24 Aralık 2010 Cuma

Mihri Belli’yle Mahir Çayan Kuğulu Park’ta ne konuştu?

26 Ekim 1970’de yazdan kalma bir günde Ankara Bestekar Sokak’da gözlerinde hep hülyalı bakışlar olan yakışıklı, dal gibi bir genç hızlı ve tedirgin adımlarla yürüyordu.

Az önce Aydınlık Sosyalist Dergi’nin Karanfil Sokak’daki bürosuna uğramış, yazı işleri müdürü Vahap Erdoğdu’yla (Bugün CHP Bilim Kurulu’na seçilen Seyhan Erdoğdu hocanın eşi) bir çay içmişti. Birkaç gün sonra, 29-30 Ekim tarihinde yapılacak “Proleter Devrimci Kurultay”ın çalışmaları içindeydiler. 36 numaralı apartmanda oturan Mihri Belli’nin kapısının ziline bastı.

“Hoş geldin Mahir!” dedi Mihri Belli. “Bence ayakkabılarını çıkarma. Kuğulu Park’a doğru çıkalım, gezerken konuşalım. Daha güvenli olur… Yerin kulağı var bu günlerde…”

Mahir Çayan ve Mihri Belli sabahın on birinde, herkesin işinde gücünde olduğu bir Ankara gününde Kuğulu Park’a doğru yürüdüler. Park ıssızdı. Bir sıraya oturup kuğulara yem atıyormuş gibi yaptılar.

*

1960 Anayasası’nın açtığı delikten sızan halk güçleri, işçi sınıfı ve öğrenci gençlik, “burjuva parlamenter düzen”in burçlarında büyük bir gedik açmış, bir kısım demokratik özgürlüklerin alanını genişletmişti.

Son 10 yıl içinde TİP, solun tüm kesimlerinin desteğini almış parlamentoya girmeyi başarmıştı. DİSK kurulmuştu. Hele 1970’li yılların ilk aylarında 15-16 Haziran “Büyük İşçi Direnişi” Türkiye işçilerinin sınıf bilincinin doruğuydu.

Köylü toprak işgalleri yaygınlaşıyordu. Devrimci gençlik, anti-emperyalist ve anti-faşist şahlanışla “Tam Bağımsız Türkiye!” haklı sloganı etrafında bir süre Türkiye’nin “tarihsel insiyatifi”ni ele geçirmişti. Amerikan 6. Filosu denizcilerinin Dolmabahçe’de denize dökülmesi devrimci şahlanışın doruklarındandı.

Bu direnişin sonucu Türk devrimci gençliği kıyılarda adeta nöbet tutmuş, tam 13 yıl Amerikan gemileri Türk karasularına gir(e)memiştir! (Girebilmeleri için bir değil iki askeri darbe gerekmiştir!)

*

Oysa “Hakim sınıflar” da boş durmuyordu. Kötü günlerdi. Türk ilericileri ve sosyalistleri egemen sınıfların bir şeyler planladığını biliyor ama bir şey yapamıyor, gelecek kötü günlerin rüzgarını etinde kemiğinde duyumsuyordu.

İşte bu şartlar, devrimci gençliğin ateşli ideologu Mahir Çayan ve Türk solunun deneyimli ismi Mihri Belli’yi bir araya getirmişti.

Mihri Belli’nin amacı, Mahir Çayan’la birlikte hareket etmek, kurultayda Onun, en azından kendisine karşı konuşmasını engellemekti. Aslında “Kurultay İrtibat Komitesi”nde Vahap Erdoğdu, Muzaffer Erdost, Erim Süerkan, İhsan Memoğlu, Attila Sarp’la birlikte Mahir Çayan da vardı. Ama şimdi Mahir Çayan, neye karar vereceğini bilemez durumdaydı.

“İşbirlikçi sermaye ve feodal mütegallibenin vesayeti altında bağımlı bir ülkede demokrasi beklemek aptallıktır; böyle ülkelerde siyasi düzen ya açık faşizmdir ya da Filipin tipi sahte demokrasidir… Tam bağımsız bir Türkiye olmadan sosyalist hiçbir programı hayata geçiremeyiz. İlk amacımız bu olmalı…” dedi Mihri Belli, elindeki son ekmek kırıntısını da cılız bir kuğuyu seçerek atarken.

“Faşist cephe insiyatifi ele geçiriyor, bizi savunma durumuna itiyor, baskınını da yapmak için fırsat kolluyor…” dedi Mahir, dişleri kenetli, elleri yazdan kalma solgun montunun cebinde, bir ağacın köklerine bakarken.

“Aptalca peşinden sürüklenilen, uydusu olunan ‘soğuk savaş’ salaklığı ulusal bağımsızlığımızı yok etti. Tam bağımsız olmayan bir ülkede demokrasi de olmaz…" dedi mırıldanarak Mihri Belli. Gözlerine inen kaşları daha da çatılmıştı.

“Baskına engel olmanın tek yolu var: Solda disiplini sağlayacak bir Marksist parti. Hareketi bir öğrenci hareketi olmaktan çıkarıp emekçi halk içinde erimek, güçlü bir halk desteğine dayanabilmek… Ancak böyle postumuzu pahalıya satabiliriz!.. Hakim sınıflar bizi şiddete bulaştırmak, bölmek ve böylece yok etmeyi planlıyor…” diye devam etti.

“TİP’in 4. Büyük Kongresi de bizimle aynı tarihde. 29-31 Ekim 1970! Karar metin taslağını Behice Boran üstlenmiş durumda. Gittikçe eriyorlar. Ellerinde bir tek Kürtçülük kartı kaldı…

Geçen gün Muzaffer Erdost’un Sol Yayınları bürosunda Doğu illerinden gelen delegelerle görüştük. Kürt politikacılar ham politikacılar, çocukluk dönemindeler hep, milliyetçi temelde hareket ediyorlar. Hem TİP’i, hem burjuva partilerini kullanmaya çalışıyorlar. Kürt milliyetçiliği Barzanicilik olarak ortaya çıktı ve bu akımın başlıca görevi Kürt yoksulları arasında Türk düşmanlığını işlemek, Türkiye Marksist soluyla Kürt siyasi hareketi arasına uçurumlar sokmaktır…

Ben geçen yıl Ankara Hukuk’da 20 Mart 1969’da -eğer tutuklanmasaydım- yapacağım konuşmada -sonra Aydılık’da ‘Millet Gerçeği’ olarak yayınlanan yazıda- vurguladığım gibi, bugün her alanda ulusal değerlere sahip çıkan solculardır. Ulusun üzerinde yaşadığı toprakların bütünlüğünü savunan, emperyalist tekellerin tasallutuna karşı ulusal ekonomiyi savunan hep bizleriz.

Ulusal değerlere sahip çıkmak anlamında ulusçuluk enternasyonalizmle asla çelişmez… Büyük Fransız sosyalisti Jean Jaures, ‘Vatanseverliğin azı seni enternasyonalden uzaklaştırır, çoğu yakınlaştırır’ diye bu iç içeliği vecizleştirmiştir…”

*

Mihri Belli birden sustu. Hep kendisinin konuştuğunun ayırdına vardı. Mahir susuyordu. Bir kuğunun hınçla diğer kuğuya saldırmasını uzak, buz gibi gözlerle izliyordu. Yanlarından ele ele tutuşmuş, kıkırdayan sevgililerin geçmesini beklediler bir süre. Mihri Belli, kızın yeni moda mini mini eteğine, çorapsız bacaklarına, topuklu ayakkabılarına baktı anlamsız gözlerle.

Çenesi açılanların sus(a)mayacağı geleneğine uyarak devam etti: “Gönüllü birliktelik esastır bence. Bunu sağlamak için de bizim onların ayrılma hakkını, onların da birliği savunmaları gerekiyor… Leninist tez budur…”

Birden Mahir Çayan ayağa kalktı. Elini uzattı. Konuşmadan ayrıldılar. Mihri Belli, düşünceli olduğu her halinden belli olan Mahir Çayan’ın arkasından baktı bir süre. Onu son kez gördüğünü bilmiyordu.

*

Mahir Çayan, birkaç gün sonraki Proleter Devrimci Kurultay’a gelmedi. 1971 yılının Ocak ayında, Mihri Belli’nin “Kurultay”da devrimci hareketin önderiymiş gibi konuşmasını eleştiren “Aydınlık Sosyalist Dergi’ye Açık Mektup” adlı broşür yayınlandı. Broşürde Ertuğrul Kürkçü, Yusuf Küpeli, Münir Aktolga ve Mahir Çayan imzası vardı! Dergiyi “sağda” ve “işlevini tamamlamış” olarak görüyorlardı. Mahir Çayan da Mihri Belli’yi böyle görüyordu!

*

Mihri Belli, Aralık 1915’de Silivri’de doğmuştu. Toplam 11 sene hapis, 18 sene zorunlu sürgün yaşadı. Marks-Engels’den “Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri”, Lenin’den “Ne Yapmalı?” gibi kitapları ve onlarca sol broşür ve yazıyı çevirdi. Şimdi 95 yaşında. İstanbul’da yaşıyor.

*
Mahir Çayan, “Denizler”in idam edilmemesi, serbest bırakılması için, Mart 1972'de Ünye radar istasyonunda çalışan 2 İngiliz 1 Kanadalı teknisyeni kaçırdı. Niksar'ın Kızıldere Köyü'nde muhtarın evinde, Samsun Komando Alay komutanı “Sezai Albay” kumandasındaki komandolar tarafından 27 dakika süreyle havan atışı ve kurşun yağmuruna tutuldu. 1972 yılının 30 Mart günü, çatı penceresinde, bir M-1 mermisi ile vuruldu.

*

Mahir Çayan’ın Ünye’ye ölümle sonuçlanacak eyleme giderken arabada yanında oturan Ertuğrul Kürkçü’ye, “Biz en büyük hatayı Mihri Belli’den ayrılmakla yaptık!” dediği söylenir. Mihri Belli, 1990 yılında “İnsanları Tanıdım-Mihri Belli’nin Anıları” adıyla yazdığı kitapta onlarca önemli tanıklık yanında bunları da anlatıyor. Türkiye 2011 yılında Mihri Belli’nin 95'inci yaş gününü kutlamaya hazır mı?

Ahmet Yıldız
Odatv.com

TKP'nin cepheleşme çağrısı AKP-Taraf-Fethullah cephesini korkutmuş

Kitle imha silahımız da var mı?
AKP ve yandaş basındaki fedailerinin üniversitelerdeki protestolardan bir 11 Eylül çıkartmak istediğini gördük ve söyledik. Onlara hatırlatmak durumundayız; ABD'nin 11 Eylül taktiği, bugün Afganistan ve Irak'ta büsbütün batağa saplanmış bulunuyor.

TKP'nin cepheleşme çağrısını “şiddet eylemleri için hazırlık” olarak yansıtan gericiler, asıl şiddet düşkünü olanlardır. Onların korkusu “şiddet eylemleri” değil, halkı aydınlatan ve yeni bir uyanış için harekete geçen solun bir çıkış yapmasıdır.

Mümtazer Türköne'nin, yalan ve iftiranın ülkemiz hukukunda cezasız kalacağına ilişkin güveninin kaynağı asıl merak konumuzdur. Gereken hukuki adımlar atılacaktır.

Mümtazer Türköne, ülkemizin kontrgerilla katliamları ile kana bulandığı bir dönemin baş sorumlusu olan Türkeş'li, Çatlı'lı MHP'nin dergahından çıkmış bir liberal gazetecidir. Türköne'nin partimizin cepheleşme çağrısını hedef aldığı anlaşılan sözleri önce NTV ekranlarında sonra da Zaman gazetesindeki köşesinde çınlamıştır. Şöyle demiştir:

“TKP, ÖDEP, EMEP ve Halk Evleri gibi örgütler, başlayan bu şiddet dalgasının arkasında yer alıyorlar. Neyse ki her şey şeffaf bir toplumda olup bitiyor da ne olup bittiğini takip edebiliyoruz. Bu ay içinde Kadıköy'de bu dört örgüt temsilcisinin katıldığı bir panel yapıldı. TKP temsilcisi 'dirençleri birleştirip kuvvetli vuruşlar yapma', bunun için de radikal sol örgütler arasında cepheleşme çağrısında bulunuyor. (...) 'Cepheleşme', 'Fatsa örneği' ve 'öfkenin sevk ve idaresi' sizi şiddet dolu bir topluma götürür.” [23 Aralık 2010, Zaman gazetesi]

"... Marjinal sol örgütler şiddeti tırmandırma kararı aldı. TKP, ÖDP, EMEP ve Halkevleri bir araya geldiler. PKK'nın eylemsizlik kararı almasının ardından bir boşluk oluştuğunu düşündüler ve bunlar cepheleşerek şiddet ortamı yaratma kararı aldılar. Üniversitelerde ve çeşitli panellerde yaşananlar bu cepheleşmeden kaynaklı saldırılardır. Dünyanın her yerinde böyle marjinal fikirlere sahip olanlar vardır. Bunlar tarikat gibi örgütlenirler, brbirleriyle dayanışma içinde olurlar ve ses getirdikçe üstüne giderler (...) silahlı propaganda yöntemlerini benimserler." [21 Aralık 2010, NTV]

Bu sözlerden çıkartılacak sonuçlar bellidir:
1. AKP ve yandaşları üniversitelerdeki ilerici öğrenci protestolarından ülke siyasetinde bir 11 Eylül çıkartma hesapları yapmaktadır. Gülünç olduğu kadar alçakça olan bu oyunun bizi kaygılandırdığını söyleyemeyeceğiz.

Şiddet sicili ortada olan gerici ve ırkçı tayfanın liberallerin avukatlığı ile bu yalanları yutturabileceklerini düşünmeleri kendi akılsızlıklarıdır. Üniversitelerin ilerici gençleri kadar halkımız da şiddet eylemleri ile protestoları birbirinden ayırdedebilecek akla sahiptir.
Partimiz, AKP hükümetinin faşizan niyetlerini çok önceden görmüş ve halkı uyarmıştır. Bu tür hesaplar tutmayacaktır.

2. AKP ve yandaşları, halkımızda yeni bir umut yaratacak sol çıkışın çağrısı olarak “cepheleşme çağrısı” karşısında paniğe kapılmışlardır.

TKP ülkemizin “işçileri, köylüleri, aydınları, öğrencileri; her ulus ve etnik kökenden yoksulları; sermaye saldırılarına, işbirlikçiliğe, faşizme, AKP iktidarının zorba politikalarına karşı direnç oluşturmaya çalışan yerel odakları; emeğin çıkarlarını savunan, devrimci, yurtsever, sosyalist siyasal parti ve örgütleri CEPHELEŞMEYE çağırmaktadır.”

Bu çağrı AKP'nin öncülüğünde gericisi, faşisti ve liberaliyle oluşan cephenin kurduğu rejime bir meydan okumadır.

Türköne'lerin, Yeni Akit'çilerin yaşadığı paniği anlıyoruz. Tam “tamam bu iş bitti” dedikleri sırada, tam kendilerine uygun bir sol yarattıklarını düşündükleri sırada, sosyalistlerin "hayır" sesini duydular. Bu sesin şimdilik zayıf olduğunu biliyoruz ve bütün gücümüzle sosyalistlerin, gericiliğe ve sermaye egemenliğinin ülkemizi getirdiği noktaya karşı çıkan herkesin sesini güçlendirmek için çaba harcıyoruz.

