', liberal-muhafakazar hegemonya karşısında devrimci siyaset çizgisinin güçlendirilmesi; toplumsal/sınıfsal bağların geliştirilmesi noktasında yeni bir mücadele, örgütlenme anlayışı ve çalışma tarzı ile devrimci bir yenilenme sürecinde bir adım ileriye adım atılması için bir tartışma süreci olacaktır.

İnanıyoruz ki, yarının kurucuları, kalplerinin közü kararmamış inançlı ve yürekli devrimciler olacaktır. Bunun için bu gün yaşanan küresel kapitalizmin yıkımına ve emperyalist tahakküme karşı şimdi daha güçlü; daha kararlı; ama bu kez yarını bugünden kurmanın heyecanıyla birlikte yürümeye davet ediyoruz.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

18. yılında Sivas'a bakış

AKP, Sivas Katliamı'nı gerçekleştiren hareketlerin genlerini taşıyor!
Sivas Katliamı’nın 18. yıldönümünde gerici odaklar aklanma çabaları ile aklı mantığı zorlamaktadırlar. Kimi zaman yayınladıkları haberlerle kimi zaman yaptıkları icraatlarla, kimi zaman da karşı propaganda filmleriyle aklanma çabaları içerisinde debelenip duran islamo-faşizm; son bombayı TRT aracılığıyla patlattı. Fethullah Gülen’in yayın organı haline gelen TRT yaptığı propaganda filmi ile açıktan Sivas katliamı sanıklarını aklama çabası içine girdi.İslamo-faşizm adına konuşan (Hüsnü Tuna, Mumtazer Türköne, Nazlı Ilıcak, Hüseyin Gülerce, Cüneyit Toraman, Necati Ceylan) Sivas Katliamının “gizli” güçler tarafından yapıldığını iddia etmektedirler. Gizli güçler olarak neyi kasteddikleri de açıkça belli değildir. Tıpkı “Ergenekon Terör Örgütü” gibi belli olmayan bir gücü tanımlama telaşı içerisindeler. Bir taraftan TSK’yı ima eden dinci-gericiler, diğer taraftan da PKK’yi ima etmektedirler.

AKP, Kürt Hareketi ile Alevi Toplumu’nu çatıştırmak istiyor
AKP’nin PKK’yi hedef tahtasına yerleştirmesinin nedenini anlamakta güçlük çekmiyoruz. Kürt hareketi şuana kadar Türkiye’nin İslamo-Faşizme doğru gerçekleşen bir dönüşüm sürecinde gericiler için önemli bir ayak bağı oluşturduğu görülüyor. Alevi emekçileri de dönüşüm sürecinde direnç odağı olma potansiyeli taşımaktadır. İki odağın çatışır hale getirilmesi ve direnç odaklarının gücünün zayıflatılması, AKP iktidarının temel amacı olarak göze çarpmaktadır.

Dinci-gericilik postal yalayıcıdır!
Gelelim diğer “gizli” güç olan TSK’ya… AKP’nin ampullektuelleri propaganda filmlerinde Sivas Katliamı’nın TSK eliyle gerçekleştiğini de ima etmektedirler. TSK’nın Türkiye siyasetini yeniden dizayn etmek için Alevileri kullandığını söyleyen “değerli” ampullektüellerimiz, Alevi toplumunun kullanıldığını bile ima etme gayreti içerisine girmişlerdir. Açıkçası TSK’nın Türkiye siyasetini dizayn etmesi bir gerçektir. Ancak kopuş Sivas Katliamı değildir. Kopuş 12 Eylül darbesidir. 12 Eylül darbesiyle Devrimci hareketi tasfiye eden TSK, Siyasal islamın önünü açmıştır. 12 Eylül darbesinden sonra İmam Hatipler mantar gibi çoğalmıştır. 12 Eylül darbesinden sonra Zorunlu din dersleri eğitim müfredatına girmiştir. 12 Eylül darbesinden sonra Üniversitelerin başına YÖK belası musallat edilmiştir. Bu müdahaleler bizzat TSK ve sermayedarlar tarafından yapılmıştır ve Türkiye siyaseti yeniden dizayn edilmiştir. Bu açıdan TSK’nın Türkiye siyasetini dizayn ettiği gerçektir, fakat Ampullektüellerimizin iddia ettiği gibi siyasal islamın önünü kesmek için değil bizzat siyasal islamın ve tarikatların önünü açmak için TSK, Türkiye siyasetini dizayn etmiştir. Yoksa “Özgürlükçü” gazetemizin imamı Fethullah Gülen’in 12 Eylül darbesi için söylediklerini nasıl değerlendirebiliriz?

Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz... Sahnenin bu rengarenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin, korkunç uyutuculuğu ve kostümün göz bağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi temin etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimai bünyenin harici bir kısım eraciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircü zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk’ün zaferler hanesinde en mualla yeri işgal edecektir. Böyle bir ilk tefahhüs ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu”(*)

12 Eylül darbesinde açıktan postal yalayan Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde de asker karşısında esas duruşa geçmekte bir sakınca görmemişdir.

“Cumhuriyet ve laiklik şimdiye kadar hiçbir dönemde bu denli tehlikeye girmediği için, onu korumakla görevli kesimler, haklı olarak sesini yükseltmektedir. Milli Güvenlik Kurulu bir anayasal kurumdur ve kendi içtihadları gereği ülke ve rejim için tehdit ve tehlike gördükleri hususlarda tedbir ve teklif getirmeleri elbette sorumlulukları gereğidir ve bu içtihadları yanlış bile olsa kendilerine sevap getirir. Bu konuda daha çok söylenecek söz vardır. Ama toplumun bazı kesimleri bunları hazmetmeye henüz hazır değildir.”

Sivas Katliamı’nın bir numaralı sanığı dinci- gericiliktir!
Türkiye’deki gericilerin önemli figürlerinin başında gelen Fethullah Gülen’in TSK sevgisi ortadayken, cemaatinin üyeleri boşuna Sivas Katliamı’nı tek sorumlusu olarak TSK’yı göstermeye çaba harcıyorlar. Bakın imamınız TSK sevgisiyle aslında Sivas Katliamı hakkında da önemli bilgiler veriyor. TSK, Devlet ve Yobaz işbirliğini Fethullah Gülen’in açıklamalarında görmek zor olmasa gerek! Bunlar tarihe not edilmiş belgeler. Bu gerçeklerden bağımsız olarak söylediklerinize sizin şakirtleriniz inanabilir, ama kusura bakmayın bizim karnımız tok bu gibi laf salatalarına. Boşuna yoruyor kendini Mümtazer Türköne, Hüseyin Gülerce, Nazlı ılıcak… Sivas Katliamı’nın bir numaralı sanığı ve tetikçisi “Kahrolsun Laiklik” diye bağıran dinci-gericiliktir.

AKP’liler utanma duygusunu bile kaybetmişler!
Bildiğiniz gibi yıllarca Madımak Oteli’nin Utanç Müzesi olması için mücadele eden kurumları oteli kamulaştıracak paramız yok diyerek oyalamaya çalışan devlet, mücadele sürecinin yükselmesi ile birlikte AKP iktidarı döneminde Madımak Oteli’ni kamulaştırmak zorunda kaldı. Ancak mesele daha sonra ortaya çıkmaya başladı, Alevi açılımıyla birlikte Alevi toplumunun taleplerini manipüle etmeye çalışan AKP iktidarı, Madımak Oteli’nin Utanç Müzesi olmasını isteyen kesimlerle dalga geçercesine oteli “Bilim ve Kültür Merkezi” yapmaya çalışmaktadır. Açıkçası bilimsel araştırma yapan öğretim üyelerine soruşturma açan, heykelleri ucube olarak nitelendirip tekbirler eşliğinde heykelin başına kesen bir iktidar, her halde bilim ve kültür aşkıyla yanıp tutuştuğu için Madımak Oteli’ni “Bilim ve Kültür Merkezi” yapmamaktadır. Müdahalenin temelinde yaptıkları katliamın izlerini ortadan kaldırma isteği vardır. Madımak Oteli’nde yaşanan bir katliamdır, muhatapları bellidir. Yaşanan olay insanlık için bir utançtır! Yapılması gereken de otelin “Utanç Müzesi” olmasıdır. Ancak AKP’nin icraatlarından anladığımız kadarıyla AKP’li şahsiyetlerin utanma duygularını bile kaybettiklerini gösteriyor. TRT’de Sivas Katliamı ile ilgili yayınladıkları propaganda filminde aydınları suçlu göstermeye, katilleri aklamaya çalışan gericiler, bu propaganda filmiyle insanlıklarını da kaybettiklerini gösteriyor.

Devletleşen AKP için Aleviler şu anda büyük olmasa da sorun olarak durmaktadır. AKP Alevilere yönelik gerçekleşen katliamların önemli bir kısmında siyasal genlerini taşıdıkları hareketlerin imzasının olduğunu gayet iyi bilmektedir. Alevi toplumu da bu durumu gayet iyi bilmektedir. Bu yüzden bazı önemli simgelerin belleklerden silinmesi gerekmektedir. Özellikle Sivas Katliamı gibi dinci-gericilerin bizzat elinden gerçekleşen katliamların belleklerden tamamen kazınma telaşı, AKP tarafından yapılan icraatlarla ortaya konulmaktadır. Sivas Valisi Ali Kolat’ın 8 Haziran tarihinde Madımak Oteli önünde basın açıklaması yapmak isteyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği temsilcilerine izin vermek istememesi ve bu tutumunu “Madımak Oteli yok, kültür merkezi var” şeklinde meşrulaştırmaya çalışması çarpıcı bir örnektir.

AKP ve Sivas valisi öldürenleri ölümsüzleştirmek istiyor!
Madımak Oteli’ni yeniden dizayn eden AKP iktidarı, katliamda hayatını yitirenler için otelde bir anı köşesi yapacağını daha önce haberlerden okumuştuk. Ancak detayı hakkında bilgimiz yoktu. Detaylar ortaya çıkmaya başlayınca AKP’nin derin bir operasyon hazırlığı içerisinde olduğunu hissetmeye başladık. Aymaz gericiler, oteli ateşe verirken hayatını kaybeden katillerle, otelde bulunan ve hayatını kaybeden kurbanları aynı anı köşesi içerisinde isimlerinin bulunmasını “insan merkezli baktıkları için hiç bir ayrım yapılmadığını” şeklinde savunuyorlar. Bu sayede kendilerince AKP iktidarı kendi “Şehit”lerine iadeyi itibar yapmaktadırlar. Mesajlarını da Sivas Valisi aracılığıyla vermektedirler. (Tesadüfün böylesi Hınzır Paşa’da valiydi. Hem de Sivas Valisi..) Ali Kolat oldu olacak Banaz’a bir de Hınzır Paşa heykeli yaptırsın. Kendileri çok “insansever” şahsiyetler ya! Açıkçası Ali Kolat katil severlikle insan severliği birbirine karıştırmakta. AKP’nin valisi olmanın bir adım ilerisinde görüntü vermeyen Ali Kolat; katillerle kurbanları aynı kefeye koyarak insanlıkla bu durumu bağdaştırması, insanlıktan ne anladığını ortaya koyması açısından önemlidir.

AKP’nin Sivas Valisi Ali Kolat bunlarla da yetinmedi. Sivas’ta Madımak Oteli önünde 2 Temmuz’da açıklama yapılamayacağını buyurdu. Tehdit içeren açıklamasının katılımı düşüreceğini düşünen Ali Kolat, içimizdeki artan öfkeden haberinin olması gerekir. Bu katliam Türkiye’de aydınlanma mücadelesi veren herkes için hesabının sorulması gereken bir katliamdır. Biz o ateşin sıcaklığını hala hissediyoruz, biz mahkeme salonlarında şeriat sloganları atan katilleri hala duyuyoruz, biz Sivas Katliamı sanıklarının AKP’nin belediyelerinde çalıştıklarını da biliyoruz. Onlar zaman aşımlarıyla militanlarını aklamaya çalışsalar da bu dava kolay kapanmayacak. Çünkü bu dava her şeyden önce bir var olma davasıdır.