Korkunun ecele faydası yok: Emekçiler, aydınlar, gençler sosyalistler cepheleşecek, güçlenecek... Güzel ülkemizin tepesine çöken karanlık rejim bu sayede yenilecek.

Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komitesi

19 Aralık 2010 Pazar

Kim olursan ol, gel!

Mevlânâ, başbakanla karşılaşmış.

“Sen gelme” demiş.

Dünyanın en kısa fıkrasıdır.
Ama, Mesnevi gibidir.

Demirel başbakanken, Şeb-i Arus’ta.
Akbulut başbakanken, Şeb-i Arus’ta.
Yılmaz başbakanken, Şeb-i Arus’ta.
Erbakan başbakanken, Şeb-i Arus’ta.
Çiller başbakanken, Şeb-i Arus’ta.

Tayyip Erdoğan başbakan...
Sıra onda.

Demirel’i gören yok Şeb-i Arus’ta.
Akbulut da yok.
Yılmaz da yok.
Erbakan da yok.
Çiller de yok.

Başbakanlığı bıraktıktan sonra gezmeye geleni bile hatırlamıyor Konyalılar!
Japonlar hep orada.

Bu arada...
Demirel başbakanken
Akbulut başbakanken
Çiller başbakanken filan...
Erdoğan yoktu Şeb-i Arus’ta.

Çünkü, başbakanlar değişiyor ama, başbakanlara “Mevlana’ya gidelim, ahaliye şirin görünelim” diye akıl veren goygoycu danışmanlar hep aynı.

Halbuki, baksalar arşive...
Mevlânâ’ya gelip fotoğraf çektiren ve koltuğa kazık çakmayı başaran var mı?
Yok.

Ama, reklam standı zannedilen Mevlânâ, 737 senedir orada.

Bi defa okusan onu...
Nedenini anlayacaksın.
Bi defa okusan...
Böyle yönetmezsin zaten.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Gürsel Tekin şimdi ne yapacak?

CHP kurultayında herşey yolunda gitti; ta ki akşam saatlerine kadar. Parti Meclisi'ne giren isimlerin ne kadar oy aldığı bir türlü açıklanmadı. Ne olduğu konusunda kafalarda sorular oluştu.

Sonunda iş anlaşıldı: Gürsel Tekin en az oy almıştı: (762), keza (BirGün Gazetesi ve yazar) Enver Aysever (1038) ve (Eski Diyarbakır Barolar Birliği Başkanı) Sezgin Tanrıkulu (1030) da az oy alarak PM'ye seçilmemişlerdi.

Evet ortalık karıştı. Sonra gelen haberler bunu yalanladı. Sonra gelen haberler doğruladı. Ama ortada bir sorun vardı.

"Kadın kotasına uyulmadığı" şeklinde itirazların olduğu belirtildi. Buna göre; Parti Meclisi ve Bilim Platformu aday listeleri “birlikte değil, ayrı ayrı” değerlendirilmeliydi. Yani itiraza göre, her iki listede de ayrı ayrı yüzde 25 kadın kotası korunmalı.

Bu hesaba göre, 68 kişilik asil üye listesinde en az 17 kadın üye olması gerekiyor. Oysa listede 15 kadın üye vardı..

Buna göre Gürsel ve Tanrıkulu PM'ye girememişti. Kuşkusuz tüm bunlar 48 saatlik itiraz süresinden sonra kesinlik kazanacak. Kılıçdaroğlu Gürsel Tekin'le çalışmak istiyorsa bir formül bulanacak. Söylenenlere göre PM'den iki isim istifa ettirilecek.

Ama bu kez ortaya başka bir soru çıkıyor: Kimine göre; Gürsel Tekin PM'ye girse bile artık "ikinci adam" olması zordu! Bu yorumu yapanlar CHP tarihine pek bilmiyor anlaşılan.

Çünkü... Tarih 30 Eylül 2000. CHP 11'inci olağanüstü kongresi PM seçiminde en az oyu kim aldı?

Önder Sav! Bu kongreden sonra PM, Önder Sav'ı ilk kez CHP ikinci adamlığına getirdi. Hem de bir dönem Deniz Baykal'ın en yakın adamı Adnan Keskin'i safdışı ederek. Yani ikinci adamlığı belirleyen delege oyları değildi.

Devam edelim... Tarih 30 Haziran 2001.

CHP 29’uncu kurultayı PM seçiminde en az oyu kim aldı? Önder Sav. Kim genel sekreter oldu: Yine Önder Sav. Tarih 23 Ekim 2003.

CHP 30’uncu kurultay PM seçiminde en az oyu kim aldı. Artık tahmin edersiniz. Peki, kim genel sekreter oldu? Onu da tanıdınız artık. Keza, 12 olağanüstü kurultay, 13 olağanüstü kurultay, 31 kurultay ve 32 kurultay PM seçimlerinde Önder Sav hep en az oyu aldı ve her seferinde Deniz Baykal'ın isteğiyle ikinci adamlığa getirildi.

Dememiz o ki: CHP belki bu amatörlüğünün cezasını çekecek. Ama Kılıçdaroğlu isterse Gürsel Tekin ikinci adamlığa devam edecek. Söylenenlere göre, CHP lideri Kılıçdaroğlu Gürsel Tekin'i, Baykal-Sav döneminde seçilen delegelere kurban etmeyeceği yolunda.

Gömüldüğü sandıktan çıkmaya çalışıyor

Yeniçağ yazarı Sabahattin Önkibar, DP ve merkez sağda neler olduğuyla ilgili bilgiler vermeye devam ediyor. Bugünkü “Çiller’den Erdoğan’a; Siz Cumhurbaşkanı, ben Başbakan olayım!” başlıklı yazısında şunları yazdı:

"AKP’nin tek başına iktidar olması için CHP ile MHP’nin dışında üçüncü bir partinin barajı aşmaması gerekiyor. Eğer aşarsa matematiksel olarak AKP, hükümeti kuracak sayıya erişemiyor!

Tayyip Erdoğan bunu bildiği için de merkez sağı markajda tutuyor. Örneğin yıllardır yüzüne bile bakmadığı Aydın Menderes’in iki kere evine gitti. Keza Özal ismine ipotek koymak için Semra ve Ahmet Özal’ı türlü yollarla safına çekti. Ama en önemlisi Tansu Çiller’le kurduğu ilişki!

Öyle ki Özer Çiller bu ilişkiyi televizyondan Tansu Hanım’ın Başbakan’a danışmanlık yapması olarak ifade ediyor! Peki Tayyip Erdoğan bu aktörleri nasıl ve nerede mi kullanacak?

Aydın Menderes’i AKP’den aday gösterebilir. Keza Ahmet Özal’ı da aynı şekilde değerlendirebilir. Ancak Çiller için projesi başka! Onun Demokrat Parti’nin başına geçmesini istiyor! Niçin mi?

Tayyip Bey’in hesabına göre Tansu Hanım DP’nin başına geçerse, PKK ile yaptığı mücadeleden ötürü MHP, baraja takılma tehlikesi ile yüz yüze gelebilir! Erdoğan’ın yaptırdığı ince hesaplara göre Çiller DP’ye lider olursa ya MHP ya da DP barajı geçer ki ibre Demokrat Partiyi gösteriyor. İkisinin yani hem MHP hem de DP’nin aynı anda barajı aşması hesaplara göre zor.

Buradan hareketle de Erdoğan, Meclis’de MHP yerine Demokrat Parti olsun istiyor. Kazara CHP umulandan büyük bir patlama yapsa bile AKP en kötü ihtimal DP ile koalisyona gidecek. Hayır tersi olur demeyin, Tayyip Bey’de Çiller’le ilgili belge ve bilgiler var.

Özellikle faili meçhuller gibi netameli pek çok konuyu kapsayan bu belgeler, Tansu Hanım’ı tıpkı 1996’da Yüce Divan’a gitmemek için Refah Partisi ile koalisyon yapması misali bir mecburiyete sokabilir. Bütün bunları gören Çiller ailesinden Özer Bey, Tansu Hanım’a set oluyor ve siyaseti bırak diye eşine baskı yapıyor.

Buna mukabil Tansu Hanım ise başka bir yolu deneyerek kendine yakınlık gösteren Tayyip Erdoğan’a, ziyaret ettiği Dolmabahçe’deki makamında aynen şunları söylüyor:

- “Sizin Cumhurbaşkanı olma hedefiniz var, böyle bir durumda ülkede gerginlik çok daha tırmanacaktır. Gerginliğin düşmesi ve ahenk oluşması için benim AKP’nin başına geçmem gerekiyor. Evet siz Cumhurbaşkanı, ben Başbakan olalım ve yeni bir 10 yıla kapı aralayalım. Bu şekilde 28 Şubat mağdurları olarak rövanşı da almış oluruz!

Çok iyi bir kaynağa teyit ettirdiğim Tansu Çiller’in bu teklifine Tayyip Bey suskun kalmış! Peki bugün hangi noktada mıyız?

Demokrat Parti’de Çiller’in önü açılmasına rağmen Tansu Hanım patinaj yapıyor ve yıl sonu olması hasebiyle kiraları toplamak için olsa gerek ABD seyahatine çıkma hazırlığı yapıyor. Tansu Hanım, Demirel destek olsun, şu olsun bu olsun diyor ama asıl derdi Tayyip Erdoğan! Öyle çünkü Çiller, Erdoğan’a rağmen ve ona meydan okuyarak politika yapamayacağını biliyor ve görüyor.

Altını çizerek ve kesin bilgilerimin ışığında yazıyorum; Tansu Çiller şayet karar verir ve DP liderliğine aday olursa biliniz ki bu Erdoğan’ın talebi ile mümkün olacak!”

16 Aralık 2010 Perşembe

Mevlana'yı nasıl sansürlüyorlar?

Mevlana'nın nasıl sansürlendiğini yazacağız. Ama önce Murat Bardakçı'nın Habertürk'te, isim vermeden Elif Şafak'ı da eleştirdiği Mevlana'yla ilgili yazısını özetleyelim:

" (Yarın) Şeb-i Arus, yani Mevlânâ'nın vefatının yıldönümü... Devletin zirvesi, Mevlânâ'yı sevenler ve Mevlevî kültürüne merak duyanlar Konya'da biraraya gelecekler. Saatler boyunca Mevlânâ'yı anlatan, daha doğrusu anlattıklarını zannettikleri konuşmalar yapılacak ama aslında hiçbirşey söylenmeyecek, sonra tuhaf bir konser verilecek ve en nihayet lütfedilip adına şimdilerde "sema gösterisi" denen Mevlevî Âyini'ne geçilecek... Ama âyin senelerdir olduğu gibi 'komprime' şekilde okunacak, selâmların güfteleri sadece birer defa icra edilecek. Zira, programda daha önce konuşmalarla ve 'dinî musiki olduğu' iddiasında bulunulan tuhaflıklarla vakit harcandığı için âyinin tamamının okunmasına zaman kalmayacak, zaten ziyaretçiler de çok-taaan baygın düşmüş olacaklar! Mevlânâ'nın artık tam bir sektör ve mükemmel ticarî bir vasıta haline getirildiğinin herhalde farkındasınızdır...

İsmini taşıyan köftecileri, hamamları, seyahatşirketlerini yahut kebapçıları bir tarafa bırakın; Mevlânâ şimdi araştırma ve yazma özürlü ilim fukarasının tepe tepe kullandıkları bir kaynak! Çok sayıda eser vermiş olması ve kendisinden sonra kurulan Mevlevîlik'teki seremoninin gözalıcığı sebebiyle şimdi onu konu alan bol bol yayınlar yapılıyor, konferanslar veriliyor, toplantılar düzenleniyor...


Yayınların neredeyse tamamı "Mevlânâ ve Çocuk", "Mevlânâ ve Kadın" yahut "Mevlânâ ve Aşk" gibisinden ucuz, basit ve sade suya ti-rid karalamalardan ibaret.

Bir yanda kitap sahibi olup ismini duyurmaya heveslenenler, diğer tarafta da yayın yaptıklarını göstermek isteyen veya zanneden belediyeler, başka kuruluşlar ve fonlar olunca, ortaya işte bu şekilde dönen ucuz bir çark çıkıyor ve dönüp duruyor..."

Murat Bardakçı haksız mı? Hiç değil. Fakat, eleştiriyor ama Mevlana'yla ilgili gerçekleri nedense kendisi de pek kaleme almıyor. Örneğin, Mevlana kadının örtünmesine ne diyor?

Başörtüsü-türban nedeniyle Türkiye'de hayli sert tartışmalar yaşanıyor: Murat Bardakçı bu konuda niye yazmıyor?

"İçindeki içindedir" anlamına gelen "Fihi Ma Fih" adlı eserinde bakın Mevlana ne diyor:
"Sizler, kadının kapanmasını istedikçe, herkeste onu görme isteğini kamçılamış olursunuz. Bir erkek gibi kadının da yüreği iyiyse, yasakları uygulamasam da, o iyilik yoluna gidecektir.

Yüreği kötüyse, ne yaparsan yap, onu hiçbir şekilde etkileyemezsin.

Kıskançlık denilen şeyi bilme. Cahillerdir, kadından üstün olduğunu sananlar. Cahiller kabadır.

Sevgi ve güleryüz nedir bilmezler. Ancak hayvan erkekler kadından üstündür. Sever erkek ise kadınla eşittir."
Fazla söze gerek var mı? Ama bu sözleri kimseler köşesinde yazmıyor. Yazamıyor. Korkuyor. Keza... Hac konusunda Mevlana'nın ne düşündüğünü ve söylediğini de yazmıyorlar.

Mevlana'ya sansür uyguluyorlar.

Neyse... Yarın Şeb-i Arus töreni, kavga etmeyelim; herkes kendi dininden dilinden bildiği duayı etsin Mevlana'ya...

15 Aralık 2010 Çarşamba

Cundullah kimin himayesinde?

İran'ın güneydoğusunda... Sistan-Belucistan eyaletinin Çabahar kentinde, Kerbela şehitlerinin yas törenlerine katılanların etrafından toplandığı İmam Hüseyin Camii yakınında düzenlenen ve 40'tan fazla kişinin öldüğü saldırıyı, İran'da faaliyet gösteren El Kaide bağlantılı Sünni militan örgüt Cundullah üstlendi.

Terör saldırısını planlayan ve gerçekleştirenlerin üç kişi olduğu, bunlardan birincisinin polis tarafından saldırıdan önce yakalandığı, ikincisinin ise yaralı ele geçirildiği belirtilirken, üçüncü kişinin halkın arasına karışarak üzerindeki bombaları patlattığı kaydedildi.

Bu, Sistan Belucistan bölgesindeki ayrılıkçı Cundullah Örgütü'nün ilk saldırısı da değildi. Cundullah tarafından, Zahedan'daki Merkez Camii'ne de 15 Temmuz 2010'da düzenlenen iki ayrı intihar saldırısında 28 kişi hayatını kaybetmiş, 306 kişi yaralanmıştı.

CUNDULLAH: BİZİ ABD KURDU
Zahedan'daki saldırının ardından ilginç bir açıklama gündeme damgasını vurmuştu. İran'da Cundullah örgütü lideri Abdulmelik Rigi'nin kardeşi Abdülhamid Rigi, örgütün İran topraklarındaki saldırılarının ABD'nin talimatıyla düzenlediğini savunmuştu.

Abdülhamid Rigi, Sistan-Belucistan bölgesindeki Zahedan kentinde yaptığı açıklamada, ''Cundullah'ı ABD kurup destekledi, talimatlarımızı onlardan alıyorduk'' diye konuşmuştu.

Rigi, ''ABD'nin, kendilerine kime saldırıp kime saldırmayacaklarını ve para ve teçhizat olarak da ihtiyacı olanları sağlayacağını söylediğini'' öne sürmüştü.

Aldulmelik Rigi; CIA ile görüştüğü ve Kırgızistan'daki ABD'ye ait Manas Üssü yakınlarında örgüte üs verileceği iddiasını ortaya atarken, ABD'den İran'a karşı kullanılmak üzere 50 milyon dolar alındığını da itiraf etmişti.

Örgüt, 2005 yılında 9, 2007'de 11, 2008'de 16 güvenlik görevlisinin öldürülmesi, 25 Mart 2008 tarihinde Bam-Kerman Otoyolu'nun kapatılarak 22 sivilin öldürülmesi ve 6 kişinin yaralanması ile 28 Mayıs 2009'da 25 kişinin ölümü ve 119 kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan cami bombalanması eylemlerini üstlenmişti.

NEDEN SİSTAN-BELUCİSTAN?
Cundullah'ın merkezi konumundaki Sistan-Belucistan bölgesi, Çin ve ABD açısından önem taşıyor. Çin için stratejik bir bölgede İran'dan destek alması, ABD açısından ise Şii İran'da Sünni nüfusun yoğun olarak yaşadığı bir bölge olarak ayrılıkçılığa dayanak bulunması.

Orta Asya'ya doğalgaz ulaştırma açısından ayrı bir öneme sahip olan Sistan-Belucistan bölgesi, İran istihbaratının ilgi odağı. Çin, Hindistan ve Pakistan'la doğal gaz üzerine yapılan anlaşmaların hayata geçirilmesinde boru hatlarının güvenliği ve dolayısıyla bölgenin terörist gruplardan arındırılması Tahran için çok önemli.

ABD'nin bu bölgede oluşturduğu enerji nakil politikalarını ekarte edebilecek, Çin ve İran politikalarına karşı bölgede istikrarsızlığa sebep olabilecek grupları desteklemesi bölgedeki güç dengesini önemli ölçüde etkiliyor.

14 Aralık 2010 Salı

Erdoğan bilmiyorsa öğrensin!

CHP milletvekili Kamer Genç'in Adnan Menderesle ilgili sözlerine Başbakan Erdoğan, bütçe görüşmelerinde yanıt verdi. Genç'i eleştiren Erdoğan, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'ndan Kamer Genç hakkında işlem yapılmasını istedi.

Erdoğan, Kamer Genç’i şu sözlerle eleştirdi: “Milletin tercihiyle işbaşına gelmiş merhum Adnan Menderes'i, anti demokratik yollarla iktidardan indiren, bununla da kalmayıp, düzmece bir mahkemeyle onu idam sehpasına taşıyan zihniyetin bugün hala sürdüğünü görmek, hele hele bu kürsüden, onun şahs-ı ruhanisine pervasızca dil uzatıldığına şahit olmak demokrasimiz adına gerçekten bir talihsizliktir.”

Kamer Genç TBMM'de Adnan Menderes-Suzan Sözen ilişkisini anlatınca genel kurulda yer yerinden oynadı, "vay efendim rahmetli bir başbakan için bunlar söylenir mi?"

Kürsü mikrofonu kapatıldı, Kamer Genç'e küfürler edildi ve sözünü geri alması istendi. Kamer Genç artık bağımsız değil, parti kararı gereği kürsüye çıkıp sözünü geri aldı.

İyi. Güzel de...

Bu söz geri alınınca tarihsel gerçekler yok mu sayılacak?

Adnan Menderes-Suzan Sözen ile hem de kocası emniyet müdürü Fethi Avni Sözen'in "izniyle" aşk yaşamadı mı? Emniyet Müdürü Sözen'in bu nedenle Gümüşhane ataması durdurulup İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı yapılmadı mı?

Aksini söyleyen varsa hodri meydan!

Yassıada Mahkeme tutanakları kapı gibi orada duruyor. Suzan Sözen'in verdiği ifadeyi yok mu sayacaksınız: “Kocam Ferit Sözen, o tarihte İstanbul Polis Okulu’nda hoca idi. Gümüşhane’ye tayin edildi. Gitmedik. Burada kalmak için çok çalıştık. Menderes’e bu işi yaptırmanın çarelerini aradım. Bir gün Tarabya’da, Piliç Osman’la tanıştım. Bize Başbakan’ı çok iyi tanıdığını ve Menderes’le tanıştırabileceğini söyledi. Ertesi gün, Menderes telefon ettirdi ve imzalı kitabımı istetti. Kocama sordum, muvaffak etti. Bu şekilde tanıştık, eve gelmeye başladı. O geleceği vakit, kocam hasta dahi olsa evden çıkardı. Pencerede parolamız vardı. Kocam anlardı, dönerdi.”

Maçka'daki Belveder Apartmanı'nın dili olsa da bu gerçekleri bir bir anlatsa... Ama bilinenler de az değil hani...

Adnan Menderes'in kasasından Suzan Sözen'in aşk mektupları çıktı. Yine Menderes’in Taksim Park Otel’deki özel odasında bulunan Suzan Sözen'in'in yazdığı 'Sanera' adlı romanın birinci sayfasında, şu ithaf yer aldı; “Adnan, her satırında sen varsın...”

Suzan Sözen dönemin erotik aşk romanları kaleme alan yazarıydı aynı zamanda. Bu özelliği Cumhuriyet'te çalışan babası Şevkati Bey'e benziyordu. Güzelliğini ise annesi Rusya'nın ilk kadın pilotlarından Galinka'dan almıştı.

Notre Dame de Sion mezunu Suzan Sözen'in ilk eşi Nejat Verdi idi. Suzan Sözen ilk eşini de Ferit Avni Sözen ile aldatmıştı. Offf of!.

Tarihte hikaye çok. Çok merak ediyorsanız Suzan Sözen'in hikayelerini size yakın arkadaşı Leyla Umar anlatsın.

Özetle...

Kimse tarihi kendi bildiği gibi topluma dayatmasın; başta da TBMM... Kamer Genç haklıdır. Adnan Menderes'i sevecekseniz bunları bilerek sevin; kafanızdan apayrı bir Menderes portresi uydurmayın.

6. Filo’yu kıble bilip neden Namaz kıldınız?

AKP Hükümeti’nin son zamanlardaki öğrenci eylemlerine çok sert tepki göstermesine tepki gösterenleri anlamıyorum doğrusu! Siyasal İslamcı genlere sahip olan AKP’lilerin, “Yaşasın tam bağımsız Türkiye!… Kahrolsun Amerika!..” diye bağıran gençleri anlamasını beklemek, her şeyden önce yakın tarihi unutmak, yakın tarihi bilmemek, yakın tarihi anlamamak demektir. Çünkü, bugün, “eylemci öğrencileri” “yasadışı örgüt mensubu” olarak gören AKP’li kafa, 1969’da İstanbul’a gelen Amerikan 6. Filosu’na tepki gösteren “eylemci öğrencilere” “vatan haini, kızıl Komünist”, muamelesi yapan kafanın “genetik mirasçısıdır”

2010 Türkiyesi’nde “eylemci öğrencilerin” iktidarın isteğiyle, polis baskısı altına alınması; dövülmesi, hırpalanması, tutuklanması, işkenceye maruz kalması, hatta öldürülmesi insana ister istemez 1969 Türkiyesi’ni hatırlatıyor.

Dahası, bugün, 2010 yılında, dünyanın her yerinde “sıradan demokratik bir tepki” olarak karşılanan öğrenci eylemlerine, Türkiye’de “yandaş basının” gösterdiği tepki de tıpkı 1969’daki “yandaş basının” tepkisine benziyor.

Gelin şimdi taşları üst üste koyalım:
Önce, 2010 Türkiyesi’nde yandaş basının “öğrenci eylemlerine” gösterdiği tepkiyi özetleyelim, sonra 1969 Türkiyesi’ne uzanıp, “öğrenci eylemlerine” o zamanki “yandaş basının” gösterdiği tepkiyi görelim ve düşünelim: Aradan geçen 41 yılda “ne değişti?” diye soralım kendimize….

YIL 2010: BUGÜNÜN YANDAŞ BASINI
Bugünün “yandaş” basınının öğrenci eylemlerine gösterdiği tepkiyi, “eski bir yandaştan” Ahmet Hakan’dan okuyalım:

“İşte gazetelerden biri, eylem yapan öğrencilerden birini resmen hedef haline getirmiş. Bir göstericinin fotoğrafını basıp altına, ‘Her eylemde o var’ diye yazmışlar. Sanki her eylemde yer almak suçmuş gibi.. Tabi ki ‘Kaynak: Polis arşivi’ diye belirtmemişler. Sadece aldıkları servisin hakkını vermekle yetinmişler. Üst tarafa ise, ‘Eylemciler Ergenekoncu’ başlığını atmışlar.

Bir başka gazeteleri ise hüküm veriyor: ‘İşin içinde yasadışı Devrimci Karargah Örgütü var’ diye başlık atmış. Bu gazeteleri de kanıt diye polisten devşirdiği dokümanları kullanmış. Köşelerdense ağırbaşlı bir devlet dilini kendini gösteriyor:

Anarşiye geçit verilmemeliymiş… Amaç darbe kışkırtıcılığı yapmakmış… Burhan Kuzu’nun ifade özgürlüğüne ne olacakmış…

En müptezel gazeteleri ise kendisinden beklendiği gibi müptezellikte sınır tanımamış. Küfür kıyamet gırla!

Bebeğini kaybeden hamile kızı, göbeğinde saatli bomba varmış gibi yansıtan karikatür yayınlamışlar. ‘Sarı Kız’ adlı darbe planından hareketle, eylemci kızları aşağılamışlar.

Gazete dur durak bilmiyor. Her türlü ağır hakaret, her türlü itham, her türlü iftira bütün sayfalara sinmiş.

Acımak yok, vicdan yok, insanlık yok. Sadece abandıkça abanma var.

Televizyonları ise daha felaket… Hele Samanyolu adlı bir televizyon kanalları var ki tam polis bülteni gibi… Haberlerinde eyleme katılan öğrencilerin görüntülerini yuvarlak içine alıp hedef gösteriyorlar. Aynı görüntüleri tekrar tekrar veriyorlar. ‘Ortalığı karıştırmak isteyen sözde öğrenci grupları’ diye cümleler kuruyorlar.

Yargı peşin… Yaftalama tam gaz…

Kısacası… Vıcık vıcık bir ‘sağcı dil’ var ekranlarında ve sayfalarında. Hepsi tıpkı 70’lerin Tercüman gazetesi gibi, ‘Kızıl Komünistlere karşı omuz omuza’ vaziyetini almış.

Ortalığı öyle bir ‘polis vazife ve salahiyetleri savunuculuğu’ kaplamış ki, her köşeden bir cop fırlıyor.

Hepsi jöleli olmuş bir anda, hepsi kravatlı…

Düzenden, intizamdan başka söz bilmiyorlar. Hepsi bir ‘monşer’ edasıyla, ‘Hak tabi ki aranmalı ama, her şeyin bir kuralı, bir kaidesi var’ diyor.

Sanki ortada ‘polis kuvvetleri’ ile ‘öğrenci kuvvetleri’ diye iki silahlı güç varmış gibi. ‘İyi ama öğrenciler de polise vurdular, polis ne yapsın? Tabi ki o da sinirlenip birkaç tane çakacak’ diye yorum yapıyorlar.

‘Yumurta atmak’ konusunda öylesine orantısız bir dil kullanıyorlar ki, sanki ‘yumurta atmak’ ile ‘makineli tüfekle taramak’ arasında bir fark yokmuş gibi bir sonuç çıkıyor…” (Ahmet Hakan, Hürriyet, 11 Aralık 2010).

YIL 1946: CAMİYE ASILAN "WELCOME" MAHYASI
1969’a uzanmadan önce şöyle bir hızlıca 1946’ya uzanıp, Amerikan Misuri zırhlısının Türkiye gelişine bir göz atalım: Çünkü, 1969’u anlamak için önce 1946’yı anlamalıyız…

5-9 Nisan 1946 tarihleri arasında ABD’nin Misuri zırhlısı Türkiye’yi ziyaret etti.

Sovyet Rusya’nın yeniden boğazlara göz dikmesi ve Stalin’in Kars ve Ardahan’ı istemesi gibi nedenler sonrasında hızla ABD eksenine kaymaya başlayan Türkiye Rusya’ya, ABD desteğini arkasına aldığını göstererek küçük bir gözdağı vermek istiyordu. Bu amaçla, Misuri zırhlısının Türkiye’yi şöyle bir ziyaret etmesi kararlaştırıldı.

1944 Kasım’ında ölen, Türkiye’nin ABD Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini Türkiye’ye getirme bahanesiyle yola çıkan Misuri zırhlısı, 5 Nisan 1946’da İstanbul’a geldi.

Misuri, I. Dünya Savaşı’ndan kalma Yavuz, Sultanhisar ve Demirhisar gemilerince Çanakkale’de karşılandı.

Misuri, Kızkulesi önünde “Welcome” (Hoş geldiniz) pankartıyla selamlandı.

Misuri’nin gelişinin anısına PTT, “Missouri” adlı 3 pulluk bir seri yayınladı.

Misuri’nin şerefine TEKEL de 50 sigaralık özel sigara üretti.

Misuri’nin gelişi anısına, Hereke halı fabrikasında 18 küçük halı üretildi.

Misuri’nin gelişi öncesinde Karaköy-Beşiktaş sahili arasındaki evler ve Beyoğlu’ndaki bazı binalar boyatıldı.

Misuri’ye jest olsun diye Taksim’e büyük bir Misuri resmi kondu.

Misuri mürettebatının hoşuna gitmesi için gece kulüpleri ve barların önüne “Welcome" ve “Burada İngilizce konuşulur” yazılı tabelalar konuldu.

Misuri mürettebatını en iyi koşullarda “ağırlamak” ve “rahatlatmak” için İstanbul genelevleri beyaza boyanıp hayat kadınları muayene edildi.

Ve Misuri’nin gelişinde, İstanbul’da Türk-İslam tarihinde bir ilk yaşandı:
Dolmabahçe Sarayı’nın hemen yanı başındaki Bezm-i Alem Valide Sultan Camii’nin minareleri arasına “Welcome” mahyası asıldı.

1946’da caminin minareleri arasına asılan o mahya, garip bir biçimde, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğine ışık tutuyordu.

İsmet Paşa, CHP ve Türkiye “eksen değiştiriyordu”. Artık, eski dost Sovyet Rusya ve Almanya’dan uzaklaşan Türkiye, sessiz sedasız ABD eksenine doğru kayıyordu…

1946’dan sonra, Marşal Yardımı, Truman Doktrini, ABD ile imzalanan ikili anlaşmalar ve Misuri’nin gelişi, hepsi bunun işaretiydi.

Bu süreçte, Almanya’dan uzaklaşıldığını vurgulamak için “Irkçı-Turancılık Davası’yla” Irkçı-Turancılar tavsiye edilmiş, Rusya’dan uzaklaşıldığını vurgulamak için de Komünizm ve Solla mücadeleye başlanmıştı. Bunu yaparken de ABD’nin bir dediğini iki etmeyen, “sadık dindarlar” yetiştirmek için çalışmalar başlatılmıştı.

İşte, 1946’da Misuri zırhlısının İstanbul’a gelişinde Bezmi-Alem Valide Sultan Camii’ne asılan o “Welcome” mahyası, Türkiye’nin gelecekte, “din” ve “dindar” kullanılarak, ABD güdümüne sokulacağının ilk işareteydi…

1946’da Misuri zırhlısının İstanbul’a gelişinde camiye “Welcome” mahyası asanlar, birilerinin tam 23 yıl sonra, İstanbul’a gelen ABD 6. Filosu’nu kıble yapıp karşısında namaz kılacaklarını tahmin bile etmemişti.

YANKEE GO HOME
1969’da ABD 6. Filosu Türkiye’ye geldi. Filo, ilk durağı olan İzmir’de protestoyla karşılaştı. Antiemperyalist öğrenciler, sendikalar ve sivil toplum kuruluşları ABD emperyalizminin simgesi durumundaki filonun İzmir’e girmesini istemiyordu.

6. Filoya “Defol” diye bağıranlar içindeki en ilginç grup, hiç kuşkusuz “genelev çalışanlarıydı”. 1946’da Misuri zırhlısını “çiçeklerle” karşılayan İstanbul genelevlerinin aksine, 1969’da İzmir genelevleri, ABD askerlerine kapılarını kapatarak, dünyada görülmemiş bir eyleme imza atmışlardı.

6. Filo, Misuri zırhlısı gibi karşılanacağını sanmıştı; ama çok yanılmıştı. Türkiye’deki bütün antiemperyalist güçler 6. Filo’ya karşı bayrak açmıştı.

1960’larda gençliğin “devrimci” ve “Atatürkçü” kabarışı, 6. Filo’ya ve ABD askerlerine Türkiye’yi dar etmeye başlamıştı. İstanbul, İzmir, Trabzon’da şiddetlenen 6. Filo karşıtı eylemler, 1968 Temmuzunda zirveye çıktı. Bunda ABD askerlerinin, Türk bayrağını yırtmaları ve Türk kızlarını taciz etmelerinin büyük etkisi vardı. Urfa, Maraş ve Antep’in ruhu Deniz Gezmiş’in deyimiyle “Yeniden Kuvvayı Milliyeci” ve “İkinci Kurtuluş Savaşçısı” gençlikte canlandı.

Temmuz ayında, İstanbul’da sürekli protesto edilen ve tartaklanan ABD askerlerinin korunması için, dönemin AP İçişleri Bakanı “milliyetçi” Faruk Sükan, emniyet teşkilatına kesin emir verdi.
Bu emir üzerine İTÜ yurdunu basan polis, devrimci genç Vedat Demircioğlu’nu camdan aşağı atıp öldürdü. Türk gencinin kanı, Amerikan askeri için döküldü; ama ABD askeri de ertesi gün denize döküldü.

Antiemperyalist 68 kuşağı, 6. Filo’nun İstanbul’a gelmesine sonuna kadar karşıydı. Hazırlıklar yapılmıştı, karaya çıkan ABD askerleri denize dökülecekti.

Taksim’de Deniz Gezmiş’in önderliğinde toplanan yüzlerce genç, Dolmabahçe’ye yürüyüşe geçti. “İstanbul, Amerikan genelevi, Türk kızları Amerikan cariyesi olamaz” diyen gençlerin etrafında kısa sürede halktan ve esnaftan binlerce kişi toplandı. Yakalanan tüm ABD askerleri de denize atıldı

1969 Şubat'ında İstanbul halkı ve devrimci gençler, 6. Filo’nun İstanbul limanına geleceğini duydu. Vedat Demircioğlu cinayeti ve Denizlerin Dolmabahçe’den ABD askerlerini denize dökmesi, halkın zihninde tazeydi.

İstanbul’da ABD karşıtı yürüyüşler düzenleniyordu. 13 Şubat’ta Çemberlitaş’ta başlayan “Kızlar Yürüyüşü”nde taşınan pankartlarda “Türkiye 6. Filo’nun genelevi değildir”, “Türk Kadını onurunu koruyacaktır”, “Amerikalı it, evine git”, “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” yazmaktadır.

16 Şubat 1969’da antiemperyalist gençler ve işçiler Beyazıt’tan Taksim’e “Emperyalizme Karşı Mustafa Kemal Yürüyüşü” başlattı. 40 bine yakın bir kalabalık toplandı. En önde Türk bayrağı, arkada ise şu pankartlar vardı:
“Geldikleri gibi gidecekler”, “Emperyalizm ve yerli uşaklarına karşıyız”, “Sükan’ın polisi Türk olduğunu unutma”, “Öleceğiz, Atatürk’ün yolundan dönmeyeceğiz”, “Rezil Coni bir daha gelme”, “Amerikan iti toprağımızda havlayamaz”, “Amerika’yla tartışılmaz, savaşılır”, “Yaşasın ezilen dünya halklarının kurtuluş savaşları”, “Emperyalizm ve sömürüye karşı işçi yürüyüşü…”

Böylesine büyük bir halk tepkisine rağmen 6. Filo, Kabataş açıklarında durmaktaydı.

68 kuşağının antiemperyalist gösterileri, bu gösterilerdeki sol sloganları, (1946’dan itibaren palazlanmaya başlayan) Türk-İslamcı gençleri çok rahatsız etmeye başlamıştı. Türk-İslamcılar, (Türkler, 8. yüzyıldan beri zaten Müslümandır. Türk-İslam Sentezi kavramı ise ABD yapımıdır; Türk ve İslam kavramlarının içinin ABD çıkarları doğrultusunda doldurulması sonunda 1950'lerde ortaya çıkmıştır. Gerçek Türkçülükle uzaktan yakından alakası yoktur.) Türk Talebe Birliği, İlim Yayma Cemiyeti, Komünizmle Mücadele Derneği gibi derneklerle örgütlenmişler, hatta sol gösterilere karşı bir de Kırklar Komitesi adıyla bir “direniş komitesi” kurmuşlardı. O gün o komitede yer alan bir ismin yıllar sonra Cumhurbaşkanı olabileceğini kim tahmin edebilirdi ki? O isim Abdullah Gül’dü.

1969'UN YANDAŞI
O günlerde “eylemci öğrencileri”, “din düşmanı”, “vatan haini” gibi gösteren ve yaptığı yayınlarla adeta 6. Filo’nun Türkiye’deki temsilcisi gibi davranan gazeteler vardı. Bunların en önemlisi İslamcı Mehmet Şevket Eygi’nin sahibi olduğu Bugün gazetesiydi.

12 Şubat 1969 tarihli Bugün gazetesi, “Tarihimizin en kara günü” manşetiyle çıktı. M. Şevket Eygi, 11 Şubat günü Beyazıt Kulesi’ne kızıl bayrak çeken “kızıl komünistlere” hadlerinin bildirilmesi gerektiğini yazmıştı.

14 Şubat günü de Türk Talebe Birliği, “Bayrağa saygı toplantısı” yaptı.

Komünizmle Mücadele Derneği, Türkiye’nin dört bir yanından cahil insanları “Cami’ye Saygı” mitingi düzenlemek bahanesiyle İstanbul’a toplamaya başladı. Bu miting, 6. Filo’nun İstanbul’a geleceği 16 Şubatta 6. Filo’nun hemen karşısındaki Dolmabahçe Camiinde yapılacaktı. Gerçek amacın camiye değil, ABD’ye ve 6. Filo’ya saygı ve bekçilik olduğu açıktı.

16 Şubat’ta İstanbul’da irticai bir ayaklanma tertiplendiği açıktı Bugün gazetesinde Mehmet Şevket Eygi’nin çağrıları “kan” kokuyordu:

“Büyük fırtına patlamak üzeredir. Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekun bir savaş kaçınılmaz hale gelmiştir... Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim, etliye sütlüye karışmam deyip de zulüm edenlerden olma, gözünü aç bak..."

“Komünizm küfrüne karşı derhal silahlan. İslam’da askerlik ve cihad ihtiyâri değil, mecburidir… Cihad eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur. Canını veren şehitlik şerefini kazanır... Ezanlar susturulmasın, Müslümanlar komünizmle çarpışan devlet kuvvetlerine yardımcı olsunlar.”

Komünizmle Mücadele Dernekleri Genel Başkanı İlhan Darendelioğlu da kışkırtıcılardan biriydi: “Pazar günü komünistler miting yapacak, biz bu mitingde savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin” demişti.

GERÇEK MİLLİYETÇİ KİM
6. Filo İstanbul’a girmeye hazırlanırken saflar da belirginleşmişti:

Bir tarafta antiemperyalist, bağımsızlıkçı, ABD karşıtı “solcu” gençlik; diğer tarafta ise dinci, ABD yandaşı “sağcı” gençlik…

Solcu gençlik, “Yankee go home” diye bağırmaya hazırlanırken,

Sağcı gençlik, “Komünistler Moskova’ya” diye bağırmaya hazırlanıyordu.

Yani, bir tarafta ABD emperyalizmine baş kaldıranlar, diğer tarafta ise ABD emperyalizmine başkaldıranları “Komünist” diye adlandırıp onlara başkaldıranlar vardı.

İşin en tuhaf yanı, ABD emperyalizmine başkaldıranlara saldıranlar, “bayrağa saygı” toplantıları yapan ve kendilerini “milliyetçi” olarak gören gençlerdi. Ama bu “milliyetçi gençler”, ne hikmetse “Türk bayrağını yırtan” ABD emperyalizmini “tekbirlerle”, “dualarla” hatta “namazlarla” karşılayacaklardı.

YIL 1969: 6. FİLOYU KABE YAPANLAR
16 Şubat 1969 Pazar günü İstanbul’da ABD’lileri bile şok eden bir olay yaşandı: Kamyonlarla ve otobüslerle Anadolu’nun her yanından taşınan dinci-ülkücü komandolar, Dolmabahçe’de demirli 6. Filo’ya ait bir gemiyi “kıble” yapıp namaz kıldılar.

Tekbirlerle kılınan “cihad” namazından sonra “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganlarıyla Taksim’e yürüdüler. Burada binlerce militana bomba, taş, sopa, satır dağıtıldı. Taksim’e antiemperyalist gençlik liderlerinin resimleri asıldı. Duvarlara“Görüldüğü yerde öldürün” ilanları yapıştırıldı.

Taksim Meydanı’na giren korunmasız halk, karşısında birden bire bu “Amerikan cihatçılarını” buldu. Polisle birlikte halkın ve antiemperyalist gençlerin üstüne saldıran “gericiler”, ellerindeki bombalar ve bıçaklarla birçok kişiyi yaraladı; Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan’ı ise öldürdü.

İçişleri Bakanı Sükan, olayları “Sağcılara Molotof atan solcuların” çıkardığını açıkladı. Kanlı Pazar diye tarihe geçen olayların sorumlusu olarak Türkiye İşçi Partisi’ni gösterdi.

Demirel ise “Bunlar hür olan memleketlerin işaretidir” demekle yetindi.

Aslında cinayetin faali belliydi: ABD ve AP, 6. Filo’yu İstanbul’a sokmak için “işbirlikçi” basını provokatör; “dinci-ülkücüleri” ise “kiralık katil” olarak kullanmıştı.

(Ali Özsoy, “Şeriatçıların ve Ülkücülerin Amerikancı Tarihinden Bir Sayfa”, Türk Solu, 21 Şubat, 2005, Sayı.76.)

PARANIN DİNİ İMANI
1969’da Mehmet Şevket Eygi’nin, ABD 6. Filosu’nu protesto edecek solcu gençlere karşı neden o kadar büyük bir kampanya yürüttüğü çok sonradan anlaşılacaktı.

Kanlı Pazar’dan tam 20 gün sonra Mehmet Şevket Eygi adına Cidde’den gönderilen tam 350 bin dolar, Hollanda da bir bankaya yatırılmıştı. (München Commerzbank a.g.jurnalist Mehmet Şevket Eygi. Konte No: 86473/4936, Tarih: 8,3,1969).

(Cengiz Özakıncı’dan aktaran: Gürkan Hacır, “6. Filo’yu Kimler Kıble Yapıp Namaza Durdu?”, Akşam, 12 Aralık 2010.)

HER ŞEY NASIL DA AYNI
O günün antiemperyalist, eylemci öğrencileri “örgüt mensubu” olmakla suçlanmış, “vatan haini” olarak adlandırılmış, işkenceden geçirilmiş, dövülmüş, hatta öldürülmüştü.

Bugünün antiemperyalist, eylemci gençleri de “örgüt mensubu” olmakla suçlanıyor “vatan haini” olmakla adlandırılıyor, işkenceden geçiriliyor, dövülüyor ve hatta öldürülüyor.

O günün yandaş “dinci” basını, “eylemci öğrencileri” hedef göstermişti.

Bugünün yandaş “dinci” basını da “eylemci öğrencileri” hedef gösteriyor.

O günün İslamcıları, ABD emperyalizmi kıble yapıp, önünde namaza durmuştu.

Bugünün İslamcıları da ABD emperyalizmi önünde boylu boyunca eğilmiş durumdalar; sadece eğilmekle de kalmamışlar, ABD vatandaşı olmuşlar, çocuklarını ABD de okutmuşlar, ABD’den icazet almışlar ve hatta ABD de yaşamaya başlamışlardır.

Bu yazımı, “emperyalizmin ve paranın esiri olmamış”, bu ülkenin gerçek dindarlarına atfediyorum… Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’in yanında mücadele eden, Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, Havzalı imam Sıtkı Hoca, Ankara müftüsü Rıfat Börekçi ve şair Mehmet Akif gibi başı dik, alnı açık, yüreği temiz, bağımsızlık ateşiyle yanıp tutuşan, hiçbir şeyin satın alamayacağı gerçek dindarlarına…


Sinan Meydan
Odatv.com

PKK-Cemaat ittifakı bitti, Fethullahçılar günah çıkarıyor!

Fethullah Gülen’in avukatı Orhan Erdemli, basında yer alan “Öcalan, avukatları aracılığıyla Gülen cemaatine işbirliği teklif etti”, “PKK-Cemaat yakınlaşması” gibi haberlerin Gülen aleyhinde kamuoyu oluşturmaya yönelik olduğunu öne süren bir açıklama yaptı:

“Sayın Gülen eserlerinde, anarşi hislerinin ilahi ufuklu iyi bir terbiye ile zapt u rapt altına alınabileceğini anlatmaktadır. Sayın Gülen ‘yaratılan’ı, ‘yaradan’dan dolayı sevmekte ve ‘insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğu’na inanmaktadır. Yani müvekkilimin düşünce ve faaliyetleri onun inanç dünyasından neşet etmektedir” dedi.

Bu inanç sisteminin dönemsel ve taktiksel olmadığını söyleyen Erdemli, Gülen’in hayatı boyunca şiddetin ve kaba kuvvetin karşısında durduğunu ifade etti.

Yani…

Bu açıklamadan; Gülen’in çok net sözler sarf etmediği, aksine, “ittifakın” kapalı kapılar ardında olmasını istiyor gibi bir hava sezinlenmiyor mu?

Bunu zaman gösterecek.

Diğer yanda…

Medyada sürekli “Cemaatin temsilcisi” gibi sıfatlarla anılan Hüseyin Gülerce’nin “hizaya sokulduğu” da görülüyor.

Gülerce Zaman’daki köşesinde şöyle yazdı: Öcalan'ın avukatlarıyla Yalova'da yaptığımız görüşme, bir haftadır tartışılıyor. Benim açımdan, bir yazarın, kendisinden görüşme talep eden avukatlarla yapılmış bir konuşma iken, gördüm ki, bazı çevreler, konuyu saptırarak, çok başka yerlere çektiler/çekiyorlar.(…) Meğer hata etmişim; görüştüğüm avukatların bu konuşmayı aktarırken yanlış anlamalara gelecek beyanları olabilirdi... Ya da onu dinleyenler, sözlerime, maksadı aşan anlamlar yükleyebilirlerdi, bunu da dikkate almalıydım. Ben hayatımda hiç flu olamadım. Bu benim en yakın dostlarımın ikazıydı. Ne yapayım; yüreğimdekini en yalın, en açık şekilde anlatmak benim karakterim. Bundan dolayı kınanacaksam, ona da razıyım. Ama ben, içi dışı bir insanım. Elimde değil, lafı eğip bükemiyorum. Kişi kişiyi kendi gibi bilir. Ben her konuştuğum insana önce "samimi olmak gerekir" diye söze başlıyor ve onları da en az kendim kadar samimi bularak konuşuyorum.

BEN GÜLEN HAREKETİNİN SÖZCÜSÜ FALAN DEĞİLİM
Ancak benim asıl hatam, itiraf ediyorum, avukatlarla görüşmeyi kendisine fatura edilebileceğini düşünüp Hocaefendi'ye önceden sordurtmamam oldu. Buna basiret bağlanması da diyebilirsiniz. Ben kendimi Gülen Hareketi'nin -doğrusu Gönüllüler Hareketi- hiçbir zaman sözcüsü, temsilcisi olarak görmedim. Çünkü değilim. Ben kendimi biliyorum. Bünyedeki arkadaşlarım, Gülen Hareketi'ni biraz tanıyan herkes de bilir ki ben gerçekten sözcü falan değilim. Bunun için de hep Hüseyin Gülerce olarak yazıyor, konuşuyorum. Ama şimdi daha net görüyorum ki, birileri, benim ben olduğumu kabul etmiyor. Daha zalimcesi, beni bahane ederek, milyonlarca fedakâr, çilekeş muhabbet fedaisinin, isimsiz kahramanın yaptığı hizmetlere, beni vesile ederek vurmak istiyorlar. Muhterem Gülen'den bin defa özür diliyorum. Hakkını helal etmesi için istirhamda bulunuyorum.

Ben zalimlerin, bu kadar da iğrenç olacaklarını düşünemedim. Bir gazeteci yazarın, üç avukatla konuşmasından "cumhuriyet düşmanları el ele" kalleşliği çıkaracaklarını unuttum. Muhterem Gülen hakkında dava açanların, ona terör örgütü lideri yaftası yapıştıranların, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun beraat kararından sonra bilendiklerini unuttum. Kafes Eylem Planlarında, "Işık evlere silah, Alevi aleyhtarı doküman koyup, 'silahlı Fethullahçı terör örgütü davası' açmayı planladıklarını" unuttum. Onların, benim bu görüşmemi bahane ederek, bundan bir uluslararası komplo çıkaracaklarını akıl almaz senaryolarla tezvirat yapacaklarını bilmeliydim.

Tekrar özür diliyorum. Bütün hizmet arkadaşlarımdan, Kürt meselesinin barış yoluyla, demokrasi içinde, Parlamento zemininde çözülmesini isteyen herkesten özür diliyorum.

Ben şehit annelerinin, "bizim yüreğimiz yandı, başka anaların yüreği yanmasın. Bu ateş sönsün, akan kanı durdurun" feryatlarından cesaret almıştım. Ben, "asıl fetih, gönüllerin fethidir, sevgiyle, diyalogla her kapı açılabilir, sevginin yenemeyeceği kuvvet yoktur" hakikatinden yola çıkmıştım.

Hata ettim, acele ettim, istişare etmedim. Özür diliyorum.

Yazı böyle.

Gülerce’nin bu derece “ağlayan özrü” kendini kurtaracak mı bilinmez. Bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Nazım Kıbrisi’den Başbakanın Danışmanı Remzi Gür’e nasihatler

Aşağıdaki video ABD’de Newyork’ta Nakşibendi Dergahı’nda çekildi.Videoda konuşan isim, Nakşibendi cemaatinin dünyadaki en önemli ismi Nazım Kıbrısi. Kıbrısi’nin yanında dizlerinin üzerinde oturan kişi ise son dönemin yükselen isimlerinden işadamı Remzi Gür.

Kıbrisi- Kapıda harp. Harp geldi mi, tuzla buz olur. Ama harp, İslam’a dünyayı açacaktır. Bütün dünyayı istiyorum, İslam için. Yok, o tarafta kafir olacak yok bu tarafta... 5 kıta 7 iklim, Lailaheillallah Muhammeden Resulallah, beğenen yaşasın beğenmeyen gebersin.”

Gür- Amin!

Kıbrısi- Altın çok canım korkma, çuvalla yollayayım sana. Kaç çuval istiyorsun? 40 yetişir mi?

İşte o video

Remzi Gür kimdir?
1948 Kastamonu’ya bağlı Abana ilçesinde dünyaya geldi. Beşkardeşin en büyüğü olup ilkokulunu Abana, orta ve lise öğrenimini Kastamonu merkezde devam etti. Terzi olan babası İngiltere’ye gidince, oda babasının yanına giderek öğrenim hayatına orada devam etti. İşletme fakültesin de okurken 1971 yılında sıfır sermaye ile Kıbrıslı bir ortağıyla ilk hazır giyim atölyesini açtı. Ramsey (Gürmen Giyim Sanayi ve Tic. A.Ş. Gürmen A.Ş. Ramsey London, Gürmen Grup, Gürmen Group) adlarıyla biliniyor.

Recep Tayyip Erdoğan kliğine yakınlığıyla bilinen Remzi Gür; zaman zaman ekinlik adasındaki yazlığında başbakanı misafir ediyor. Londra da fahri hemşerilik ve dokunamamazlık beratı Freeman ödülünü aldı. Türk – İngiliz Ticaret odası başkanlığı yapıyor. Çifte vatandaşlığı bulunuyor. TMSF’nin el koyduğu Halis Toprağa ait Aslanlı Köşk ihalesini en yüksek teklif olan 23,8 milyon TL ile satın aldı ancak dava sürecine girdiğinden davası devam ediyor.

Biz onu başbakanın parasızlıktan dolayı "Bursla" Amerika’da okuttuğu ve sülalesiyle parasız kaldığında Erdoğan’ın bir talimatıyla Sümeyye Erdoğan’a 20–25 bin dolar göndermesiyle biliyoruz. (Sümeyye Erdoğan’ın Amerika’da yemek davetinde 3.000 dolarlık ceket giymesi ve 500 dolarlık başörtüsü takmasını da buna katmıyoruz... FKBC!')

12 Aralık 2010 Pazar

Resmi TKP'den Hakkı Behiç Bey'i nasıl delirttiler?

1920 yılının Ankara’sında okullarda söylenilen marşlardan birinin Çerkes Ethem Marşı, öbürsünün sovyetik tip (şura) hükümet övgüsü yapan komünist bir marş olduğunu, yakın tarihe merak salıp da duymayan, okumayan, bilmeyen kalmamıştır. Yine de yazayım istedim.

Çerkes için söylenilen marş, "Güneş ay gibi ülkeyi parlattı / Kahraman Ethem cihadın senin” diye başlar; Garbı, cihanı yerinden oynattı / Kahraman Ethem, nejadın senin..” diye devam edip gider.

Ömrünün üçte birini Genelkurmay Başkanı olarak geçiren Mustafa Fevzi Çakmak’ın Çerkes’in marşının sözlerinin yer aldığı belgeye şu kaydı düştüğünü de Mete Tunçay aracılığı ile Hüsamettin Ertürk'ün Harp Dairesi arşivinde bulunan yayımlanmamış hatıratlarından öğreniriz: “Üstadane bir zevkle bestelenmiştir.” (Sol Akımlar, 1978, sf. 170)

Öbürsü, yani komünist olanın ilk dörtlüğü de “Sol Akımlar”da dip not olarak önümüze düşer. Ancak, marşa “komünist rengi” vuran ikinci dörtlüktür ve bu Cemal Kutay’ın “Türkiye’de İlk Komünistler” adını taşıyan kitabında kendine yer bulur: “Yeri göğü inletir demir döğen işçiler/ Kayaları titretir saban süren çiftçiler/ Anadolu şuralar hükümeti varolsun/ işçilerin emeği özlerine yar olsun..”(sf. 17)

***

Marşların “üstadane bir zevkle” bestelenip bestelenmediğini bilmem olanaksız, ayrıca anlamam da ancak her ikisinin de güftesinin berbatlığına bakılırsa olur olmaz her şeyden etkilenip çocuk tiyatrosu, pandomim, okul marşı, asker marşı, şarkı sözü yazan Kazım Karabekir Paşa’nın ya “güftebaz”ı etkilemek , ya da doğrudan “dahli” olmak anlamında parmağı olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Her neyse; 1920 yılının Ankara’sında sokaklarda marşların yanı sıra, meclis kürsüsünde “ne bekliyoruz bolşevikliğimizi ilan edelim” türünden konuşmalar yapılıyor. Cephede subaylar Kızıl Ordu’ya özenip apoletlerini söktükten sonra eratla birlikte aynı çorbaya kaşık sallıyor. Kırmızı renk moda ve özellikle kırmızı kalpak pek revaçta. Lenin’in Türk olduğunun iddia edildiğini de ilave etmeliyim ki tablo daha net ortaya çıksın. (Bu iddia öne sürülürken ancak bir Türk’ün bu kadar akıllı ve cesur olabileceği fikrine yaslanılmıştır.)

İnanmayacaksınız o günlerin Ankara’sında meclis karşısındaki meyhanelerin birinde, Sovyet general Mihail Frunze’nin (Taksim Anıtı’nın kuzey yüzünde heykeli var) bir fotoğrafının asılı olduğunu, Nuri Conker ve Tunalı Hilmi’nin burada rakı içerken kadehlerini zaman zaman Frunze’nin şerefine kaldırdıklarını okumuştum şimdi hatırlayamadığım bir yerde. Resmi TKP'nin böylesi bir iklimde hem kuzeyden esen rüzgarı arkasına almak hem içerdeki sol örgütleri “hizaya” getirmek için kurulduğu öteden beri yazıla gelmiştir. Ve kuruluşu ne devletin yüksek katındakileri ne de sokaktaki adamı şaşırtmıştır.

Bunların bilindiğini biliyorum. Ancak daha az bilinen, ya da unutulan, ya da hiç bilinmeyen, ya da dip notlarda sadece “göz okuması” kaldığını düşündüğüm Hakkı Behiç Bey’i ne yapacağız?
Önce Yeşil Ordu’nun kurucularından ve önde gelen yöneticilerinden, sonrasında TKP’nin resmi olanının genel sekreteri, çok kısa bir süre içişleri bakanı, 1922’den sonra sır olup “göğe çekilen”, “baş belası Çerkes..” Sözüm buna dairdir.

***

Tarih Baba kısmık davranmış Hakkı Behiç Bey’in hikayesine dair düştüğü notlarda. TKP genel sekreteri olarak imzaladığı birkaç beyanname ile kısa bir iki yazışmanın dışında iki şeyin altını çizmekle yetinmiş. Biri kendisi gibi Çerkes olan Rauf Orbay’a yazmış olduğu uzun mektup (5 sayfa), diğeri “asabiyetten öldü”ğüne dair kısa bir not (M. Ünal, Kurtuluş Savaşı’nda Çerkesler). “Delirdi” demiyor Tarih Baba. Kibarlığa vurmuş: “Asabiyetten öldü..”

“Asabi”liğine dair ipuçları var.

Şöyle; Mustafa Kemal yakın arkadaşlarına kurdurduğu Yeşil Ordu’nun denetiminin Çerkes Ethem ve kardeşlerinin eline geçtiği zahabına kapılınca; örgütün yöneticilerinden Hakkı Behiç Bey’i çağırıp örgütü kapatmasını istediğini söyler Nutuk’ta.

Mustafa Kemal sahneyi tam olarak şöyle anlatılır: “ ..Bu derneğin zararlı bir biçim ve nitelik aldığı inancına vardım. Hemen kapatılmasını düşündüm. Tanıdığım arkadaşları aydınlattım. Görüşümü söyledim, gereğini yaptılar. Ama genel yazman olan Hakkı Behiç Bey, derneğin kapatılmasıyla ilgili önerimin kabul edilemeyeceğini ve uygulanamayacağını söyledi. Ben: ‘Kapatırım’ dedim. Bunun da olamayacağını, çünkü derneğin düşünülenden daha büyük ve daha güçlü olduğunu ve derneği kuranların sonuna dek amaçlarından ayrılmayacakları üzerine birbirlerine söz vermiş olduklarını özel bir durum takınarak söyledi. Olaylar gösterdi ki, biz, bu gizli derneğin kapatılmasına çalıştıysak da bütünü ile başaramadık.” (Nutuk, sf. 633)

Ne demek “Özel durum takınmak?”

Bana kalırsa dellenme o gün başlamış. “Özel durum” dellenmeye işaret olmalı. Çağıracaksın “aç” diyeceksin Yeşil Ordu’yu açtıracaksın; iki ay geçmeden “kapat” diyeceksin... Olmaz... Ne yapsın Hakkı Behiç?

Bu durumda Mustafa Kemal’in “özel durum”dan kastı Hakkı Behiç’in birdenbire saç çekiştirmek biçiminde (elbette kendi saçı) tezahür eden davranışı olmalı diye düşünmekten beni kim alıkoyabilir ki?

Koyamaz.

Şimdilik çekiştirmek... Bir de yolmak var.

***

Yolmak TKP ile başlıyor.

Mustafa Kemal TKP’yi kurduruyor. Başında da yine bizimki: Hakkı Behiç..

Resmi TKP 18 Ekim 1920 tarihinde kuruluyor. Kurucuların bir bölümü kapatılan Yeşil Ordu’dan; Hakkı Behiç, Yunus Nadi, Eyüp Sabri, Süreyya Yiğit, Kılıç Ali, Çerkes Reşit gibi bildik isimler.

Hakkı Behiç Bey partinin kuruluş sürecini kendisi gibi Kafkaslı olan Rauf Orbay’a Kasım 1921 tarihinde yazmış olduğu mektupta, son derece samimi bir dille anlatıyor. 1921 yılında herkesin birbirinin gözünü oyduğu bir dönemde bu kadar ”samimi” bir dilin kullanılması Hakkı Behiç Bey’in deliliğinin başladığı Eylül 1920’den itibaren biraz daha yükseklik kazandığı anlaşılıyor. Ancak bir deli bu kadar saf ve temiz olabilir...

Mektubun başında Mustafa Kemal’in de kendisi gibi sosyalizme bağlı olduğuna inandığı anlaşılıyor Hakkı Behiç Bey’in. Yeşil Ordu’nun kuruluşuna coşkuyla katıldığını yazdıktan sonra sözü partiye getiriyor: “...Hariçte çalışan arkadaşlarımız bu memleketin bu kadar hak sahibi evladı idi. Düşmanlarımızın takibat ve tazyikatından firara mecbur olarak memleketlerine avdet edemedikleri bir zamanda kendilerine az çok muavenet imkanı bahşedecek ve onları daha büyük bir gayretle bulundukları mühitlerde çalıştıracaktı. Reşid’in, Ethem’in, Fuat Paşa’nın dahil bulunduğu bu teşkilat bir müddet sonra Mustafa Kemal Paşa’nın husumetini celbetti. Dağıtmaya mecbur olduk. Bizi dinlemeyip faaliyet devam ve sebat edenler de bir vesile ile mahkum edildi. Bir müddet sonra Mustafa Kemal Paşa (Komünist) namı ile ve tamamen Rus İnkılabının aynını istihdaf etmek şartı ile bir fırka teşkilini teklif etti.(...) Bana adeta cebren kabul ettirilen bu işi bir fedakarlık addetim. Çünkü Komünist Fırkası namına ortaya çıkmakla bir kere bittabi çok kuvvetli husumetler celbedecektim. Saniyen bu fırkanın memlekette gayesine göre bir şekl-i idare vücuda getirmesi adta muhal iken ben muhali temnni eder bir adam vaziyetinde kalacaktım. Salisen komünizm haricinde hiçbir fırka namına bir daha hayt-ı siyasiyye çıkamamak ızdırabına düşecektim..” (sf. 432)

Benim yaş grubum azını, orta yaşlar pek azını, gençler pek çok azını anlamıştır!

Özeti şu: Hakkı Behiç Bey; Yeşil Ordu’nun haklarında açılan soruşturma ve baskılar nedeniyle yurt dışına çıkmak zorunda kalan arkadaşlara (İttihatçılar) hem moral kaynağı hem de oralarda çalışma imkanı sunacağına inanıyor. Örgüte Ethem (Çerkes), Reşit (Ethem’in abisi), Fuat’ın (Ali Fuat Cebesoy, Kuvay-ı Milliye Genel Komutanı, Ethem’in savunucusu ve dostu, ana tarafından Çerkes) da katıldığını ve bir zaman sonra da Mustafa Kemal’in düşmanlığını üstüne çektiğini ve örgütü dağıttığını söylüyor. Örgüt dağıtılyor. Bir müddet sonra da (Ekim 1920) tamamen Rus Devrimi'ni amaçlayan bir partinin kendisi tarafından kurulması isteniyor. Bunu bir görev olarak alan Hakkı Behiç Bey partiyi kuruyor.

***

Kesinlikle inançlı ve samimi, samimiyeti ölçüsünde de deli! Bakın ne diyor, sadeleştirerek özetliyorum: Komünist Partisi adıyla ortaya çıktığımda birçok insanın düşmanlığını kazanacağım gibi imkansız olanın da peşinde, yasak olanı isteyen bir adam olacaktım ve bir daha halkın karşısına komünist dışında başka bir sıfatla da çıkmam doğru olmayacaktı...

Delirmesinde “halkın karşısına her gün başka sıfatlarla çıkanları” görmesinin büyük bir payı olduğuna inanmak gerekiyor.

***

Her gün “yeni bir yüzle” halkın karşısına çıkan, kendi değişiyle “ mebzul miktarda adem”i görünce delirmeyip ne yapsın.

Yeşil Ordu’nun ve resmi TKP’nin kurucusu Kılıç Ali Mayıs 1921’de komünistlerin resmi ve resmi olmayanları ile, Yeşil Orducular ve Ethem’lerin yargılandığı, idama varıncaya kadar cezaların kesildiği İstiklal Mahkemesi’nin de başıdır.

“Bu da nereden çıktı, ne olmuş” demeyin..

Yeşil Ordu ve TKP kurucusu Kılıç Ali bu defa mahkeme başkanı olarak Mustafa Kemal’e yazıyor. “Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Numaralı İstiklala Mahkemesi” antetli kağıdın sol altında “Mahrem ve Zata Mahsustur” ibaresi var; “Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine” diye başlıyor ve soruyor, sadeleştirerek yazıyorum: “Yeşil Ordu ve TKP adını taşıyan örgüt var mı?” (İsmet Bozdağ, Mustafa Suphi’yi Kim öldürttü, 1992, sf. 96)

Buna insaf ve pes... Seksen yıl sonra ben okurken deliriyorum da o günlere tanıklık eden Hakkı Behiç ne yapsın?

Ama şuna daha da insaf ve pes: “Benim bilgim dahilinde yok...” (sf. 97)

Bunu yazan da Mustafa Kemal!

“Ankara İstiklal Mahkemesi Riyasetine” diye başlıyor. “Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi” olarak imzalıyor.

Hakkı Behiç bu defa saçını başını yolmaya başlıyor.

“Galiba delireceğim” diyor.

Bunları biliyor Hakkı Behiç ve mektubunda Rauf Orbay’a Mayıs 1921 yargılamalarının haksızlığını anlatıyor Kasım 1921 tarihli mektubunda. Saflık akıyor. Özellikle Ethem Bey’le ilgili bölümde. İsmet ve Mustafa Kemal Paşa’nın “hulus-u niyet”lerinden kuşku duymuyor, bütün suçlamalarını Refet Paşa’ya yöneltiyor. Ethem’in babasını ikna için Ethem’e gönderme kararını Mustafa Kemal’le birlikte aldıklarını söyledikten sonra, büyük bir saflıkla Eskişehir treninde yer bulunamadığını ama Eskişehir hamamlarından yararlanmak için mebusların vızır vızır gidip geldiklerini ve buna şaştığını yazıyor. Mustafa Kemal’in ve İsmet Paşa’nın buna “dahli”ni göremiyor. Mustafa Kemal’in talimatıyla Eskişehir’den Ankara’ya taşıdığı parti gazetesi “Yeni Dünya”nın “Eşkıya yatağı gibi basıldığını, muhabirlerinin hapis edildiğini” yazıyor Rauf Bey’e, bunun arkasındakileri göremiyor. Bir kez daha “delireceğini” söylüyor.

***

Delirmesi 1927...

Mustafa Kemal Paşa 1927 yılında “Nutuk”u okumaya başlıyor... Yeşil Ordu, TKP, İttihatçılar, Kuvayı Seyyare, Halk İştirakiyun, Çerkes Ethem...

Hakkı Behiç dinliyor. Deliriyor..

Sizleri bilmem ben böyle okuyorum tarihi..

Mektubu şöyle bitiriyor: “İtikadım, imanım değişmemiştir. Bence Türkiye davası muvakkattir; benim gayem İslam aleminde bir inkılap davasıdır. Bu davayı yürütemedim, çünkü kimseye anlatamadım.(...) Fakat ben er geç bunun tahakkukunu şüphesiz görüyorum. Er geç bir Sosyalist İslam cumhuriyeti tezahur edecek ve eşya vahdetine amil olacaktır. (Tunçay, sf. 485)

***

Hakkı Behiç hakkında oradan buradan topladığım kırıntılardan ancak bu kadar bilgi ve fikir sahibi olabildim.

“Delirmesin de ne yapsın” diye düşündüm. Doğuştan var ve hayli zayıf olduğu söylenilen “asabiyet” tellerini tutan taşlar, bunca hadisenin üstüne bir de “1927 Nutuk” eklenince tel “tınnn..” Taş maş da paldır küldür vesselam..

Mehmet Bozkurt, soL.org.tr

9 Aralık 2010 Perşembe

PKK'nin cemaate dair fikri değişti

Bir süredir PKK’nin sert biçimde eleştirdiği Gülen cemaatiyle Öcalan arasında beklenmedik bir yakınlaşma doğdu. Öcalan, “PKK-cemaat işbirliği Türkiye’de birçok temel sorunu çözecektir” dedi. Hüseyin Gülerce de Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinde “Karşılıklı jestler lazım” dedi.

Abdullah Öcalan’ın avukatları, Zaman gazetesi yazarı ve Fethullah Gülen’in Türkiye’deki sözcüsü konumundaki Hüseyin Gülerce’yle görüştüler. Gülerce, görüşmenin ardından Mehtap TV’de PKK konusunda çeşitli değerlendirmelerde bulundu. Abdullah Öcalan, dün avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamalarda Gülerce’nin değerlendirmelerinden bahsederek, Gülen cemaatine zeytin dalı uzattı.

Öcalan: “PKK-cemaat işbirliği Türkiye’nin sorunlarını çözer”
PKK’nin ve Gülen cemaatinin Türkiye’de ve Ortadoğu’da önemli aktörler olduklarını ve cemaatin bölgenin demokratikleşmesinde önemli bir rol alabileceğini söyleyen Öcalan, “[Cemaat] tek başına ne bir tarikat ne de bir cemaattir. Biraz sivil toplum örgütü hatta bir siyasi parti işlevine sahip olduğunu düşünüyorum. Rolü önemlidir. Bana göre daha çok Türkiye ve Ortadoğu'da bir sivil toplum örgütüdür. Sivil toplum örgütleri gibi toplumun demokratikleşmesinde, aydınlatılmasında herhangi bir siyasi çıkar beklemeden rol alabilirler. Hatta Ortadoğu’nun bir siyasi partisi gibiler. Ben böyle görüyorum kendilerini” dedi.

Öcalan, sözlerine şöyle devam etti: “Oldukça dinamik güçleri var, biz de dinamik bir gücüz. Bu iki dinamik gücün karşılıklı anlayış göstermesi ve dayanışma halinde olması durumunda Türkiye'de birçok temel sorun çözülecektir. Bu dayanışma sadece Türkiye'yi değil Ortadoğu'yu da etkileyecektir. Burada önemli olan bazı temel kavramların tanımını iyi yapmaktır. Örneğin ben, kendilerinin Türklük ve islamiyet konusundaki görüşlerini biliyorum, bu görüşleri önemli buluyorum. Burada belki uzun uzadıya açamayacağım ancak bu konuda araştırmalarım ve derinleşmem var. Son yazdığım savunmamda da bu konulara oldukça değiniyorum. Türkiye'de statükonun aşılması ve demokratikleşme süreci için herkes birlikte çalışabilir. Bu konularda ortak zemin demokrasi olmalıdır.”

Gülerce: Samimiyet ve üslup
Hüseyin Gülerce de bugün Zaman’daki köşesinde Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesini anlattı ve Öcalan’ın açıklamalarını değerlendirdi. Cemaat adına değil, Zaman gazetesi yazarı sıfatıyla görüştüğünün altını çizen Gülerce, Yalova’da bir alışveriş merkezinde Öcalan’ın avukatlarıyla görüştüğünü iddia ederek “Dün de PKK'ya yakınlığı ile bilinen Fırat Haber Ajansı'nda bu görüşme yer aldı. Haberde bizim görüşmemizin aktarılmasından sonra, Öcalan'ın değerlendirmesi, "Gülen Hareketi'ne önemli roller düşüyor" başlığı ile verilmiş. Dolayısıyla sanki kendisine bir mesaj iletilmiş, o da bu mesaja cevap vermiş gibi yanlış anlamalara neden olabilecek bir algı doğabilir. Belirtmek istediğim şudur: Görüşmemizde, ben Sayın Cumhurbaşkanımızın, aylardır, Türkiye'nin en önemli meselesinin "Kürt sorunu" olduğunun altını çizdiğini hatırlatarak, bu meselenin ülkemiz ve geleceğimiz için çözülmesinin şart olduğunu belirttim” dedi.

Gülerce, “İki hususu da çok önemli bulduğumu ifade ettim: Samimiyet ve üslup” ifadelerini kullandı.

Çözüm için makul insanların devreye girdiği sırada, bir BDP sözcüsü, bir çuval inciri berbat edecek laflar ediverdiğini savunan Gülerce, çözümün demokratik zeminde olacağını söyleyerek “Somut olarak atılacak adımlar konusunda da şahsi fikirlerimi şöyle sıraladım: AK Parti iktidarı samimi gayretler gösteriyor. Bölgeye, şimdiye kadar yapılmamış hizmetler götürülüyor. Ama bu mesele, sadece siyasilere bırakılamaz. Onların gayretleri yanında, kardeşliğimizi artıracak jestler üzerinde de durmalıyız. Çünkü hazırlanan, oynanan bütün oyunları ancak bizim kardeşliğimiz bozabilir” dedi.

Gülerce, bu esnada avukatlardan birinin “Mesela BDP heyeti, Çanakkale Şehitliği'ni ziyaret etse...” dediğini, kendisinin de “Jestten kastettiğim, işte böyle bir şey” yanıtı verdiğini yazdı.

BDP’nin Türkiye partisi olması gerektiğini söylediğini belirten Gülerce, “Hemen söze girdiler ve ‘Müvekkilimiz bu konuda kendilerini çok ikaz ediyor; (Türkiye'nin sorunları ile ilgilenmiyorsunuz) diyor’ diye eklediler” dedi.

Gülerce, görüşmede Doğu ve Güneydoğu'da “hayırsever işadamlarının” faaliyetlerinden de bahsettiğini yazdı.

Yakın zamana kadar gerilim vardı
Öcalan ve PKK daha önce de dönem dönem Gülen cemaatine sıcak mesajlar vermişlerdi. Ancak son zamanlarda iki aktör arasında açık bir gerilim göze çarpıyordu. 11 Kasım’da ANF’de çıkan “Denizde kum Zaman’da yalan” başlıklı haberde “Kürt ve Alevi karşıtı” olarak nitelenen Zaman gazetesinin yalancı olduğu yazılmıştı.

Yine 15 Kasım’da ANF’de Cihan Özgür imzasıyla çıkan “Fethullahçıların Şemdinli’deki örgütlenmesi deşifre oldu” başlıklı haber, “Kürdistan genelinde bir özel savaş aygıtı gibi faaliyet yürüten Gülen Cemaati, eğitim kurumu adı altında açtığı okul ve dershaneler yoluyla Kürt Hareketi aleyhine propaganda faaliyetleri yürütüyor. Kürt halkının dinini inancını istismara dayalı geliştirilmek istenen siyasal İslam’ın bölgede Kürt ulusal kimliğinin önüne geçmesi hedefleniyor” sözleriyle başlıyordu.

Kasım’ın son haftasında Kürt illerinde birçok cemaat evine, “Kürtçe konuşmak baskı altına alınıyor” denilerek molotof kokteylleri atılmıştı.

Doğu ve Güneydoğu’nun İslamcılaştırılmasının AKP’nin Kürt hareketine karşı taktiği olduğu temasını sıklıkla işleyen ANF, son olarak 2 Aralık’ta “Fethullahçılar zayıflayınca Süleymancılar devreye sokuldu” başlıklı haberinde “AKP hükümeti Kürt illerinde tıpkı Fethullahçılar gibi ‘Türk İslam’ sentezli Süleymancılar Cemaati eliyle yeni bir asimilasyon planını devreye koymaya hazırlanıyor. Gülen cemaatinin bölgede deşifre olup zayıflamasından sonra AKP Hükümeti ‘Süleymancıları’ ön plana çıkarma arayışlarına girdi” ifadeleri yer almıştı.

Erdoğan sahip çıkmış, Hüseyin Çelik ödül vermişti

Vakit-Yeni Akit karikatüristi Kemal Güler, hamile kadın öğrencinin polis saldırısı sonucu bebeğini kaybetmesi ile ilgili tam bir kepazeliğe imza attı. Başbakan Erdoğan bu kişi hakkında "Musa Kart'a sahip çıkıyorsunuz da Kemal Güler'e neden sahip çıkmıyorsunuz" demişti.

Bugün Vakit-Yeni Akit gazetesi karikatüristi Kemal Güler bebeğini kaybeden kadın öğrenciyi 'çizdi'. "Vakit'ten başka ne beklenir" diyebilirsiniz ancak biraz araştırınca gördük ki bu 'karikatürist'e AKP'liler ödül vermiş, sahip çıkmış.

Erdoğan: Kemal Güler'e niye sahip çıkmadınız?
30 Nisan 2005 tarihinde Başbakanlık Konutu'nda Milliyet gazetesi yazarlarını konuk eden Başbakan Erdoğan kendisi ile ilgili çizdiği karikatürler nedeniyle davacı olduğu Musa Kart'a sahip çıkılmasını eleştirmiş ve "Musa Kart'a sahip çıkarken, Vakit gazetesi karikatüristi Kemal Güler'e niye sahip çıkmadınız?" demişti.

Kemal Güler'in 20 milyar lira tazminat ödemeye mahkum edildiğini belirten Erdoğan, Milliyet gazetesi yazarlarına, 'neden çifte standart gösteriyorsunuz, neden Kemal Güler'e sahip çıkmıyorsunuz" demişti.

Hüseyin Çelik ödül vermişti
Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Dolmabahçe Sarayı'nda "2004 yılının yazar, fikir adamı ve sanatçıları" başlıklı ödül töreninde Vakit karikatüristi Kemal Güler de ödül almıştı.

Peki ödül töreninde kimler vardı?
Dolmabahçe Sarayı'ndaki törene dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, eski Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan katılmıştı.

(Karikatürü gördüğümüzde utancımızdan haber yapmamak için çok direndik, ancak AKP'lilerin geçmişte ve bugün bu ahlaksızlığa nasıl sahip çıktıklarını gördükçe bunu haberleştirmemiz gerektiğini düşündük. Böylesi bir "karikatürü" paylaştığımız için protestoda polis şiddetine maruz kalan arkadaşlarımız ve soL okurlarından özür dileriz. -Kaynak: soL)

TKP'li Öğrenciler'in rektörlere açık mektup

TKP'li Öğrenciler, Başbakan Erdoğan'ın çağrısı ile 4 Aralık Cumartesi günü yapılan Dolmabahçe toplantısına katılan üniversite rektörlerine açık mektup kaleme aldı.

TKP'li Öğrenciler'in rektörlere açık mektubu şöyle;

"Üniversite rektörlerine,
Bizler, okumanın erdemli bir insan olmakla aynı anlama geldiğini öğrenerek büyüdük. Belki şu anda ülkemizde çocuklar böyle yetiştirilmiyorlardır; fakat biz okuyup memlekete faydalı işler yapmanın bu ülke gençliğinin boynunun borcu olduğunu bilerek bugünlere geldik. İhtimaldir ki, sizler de daha ilkokula giderken, anne ve babalarınızın bu telkinleriyle büyüdünüz, bilim adamı olarak insanlığa bir faydanızın olması gerektiğini düşündünüz.

Büyük insanlığa faydanız dokunsun diye… Örneğin, Hitler’in iktidara gelmesiyle güzel ülkelerinde yaşayamayacaklarını anlayan ve Almanya’yı terk eden bilim insanları gibi. Barışı savunmak için ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Einstein gibi. Fransa Hitlercilerin çizmeleri altında çiğnenirken ülkelerini savunmak ile bilim yapmak arasındaki bağı daha iyi kavrayan yurtsever bilim insanları gibi. Faşizmi yok etmek için kafalarını olduğu kadar bedenlerini de ortaya koyan Sovyet fizikçileri, kimyagerleri, mühendisleri gibi.

Büyük insanlığın parçası olan bizim buraların güzel insanları gibi. Bugün hala binlerce üniversite öğrencisinin, idam edilişlerinin yıldönümünde mezarına koştuğu, son mektubunda kardeşini bilim adamı olmayı öğütleyen, bilim adamı olmanın insanlığa faydalı olma anlamına geldiğini anlatan Deniz Gezmiş gibi. Menderes’e karşı aydınlık bir Türkiye istediği için vurulan Turan Emeksiz gibi. Daha geçen gün katledilişinin 32. yılında andığımız Bedrettin Cömert gibi, Necdet Bulut gibi, Bedri Karafakioğlu gibi. Polislere karşı öğrencilerine savunan, fakültesine polisleri sokmayan, 12 Eylül’ün paşalarına, onların YÖK’üne boyun eğmeyip çok sevdikleri öğrencilerinden ve okullarından ayrılan onurlu akademisyenler, dekanlar, belki rektörler gibi…

Hatta, sizler Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısında demokrasi hikayeleri dinlerken, dışarıda karanlığa karşı aydınlığı savunduğu için, çok iyi bildiğiniz polisler tarafından vahşice saldırıya uğrayan üniversite öğrencileri gibi.

Büyük insanlık dedik ya, bazı zamanlarda insan olmak için değil, insan kalabilmek için soru sorabilmek gerekir. Şunu merak etmek hakkımızdır: Sizler sarayın içinde Tayyip Erdoğan’ın ileri demokrasi nutkunu dinlerken, dışarıda AKP’nin üniversiteleri için hiç de hayırlı şeyler düşünmediğini söyleyen öğrencilerinizi hiç aklınıza getirmediniz mi?

“Polis şöleni”nin haberini mutlaka almış olmalısınız. İçinizden birisinin aklına, belki Bedrettin Cömert’in, Necdet Bulut’un arkadaşı, belki Behice Boran’ın öğrencisi olan birinizin aklına, “Bu nasıl demokrasi?” diye seslenmek gelmedi mi? Polisin şiddetini yüreğinizde duymadınız, yasaklarını içinizden dahi de olsa protesto etmediniz mi?

Peki sonrasında karnında bebek taşıyan bir gencin bebeğinin katledildiğini duyduğunuz da hiç mi içiniz yanmadı?

Hiç mi utananınız olmadı bebek katillerinin kanlı sofrasında oturmaktan?

Doğruya doğru: Büyük insanlık Hitlercilere karşı direnirken, Hitler’in bıyığından ve apoletlerinden gözleri kamaşanlar da oldu. Evet, bunların arasında insanlar üzerinde korkunç deneyler yapan Joseph Mengele gibi kasap kılığındaki genetikçiler, Knut Hamsun gibi yazarlar, Martin Heidegger gibi filozoflar da vardı. Belki içten bir biçimde, belki de korktukları için faşistlerin önünde diz çöktüler.

Faşizm büyük insanlık tarafından yenilince ise, yeniden kurulan ülkelerinde yalnızca "halklarına ihanet eden insancıklar" olarak anıldılar...

O günlerin "bilim adamları" tercih yapmışlardı...

Belli ki sizde bir tercih yapmışsınız... Ama unutmayın ki biz de bir tercih yapıyoruz... O gün Dolmabahçe'nin kapısında yanlış işitmediniz: Biz de aydınlık ve bağımsız bir Türkiye'nin kurulması için mücadele etme tercihini yapıyoruz.

Yollarımızda zaten bu yüzden sürekli kesişiyor."

TKP'li öğrenciler

7 Aralık 2010 Salı

Onlar, anne karnındaki bebeğe düşman!

Polisin faşist müdahalesini kınıyan TKP'li Kadınlar'ın yayımladığı bildiri: Cumartesi günü, Tayyip Erdoğan’ın rektörlerle Dolmabahçe buluşmasını protesto eden öğrencilere saldıran polis, 19 yaşında hamile bir kadının bebeğinin ölümüne neden oldu.

Aynı mekanda birkaç ay önce kadınlarla kahvaltı yapan Erdoğan, kadın hakları konusunda ahkâm kesmiş ama kadın erkek eşitliğine inanmadığını eklemeyi de ihmal etmemişti. Rektörlerle yaptığı toplantı sırasında, dışarıda öğrenciler polis saldırısına uğrarken demokrasiden dem vuran Tayyip Bey, Türkiye’ye kimler için demokrasi geldiğinden bahsetmiş miydi acaba?

AKP iktidarı döneminde kadına yönelik şiddetin had safhaya ulaştığını biliyor ve görüyoruz. Polis tekmeleri ve copuyla karnındaki bebeği kaybeden kadının yaşadıkları, bu şiddetin doğrudan devlet eliyle de gerçekleştirildiğinin hafızalardan silinmeyecek bir örneği olmuştur. Gözaltına alınan kadın öğrencilerin tacize uğraması ise, olayın bir başka boyutudur.

Doğmamış bebeğin katilleri, aramızda ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşmaktadırlar. Hem de güvenlik görevlisi olarak!

Olayın faili polis memurları, amirleri, İstanbul Emniyet Müdürü ve İstanbul Valisi hakkında derhal soruşturma başlatılmalıdır.

Çocuklarımızın geleceğini ve yaşam hakkını, bir kadının annelik hakkını gasp edenlerden hesap sorulmalıdır.

TKP’li Kadınlar

5 Aralık 2010 Pazar

Sınıf Teorisi

E-Dergi okumak için (Sınıf Teorisi) başlığını tıklayın!

KONU BAŞLIKLAR
SINIF TEORİSİ
DEVRİMCİ TEORİ OLMADAN,
DEVRİMCİ PRATİK OLMAZ!
TEORİK DERGİ
HAZİRAN 2010 YIL: 7 SAYI: 14 FİYATI: 5 TL

Güncel-Siyasi Durum ve Görevlerimiz
“Marksist Teori” Yazarının Devrimci Demokrasi’ye Eleştirisi Üzerine Zorunlu Yanıt
Devrim Semalarında Dolaşan Kara Bir Bulut: Revizyonizm
Ulusal Hareket Hakkındaki Değerlendirmemizi Eleştiren Partizan’ın Tavrı Üzerine
20 Ekim 2000 Ölüm Orucu Direnişi ve Yürüyüş Dergisi’nin İnkârcı Tavrı

Birikim’in “yeni dönem”i üzerine[*]

“Özgürlük bir şey demekse,
insanlara duymak istemediklerini
söyleme hakkı demektir.”
[1]
.
Jethro Tull’ın muhteşem yapıtlarından, ‘Thick as a Brick’ten bir replikti sanırım: I’ve come down from the upper classes to mend your rotten ways. My father was a man of power whom everyone obeyed… (“Yozlaşmış tarzlarınızı onarmak üzere üst sınıflardan indim aşağıya. Babam herkesin itaat ettiği, muktedir bir adamdı…”)

Birikim dergisi çevresi (ve onlara koşut bir evreni oluşturan sol kimi liberal aydınlar) ne zaman bu ülkenin yaralı-bereli, elleri çamurlu, zedelenmiş, canhıraş devrimcilerine akıl öğretmeye kalkışsa, aklıma bu dizeler düşüyor, nedense. Onların yeni bir “teftiş fırçası”na hazırlandığını sezinlediğimde, “Beyaz efendiler, bakalım nasıl bir nizam-intizam çekecekler hayatımıza;” merakı sarıyor içimi.

Tabii bu merakın, daha önceki fiyaskoların bilgisiyle, her seferinde biraz daha kağşadığını, biraz daha epridiğini de kaydetmeli. Örneğin o 70’li yıllarda biz iflah olmaz dar kafalı “Sovyetikler”in önüne Althusser ve yapısal Marksizm ufkunu açtıklarında, çok daha fazla heyecan duymuş, “acaba bir şey çıkar mı, Marksizm içerisinde ihtiyacını en dogmatiğimize bile duyuran yeni bir soluk olur mu?” diye kulağımız kirişte beklemiştik. Sonra Althusser ve yapısal Marksizmi, 1980’lerin neo-liberal karşıdevrim dalgası içinde devrilip gittiğinde, Birikim çevresinin ardından bir ağıt bile yakmaması (hatta bununla da yetinmeyip, Althusser’in ezelî muarızı, İngiliz Troçkist E. P. Thompson’un kitaplarını yayınlamaya soyunması)ndaki sadakatsizlik, kafamızı kurcalamadı değil.

Sonra önce yapıbozum çağrıları, ardından da Habermas’tan mülhem “sivil toplum” furyası patlak verdi. Bu fikrî “tazelenme”lerin kimi zaman politik hamlelerle takviye edildiği de oldu; örneğin ÖDP’nin ilk dönemlerinde parti içerisindeki kimi fraksiyonlarla (özellikle de “Özgürlükçü Sol” çevreleri) girişilen sıkı dirsek teması; “sol sosyal demokratlar”la ittifak arayışları; akîm kalmış bir EDP girişimi, vs.vs. Ama bizce işin en ilginç yanı, Birikim duayenlerinin (Ahmet İnsel, Murat Belge, Tanıl Bora, Ömer Laçiner…) hiçbir “politik hamle”de sokağa indiklerini göremeyişimizdir. Bu kişiler, “muktedir babaları”ndan tevarüs ettikleri kulelerinden aşağıdakilere akıl vermeyi, talimatlar yağdırmayı “praksis” bellemişlerdir besbelli…

Diyeceğim, Birikim çevresinin sola, sosyalistlere, devrimcilere akıl öğretmesi, yeni değil. Bu konuda, örneğin Ömer Laçiner’in “Birikim, bu yeni baştan tanımlamanın ‘ortak bir eser’ olması için anlayışı gereği özel bir çaba gösterdi. Her ne kadar artık apayrı zihniyet dünyalarında olduğumuzu daha bir açıklıkla gördüğümüz bu mikro-dünyanın bileşenleri [sosyalistler kast ediliyor-b.n.] ile giderek uzlaşma noktalarımızın yok olduğunu fark etmekle birlikte, ortak tarihimiz ve mirasımız hatırına diyalog kanallarını daima açık tutmaya gayret eden bir dil ve tavır içinde olduk bugüne değin,”[2] sözlerinde ifade ettiği ölçüde “mütevazı” davranmadıklarının kanıtı, sosyalist hareketimizin yakın tarihidir.

Şimdi Birikim’cilerin bir kez daha bir “Yeni Dönem” teşhisini yaptıklarını ve yerel düzlemde 12 Eylül referandumuyla milatlandırdıkları bu “yeni dönem”in önüne “sosyalizmin yeni baştan tanımlanması” gibi “iddialı” bir misyon koyduklarını görünce, bu çevrenin bizi durmaksızın sarmasından yorgun düşen kimilerimiz, “Yine mi?” diye sorabilirler, kendilerine. Evet, evet, yine…

Sosyalizmi yeni baştan tanımlamak? Yoksa “yenilen pehlivan güreşe doymazmış” mı demeli? Ama derginin Ömer Laçiner’in kaleminden “önümüzdeki sayıdan itibaren” (yani Kasım 2010.) koyulacağı ilan edilen bu göreve gerçekten de kolları sıvadığı, elhak, teslim edilmeli. Birikim’in Kasım 2010 tarihli 259. sayısı, bu mealde iki makale içeriyor: Laçiner’in “Sosyalizm nedir, ne olmalıdır?” ı (ss.8-12) ile Ahmet İnsel’in “… ‘Günümüzde demokrasi, komünizmdir’ veya tam tersi” (ss.13-19) yazıları. Her ikisi de işe, sosyalizmin “Bolşevik Devrimi” ve izleyen “bürokratik deformasyon”, “tepeden inmecilik”, “Jakobenizm”, “parti diktatörlüğü”, devrimi “devlet iktidarını ele geçirmeyle eşitleme” indirgemeciliğiyle kirlenmemiş kesitinden, yani XIX. yüzyılın ilk yarısından başlamayı yeğlemiş.[3] Ömer Laçiner’e göre “yeni baştan tanımlama”nın ilk adımı, eşitlik üzerine düşünmek.

Ancak Laçiner, modern sosyalizmin (ki buna Marksizm olduğu kadar anarşizm ve anarkosendikalizmi de dâhil ediyor) “eşitlik” kavrayışını “üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ilgasına ve devlet mülkiyetine dayalı bir iktisat rejimine indirgeyen” anlayışı, kopulması gereken “geleneksel” bir yaklaşım olarak mahkûm etmekte. Burada “üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ilgası”nın neden illa ve yalnızca “devlet mülkiyeti”ne eşitlendiğini, bunun bir indirgemecilik olup olmadığını sorabilirsiniz; ama yazıda bunun yanıtını boşuna aramayın.

Laçiner, modern sosyalizmin “eşitlik” kavrayışının başka bir yerde aranması gerektiği kanaatinde: “Çünkü burada eşitlik, insanın üretici güçlerinin, yani bilme, yapma ve yaratma yeteneklerinin, buna ilişkin etkinliklerinin daha çok ve sürekli gelişimini sağlayan, bu ilerleyişin zorunlu kıldığı bir hâl olarak kavramsallaştırmıştır. Dolayısıyla eşitlik salt insana özgü özelliklerden, insanı insan yapan niteliklerden türeyen bir sonuç olarak tanımlanmıştır.”[4] Özetle, Laçiner sol-Hegelciler’den kopmamış bir “Genç Marx”tan mülhem hümanistik bir “eşitlik” anlayışı türetmektedir. Olabilir. Ama sakın Althusser duymasın!

Fakat THKP-C sempatizanı “Genç Laçiner”, “Genç Marx”tan daha ileri bir adım atarak, Marx’ın kendisinin çözümünü sosyalizme, hatta ileri bir aşamasına havale ettiği bir sorunu, “kafa ile kol emeği arasındaki ayırımın giderilmesini” kapitalizmin aşılmasının, devrimin önkoşulu olarak tanımlıyor.

Buraya kadarını fazla muğlak bulduysanız; gelin Laçiner’in daha açık konuştuğu bir yere, Marksist.org’dan Arife Köse’nin kendisiyle yaptığı 21 Ekim 2010 tarihli söyleşiye bakalım. Bu söyleşide Laçiner, 12 Eylül 2010 Referandumu’nda, “Yeni Bir Dönemin Eşiği” ilan ettiği “Evet”in zaferini vesayetçi rejim ve darbecilik destekçiliğiyle suçladığı “geleneksel sol”un da bozgununu vurguladığını belirttikten sonra el çabukluğuyla “vesayetçilik”, “darbecilik” ile “özel mülkiyet ilgacısı”, “devletçi” solu bir potada harmanlıyor: “Geleneksel sol derken, sosyalizmi büyük ölçüde iktisadi bir düzen olarak tasarlayan, sosyalizmi sadece paylaşım eşitliğinden ibaret gören, bu paylaşım eşitliğinin bir mekanizması olarak da üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılmasını öngören, ama onun yerine ancak devlet mülkiyetini koyabilen, paylaşım adaletinin sağlanmasıyla sosyalizmin kurulabileceğini varsayan solu kastediyoruz. Onlar için diktatörlük makbuldür. Böyle bir sistem burjuvazinin elinden fabrika tapularının alınmasıyla kurulur. İşçiler yine işe gelip gitmeye devam ederler, sadece çalışma koşulları biraz daha iyi olur. Eğer böyle bir şey yapılacaksa bunun için işçiler arasında örgütlenmeye de gerek yok. Bunu dört tane paşa ile de yaparsın. Eğer sosyalizm sadece özel mülkiyete el koymaksa o zaman neden işçileri örgütlemek için uğraşıyoruz? Gider dört tane paşayı ikna ederim, ya da uluslar arası konjonktürden yararlanırım.”[5]

“Dört paşa bulamayan Lenin, kına yaksın,” diyorsunuz, değil mi? Daha bitmedi. Laçiner bundan sonra, sosyalizmin “iktidarı ele geçirmek” üzerine düşünmekten çok, bir “yaşam tarzı alternatifi, bir varoluş tarzı” yaratmayı düşünmeye çağırıyor. O saat, EZLN’nin 2009 yılı başlarında Meksika’nın Chiapas’ında düzenlediği, Temel Demirer ile birlikte katıldığımız “Birinci Dünya Saygın Öfke Festivali”nde söz alan “Subcommandante” Marcos’un konuşmasını bağladığı o son cümle yankılanıyor kulaklarımda, nedense: “Şimdi, Lenin’in Devlet ve İhtilali’nin son satırını hatırlamaya her zamankinden çok muhtacız…”[6]

Aldığı yanıtlar Arife Köse’nin de aklına yatmamış olacak ki, kurcalıyor: “Yaşam tarzı derken neyi kastediyorsunuz?” Laçiner, “Yeni Sol”un 1980’lerden bu yana gündeme getirdiği ölçüde artık pek de “yeni” sayılmayan önerileri sıralamaya koyuluyor:“(…) Yeni bir hayatı filizlendiren kurumlar oluşturup bunlar arasında ağlar örebiliriz. Bunları bir yandan tartışırken bir yandan denemelerini yapabiliriz. Parti gibi organizasyonlar bunların koordine edildiği yerler olabilir. Yani içinde yaşadığımız hayatın alternatifini oluşturacağız. Bu yapılar tabii ki biraz ayakta durmaya başladıkları andan itibaren bir takım engellemelerle karşılaşacaklar. Bunlarla mücadele edeceğiz tabii ki. Ama bir nokta gelir ki dikkati çekersiniz.”

Tatmin olmuyor Köse: “Böyle şeyler denenmiş ama geçmişte. Kooperatifler kurulmuş, lokaller kurulmuş. Bunlar yeni öneriler değil. Sizin anlattığınızın farkı nedir?” Laçiner’e göre, geçmişte bu tip denemeler, “siyasi bir çatışmanın tarafları” olmakla malûldü. Üstelik de XXI. yüzyılın teknolojik olanakları, bu yerel demokrasi girişimlerini, taban örgütlenmelerini “sanal cemaatler”e de taşımaya elverdiği için günümüzde yerel demokrasi denemeleri, çok daha başarılı olma olanağına sahipti:“Dünyada başka bir sürü örnek var. İnsanlar bir topluluk oluşturup bir gemide yaşamaya karar verebiliyorlar mesela. Örneğin birisinin aklına parlak bir fikir gelebilir ve dünyanın her yerinde bu fikri destekleyen milyonlarca imza toplanabilir. Böyle şeyler yapılıyor dünyada. Bilmem kaç bin kişinin bir araya gelmesinden devlet oluyorsa, bu imzaların daha fazla anlamı vardır. Böyle sanal cemaatler oluşturabiliriz.”[7] “Sanal cemaatler”den oluşan bir sosyalist ütopya… Ne hoş, değil mi?

Bunun üzerine: “altın vuruş”u yapıyor, Arife Köse: “Yatay ilişkiler ağı gibi deneyimler Latin Amerika başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde yaşandı, ama hiçbirisi sosyalizme ulaşmadı. Sosyalizm sadece bu anlattıklarınızdan mı ibarettir? İktidar perspektifinden vazgeçmek mi gerekir?” Laçiner’in “mahallede resim yapan ve bu nedenle mahalle baskısına maruz kalan adamın hem mahalleliye karşı koyup hem de resim yapmaya devam etmesi gereği” örneğinden kalkınan yanıtından ben bir şey anlamadım. Dileyen, referans verdiğim bağlantıya bakıp kafa yorabilir…

Gelelim, Ahmet İnsel’e… Teslim etmek gerek; onun dili ve uslûbu Laçiner’e göre çok daha ihtiyatlı ve de rafine. Birikim’in Kasım 2010 sayısında yer alan “Yeni Dönem” makalesi, Marx’ın “demokratlığı”, ya da Marx ile Engels’in çağında demokrasi ile komünizm fikirlerinin ayrışmamışlığı/ özdeşliği üzerine.[8] Teorik olarak itiraz etmek mümkün değil, elbette. Marx ile Engels’in döneminde “demokrasi”nin (giderek “sivil toplum”un) kastının bir çeşit “Tiers-Etat” (ya da “baldırıçıplaklar” mı demeli?) demokrasisi olarak anlamlandırıldığını göz ardı etmemek kaydıyla. Bir başka deyişle, ne Marx’ın, ne Engels’in ne de çağdaşı ihtilalcilerin “demokrasi” denildiğindeki çağrışımlarının, darbelerin ve ABD’nin denizaşırı müdahalelerinin “demokrasiyi kurtarmak” adına yapıldığına, neo-liberal guruların “devletin rolünü azaltıp demokrasiyi azamîleştirmek”ten söz edişlerine tanık olmuş kuşakların zihinlerindeki kirlenmişlikle yüklü olmadığını unutmaksızın…

İnsel’in Marx ile Engels’in “demokratlığı”nı “komploculuk, bir avuç maceracı devrimcinin kendisini işçi sınıfının öncüsü ilan etmesi, işçi sınıfı yerine profesyonel devrimcilerin ve aydınların yönettiği işçi sınıfı partileri”nin (bunlarla Lenin’i kastetmediğini söyleyebilir mi İnsel?) karşısına yerleştirmesi ve de “komünizm fikrinin ortaya çıkıp, kısa zamanda gelişmiş ülkelerde ezilenlerin eşitlik talebinin bayrağı hâline dönüşmeye başlarken bu ütopyanın uyandırdığı somut siyasal çağrışımın demokrasi fikri ile titreşim içinde olmasının bir rastlantı, bir fırsatçılık ifadesi veya Marx’ın (…) burjuvaziye kendini beğendirme hevesinin, bir geçiş dönemi düşüncesinin sonucu olmadığı”nı[9] savlaması ise, tam da bu anakronizm ile malûl… Marx’ın (ya da Engels’in) (velev ki) “demokrasi”ye övgüler düzmesi, bugün Marksistlerin mevcut hâliyle “demokrasi muhibbi” olmasını haklı mı çıkartır? Ya da ihtilalcilikten vazgeçmelerini? Ve de hangi demokrasi? ÇUŞ’ların, STÖ’lerin, GONGO’ların, cemaatlerin, birbirleriyle “diyalog” içerisinde kardeş kardeş yaşayıp gidecekleri bir “demokrasi” mi örneğin?

[Umarım şimdiye dek söylediklerimden hareketle “tepeden inmeci”, “komplocu”, “darbeci” vs. ilan edilmem. Ama ne olur ne olmaz, vurgulayayım; ben sosyalizmden en “alttakiler” dahil tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin karar ve yürütme mekanizmalarına tam olarak katılmasının önünü açan “yaratıcı bir yıkım”, yani başkaldırı edimini anlıyorum. Bir başka deyişle, sıradan emekçiler olmaktan başka hiçbir özelliği ve ayrıcalığı olmayan insanların kendilerini yönetirken dünyayı dönüştürdüğü süregen ve kesintisiz bir devrim sürecini…]

İnsel’in iması ise tam da bu, Marx’ın “demokratlığı”ndan hareketle, bizleri “demokrat” olmaya çağırmak… Bu “demokrasi”nin örneğin TÜSİAD’ı, MÜSİAD’ı, AKP’yi, Fethullahçılar’ı, Çokuluslu şirketleri vb. ne ölçüde ihtiva edeceğini muğlak bırakarak…

Son sözü ben değil, genç bir sosyalist, Abdullah Köktürk söylesin izninizle. Birikim dergisinin web sitesine düşürdüğü bir notta şöyle diyor:

“2004-2005 yılları arasında y. lisans tezimi yazarken yaklaşık 20 cilt ‘Birikim’ okuyup bir adet bile TUSİAD üzerine makale bulamamıştım. Oysa ki, sadece Medine vesikası üzerine dahi 4 veya 5 makale vardı sanırım. Sonra düşündüm, araştırdım ve bunun sebebini buldum. Ama yine de buldukça ‘Birikim’ okuyorum. Liberaller ne düşünüyor diye ama.” [10]

Sibel Özbudun
19 Kasım 2010,
Ankara

N O T L A R
[*] Esmer, No:67, Aralık 2010…
[1] George Orwell.
[2] Ömer Laçiner, “Yeni Bir Dönemin Eşiğinde”, Birikim, No:258, Ekim 2010, s.5.
[3] Geçerken anımsatalım: “Üretim araçları”nı da (ona mündemiç mülkiyet ilişkileri ile tarzını da kapsayan) “üretim tarzı”, salt “ekonomik” olanla sınırlı bir kavram değildir; üretici güçlerle (insan, araç, bilgi) üretim ilişkilerinin belli bir birlikteliğini ifade etmek için kullanılır. Marx’ın işaret ettiği gibi, emekçilerle üretim araçlarını bir araya getiren koşullar bize üretimin özgün biçimini verir. (Karl Marx, Capital. V-II, Pelican, 1978, s.120.)
Bu üreticiler üretim araçlarını verili toplumsal ilişkiler içinde kullanmaya devam edeceklerse, “yeniden-üretim” ilişkilerinden konuşuyoruz demektir. Bu da bizi yine ideoloji, siyaset, “simgesel evren” (en geniş anlamıyla kültür) kavramlarına götürür: Üretim her zaman yeniden üretimdir, öyleyse her zaman siyasi ve ideolojik bir boyuta sahip olacaktır. Bu yüzden belirleyicilik ilişkisi, ne doğrudan üreticilerle üretim araçlarının özelliklerine, ne de bunların bir araya geliş biçimiyle, bunun sürekliliğini sağlayan siyasi, ideolojik koşullara indirgenebilir.
Onun için “indirgemecilik” yollu “iddialar” üzerine biraz düşünmek gerek değil mi?
[4] Ömer Laçiner, “Sosyalizm Nedir, Ne Olmalıdır?”, Birikim, No:259, Kasım 2010, s.9.
[5] “Ömer Laçiner ile Sol Üzerine”, http://www.marksist.org/dosyalar/2197-omer-laciner-ile-sol-uzerine
[6] Bu festival konusunda izlenimler için bkz. Sibel Özbudun, “EZLN’in “Birinci Dünya Saygın Öfke Festivali”nden Notlar…” Kaldıraç, Şubat 2009, ss.52-56; Esmer, Şubat 2009, 48/2, ss.12-14.
[7] “Ömer Laçiner ile Sol Üzerine”, http://www.marksist.org/dosyalar/2197-omer-laciner-ile-sol-uzerine
[8] Ahmet İnsel, “ ‘Günümüzde Demokrasi, Komünizmdir’ veya Tam Tersi”, Birikim, No:259, Kasım 2010, ss.13-19.
[9] a.y. s.19.
[10] http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=545&makale=Sol ve Liberalizm Tartışmasında İki Yazı Hakkında Notlar