Aydınlık bir Türkiye’nin temelleri Sivas Katliamı’nın hesabı sorulmadan atılamayacağı açıktır. Sivas Katliamı’nın hesabı da Aydınlık bir Türkiye mücadelesi verilmeden sorulamayacaktır. Ülkemizdeki İlerici Alevi Hareketinin , devrimcilerin bu gerçeği bilerek hareket etmesi gerekir. Bu rotayla ancak AKP’nin derin operasyonu boşa çıkartılabilir.

Yılmaz A.

Dipnotlar:

(*) Sızıntı Dergisi, Sayı:21, Ekim 1980, “Son Karakol” başlıklı yazısından.

Zavar'a af yok mafyaya var

Abdullah Gül, adını faili meçhul cinayetlerle ilgili verdiği ifadelerle Türkiye'nin gündemine oturan eski özel harekatçı Ayhan Çarkın'a ait olduğu iddia edilen çay bahçesi önündeki mafya çatışmasından hatırladığımız hükümlü Burçay Kurşunlu'yu (29) "sürekli sakatlığı nedeniyle" affetti. Gül'ün affına ilişkin karar Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi ve mafya bağlantılı Kurşunlu serbest bırakıldı.

Kurşunlu'nun "sürekli sakatlığı", 2004’te şu anda cezaevinde olan eski özel harekatçı Ayhan Çarkın ve yine cezaevindeki Karagümrük’lü Nuriş’ lakaplı Nuri Ergin'in adının karıştığı olayda meydana geldi. Çarkın'a ait olduğu iddia edilen Yedikule'deki Barınak Çay Bahçesi'nde 20 Ağustos 2004'te uzun namlulu silah ve bir tabancanın kullanıldığı bir çatışma yaşandı. Çay bahçesinden çıkıp arabalarına binen Ramazan Akyıldız ve arkadaşı Burçay Kurşunlu, iki kişi tarafından kurşun yağmuruna tutuldu.

Çatışmada hayatını kaybeden Ramazan Ayyıldız’ın 9 yıl cezaevinde yattığı ve ‘Karagümrük’lü Nuriş’ lakaplı Nuri Ergin’in yakın adamı olan Cüneyt Severler’i öldürdüğü iddiasıyla polis tarafından arandığı öğrenildi. Cumhurbaşkanı Gül'ün "sürekli sakatlığı nedeniyle" affettiği Kurşunlu ise bu çatışmada omzundan yaralandı ve tedavi gördü.

14 YAŞINDAKİ TOYGUN'UN SUÇU NEYDİ?
Bu çatışma Türkiye'nin hafızasına ise suçu sadece ailesiyle sahilde yürümek olan henüz 14 yaşındaki Toygun Tombil'in de bu çatışma sırasında başına isabet eden kurşunla ölmesi ile kazındı. Bu mafya çatışması sonrası Burçay Kurşunlu yine hapse girdi, bu kez sahte kimlik kullanma ve ruhsatsız silah taşıma suçlarından.

Cumhurbaşkanı Gül'ün Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlanan kararına göre, İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinin sahte kimlik kullanma ve ruhsatsız silah taşıma suçlarından ayrı ayrı 10'ar ay hapis cezasına çarptırdığı ve cezası kesinleşen Burçay Kurşunlu'nun cezası, "sürekli sakatlık kapsamında" bulunduğunu belirten Adli Tıp Kurumu raporu sebebiyle kaldırıldı.

Zavar’ın cezaevinde ölmesi mi bekleniyor?
Cumhurbaşkanı Gül'ün af yetkisi en son Türkiye'nin gündemine siyasi nedenlerle 15 yıldır tutuklu bulunan ve cezaevinde kanser olan Güler Zere ile oturmuştu. 35 yaşındaki kanser hastası Zere için avukatları 12 Mart 2009'da infazın tedavi sonrasına ertelenmesi için Adana Başsavcılığı'na başvuru yaptı. 7 ay sonra 26 Ekim günü, Türk Tabipleri Birliği, Zere'nin hastalığını geriye dönüşü olmayan bir evrede olduğunu, “Vedalaşma ve huzur hakkı” verilmesini istedi, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Adalet Bakanlığı'na acil çağrıda bulundu. 6 kasım günü artık tedavi için yapılacak bir şey kalmadığında Zere ancak serbest bırakıldı ve 20 gün sonra ailesinin yanında öldü.

Odak Dergisi yazı işleri müdürü 42 yaşındaki Erol Zavar ise 11 yıldır hapishanede mesane kanseriyle mücadele ediyor. Zavar’ın hayati tehlike arz eden sağlık durumu belgelendiği ve çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından Cumhurbaşkanı’na bu yönde çağrı yapıldığı halde Abdullah Gül Zavar için halen harekete geçmiş değil. Cumhurbaşkanı Gül’ün yıllardır kanser olan bir düşünce suçlusu için kullanmadığı af yetkisini ‘kirli işler’ nedeniyle hapiste bulunan ve yaralanan bir hükümlü için kullanması tepki çekti.

3 Temmuz 2011 Pazar

Ne yapıyoruz? - Kemal Okuyan

Siyasi iktidar ülkenin genleriyle istediği gibi oynar; gerilimi ideolojik ve siyasal mücadelenin bir uzantısı olarak değil, kirli pazarlıkların, derin hesapların, oyun içinde oyunların doğal aracı haline getirir; adalet sistemini alavere dalevereye çerez yaparken…

Memleketin aydıncıkları hâlâ AKP'nin demokrasi yoluna mı diktatörlük yoluna mı gireceğini tartışır; hükümetin 10 yılın üzerine tüy diktiği ama Kürtlere özerklik verdiği bir Anayasa ile Türkiye'de halkların kurtuluşunun yakınlaşacağına kendisini inandırırken…

40 yılını CHP'yi desteklemek için mazeret üretmeyle harcayan bir kısım sosyalist şimdilerde parti içi hizip kavgalarında saf tutmak için gün sayar; siyaseti memleketin halini unutmak için fevkalede zevkli bir meşgale olarak değerlendirmeye başlarken…

Emperyalist operasyonların yoğunlaştığı bir dönemi "Arap halkları ayağa kalktı"yla yetinen bir sorumsuzlukla karşılayan marksistler Suriye'ye karşı olası bir haçlı seferini meşrulaştırmayı deneyeceklerini belli eder; birkaç yıl öncesine kadar lafzi düzeyde de olsa işaret ettikleri ABD planlarını tamamen sümen altına sokuşturuverirken…

En şusundan en busuna sendikalarda hayat kongre hesapları ve bundan sonra kimin lacileri çekip meclise yerleşeceğinin belirlenmesi işlemi için tamamen durur; Türkiye işçi sınıfı "kurucu Meclis"in kaderine terk edilirken…

Avrupa Birliği standartlarına uymayan, tekelci medyamızın radikalliğine denk düşmeyen, cemaatlerden onay almayan bir "devrimciliği" boğmak için geniş bir ittifak kurulur; dönemin ruhuna uygun bir solun tasarlanması işlemine katkı koymak için şu ya da bu "otorite"nin kapısında kuyruklar oluşurken…

TKP Kongre topluyor.

"500 bin hedefi doğru muydu, değil miydi"yi tartışmak için değil!

"500 bin diye yüksekten konuşmasak, pekala 64 bin oydan yağ çıkarırdık" diye hayıflanmak için değil!

Tek başına "TKP bir noktaya getirdiği siyasal etkisini neden daha ileriye taşıyamıyor da bir eşikte tıkanıyor" sorusuna yanıt aramak için de değil!

Güncel siyasi görevler ve bu görevlerle uyumlulaştırılmış hedefler belirlenmeksizin "daha etkili olma arayışı" gevezelikten başka sonuç vermeyeceği için parti mühendisliğinden uzak durmaya çalışıyor, elde "çözüm reçete"leri ile dolaşmayı uygun bulmuyoruz.

Nesnel ve öznel bir dizi faktör, başarısızlığa taşıdı TKP'yi. Bu yalnızca bir seçim başarısızlığı değil ama geride bırakılan dönemin tüm kazanımlarını değersizleştiren bir başarısızlık da değil.

"TKP neden aceleyle bir başarısızlık ilanında bulundu" diye samimiyetle soran dostlarımız da herhalde bu kazanımlara işaret ediyor ve "ne gerek vardı 500 bine" demiş oluyorlar. Şu ya da bu slogan kongre sürecinde mahkum edilir ya da edilmez, lakin 13 Haziran günü "bu seçim çok özgün koşullarda yapıldı, zorluk derecesi şu kadardı" demekle yetinen ve bunu demeye seçim öncesinden kendini hazırlayan bir TKP'nin tercih edilebilir olduğunu herhalde kimse söyleyemez.

Böyle bir TKP yok… Kendini koruyan, azla yetinen…

Siyasal sorumluluklarını kendi iç dinamiklerine, kendi öznelliğine kurban eden…

İyi ki de yok...

1 Temmuz 2011 Cuma

Yakanların avukatlarının çoğu bugün AKP'de

2 Temmuz 1993'te 33 aydınımızı katleden gerici katillerin avukatlığını yapan kişilerin büyük çoğunluğu AKP tarafından önemli görevlere getirilmiş durumda. Yakanlar arasında şu an hapiste bulunan ise yok.

Şair-yazar Onur Caymaz, blog sayfasında Sivas Katliamı'na ilişkin "Unutmayacağız, ihbar edeceğiz, ihtar edeceğiz, ifşa edeceğiz..." başlıklı bir yazı kaleme aldı. Katillerin bir şekilde aklandığına ve AKP'nin suçu üzerinden atmaya çalıştığını vurgulayan Caymaz, Süheyl Batum'un Cumhuriyet gazetesindeki 18 Mart 2011 tarihli köşe yazısında yer verdiği avukatların isimlerini ve bugün ne yaptıklarını bir kez daha gündeme getirdi.

Canlarımızı diri diri yakan gerici katillere avukatlık yapanlar, dönemim Refah Partisi tarafından korundu, AKP tarafından ise devletin tepesine taşındı.

İşte yakanlara avukatlık yapanların listesi:

Av. Şevket Kazan - Eski RP Milletvekili ve eski Adalet Bakanı;
Av. Celal Mümtaz Akıncı - Afyon Barosu Başkanı ve AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi;
Av. Hayati Yazıcı AKP’nin Devlet Bakanı;
Av. Haydar Kemal Kurt - AKP Isparta Milletvekili;
Av. Zeyid Aslan - AKP Tokat Milletvekili, Başbakan Erdoğan’ın eski avukatı;
Av. Hüsnü Tuna - AKP Konya Milletvekili;
Av. Burhanettin Çoban - Afyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı;
Av. Faik Işık - Başbakan Erdoğan’ın ve Süleyman Mercümek’in avukatı;
Av. İbrahim Hakkı Aşkar - 22. Dönem AKP Afyon Milletvekili;
Av. M. Ali Bulut - AKP Maraş Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi;
Av. Bülent Tüfekçi - AKP Malatya İl Başkanı;
Av. Halil Ürün - RP kayıp trilyon davası sanığı, AKP Afyon Belediye Başkan adayı;
Av. Mevlüt Uysal - AKP İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı;
Av. Nevzat Er - Eski AKP Eminönü Belediye Başkanı;
Av. Suat Altınsoy - AKP Konya İl Başkanı Yardımcısı;
Av. Tayfun Karali - İstanbul Büyükşehir Belediyesi Darülaceze Müdürü;
Av. Ferruh Aslan - İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü;
Av. İbrahim Kök - AKP Elazığ Milletvekili Aday Adayı;
Av. Ali Aşlık - Eski AKP İzmir İl Başkanı;
Av. Bedrettin İskender - AKP Ümraniye Belediye Başkan adayı;
Av. Ekrem Bedir - Sakarya AKP Hendek Belediye Meclis Üyesi;
Av. Eyüb Karagülle - Eski Saadet Partisi İlçe Başkanı;
Av. Faruk Gökkuş - AKP Kâğıthane Belediye Başkanlığı Aday Adayı;
Av. Hasan Hüseyin Pulan - AKP İstanbul İl Disiplin Kurulu üyesi;
Av. Hurşit Bıyık - AKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı;
Av. Reşat Yazak - Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi.