30 Ekim 2010 Cumartesi

Demirtaş: PKK'nın suçları gizli kalamaz

BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır’da başlayan KCK davasının partisi Kandil ve İmralı açısından nasıl göründüğünü anlattı. Demirtaş, “PKK’nın işlediği suçlar da açıkça tartışılacak. Bunlar gizli-saklı kalamaz” diyor.

İlk KCK operasyonunda tutuklanan ve aralarında 20’ye yakın belediye başkanının da bulunduğu Barış ve Demokrasi Partililerin (BDP) yargılanmasına, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediliyor. KCK operasyonlarının “açılım sürecini baltaladığını” savunan BDP, bu davaya özel bir anlam yüklüyor. Görünen o ki, önümüzdeki süreçte KCK davasıyla, artık Öcalan ile görüşmeleri de kapsadığı iddia edilen açılım sürecinin eşzamanlı ilerlemesi nazik bir tablo oluşturacak. Buna Türkiye’nin PKK konusunda Suriye, Irak, İran gibi bölge ülkeleriyle temaslarını da ekleyin. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, tansiyonlu sürece dair Newsweek Türkiye Dergisi'nden Adem Demir’in sorularını yanıtladı. İşte bazı bölümler.

* Demir: İktidar yetkilileriyle(Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek dışında) kamuoyunun bilmediği başka bir temasınız oldu mu? PKK ve Öcalan ile yürütüldüğü iddia edilen görüşmelerle ilgili ne kadar bilgi sahibisiniz?

* Demirtaş: O görüşmelerin dışında resmi veya gayrı resmi başka bir temasımız olmadı. Devletin, Abdullah Öcalan ile görüşmeleri olduğu yönünde bilgiler var. İmralı’ya kim gidiyor? Neler konuşuluyor? Bunların ayrıntılarını biz bilemeyiz.

* Temel politikası Kürt sorunu olan partinizin süreçten habersiz olması sizin için bir eksi puan değil mi?

* Devletin Öcalan veya Kandil’le nasıl görüştüğü, neler konuştuğu ve neler yapıldığını illaki bilmek gibi bir derdimiz yok. Tüm bu görüşmelerden sonra bir uzlaşma çıkacak mı çıkmayacak mı? Sonucu merak ediyoruz. Dolayısıyla hükümetin bizi bilgilendirip bilgilendirmediği hususuna fazla takılmıyoruz.

* Görüşmelerden sonra bir sonuç çıkacak mı?

* Bilemiyorum. Son dönemlerden yapılan görüşmelerde öyle ilginç diyebileceğimiz hiçbir detay ve anekdot yok. Kapalı kapılar ardından bu işin farklı şekilde çözülmeye çalışıldığına ilişkin kafalarda soru işaretleri var.

* Çözüm için bazen İmralı bazen de Kandil’i adres gösterdiniz. Referandumun ardından ‘çözümün gerçek muhatap biziz’ diyor musunuz?

* İlk defa demiyoruz. Bunu dediğimiz için hükümetle görüşmeler yaptık. Türkiye bu sorunu çözmek istiyorsa bizimle konuşmak zorunda. Açık ve net söylüyorum: Biz bir muhatabız. Fakat bütün sorunları bizimle çözemezler.

* Hükümet, BDP ile neleri konuşabilir?

* Demokratikanayasayı, anayasada ne tür değişikliklerin yapılması gerektiğini, Kürtlerin sorunlarının anayasal düzlemde ve hangi yasal değişikliklerle çözüleceğini, hangi idari pratiklerle barışın sağlanabileceğini hükümet, bizimle konuşabilir. Uzlaşmaya ve tartışmaya açık olduğunuzu her platformda dile getiriyoruz. Ama hükümet işine gelmedi mi kapıları hemen kapatıveriyor.

* Etkinliğiniz nedir? Yapacağınız görüşmelerde çıkacak sonuca hem Öcalan hem de Kandil tamam der mi?

* BDP’nin etkinliği bir yere kadardır. İmralı’nın geleceğini veya Kandil’in silahsızlandırmasını yapacağımız görüşmeler belirleyemez. Ama bir zemin hazırlar. Eğer hükümet gerçekten kapsayıcı davranır yeni bir anayasada BDP’nin beklentilerini dikkate alırsa, bu PKK ile yürüteceği ateşkesi ve Öcalan ile barış görüşmelerini güçlendirir. BDP, PKK’ye silah bırakın talimatı veremez. PKK de BDP’ye talimat veremez. Ama iki aktörde dolaylı olarak birbirini etkiliyor.

* Anayasada neler yapılırsa BDP, Öcalan ve Kandil memnun olabilir?

* Yeni anayasanın koşullarını oluşturmak öncelikle hükümetin görevidir. Hükümet, şu anda koşulları oluşturmuyor. Türkiye’de özgür ifade ve tartışma ortamı ile örgütlenme özgürlüğü yok. Seçim barajı da garabettir. Son dönemde 20 aylık hapis cezası aldım. Grubumuzdaki 20 milletvekili için toplam 2 bin 500 yıl hapis cezası isteniyor. Ceza almamış il başkanımız, yargılanmamış üyemiz yok gibi. Böyle bir ortamda taleplerimizi nasıl söyleyebilir ve nasıl konuşabiliriz? Siyasetimizin önündeki en büyük engel hazine yardımı. Diğer partiler hazineden para alarak siyaset yaparken biz konuşmalarımızdan dolayı verilen cezalar nedeniyle devlete sürekli para ödüyoruz.

* Seçim barajı sadece sizin için yok.

* Seçim barajını düşürmek Türkiye’de demokratik siyasetin kanallarını açmak anlamına geliyor. Ancak hükümet bu üç konuda bırakın adım atmayı esnemiyor bile. Ama nedense herkes anayasadan bahsediyor, tartışmasını yapıyor. Anayasanın ilk üç maddesini tartışalım denildiğindeyse kıyamet kopuyor. Bu nedenle hükümet, barışa giden ve Kürtleri tatmin edecek taleplerden önce bunları yapmak zorundadır.

* Kürtlerin talepleri nelerdir?

* Kürtler Anayasal vatandaşlık istiyor. Bunun için anayasa etnik kimlikten arındırılmalı. İkincisi Anadilde eğitim istiyorlar. BDP olarak biz de ‘Kürtçe değil, anadilde eğitim” diyoruz. Kimin anadili neyse ona o dilde eğitim verilsin. Üçüncüsüyse Demokratik Özerklik yani bölgesel otonom yönetimler talep ediyorlar. Bundan kast ettiğimiz; Kürt bölgesi, Türk bölgesi, Çerkez bölgesi değil. Bütün Türkiye’nin bölgesel yönetimlerle güçlendirilmesidir. Türkiye; coğrafi, kültürel ve ekonomik 20 ayrı bölgeye ayrılabilecek büyüklükte. Bu da 20 bölgenin parlamentosunun oluşturulması anlamına gelmekte. Şu anda İl Genel meclislerin parlamentodur. Adı üstünde Meclis’tir. Bunlar kanatsız kuşturlar. Kanat takılmasını istiyoruz.

* BDP’nin taleplerine Kandil ve İmralı razı olur mu?

* Bu öneriler PKK’yi de ikna edecek nitelikte. Benzer durum İmralı içinde geçerlidir.

* İktidar-BDP, Öcalan-Tuğluk görüşmesi ve ardından gelen “eylemsizlik” kararı “Açılıma” yeni bir ivme kazandırdı mı?

* AKP’nin ilk başta açıkladığı proje her neyse o devam ediyor. Ona “Açılım” demedik, demiyoruz. Çünkü Kürt sorunu çözümü eşittir Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisinin tasfiyesi. Yani Kürt sorunun çözmek isteyen resmi ideolojiyi tasfiye etmek zorundadır. Bu nedenle bir hükümetin Kürt, Alevi ve başörtüsü sorununu, yani resmi ideolojiye ters problemleri çözmek isteyip istemediğini anlamak için resmi ideolojiye karşı olan tavrına bakmak lazım. Zira resmi ideoloji tekçidir. Tek dil, tek millet der. Aslında bakarsanız bunlar aynı zamanda AKP’nin kırmızıçizgileridir. Ne Kürtler ne de başörtülüler, resmi ideolojiyle yaşar. Zira birinin varlığı diğerinin yokluğunu gerektirir.

* Hiç mi bir şey yapılmadı?

* Bir şeyler yapıldı ama Kürt sorunun çözecek bir şey yapılmadı. Burada adil davranmak gerekiyor. Ne AKP’ye haksızlık yapmak ne de her şeyi ona mal etmek gerekiyor. Değişen bir dünya ve değişen bir Türkiye var. Türkiye’de köklü bir demokrasi mücadelesi var. Bu konuda bedel ödemiş solcusu, muhafazakârı, demokratı, liberali aydını ve yazarı var. Türkiye’de darbelere teslim olmamış bir halk kesimi var. 80 yıldır dilini de kültürünü de inkâr etmemiş, halk mücadelesini sonuna kadar götüren bir kitle var. Türkiye’de tüm baskılara rağmen dini inancını kaybetmemiş, başını örtmüş bir kesim var. Yani ortada ağlayan bir bebek var buna karşılık da AKP de elinde biberonla dolaşıyor. Bu ağlayan bebek Kürtler ve demokrat muhafazakâr kesimlerdir. Ortada bir tablo olduğu için AKP görmek zorunda kaldı.

* Örgütün tasfiyesinden bahsedilince Kürtler, resmi ideolojinin tasfiyesi söz konusu olunca da başka bir kitle ayaklanıyor. Bu rahatsızlık niye?

* Burada iki önemli husus var. Birincisi şiddetin diğeriyse örgütün tasfiyesidir. Tabi ki şiddet tasfiyesi edilmelidir. Ama örgütün tasfiyesi başka bir durum. Örgüt dediğiniz şuanda Kandil’deki bir gruptan ibaret değil. Hakkâri, Diyarbakır, Siirt, Van ve Batman’ın tamamı ile İstanbul’un varoşlarındaki halktır. Bir yapı ve yaşam tarzından bahsediyoruz. Örgütün tasfiyesi, bütün bunların yok edilmesi demektir. Hükümet de zaten çözmek için değil yok etmek için uğraşıyor.

* Tasfiyesiz bir çözüm nasıl olacak?

* İran, Suriye ve Irak ile kapalı kapılar ardından yapılan görüşmelerle netice alınmaz. Bırakalım Suriye’deki Kürtlerin geleceğini Şam ile Kürtler tartışsın. Bu Türkiye’nin işi değil. Türkiye’nin derdi Kürtler değil, PKK’nin tasfiyesidir. AKP ülke ülke dolaşıp enerjisini harcayacağına Ankara’da bu işi çözebilir. Çünkü çözüm kesinlikle içeride. Gerekli demokratik adımların atılması halindeyse şiddetin tasfiyesi kendiliğinden olacaktır.

* İsmail Beşikçi, “Yargısız infazlar ve faili meçhullerin hesabını devletten soruluyor ama PKK’nın infazlarını kimse konuşamıyor” diyor. Örgütün suçları ne zaman konuşulur?

* PKK’nin işlediği suçlar ister örgüt içi ister örgüt dışı olsun ne varsa bunların hepsinin de açıkça tartışılması lazım. Bunlar gizli-saklı kalamaz, kalmayacaktır. Bunun için de geçmişle yüzleşme adına Hakikatleri Araştırma Komisyonları kurulmalıdır. Beşikçi’nin bu eleştirileri yapmaya hakkı var. Çünkü bedelini fazlasıyla ödemiş namuslu bir aydın. PKK’nın iç infazlarını gündemleştirecek cesarete sahip Kürt siyasetçi ve aydını da vardır.

KCK davası başladı. Bundan sonra ne olacak?

1700 siyasetçimiz aylardır cezaevinde ve hiçbiri bunu hak etmiyor. KCK operasyonları hukuki dayanaktan yoksundur. Hele Urfa’daki KCK operasyonu tam bir skandaldı. Uyuşturucuya alıştırılan ve fuhuş yapmaya zorlanan bir genç kızı kurtaran arkadaşlarımız, kızı dağa göndermek istedikleri suçlamasıyla cezaevine gönderildi. Kızın babası PKK davasından 6 yıldır tutuklu. Annesi bir kazada öldü. Arkadaşlarımız kıza sahip çıkmış ve tedavisini yaptırmıştı.

Seçilmiş belediye başkanlarının üstünde “komiser”ler (PKK tarafından belediye başkanlarını denetlemek için görevlendirilmiş ve çoğu KCK operasyonlarında tutuklanan partililer) olması, siyaseten biraz tuhaf değil mi?

Onlara komiser dememek lazım, bizim yerel yönetimler komisyonumuzdan görevliler. Bu komisyon halen daha faaldir. Tutuklanan arkadaşlarımızın yerine yenilerini atadık. Doğru, belediye başkanlarının üstündeler ama halkın iradesinin üstünde değiller. Görevleri hizmetin doğru yürütülmesi, rant ilişkilerinin önlenmesi, siyaseten doğru yerde durulması ve halkla ilişkilerin sağlanması. Her partide bu tür iç denetim ve farklı kontrol mekanizmaları var.

* Ama polis dinlemesine göre, onların birçoğu rant ilişkilerine karışmış gözüküyor?.

* Teknik takibe takılan konuşmaların tamamı rüşvet alma değil rüşvetten ve menfaat ilişkilerine girenlerden hesap sorma konuşmalarıdır. Yerel yönetimler komisyonumuzdaki arkadaşlarımızın hepsi, partililerimizden hesap sorabilir, ifadesini alıp soruşturabilir. Bu kontrol mekanizması belediyelerimizin başarısında etkili oldu.

* Bölgede siyaset yapanlar, BDP ve öteriler olarak kategorize ediliyor. Bu durumu Filistin’deki El Fetih ve HAMAS’a benzetenler var. Kürtler, ileride bunlar gibi karşı karşıya gelirler mi?

- Böyle bir ayrışmanın izlerini görünüyor demek bence çok erken. Fakat AKP ve özellikle bazı Türkçü İslamcı cemaatlerin izledikleri politikalar belki de böyle bir ortamın oluşması neden olabilir.

* Tüm politikaları Kürt sorununa endeksli bir parti olarak anadilde eğitimin hayata geçirilmesi konusundaki öneriniz nedir?

* Yarından tezi yok. Bu iş hemen hayata geçirilsin demiyoruz. Birincisi Başbakan ve hükümet üyeleri çıkıp “anadilde eğitim doğal bir haktır. Korkmak gerekmez bundan” diyecek. Öncelikle bu işin meşrulaştırılması gerekiyor. İkincisi AKP, “Devlet olarak, anadil konusunda bu insanlara haksızlık yaptık” demelidir. Çünkü bu insanlar vatandaştır. Vergi veriyor ve askere gidiyorlar. Hizmet verirken vatandaş sayılanların hizmet alırken de vatandaş sayılmaları gerekiyor. Kürtçe kitap basmak, Kürtçe öğretmen yetiştirmek ve Kürtçe eğitimin verileceği sınıflar açmak zorunda bu devlet. Biz bunları sürekli olarak söylemek istemiyoruz. Zira tıkanmalara yol açabilir. Ama hükümet söylerse toplumdaki korkuların yersiz olduğu anlaşılacaktır.

* Yanı başımızdaki Irak’ta federatif modeli nasıl buluyorsunuz?

* Çok olumlu bakıyorum. Kürtler kendi vatanlarında öz yönetimlerine kavuşmuşlar. Ama bu Türkiye için birebir model olmayabilir. Fakat en nihayetinde Kürtlerin de ortadoğu’da ayrı bir halk olduğu ortaya çıktı. Tabi eksiklikleri var. Kendilerini daha çok geliştirmeleri gerekir.

* Kürt sorunu, 30 yaşın üzerindeki Kürtlerle mi yoksa genç jenerasyon Kürtlerle mi daha rahat konuşulabilir ve çözümlenebilir?

* Yeni jenerasyon derin bir ideolojiye sahip değil. Milliyetçiliğe daha yakınlar, radikal ve hararetliler. Tepkileri de daha hızlı ve sert olabiliyor. Buna benzer bir durum Türk gençliğinde de var. Dolayısıyla Kürt ve Türk genç neslin birbiriyle uzlaşma zemini bulması zor. 60’ları, 70’leri ve 80’leri görmüş, o dönemlerin acılarını çekmiş insanlar daha kolay uzlaşabilirler.

* Hükümetin demokratik açılım süreci başarısız olursa ne olur?

* Bölünürüz tarzı hamasi içerikli laflar etmek istemem. Ama süreç tehlikeye girer ve kesinlikle bu günleri ararız. Sorunun önünde sonunda çözüleceğine inanıyorum. Bunu iktidardakilerle Kürt halkının temsilcileri ortaklaşa çözeceklerdir. Bu işler sivil itaatsızlık yöntemleriyle zorlanarak daha fazla demokrasiyle geliştirilip halledilecektir. Tabi ki korkular aşılarak ve şartları zorlanarak.

* Yeni politikalarınızda sivil itaatsizlik yöntemlerinin çeşitlendirilmesi mi olacak?

* Şiddet dışı yöntemler, en makul olanı. Kürtler de bunu istiyorlar, demokratik siyasette ısrarcılar. Boykot sivil itaatsızlık tarzı olarak etkili oldu ve parti olarak önümüzdeki süreçte bunu öne çıkarmayı, çeşitlendirmeyi benimsiyoruz.

29 Ekim 2010 Cuma

Bekir Coşkun'un Cumhuriyet Gazetesi'ndeki ilk yazısı: 'Çok iş yaptık' diyor cumhuriyete kızan ahmak…

Cumhuriyet'te ilk yazı.. Erdoğan'a: 'Çok iş yaptık' diyor cumhuriyete kızan ahmak…

HaberTürk'ten çıkartıldıktan sonra Cumhuriyet Gazetesi'ndeki yazılarına 3 Kasım'da başlayacak olan Bekir Coşkun, Cumhuriyet Ankara'nın 29 Ekim özel sayısına başyazı yazdı. Coşkun, yazısında Erdoğan'ı ağır eleştiride bulundu: “Çok iş yaptık” diyor cumhuriyete kızan ahmak… İşte Bekir Coşkun'un 'Cumhuriyeti niçin yıkamazsınız?' başlıklı o yazısı:

Başınızı dört bir yana çevirip bakın; her şey Cumhuriyetin eseridir…

Şu şehirler, şu kasabalar, şu yollar, şu otomobil fabrikaları, şu üniversiteler, şu okullar, şu hastaneler…

Şu okul bahçesinde oynayan çocuklar…

Şu üniversiteli kız…

Şu sırtında bilgisayar çantası olan oğlan…

Son lokması ağzında, saçına tokasını takarken işine koşan kadın… Şu alnında yaşamın derin çizgilerini taşıyan duraktaki adam…

Ben…

Siz…

Hepimiz…

*

Türkiye Büyük Millet Meclisi…

Cumhurbaşkanı…

Başbakan…

İktidar, muhalefet, siyaset, seçim sandıkları, tümü Cumhuriyetin eseridir…

Cumhuriyetin koltuğuna oturmuş, Cumhuriyete burun kıvıran badem bıyıklı… Cumhuriyet olmasaydı inek güdecekti, Cumhuriyet adam etmiştir onu…

Cumhuriyetin eseridir…

Övünerek yaptıklarını söyledikleri her şey, ama her şey cumhuriyetin eseridir…

Türbanlısı…

Cüppelisi…

Yobazı dahi…

Tümü Cumhuriyet’in sağladığı özgürlük ortamının eserleridir…

“Çok iş yaptık” diyor cumhuriyete kızan ahmak…

Sekiz senede mi büyütüp de yetiştirdin; ekonomistleri, bankacıları, profesörleri, bürokratları, gemi, uçak, makine mühendislerini?.. O yolları yapan şantiye şefini, o dozer şoförünü, o haritacıyı, o kısım amirini, o plancıları?..

Pekiiii…

Cumhuriyet olmasaydı hangi toprak üzerine yapacaktın yol, hangi toprak üzerine kuracaktın fabrika?.. Hangi özgür-bağımsız ülkenin, hangi çağdaş okullarında büyümüş, hangi Batı gibi üniversitelerde okumuş insan gücü sana “çok iş yaptık” deme olanağını verecekti?..

Cumhuriyeti yıkma hevesiniz için dahi ona muhtaçsınız..

Onun demokrasisinden yararlanmak, onun özgürlük ortamına sığınmak, onun kurumlarını ve kurallarını kullanmak, onun koltuklarına oturmak, onun kıyafetini giymek, onun çatısı altında durmak zorundasınız…

Cumhuriyetin gücü de buradan gelir…

Bu yüzdendir; yıkamazsınız Cumhuriyeti…

Komünistler ‘Cumhuriyet’ resepsiyonuna neden katılmıyor?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 87. Yılı kutlanırken en ilginç kutlama mesajı TKP’den geldi. TKP, Türkiye Cumhuriyeti’nin fiilen bittiğini iddia eden mesajında, cumhuriyet mücadelesinin kaybedildiği anlattı.

İşte TKP’nin “Yaşasın Cumhuriyet” başlıklı mesajı:

Türkiye Cumhuriyeti bitmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin bitiş süreci 12 Eylül 1980'de gerçekleştirilen faşist darbe ile birlikte başladı. Cuntacı generallerin ülke ekonomisini teslim ettiği Turgut Özal'ın önce Başbakanlık sonra Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturması, ardından çeteci Çiller-Ağar ekibinin ülkeyi kan gölüne çevirmesi bu sürecin önemli halkalarıydı. Yılların gericisi Süleyman Demirel'in yeniden sahne alması, tarikatların devlet desteğiyle hızla siyasallaşması, Milli Görüş geleneğinin marjinal olmaktan çıkması, Türkiye Cumhuriyeti'nin bitiş sürecinde rol üstlenen aktörlerin devamlılığını gösteren tarihsel olgulardır.

Kendilerini sosyal demokrat olarak adlandıran siyasi parti ve liderler, sağ partilerin politikalarına destek olarak ve sola umut bağlayan kitleleri oyalayarak sürece katkı koydular. Gelişmelerden rahatsızlık duyan devlet içindeki bazı odaklar da, sermaye sınıfı ve emperyalist ülkelere bağımlılıkları ve sola düşmanlıkları nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti'nin tasfiyesi operasyonunun ekmeğine yağ sürdüler.

Türkiye Cumhuriyeti'ni bitiren sürecin son evresinin baş sorumlusu olan AKP, şu anda "Yeni Türkiye"nin de iplerini elinde tutmaya hak kazanmıştır.

12 Eylül'cü faşistlerden Tayyip Erdoğan'a, bu uğursuz sürecin kahramanlarını birbirine bağlayan, onların sola, emeğe, halka düşmanlıklarıdır. Cumhuriyete 87 yıl boyunca damga vuran sömürü düzenini yıkmak için mücadele eden, burjuva diktatörlüğünün devrimci bir müdahaleyle ortadan kaldırılması hedefini hiç gizlemeyen sola düşmanlığın Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkıma götürmesi kimseyi şaşırtmamalı.

Son yıllarda "cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkma" iradesinin gerçek sahibi olarak ortaya çıkan komünistlerin, aynı zamanda sermaye egemenliğinin yıkılması için mücadeleye çağrı yapması da çok şey açıklıyor.

Cumhuriyet fikri bundan sonra ancak sosyalizmde hayat bulabilir.

1923'te kurulan cumhuriyet bir tarihsel ilerlemeydi. Cumhuriyetle birlikte egemenliğini pekiştiren burjuva sınıfı ile bu tarihsel ilerleme arasındaki ilişki başından beri tutarsızdı, zaman içinde bu ilişki tamamen koptu ve egemen sınıf, Türkiye Cumhuriyeti'ni pek içine sindirememiş olan emperyalist ülkelerle birlikte cumhuriyeti kemirmeye başladı.

Solun, bu kemirmeyi önemsememesi, cumhuriyetin emekçi halk için birer kazanım anlamına gelen ve gericilik tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılan özelliklerine sahip çıkmaması düşünülemezdi bile.

Emperyalistler tarafından himaye edilip, gerici burjuvazi tarafından desteklenen sol görünümlü liberallerin şamatası sayılmazsa, başta komünistler olmak üzere Türkiye Solu, ilk günlerinden son evresine kadar "cumhuriyet" bayrağını onurla taşımış, o bayrağı kirleten sömürücü, işbirlikçi, gerici, faşist güruhtan bu ülkeyi kurtarmak için çaba harcamıştır.

Şimdilik başarısız olduğumuzu kabul ediyoruz.

Bu etabı kazanan Türkiye sağıdır, Türkiye gericiliğidir.

Türkiye Cumhuriyeti kemirile kemirile yok edilmiştir.

Sorun tek başına 1923'ün çok daha gerisine gidilmiş olması değildir, Türkiye geriye doğru, kaotik bir biçimde yuvarlanmaktadır. Serbest düşüşe geçen Türkiye'de halklarımızı bekleyen yıkım ve kırımdır.

Bundan kaçınmanın biricik yolu direnmek ve karşı hamle yapmaktır.

Gericiliği yeneceğimizden, cumhuriyeti eşitlik ve özgürlük bayrağı altında yeniden kuracağımızdan kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Yaşasın sosyalist Türkiye!
Yaşasın Cumhuriyet!"

Kemal Okuyan: İhtiyaç icat yaratır

soL.org.tr'nin Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite üyesi Kemal Okuyan ile, TKP'nin yaptığı "Cepheleşme Çağrısı"nın üzerine röportajı..

Türkiye Komünist Partisi'nin dün kamuoyuna yaptığı "Cepheleşme Çağrısı" çerçevesi belli bir "örgütlenme"ye çağrı olarak mı algılanmalı, yoksa henüz öneri, fikir aşamasında olan bir projeden mi söz ediliyor?
TKP'nin çağrısı, öncelikle Türkiye'nin, Türkiye'nin emekçi halkının ihtiyaçlarının ifadesi olarak değerlendirilmeli. Karşımızda bir Türkiye tablosu oluştu. Bu tabloya kafa tutacak, ona direnecek, nihayetinde onu değiştirebilecek toplumsal kaynaklar da var Türkiye'de. Önemli olan bu toplumsal kaynakları bir güç haline getirip, harekete geçirmek. İhtiyaç bu ve sol adına, devrimcilik adına, işçi sınıfı siyaseti adına bu ihtiyacı kimse inkâr edemiyor. TKP bu ihtiyacı dile getirmiş oldu. TKP bu ihtiyacı dile getirirken, son dönemde Türkiye'deki gidişata direnebilecek toplumsal kaynakların örgütsüzlüğünden kendine ve solun bütününe pay çıkardı. İster gerçekçilik deyin, ister özeleştiri. Nasıl algılandığının önemi yok. Geç ve yetersiz kaldık! Bu kadar basit.

Bu durumda "cepheleşme çağrısı" yalnızca bir ihtiyaca işaret edilmesi olarak mı algılanmalı? Bu somut bir öneri değil mi?
Siyasette bir ihtiyacın altı belirgin bir biçimde çiziliyorsa, bir "icat" da kapıda demektir. Bunlar TKP'ye ait şeyler değil. Genel olarak toplumun yüzünü sola dönen kesimlerinde, örgütlü emekçilerde, AKP'nin gerçekte ne anlama geldiğini kavrayan ve bundan kaygı duyanlarda ortak bir ruh hali görülüyor: Bir şey yapılmalı. Bu hep vardı, şimdiyse bayağı baskın hale geldi. TKP bu arayışın boşlukta kalamayacağını, ihtiyacın icat yaratacağını vurgulamış oldu ve bununla ilgili üzerine düşeni yapacağını ilan etti.

Ortak ruh halinden "solda birlik arayışı" mı anlaşılmalı?
Bundan çok daha fazlası anlaşılmalı. "Birlik" tek başına bir şey ifade etmiyor. Siz "birlik" olursunuz ama ortaya çıkan boşluğu doldurmaktan çok uzak kalırsınız ya da öyle bir iddianız olmaz. Konuya tam tersi yönden yaklaşılmalı: Türkiye'de bugün siyasi iktidarın karşısında emekçi halka dayanan, onu adım adım örgütleyip ayağa kaldıran bir seçeneğin yaratılması gerekiyor. Bu seçeneğin kendini var edeceği toplumsal kaynaklar, şu anda tek bir siyasi oluşumun örgütsel, siyasal, programatik sınırlarını aşan bir zenginlik ve dağınıklık içinde. Dolayısıyla başka biçimlere gereksinim var. Bu anlamda "solda birlik", eğer mevcut bazı siyasi yapıların aritmetik toplamını çağrıştırıyorsa, hiç de uygun bir adlandırma değil. Türkiye'nin daha cüretli, daha iddialı çıkışlara ihtiyacı var. Güçleri birleştirmek buna yaramalı, kendi başına hedef olmamalı. Öte yandan "birlik" arayışı pozitif bir enerji de yaratıyor, bunu da değerlendirmeliyiz elbette.

TKP'nin bu çağrıyı yapmadan önce EMEP, Halkevleri ve ÖDP yönetimleri ile paylaştığı öğrenildi. Çağrının muhatabı öncelikle bu siyasi parti ve örgütler mi?
Söz konusu hareketlerle belli bir hukuğumuz var. Görüşüyoruz, bazı platformlarda ortak hareket ediyoruz. Bütün bunları yaparken, "nasıl devam edileceği" de bir biçimde gündeme geliyor. Çağrımızı basından öğrenmeleri şık olmazdı elbette. Zaten bu çağrının anlamını, dostlarımızın yaklaşımlarını, neler yapılabileceğini en kısa sürede birlikte değerlendirebileceğimizi düşünüyoruz. Ama bu çağrının çerçevesini siyasi öznelerle sınırlamak doğru değil. Az önce de söylediğim gibi, toplumsal kaynaklara odaklanan bir mücadele hattı öneriliyor. Dolayısıyla bu protokoler bir çağrı değil, kamuoyuna yapılmış bir çağrıdır. Bir cepheye değil cepheleşmeye çağrı var ortada. Henüz örgütsel formuna ilişkin bir şey söylenmeyen, çerçevesi ve ilkelerine ilişkin ayrıntılara girilmeyen, yalnızca hangi ihtiyacı karşılayacağı ve doğrultusuna açıklık getirilen bir cepheleşme. Bunun ötesine geçmek için elbette dostlarımızın yaklaşımını göreceğiz, onlarla birlikte ortak irade oluşturmanın yollarını arayacağız ve belki başkalarıyla da…

Öngördüğünüz bir takvim var mı?
Soru "zamanımız var mı" diye değiştirilebilir. Zamanımız kalmadı. Bu ihtiyaç pat diye kafamıza düşmedi. Uzun süredir hemen herkes bir biçimde benzer şeyleri tartışıyor. Elbette yeni ögeler eklendi tabloya. Örneğin bir yıl öncekinden daha farklı bir noktadayız. Ama her durumda fazla zamanımız yok. Bu ihtiyaç bir kenarda duracak, biz de başka şeyler yapacağız! Ciddi olmaz.

Diğer siyasi özneler aynı yakıcılığı hissetmeyip farklı önceliklerle hareket ederlerse? Açık soracak olursak, ortak davranmak konusunda anlaşılamazsa?
Kötü olur. Ama ihtiyaç ortadan kalkmaz. Türkiye'de AKP'ye, onun temsil ettiği zihniyete teslim olmamaya kararlı toplumsal güçlerin cephesi mutlaka ortaya çıkar. Hemen her yerellikte bu doğrultuda bir arayış var. Bu öyle ya da böyle karşılık bulacak. TKP bu arayış doğrultusunda hareket edeceğini ilan etti. Bu doğrultuda çalışmalara başlaması da doğal.

Nedir bu çalışmalar?
Bir boyutu birlikte hareket ettiklerimizden başlayarak siyasi oluşumlarla ortak bir zemin sağlamak. Diğer bir boyutu Türkiye'de şu ya da bu düzeyde örgütlülüğü temsil eden, baştan beri üzerinde durduğumuz toplumsal kaynaklarla ilişkilenmiş kurumsallıklarla etkileşim içine girmek. Diğer boyutu ise, sözü edilen toplumsal kaynakların israfını derhal engellemek.

TKP bir cepheleşme çağrısından söz ediyor. Yurtsever Cephe ne olacak?
Yurtsever Cephe, başka bir dönemde, ilişkili ama farklı ihtiyaçlardan doğmuştu. Irak'ın işgali ile somutlanan emperyalist müdahalelere karşı durmak temel eksendi. TKP kendi siyasal çizgisi etrafında ama kendisinden ibaret olmayan bir hareket yaratmaya çalışıyordu. Başka siyasi öznelere açmamak, bir koalisyona dönüştürmemek konusunda gizlenmeyen bir yaklaşım vardı. Yurtsever Cephe bu yaklaşım doğrultusunda belli bir işlev üstlendi. Ama bugünkü ihtiyaç Yurtsever Cephe ile ya da benzer bir mantıkla kurulacak bir cephe ile karşılanamaz. Bu anlamda TKP'nin cepheleşme çağrısı ile Yurtsever Cephe arasında şu anda bir ilişki kurulmamalı.

Partinin aynı anda hem 29 Ekim hem de cepheleşme çağrısı yapmasının özel bir nedeni var mı?
Parti Merkez Komitesi iki hafta üst üste toplandı ve siyasal konularda önemli kararlar aldı, değerlendirmeler yaptı. Bu karar ve değerlendirmeleri kamuoyu ile paylaşıyoruz. İki açıklamanın üst üste gelmesinin bir nedeni bu. Öte yandan, "Türkiye Cumhuriyeti bitti" saptaması ile "cepheleşme ihtiyacı" yaşanan aynı sürecin ürünü. Alakasız şeyler değiller elbette. Bir de dediğim gibi zaman yitirmeme kaygısı söz konusu. Bundan sonra gecikilen her günün maliyeti çok yüksek. Hovardalık zamanı değil.

28 Ekim 2010 Perşembe

Türkan Albayrak: 'Açlık Grevi'nde!

100’ü aşkın gündür direnişte olan Paşabahçe Devlet Hastanesi işçisi Türkan Albayrak, açlık grevine başlayacağını duyurdu.

100’ü aşkın gündür, işten atıldığı Paşabahçe Devlet Hastanesi’nin bahçesindeki çadırda direnişte olan temizlik işçisi Türkan Albayrak, Cuma günü açlık grevine başlayacağını duyurdu.

Kendisine işçilerin, yoksul halkın destek verdiğini, yürüyüşler yapıldığını, binlerce dilekçe verildiğini ama talebinin kabul edilmediğini belirten Albayrak, “Mevcut direnişimle sonuç alamadım. Haklı, demokratik, meşru talebim karşılanmadı. Benim tankım-topum yok. Benim yasa çıkarma, karar verme gücüm yok. Kendime ait bir bedenim ve bir iradem var. İşte ben de bedenimi mücadele silahım yapıp, açlık grevine başlıyorum” dedi.

Türkan Albayrak, tüm emekçileri direnişini desteklemeye çağırdı.

Türkan Albayrak’ın yanındayız...
Tüm bileşenleri Türkan Albayrak'a destek olmaya çağırıyoruz….

Türkan Albayrak - Paşabahçe Direnişi
www.pasabahcedirenisi.blogspot.com

27 Ekim 2010 Çarşamba

Taraf Kürtlere ikiyüzlü davranıyor! (Dosya - 3)

'AKP DEVLET İÇİNDE KURUMSALLAŞTIKÇA
TARAF'IN SAF TUTUŞU NETLEŞTİ'
Taraf Gazetesi'nde iki yıl politika editörü olarak çalışan deneyimli gazeteci (Taraf Gazetesi eski Politika Editörü) İnci Hekimoğlu, dosyayla ilgili sorularımıza tek tek yanıt vermek yerine genel bir değerlendirme yapmayı uygun bulduğunu belirterek, "isimler üzerinden değerlendirme yapmayı da anlamlı bulmuyorum. Çünkü isimler önemsiz, isimleri orta çıkaran iç ve dış dinamiklerin asıl önemli olduğunu düşünüyorum" sözleriyle aslında Türkiye'de yaşanan sürecin de altını çizerek başlıyor Taraf'la ilgili değerlendirmelerine. Kendi deyimiyle Taraf'ın mutfağında, dahası beyninde iki yılını geçiren İnci Hekimoğlu, çalıştığı süre içerisinde hiçbir zaman kimseden bir talimat almadığını söylüyor ancak yayın politikasında da hiç etkilerinin olmadığını ve olamayacağını anlamasının son 6 ay içinde netleşmeye başladığının altını çiziyor: "Tamamen gazetecilik derdi olan ben ve benim gibi insanları, sistemli biçimde pasifize etmeye, dışlamaya başladılar. Aslında belki şöyle denebilir; AKP devlet içinde kurumsallaşmaya başladıkça, gazetenin saf tutuşu da paralel olarak netleşmeye başladı."

İşte İnci Hekimoğlu'nun Taraf'la ilgili değerlendirmeleri...

Şöyle başlarsam; gazeteden politik tavır nedeniyle istifa etmiş bir tek kişiyi biliyorum. Onun dışındakilerin en azından deklare ettikleri gerekçeler ‘politik’ değildi. Ama ‘ilkesel’ denebilir.

Şu vardı; -en azından istifa edenler açısından- gazetenin çıkışından bir süre sonra ‘politik’ gerilimler de oluşmaya başlamıştı. Tabi bu noktada ‘politik’ konuların neler olduğunu iyi tanımlamak gerekir. Bana göre; maaş verilmeyişi, verilmeyeceğinin haber verilmeyişi, çalışanlara hem bir tür ‘yoldaş’ muamelesi çekip, hem de yoldaşlığın gereğinin yerine getirilmemesi, kadın, işçi, memur, çevre, enerji, sağlık gibi pek çok konuda haber seçiminin objektif ve evrensel gazetecilik kriterlerine göre yapılmaması da birer politik tavır gerektiriyordu. En azından benim politika servisi şefliği ve ardından haber koordinatörlüğü yaptığım dönemde, bu konuların her biri nedeniyle defalarca gündem toplantılarında tartışmış ve gerilim yaşamıştım. Ve maalesef eklemeliyim ki; bu saydığım konularda gösterilen yanlı tutum, belli çıkar gruplarının ya da iktidarın politikalarını destekleyen yayın yapan tek gazete de Taraf değil. Hatta şunu söylemek gerekir; ‘merkez medya’ içinde yer alan bunun aksi yayın yapan tek bir gazete yok.

Taraf’ı farklı kılansa; ilk kez ‘Beyaz Türklerin’ çıkardığı bir gazetenin asker tabusuna çarpıcı bir cesaretle dokunabilmesi oldu. Bu tabuya dokunması, bana göre desteklenmesi gereken bir tavırdı.

Bir tek örnek vermek istiyorum. Dağlıca’da ve diğer bazı karakol baskınlarında olup bitenleri es geçiyorum. Taraf hiçbir şey yapmadıysa bile, esir alınan sekiz eri ‘vatan haini’ ilan eden merkez medyanın milliyetçi yayın organlarının yalan yayın yaptığını ortaya çıkardı. Hepimizin eskilerden beri tanıdığımız karanlık kalemlerin yazdığı hikayelerin asılsızlığını deşifre etti. O sekiz erin bir linçten kurtulmuş olması bile yeterlidir.

'HABERCİLİK YERİNE ZARFÇILIK YAPILMAYA BAŞLANDI!'
Ancak; Taraf çıkışından yaklaşık bir yıl sonra, yavaş yavaş önce yayın politikasında sonra yönetim kadrosunda değişikliğe gitmeye başladı. Gazeteden kendi giden Metin Soysal, Alev Er ve arkasından ben oldum. Benden sonra da Ankara Büro bıraktı.

Metin ve Alev için yayın politikası değil bildiğim kadarıyla yönetim politikasıydı sorun. Benim içinse her ikisi de etken oldu. Çünkü giderek habercilik yerine zarfçılık yapılmaya başlandı. Kaynağını da hiç merak etmedim. Önceleri, yayın politikasının bunu çağırdığını düşündüm. Çünkü şu da gerçek ki; ilk başlarda gelen bilgiler başka gazetelere de gidiyor ama kimse yayınlamaya cesaret edemiyordu.

'SON ALTI AYDA YAYIN POLİTİKASINDA
ETKİMİZİN OLMADIĞINI ANLADIM'
Ama sonraları gazetenin misyonu tartışılır hale geldi. Gazetenin mutfağında, daha da ötesi tam beyninde çalışmış biri olarak, hiçbir zaman kimseden bir talimat almadım. Ama yayın politikasında da hiç etkimizin olmadığını ve olamayacağını anlamam son 6 ay içinde netleşmeye başladı. Tamamen gazetecilik derdi olan ben ve benim gibi insanları, sistemli biçimde pasifize etmeye, dışlamaya başladılar. Aslında belki şöyle denebilir; AKP devlet içinde kurumsallaşmaya başladıkça, gazetenin saf tutuşu da paralel olarak netleşmeye başladı. Demokrat, özgürlükçü filan gibi iddialı bir misyonla çıkmasına rağmen, ne gazetenin iç işleyişinde ne de yayın politikalarında bu iddialar hayata geçti.

Çalışanlara adeta ‘para da vermesek bizimle çalıştığınız için mutlu olmalısınız’ tavrı gösterilmeye başlanırken, yayın politikasında da AKP’ye her koşulda tam destek politikası sürdürülür oldu.

KÜRT DOSTU GÖRÜNEREK
KÜRTLERİ PARÇALAMAYA YÖNELİK YAYIN İZLEDİLER!
En çarpıcı örneklerden biri de Kürt meselesindeki tavırdır. AKP yanlısı Kürt yaratılmaya çalışılmasına, AKP yanlısı Kürtlerle bildik devlet politikalarını sürdürmeye destek verilmeye çalışılması en görünen ‘misyon’larından biri oldu. Yani başta Kürt meselesi olmak üzere işçi, memur, çevre, enerji gibi konularda da tam bir ikiyüzlü yayın politikası izlenir oldu. Yine baştaki iddialarına 180 derece zıt; insan hakları ihlallerini görmezden gelir oldular. Birkaç haber yapıp sözüm ona Kürt dostu gibi görünürken, asıl olarak Kürtleri parçalamaya yönelik bir yayın izlediler. Ama sistemli hak ihlallerini, özellikle de polisin yaptığı ihlalleri görmemeye çalıştılar.

BAŞÖRTÜSÜ DİZİ YAPILDI,
GÖBEĞİ AÇIK ELBİSE GİYEN ÖĞRENCİNİN
MAĞDURİYETİ GÖRMEZDEN GELİNDİ
Yine bir örnek; başörtülü bir öğrencinin diploma töreninde kürsüden indirilmesini neredeyse dizi halinde haber yaparken, bir ilkokul öğrencisinin okul töreninde göbeğini açıkta bırakan bir elbise giydiği için sahneden indirilmesi haber olamadı.Yine bu gazetenin Ergenekon sürecinde bu kadar aktif rol oynarken Özel Harp Dairesi’ni tartışma konusu yapmaması tuhaf değil mi? ‘Derin Devlet’e karşı çıkarmış gibi görünenlerin, Özel Harp Dairesi’nin şeffaflaştırılması için hiç çaba göstermeyişi bir anlam ifade etmez mi?

TARAF'IN CESARETİ AKP KONTROLÜNDEKİ
DEVLETE KAFA TUTMAKTAN İBARETTİR!
Bana göre şu açık ki; Taraf’ın cesareti AKP kontrolündeki bir devlete kafa tutmaktan ibarettir! Bu tür ‘misyon’ gazeteciliği de, elbette döneme ilişkin, bazı isimleri yaratır. Yaratmak zorundadır. Ama süreç tamamlanıp, iktidarın da medyasının da devri tamamlandığında, bu isimlerin çoğunun ortalıktan yok olduğunu görürsünüz. Dönüp geçmişe bakın, pek çok örnek bulursunuz. Bu tarz gazetecilikten kalabilen isimler de hiç iyi anılmamıştır.

AKP DEVLETİ İSTEDİĞİ GİBİ KULLANIYOR
‘Türk’
basını 90’lardan bu yana çok kötü sınav veriyor. Asıl dönüşüm; ‘kupon gazeteciliği’ ile başladı. Ve kötüleşerek sürüyor. Medya genellikle Türkiye’de milliyetçi ve faşizan bir dil ve politika izledi. Şimdi değişen AKP anti-demokrasisiyle, TSK anti-demokrasisi arasında tercih yapan medya olması. Ama bu Taraf ya da bazı ‘demokrat’ların sunmaya çalıştığı gibi devlet-yurttaş temsilcilerinin çatışması değil. İkisi de eşit oranda anti-demokratik ve milliyetçi militer devletle- cemaat devleti arasındaki çatışmadır. Hatta artık çatışma da kalmamıştır. AKP dün mağduriyeti temsil ediyor olabilir ama bugün her anlamda iktidardır. Ve tıpkı kendisinden öncekiler gibi devletin tüm yapılanmalarını (görünen ya da görünmeyenler dahil) kendi kontrolüne almış ve istediği gibi kullanabilir durumdadır. Bana göre; asıl tehlike de demokratların, aydınların bunu hâlâ görememesidir. Ve gerçek bir sosyal demokrat seçeneğin bile çıkamamasıdır. Son bir şey ekleyeyim; Türkeş şunu söylemiştir: “Biz hiç iktidara gelemedik ama ideolojimiz hep iktidarda oldu.” Şimdi değişen tek şey; bu ideolojinin dini tandanslı, küresel sermayeye uyumlu, ulusal değil küresel ekonomiye açılmış kanadının iktidarda olması. Zaten bu nedenle iktidarda!

26 Ekim 2010 Salı

Taraf’ta Hakan Şükür kavgası nasıl oldu? (Dosya - 2)

Odatv.com’un Taraf Gazetesi’ni konu alan “Dosya” mahiyetindeki yayınları devam ediyor. Bu kez Onur Yazıcıoğlu’nun (Taraf Gazetesi eski Spor Muhabiri) ile röportajı.. Röportaj Taraf gazetesinin dosyası niteliğinde demiştik daha önce ki yayımladığımız daha önce ki yazıda. İşte önemsediğimiz röportajın 2. perdesi.

'TARAF TARTIŞMASIZ SAĞCI BİR GAZETEDİR!'
Taraf' Gazetesi'nin spor servisinde çalıştığı dönemde birçok tartışılan habere imza atan genç gazeteci Onur Yazıcıoğlu, Hakan Şükür'ün Kutlu Doğum Haftası'yla ilgili bir açıklamasından dolayı eleştiren bir haber yapınca, önce Yıldıray Oğur, ardından da Ahmet Altan tarafından eleştirildiğini anlatıyor. Gazete yönetiminin bu eleştirisinin ardından istifa kararı aldığını söyleyen Yazıcıoğlu, Ahmet Altan'la yaşadığı bir diyaloğu da "Bir defasında odasında bana 'şu haberleri neden yapmıyorsunuz?' diye çıkıştığında, sözünü ettiği haber spor sayfasının dörtte birini kaplıyordu. 'Sayfaya baksaydınız, bu konuşmayı yapmazdık' şeklinde bir yanıt vermiştim" sözleriyle anlatıyor ve ekliyor: "Ahmet Altan’ın kendi köşesi dışında gazetenin bir yerini okuduğunu sanmıyorum. Derdi gazetecilik olan bir insan değil. Güçlü bir ego, gereksiz bir kibir, bol miktarda cehalet gördüm kendisinde."

-Taraf Gazetesi büyük iddialarla yayına başladı ve ardından çok tartışılan manşetlere imza attı. Sizin Taraf'la yolarınız nasıl kesişti?

-İş aradığım bir dönemde, bir arkadaşım arayıp yeni bir gazetenin çıkacağını ve spor ekibi kurulacağını söyledi. Bana da “burada çalışmayı düşünür müsün” diye sordu. Gittim, görüştüm, işi kabul ettim. Daha gazetenin ismi bile belli değildi. Önce 'İkinci Cumhuriyet' ismi üzerinde durdular ama neticede adı 'Taraf' oldu.

-Ergenekon iddianamesi sürecinde yaptığı yayınlar çok tartışıldı. Özellikle Önder Aytaç ve Emre Uslu'nun yazıları... Siz bir gazeteci olarak Taraf'ın bu tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Bazı insanlar bulundukları konumdan dolayı edindikleri bilgileri kamuoyuyla paylaşmak adına, gazeteci olmadıkları hâlde gazetecilik yapabilirler, bence bunda bir sakınca yok. Ancak yine bulundukları konumdan edindikleri 'güvenirlikle' kamuoyunu manipüle etmeye başlarlarsa iş değişir. Orası sorgulanması zor bir hâl alır. Radikal’de yazan Akif Beki’nin durumu da buna benzer. Ergenekon sürecinde, Taraf’ta kilit rol oynayan isim Önder Aytaç ve Emre Uslu’dan ziyade, muhabir Mehmet Baransu’dur. Hâlâ ele geçirdiği birçok belgenin kaynağı meçhul. Taraf’ın sükse yapan birçok haberini ve manşetini gazeteye getiren muhabir Mehmet Baransu. “AKP’yi ve Fetullah Gülen’i bitirme planı” bunlardan en önemlisi. “Balyoz darbe planı” bir diğer çok önemli haberdi. Baransu her seferinde belgelerin Taraf’a bir bavul aracılığıyla geldiğini açıkladı.

YILDIRAY OĞUR, 'KEŞKE 12 EYLÜL'DEN ÖNCE DE
ORDUDA FETHULLAHÇILAR OLSAYDI' DİYE YAZDI
-Sol içerisinde de' militarist-darbeci' vs gibi kavramlarla bir tartışma yürütüldü. Taraf ve Birgün gazeteleri arasında da sürdü bu tartışma. Taraf'a yönelik ağır eleştirileri de beraberinde getirdi bu süreç. Gülen cemaati ile ilgili finansal bağlantılar olduğu iddiaları var. Taraf siyaseten nasıl bir çerçevede duruyor?


-Birgün’ün ciddiye alınacak bir tarafı yok. Birgün’ün hâliyle Türkiye solunun hâli neredeyse aynı. Gündem belirleyemeyen bir gazete. Taraf’ın Birgün’e yüklenmesi ancak orantısız güç kullanımı olur. Birgün militarist olsa ne fark eder olmasa ne fark eder? Her gün aynı 5 bin kişi alıyor gazeteyi. Taraf, tartışmasız bir şekilde sağcı bir gazetedir. Birçok köşe yazarı, açık açık AKP’yi desteklediğini ifade ediyor. Gülen cemaatiyle bir bağları olmadığını ifade ediyorlar. Şimdi ben size hiçbir belge gösteremem 'alın bu da cemaatle Taraf’ın bağıdır' şeklinde. Ancak Hanefi Avcı’nın kitabının yayımlanmasından sonra Yıldıray Oğur’un yazdığı bir yazıda yaklaşık olarak 'Keşke 12 Eylül’den önce de ordunun içinde Fethullahçılar olsaydı da darbeye engel olunsaydı' ifadeleri bulunuyordu.

-Taraf'ın sağcı bir gazete olduğunu söylediniz. Bunu biraz daha açarsanız...

-Bunda açıklama gerektiren bir şey yok. İktidar politikalarını birebir destekleyen, AKP’ye açıkça birçok köşe yazarıyla destekleyen, muhafazakâr bir gazete Taraf. Rasim Ozan Kütahyalı, Roni Margulies, Yıldıray Oğur, Ahmet Altan, Yasemin Çongar, HaberTürk’e geçmeden Amberin Zaman, Alper Görmüş, Etyen Mahçupyan ve hatta Ümit Kıvanç ve hatta Murat Belge, defalarca AKP’yi destekleyen yazılar yazdı. AKP’yi desteklemek yani neoliberal ilkeleri benimsemiş, dini ideolojisinin merkezine koymuş bir partiyi desteklemek sağcılık değil de nedir?

'HAKAN ŞÜKÜR'Ü ELEŞTİRİNCE
OĞUR VE ALTAN DA BENİ ELEŞTİRDİ'
-Diyelim ki Taraf’ın cemaatle bir bağı yok. Peki cemaatten bir insan bu köşe yazısını yazsaydı, cemaati bundan daha güzel savunabilir miydi? Bence Avcı’nın kitabından sonraki süreç, Taraf için turnusol işlevi görmüştür. Biz spor servisinde çalışırken Hakan Şükür’ün bir derbi öncesi 'kutlu doğum haftasına' gönderme yaptığı bir demecini eleştirdiğimizde, hiç üzerine vazife olmadığı hâlde bu yazımızı eleştiren isim önce Yıldıray Oğur, sonra Ahmet Altan oldu. İstifa kararımı o zaman almıştım.

-Neler yaşandı bu konuda, biraz açar mısınız?

-Bizim çalıştığımız dönemde Yıldıray Oğur yazıişleri müdürü değildi. Sadece köşe yazarı ve politika muhabiriydi. O sezon Fenerbahçe-Galatasaray derbisi (Galatasaray-Fenerbahçe de olabilir, net hatırlamıyorum) Hz. Muhammed’in doğum günü olarak kabul edilen 'Kutlu doğum haftasına' denk gelmişti. Şükür kamuoyuna derbiyle ilgili açıklamada bulunmuş, derbi maçının 'bu özel günde' oynanmasına istinaden 'bugüne yakışır bir maç olsun' gibi bir açıklama yapmış ve insanlara çocuklarını Hz. Muhammed’i örnek alarak yetiştirmelerini öğütlemişti.

YILDIRAY OĞUR'A, 'CEMAATÇİ OLDUĞUN İÇİN
ŞÜKÜR'Ü SAVUNUYORSUN' DEDİM
Bizce bu açıklama bir sporcunun yapmaması gereken bir manipülasyonu barındırıyordu. Biz de 'din işleriyle futbol işlerini karıştırdı' gibi bir başlık atmıştık. Ertesi gün de Şükür geri adım attı, 'yanlış anlaşıldığını' söyledi. Fakat ertesi gün çıkan gazetede Yıldıray kişisel olarak başlıktan rahatsızlık duymuş, beni Fenerbahçeli olduğum için bu başlığı atmakla suçladı. Ben de kendisine 'o zaman sen de cemaatçi olduğun için Şükür’ü savunuyorsun' diyerek konuyu ajite ettim. Yıldıray futbolcuların bu yönde açıklama yapmalarında bir sakınca görmediğini söyledi, ben kendisinin bu fikrinin beni hiç ilgilendirmediğini söyledim. Ertesi gün Yıldıray’ın ifadelerinin aynısı, Ahmet Altan tarafından yazı işleri toplantısında dillendirildi. Olay bu kadar.

MÜDÜRLER İŞTEN ÇIKARMAKLA TEHDİT ETTİLER
-Taraf çalışanlarının yaşadığı maddi sorunlardan siz de etkilendiniz mi?


-Bizim çalıştığımız dönemde sadece gecikme olmuştu. Bunun dışında Alkım’ın çıkardığı F Dergisi’nde kalan 1-2 yazı telifim dışında kayda değer bir etkilenme yaşamadım. Ancak biz çıktıktan sonra birçok arkadaşım kirasını bile ödeyemez hâle geldi, büyük bir geçim sıkıntısı içine düştü. Ama bu süreçte Ahmet Altan işe Jeep’iyle gelmeye devam etti. Taraf’ın solculuğu bu kadar işte. Ayrıca sağda solda, solcu olduğunu iddia eden bazı Taraf müdürleri, insanları işten çıkarmakla tehdit ettiler, gazeteyi maliyeye şikayet eden çalışanlara karşı gazete yönetimiyle hareket ettiler.

AHMET ALTAN KENDİ KÖŞESİ DIŞINDA GAZETEYİ OKUMAZ!
-Gazete içerisinde Ahmet Altan'ın çalışanlara karşı agresif tutumuna yönelik eleştiriler oldu. Sizin bu konuda yaşadığınız bir şey oldu mu?

-Ben ve birlikte istifa ettiğimiz arkadaşlarım; hiçbir medya patronunu 'kral' olarak görmedik, bundan sonra da görmeyiz. İşverenimizdir hepsi bu. Ha Ahmet Altan’ı tanıma şansımız (şans demek de bir tuhaf tabii) oldu mu? Evet. Bir defasında odasında bana 'şu haberleri neden yapmıyorsunuz?' diye çıkıştığında, sözünü ettiği haber spor sayfasının dörtte birini kaplıyordu. 'Sayfaya baksaydınız, bu konuşmayı yapmazdık' şeklinde bir yanıt vermiştim. Ahmet Altan’ın kendi köşesi dışında gazetenin bir yerini okuduğunu sanmıyorum. Derdi gazetecilik olan bir insan değil. Güçlü bir ego, gereksiz bir kibir, bol miktarda cehalet gördüm kendisinde. Bir romancının, edebiyatçılardan alıntı yaparak yazı yazmasını beklerdim. Oysa Taraf’taki birçok yazısında, tarihin büyük komutanlarından alıntı yapmıştır. İyi bir tarama yaparsanız bunu görürsünüz. Derdinin militarizmle mi, TSK’yla mı olduğunu henüz anlamış değilim. Birçok defa Taraf’ın haber atlamasının problem olmadığını söyledi yazı işleri toplantılarında. Gazete az dahi satsa, yaptığı haberlerin ilgili yerlere (neresi olduğunu bilmiyorum) mesaj vermek gibi bir özelliği olmalıymış. Son cümlemi anlamanız için Ahmet Altan’la 1 saat geçirmeniz yeter. 'Ahmet Altan gazete çıkarırsa bu çok iyi olmak zorundadır' diye defalarca ortalık yerde bağırdığını hatırlıyorum. Biz 11 ay Taraf’ta çalıştık. Son ayımızda maç yazılarını Anadolu Ajansı’ndan aldığımızı sanıyordu. Oysa o yazıların tamamı bizim kendi üslubumuzla, maç izleyerek yazdığımız yazılardı. Politika sayfaları, birinci sayfa onu ilgilendiriyordu. Kültür-sanat, yaşam, spor vs. bölümleri hiç umursamaz Ahmet Altan.

'TARAF, TARTIŞMA KÜLTÜRÜNDEN YOKSUN
BİR GÜRUH YARATTI'
-Son olarak şunu sormak istiyorum; Taraf'ı Türk basını içerisinde genel olarak nereye koyuyorsunuz?


-Hakkını da vermek lâzım. Ergenekon davası, Türkiye açısından önemli bir dönemeç oldu. Ortada bir çete var belli ki ve bunun ifşasında Taraf başrolü oynadı. Fakat süreç içerisinde köşe yazarlarının, olayları sadece bu perspektiften değerlendirmesi, kendi gibi düşünmeyen herkesi 'ulusalcı' ya da 'Ergenekoncu' olarak lanse etmesi, Ergenekon suçlularının dahi temize çıkmasına yol açtı, yol açmaya da devam ediyor. Çünkü gazetecilik yapmıyorlar, ellerindeki verileri asla sorgulamıyorlar. NTV-Muhsin Yazıcıoğlu haberlerindeki skandal düzeyindeki hata ve bu hatayı kabullenmeyişleri bunun en güzel kanıtı. Bir diğer problemse şu: Türkiye’de Taraf okurları ve Taraf çizgisindeki kitle, Taraf’ın yorumları dışında hiçbir şey konuşup söylemiyor. Tartışma, analiz gibi becerilerden yoksun bir güruh yarattı bu gazete. Bu kötü bir kültürlenme örneğidir. Taraf okuru ve sempatizanı (evet gazete sempatizanı) hiç kimseden, bir mesele hakkında ayrışan yorum duymadım, okumadım. Çok sesliliği savunur gibi yapıp, tek sesliliğin, dogmatik düşünme biçiminin dik âlâsını yapıyor ve bu yaklaşımı okurlarına yansıtıyor bu gazete.
.
Ayrıca Taraf ideolojisini oturtan bazı isimlerin eski Aydınlık dergisinde yöneticilik yaptığını biliyoruz. Bizim çalıştığımız dönemde politika muhabirliği yapan ve cevvalce 'anti-Ergenekoncu' çıkışlar yapan bazı arkadaşların, bundan 10 yıl önce üniversite sıralarında İşçi Partisi’ne üye toplamaya çalıştığını da biliyorum. Dün İşçi Partili olup, bugün Ergenekon Çetesi’nin düşmanı olmak bir gazetecilik sorunu değil, insani bir duruş sorunudur.

MEYDAN 'SOLCU TAKLİDİ YAPAN LİBERAL TARAF'A KALDI'
Son söz olarak: Taraf’ın en çok ayıplanması gereken şey, solculara solculuk dersi vermeye yeltenmesidir. Siz hiçbir solcunun bir sağcıya nasıl sağcı olması gerektiğini anlattığına tanık oldunuz mu? Başta Yıldıray Oğur ve Ahmet Altan olmak üzere birçok Taraf yazarı bu ayıba imza attı, daha da atacak. Olmayan düşmana saldırmak kolay. Keşke Türkiye’de antimilitarist-enternasyonalist çizgide bir sol olsaydı da meydan 'solcu' taklidi yapan 'liberal' Taraf’a kalmasaydı.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Taraf'ın ismi aslında ne olacaktı? (Dosya - 1)

Odatv.com'dan Yusuf Yavuz'un Ahmet Meriç Şenyüz (Taraf Gazetesi eski Politika Editörü) ile bizim de önemsediğimiz röportajı.. Röportaj Taraf gazetesinin dosyası niteliğinde. İşte önemsediğimiz bu röportajın ayrıntıları.

'TARAF'TAKİLER, OBAMA'YA İMAN ETMİŞLER!'
Ahmet Meriç Şenyüz, gece editörü olarak çalıştığı Radikal'den Taraf'a geçen çok sayıda gazeteciden biriydi. Politika editörü olarak Taraf''ta işe başladığı günleri, "Taraf'ı bir patron gazetesi gibi görmeyip, böyle beraberce bir öğrenci gazetesi çıkartıyormuşuz gibi sorunları görmezlikten geldik" diye anlatan Şenyüz, Ergenekon operasyonlarında sürecinde, İlhan Selçuk, Perinçek ve Alemdaroğlu'nun sabaha karşı evlerine yapılan baskınla gözaltına alındıkları gün Taraf'ta yaşananları sorgulamaya başlıyor. "Burada demokrat olduğunu söyleyen gazete, bu olaya alkış tutan, yücelten, üzerine üzerine vuran bir yayın yaptı. Zaten ben o günden sonra iki gün gazeteye gitmedim" sözleriyle çalıştığı gazetenin tavrını eleştiren Şenyüz, o dönemde Taraf'ta yaşananları anlattı.

Taraf, başlangıçta solda belirli bir beklenti yaratak yayına başladı. Ancak belirli bir aşamadan sonra politik tartışmaların odağı oldu. Sen nasıl bir süreç yaşadın Taraf'ta?

-Taraf'ın solda bir boşluğu dolduracağına, solcu bir yayın yapacağına ilişkin beklenti, eğer varsa, solun kendisinden kaynaklanan bir beklentiydi. Taraf, hiçbir zaman solcu olduğunu filan iddia etmedi. Yasemin Çongar'ın duruşu, yeri belli. Ahmet Altan ve Alev Er de öyle. Bu isimlerin hiçbiri 'biz solculuk yapacağız' filan demediler. 'Biz liberal bir gazete yapacağız' dediler. Biz de bunu bilerek gittik. Yani Taraf'a giden solcu gazeteci arkadaşlar arasında 'burada solcu gazete yapılacak, bunun için gittik ve hayal kırıklığına uğradık' diyen varsa, bu çok dürüstçe olmuyor.

-Nasıl bir başlangıçtı?

-Ben o dönemde Radikal'de gece editörlüğü yapıyordum. Ardından Taraf'tan bir teklif geldi. Bir de gece çalışmaktan yorulmuştum. Taraf'ta politika editörlüğü yapacaktım. Mesleki açıdan da bir adım ileriye geçmek olacaktı benim için. Bu arada Taraf'ta çalışan bir arkadaşım, gazetenin liberal olmakla birlikte demokrat olduğunu, yazı işleri toplantılarında herşeyin konuşulabildiğini vs. söyledi. Ben de sonuçta holding medyasında çalışıyordum, devrimci gazetecilik filan yapmıyordum yani. Bu açıdan çok da farklı olmaz diye de düşündüm. Ama böyle bir 'misyon gazetesi' olacağını tahmin edememiştim.

-Misyon gazetesi derken neyi kastediyorsun?

- Benim görüşüme göre Taraf, doğrudan Amerika'nın bu dönemdeki politikalarının sözcüsü durumunda. Böyle konumlandı. Bir operasyonun parçası gibi davrandı. Burada, 'Taraf'taki şu kişi CIA'den, Soros'tan para alıyor' gibi bir iddiada bulunmuyorum. Bunu özellikle belirtirseniz sevinirim. Ancak bu ilişki parasal değil, gönüllü bir ilişki. Buradaki kişiler, Amerika'nın dünyaya demokrasi getireceğine inanmışlar. Obama'ya iman etmişler. Bu açıdan iyi bir şey yaptıklarını da düşünüyorlar. Ahmet Altan'ın yazılarındaki özgüveni okursanız, çok iyi bir şey yaptığını düşünüyor ve bundan emin olarak anlatıyor düşüncelerini. Çok vicdani ve insani bir yerde durduğunu düşünüyor. Bunların hepsi poz, yapmacıklık falan da değil bana gore, inanarak yazıyor. Ben Taraf’ın Amerikan politikalarının doğrudan sözcüsü olduğunu düşünüyorum. Ergenekon operasyonları sürecinde daha da belirginleşti bu. Hatta Taraf'ın kurulup gündem yaratan bir gazete haline gelmesi Ergenekon operasyonuyla koşut bir şekilde gelişti. Tabii bunda tesadüfler de rol oynamış olabilir bir komplo teorisi ortaya atmak istemem

'TARAF KÜRT MESELESİNDE AMERİKA'DAN HİZA ALIYOR'
-Ergenekon sürecine geleceğiz ancak Amerikan politikalarının sözcüsü iddianıza dönersek, bu konuda somut olarak tanık olduğun durumlar var mı. Örneğin haber üretirken, yazıişleri toplantılaırnda vs. Bir kaç somut örnek verebilir misin?


-Yani birebir kelime kelime söyleyemem ama bu hava yansıyordu. Örneğin Amerikan başkanlık seçimlerinde büyük bir Obama hayranlığı vardı. Obama'nın geleceğine ve dünyaya demokrasi getireceğine dair bir büyük beklenti. Ayrıca Kürt meselesinde yaşanan her olayda Amerika'ya bakılarak, oradan hiza alarak durum ele alınıyordu. Çok somut bir örnek olarak Amerikan askerlerine yapılmış bir saldırı vardı. Oradaki Yasemin Çongar’ın tutumunu hatırlıyorum. Saldırı ilk başta ajanslara, PKK tarafından yapılan bir saldırı olarak düşmüştü ama sonra böyle olmadığı bunun Iraklı bir örgüt tarafından yapıldığı anlaşıldı. Çongar, 'Çok rahatladım, PKK yapmış olsaydı, ABD ve PKK karşı karşıya gelir ve Kürt sorunu çözümsüzlüğe girerdi' demişti.Yani Kürt sorunuyla ilgili her olayda Amerika'nın tavrının ne olacağı, sorunu Amerika'nın çözeceği önkabulünden hareketle bakılıyordu.

Burada şunu da vurgulamak isterim, ben Taraf'a başladıktan, ayrıldığım güne kadar kendi sorumluluğum altında yapılan haberlerde basın meslek ilkelerine uymak için azami gayreti gösterdim, bu anlamda vicdanım rahat. Ayrıca Taraf önemli haberlere de imza attı, bunları da bir kenara koyalım. Ancak Taraf asıl rengini Ergenekon sürecinde belli etti.

'İLHAN SELÇUK VE PERİNÇEK'İN
TUTUKLANDIĞI GÜN TARAF'IN RENGİ ORTAYA ÇIKTI'
-Neler yaşandı bu süreçte?

21 Mart 2008 tarihinde Kemal Alemdaroğlu, İlhan Selçuk ve Doğu Perinçek'in tutuklandığı gün Taraf'ın tavrı çok net olarak ortaya çıktı. Şimdi burada hiç bir demokrasi standardıyla bağdaşmayacak biçimde Türkiye'nin önemli bazı aydınlarının evlerine sabahın köründe girilerek bu insanlar gözaltına alındı. Kaçma olasılıkları da yok üstelik. Burada demokrat olduğunu söyleyen gazete, bu olaya alkış tutan, yücelten, üzerine üzerine vuran bir yayın yaptı. Zaten ben o günden sonra iki gün gazeteye gitmedim.

-Bir tavır mı aldın gazeteye karşı.

-Evet. Tarihi de çok net hatırlıyorum. 21 Mart 2008...

-Bu tavrını gazete yönetimine karşı belirttin mi, yani 'ben şu durumdan dolayı tavır aldım' diye?

-Tabi tabi.. Şöyle, İlhan Selçuk, Alemdaroğlu ve Perinçek'in tutuklanmalarıyla ilgili haberde Alev Er 'manşet nasıl oldu' diye sordu. O günkü başlığı şu an çok net hatırlamıyorum ama kötü bir manşetti.

-Alev Er'e yanıtın ne oldu?

-Bunun Taraf'a yakışmadığını ve demokratik bir tavır olmadığını söyledim. Ben zaten sabahtan beri süreci izlediğim için, haberde bu konudaki demokrasi ihlali boyutuna da değinilmesi gerektiğini belirttim. Karşı tarafın görüşlerinin de yer alması gerektiğini belirttim. Çünkü burada İşçi Partisi, Ulusal Kanal ve Aydınlık Dergisi basıldı. Kanunsuz biçimde bilgisayarlara el kondu. Oysa tıpkı Nokta baskınında olduğu gibi bu bilgisayarların imajlarının çıkarılması gerekirdi. CMK’ya gore bu şekilde el koyma yapılamaz. Bunun gibi pek çok ihlal vardı, bu aramaların muhattaplarından da görüş alınması gerektiğini ısrarla belirttim. Alev Er bu rahatsızlığıma karşı, manşetin köşesindeki kutuda baskınların neden sabaha karşı olduğunu sorduklarını ve bunun yeterli olduğunu söyledi. Bu kutu 'Bunlar acaba bir darbe planı peşinde olabilirler mi?' filan diye bitiyordu. Bu sorunun yanıtını da içerikte veriyor, 'sabaha karşı yapılan bu operasyon olmasaydı bunlar provakasyon yapacaklardı' demeye getiriyor. Bu, doğrudan suçu kanıtlanmamış, ortada iddianamesi bile olmayan bir gözaltı. Bir anda bu insanlar evlerinden alınıyorlar ve üzerlerinde daha hiç bir şey yokken bunları provakasyon yapacaklardı, darbe planı hazırlayıcıları diye suçlu ilan eden bir tavır. Bunu gazetecilikle bağdaştırmanız mümkün değil. Zaten hükümete yandaş olarak adlandırdığımız gazeteler dışında hiç bir gazette böyle görmedi olayı. Sonradan Ergenekon'u destekleyenler dahi ilk gün böyle görmediler olayı. Baştan böyle görmek gazetecilikle asla bağdaşmaz. Ha daha sonra bir şeyler görürsünüz, ikna olursunuz, iddianameyi okursunuz bir şeyler yazabilirsiniz ama ilk günden bunları görmek son derece yanlıştı. Manşet de son derece yanlış bir manşetti.

-Sonra Alev Er'le konuşabildiniz mi?

Alev Er gazeteyi yolladıktan sonra manşetle ilgili bu rahatsızlığımdan dolayı benimle konuşmak istedi. Yasemin Çongar da vardı, beraber konuştuk...

'İLHAN SELÇUK'UN BİLGİSİ OLMADAN
CUMHURİYET'E BOMBA ATILMAZ!'
-Neler konuşuldu hatırlıyor musun. Alev Er ya da Yasemin Çongar senin rahatsızlığını giderecek, gazetecilik anlamında seni ikna edecek neler söylediler?

-Aslında biz orada gazetecilikten çok -çünkü iş artık buna dönüşmüştü- doğrudan politika konuştuk. Yani İlhan Selçuk, Perinçek ve Alemdaroğlu'nun bu işi, (darbe planını) yapıp yapamayacakları üzerine konuştuk. Alev Er yine hiç bir bilgiye ve belgeye dayanmadan, bir önkabulle "Cumhuriyet'e İlhan Selçuk'un bilgisi olmadan bomba atılmış olamaz" dedi. İlhan Selçuk'un darbeci olduğunu, bu işlerin içinde olabileceğini, Perinçek'in her zaman bu işlerin içinde olduğunu vs. söyledi. Alev Er'in hem Aydınlık hem de Cumhuriyet gazetesinde bir geçmişi var. Yani burada senin karşında buraları bilen ve çok emin biçimde konuşan birisi var. Burada kişisel olarak Alev Er'le ilgili bir sıkıntımın olmadığını belirtmek isterim. Zaten kişisel olarak hiç biriyle bir derdim yok. İnsani nitelikleri açısından Alev Er'i hepsinden ayrı tutarım ve çok da severim onu da özellikle belirteyim. Tabii bu konuşma benim için bir kafa karışıklığı oldu ve ben eve gittim. Sonraki iki gün gazeteye gitmedim. Aradılar, telefonlarımı kapattım falan filan ama en nihayetinde işim bu dönmeye karar verdim.

'YARGITAYI VURACAKLARDI' MANŞETİ NASIL ATILDI?
-Alev Er ve Yasemin Çongar'la geçen konuşmada seni ikna edici bir sonuç çıkmadı anladığım kadarıyla...


-O konuşmada Yasemin Çongar çok fazla müdahale etmedi. Sadece dinledi. Alev Er de kendisi açısından mantıklı bir konuşma yaptı, söyleyeceğini söyledi. Ben soracaklarımı sordum, o anlattı. Ben bunlara katılmadığımı söyledim. Burada yapabileceği başka bir şey yoktu. Yayın yönetmeni olarak üzerine düşeni yaptı. Tabii ben karşı tarafı da bildiğim için, Aydınlık hareketini ve İşçi Partisi’ni yani; ikna edici olmadı benim için. Sonunda burada iş yapıyoruz ve iyi sayılabilecek bir para da alıyoruz. O dönemde Taraf'ta hiç de öyle paraların ödenmemesi sıkıntısı yoktu. Ücretler tıkır tıkır ödeniyor, kimseyle bir sorunum yok ve iyi bir konumum var o dönemde. Yani iş olarak baktığımız için mecburen yapacağız bunu diye bakıyorum. Fakat bu arada gazeteye gittim, o günkü manşet "Yargıtay'ı Vuracaklardı" şeklindeydi. İşçi Partisi'nden çıktığı öne sürülen bir krokiye dayandırılan haberdi.

'FETHULLAHÇI POLİSLERİN
VERDİĞİ HER BİLGİYİ BASMAYIN!' DEDİM.
-Sonrasında bu krokinin Savcılar tarafından çantada unutulan bir kroki olduğu ortaya çıktı sanırım...


-Şimdi ben bunu kimin koyduğunu falan bilemem. Ama karşı tarafa, "böyle bir CD var ne diyorsunuz" şeklinde asla sorulmadan bir şey yapılıyor. Bir tarafla ilgili bu kadar ciddi bir iddia varsa mutlaka oradan da bir görüş alınmaya çalışılır. Göstermelik de olsa alınır yani. Bu usuldendir. Bir de ben şunu biliyordum; Aydınlık Hareketi tarihinde hiç bir zaman böyle provokasyon eylemleri yapmaz. Başka bir çok yönden eleştirebilirsin, bir sürü şey söyleyebilirsin ama Yargıtay'ı basıp da orada bilmem ne yapacak; böyle bir şey mümkün değil. Ayrıca polisin manipülasyonu da olabilir, böyle konularda dikkatli olunması gerekir. Yani ben o gün kesin kararımı verdim artık. Bunlarla konuşacak bir şey yok dedim. Gazeteye gitmeyi tekrar bıraktım. Sonrasında da istifamı vermek için gittim. Bu arada İşçi Partisi de "bu krokiyi Taraf bize fakslamış" şeklinde bir açıklama yaptı. Böyle bir şey de yok tabii. Şaşkınlık içindelerdi bu cd'nin nereden çıktığı konusunda. İstifamı vermek için gazeteye gittiğimde Alev Er’le konuştum ve son olarak da "Size önerim, Fethullahçı polislerin size verdiği her bilgiyi gazeteye basmayın" dedim.

-'Fethullahçı polisler' derken kastettiğin?

-Emniyetteki 'F tipi' yapılanma. Yani bence doğrudan onların servis ettiği bir şey bu. Alev Er de bana, "kimin işine yaradığına bakarız" yanıtını verdi. Yani bu bilgi kimin işine yarıyor.

-Bu dönemde kimin işine yaradığı...

-Evet. Doğru olup olmadığı değil, kimin işine yaradığı önemli. Ama bu gazetecilik açısından geçer akçe değildir. Doğru olup olmadığına bakmak esastır. Tabii sonrasında benim hiç bir şey bilmeden aldığım bu tutumun doğru olduğu ortaya çıktı. Yani yılların gazetecisi Alev Er'lerin, Yasemin Çongar'ların, Ahmet Altan'ların manşete taşıdığı haberin yalan olduğu ortaya çıktı. Sonunda İşçi Partisi’nden alınan CD'ler arasında böyle bir cd'nin bulunmadığı ortaya çıktı bu kroki Silivri mahkemesinde delil olarak kabul edilmedi. Taraf’ın o süreçteki başka haberleri de yalan çıktı. Nusret Senem’in avukatlık bürosundaki bilgisayarları yakmaya çalıştıklarını falan yazdılar. Bütünüyle uydurma olduğu ortaya çıktı Nusret Senem o sırada orada bile değilmiş. Veli Küçük’le Alparslan Aslan’ı birlikte gösteren fotoğraflar da fotomontaj çıktı. Yakından takip ettim Silivri duruşmaları sürecinde, tutuklamalar sırasında Taraf’ın boy boy yayımladığı pek çok haberin doğru olmadığı ortaya çıktı ama ne bu duruşmaların haberine yer verdiler ne de bir özür yayımladılar gazetede.

'ARKADAŞLARIMI İNCİTMEK İSTEMEDİM'
-O gün bir konuşma daha geçti aranızda. Başlıktan rahatsızlığını dile getirdin. Alev Er'in tavrı bu kez ne oldu?

-Alev Er benim artık orada kalmayacağımın bilincindeydi. Bizim artık beraber yürüyemeyeceğimiz, gazetecilik yapamayacağımız belli olmuştu. Bir veda sohbeti yaptık ve biraz dünyaya nasıl baktığımızı falan konuştuk Alev Er dünya görüşümü merak etti. Ben ona, onlar inançlarını kaybetseler de şahsen sosyalizme inandığımı, geleceğin eninde sonunda emekçilerin tarafında olduğunu söyledim. Yani böyle bir noktaya geldik. Alev Er de işte işçi sınıfı diye bir şeyin kalmadığını, bu işlerin çoktan bittiğini, bu kavramların kendi gençliklerinde kaldığını falan söyledi. Bu düşüncemin yanlış olduğunu da söyledi. Sonuçta dostça ayrıldık. Şunu da belirteyim, Taraf'tan politik bir neden belirtmeden, askerliği gerekçe göstererek istifa ettim. Bunun bir nedeni de gazetede çok sevdiğim arkadaşlarım vardı, onları incitmek istemedim. Siyasi gerekçe gösterseydim bu onları üzebilirdi. Çünkü ayrılanlardan biri Taraf'ın bir misyon gazetesi olduğunu söyleyince, dürüst gazeteci arkadaşlarım kendilerini kötü hissedebilirler. Nihayetinde bu onların işi ve kendilerini solcu, demokrat olarak tanımlıyorlar. Vicdanlarıyla cüzdanları arasında kalacaklar. Öte yandan gazeteden bazı insanlar, basın kanununa göre askere giderken istifa etmek zorunda olmadığımı maaşımın yarısını, (en azından sigortada gözüken kısmının yarısını), askerdeyken de alabileceğimi sonra dönünce istersem yine istifa edebileceğimi, bunun kazanılmış hakkım olduğunu söylediler. Ben böyle bir tutumu da doğru bulmadım ve gazete yönetimiyle hiçbir para ilişkimin kalmasını istemedim. Hiçbir alacağımın olmadığına dair imzamı atıp çıktım gazeteden.

'SOL İÇİNDE TARAF'ÇI BİR CEPHE YARATILMAYA ÇALIŞILDI'
-Taraf’ın solu kristalize etme gibi bir niyeti var mıydı?

-Evet. Ben bunu geriye dönüp bakınca daha iyi anlıyorum. Nabi Yağcı henüz Taraf'ta yazmıyordu. Ancak o günlerde Nabi Yağcı, bugünkü TKP'yi eleştiren bir açıklama yaptı. İşte bugünkü başörtüsü meselesi üzerinden bir eleştiriydi sanırım. Bunun üzerine Alev Er, "Nabi Yağcı eski TKP ve yeni TKP üzerinden bir tartışma yaratalım" dedi. İşte Nabi Yağcı TKP'nin yeni yönetimini ulusalcılıkla filan suçluyor. Ben yapılan habere şimdiki TKP ile öncekinin farkını anlatan bir kutu filan yazdım. Tabii Nabi Yağcı'ya dayanarak bir haber yapıyorlar. Ben yine TKP'den de görüş alınması konusunda ısrarda bulundum. Bu ısrarım sonucunda Kemal Okuyan'dan falan görüş alarak bir şekilde habere koydurdum. Yani burada niyet belli. Nabi Yağcı gibi artık dönmüş, mücadele diye bir derdi filan kalmamış kişiler üzerinden sol'a 'siz de böyle olun' mesajı veriliyor. Tabii o zaman böyle okuyamıyorsun. Gazetecilik açısından baktığın zaman haber yani. Sonrasında Yasemin Çongar bana bir kaç defa Türkiye soluyla ilgili dizi hazırlamamı önerdi. Taraf'ta sol'la ilgili yapılacak bir yazı dizisinin nasıl bir şey olacağını az çok kavradığım için fazla üzerinde durmadım. Bunlar ilk işaretlerdi sanırım. Sonrasında Roni Margules, Nabi Yağcı, Halil Berktay, Murat Belge, Ümit Kıvanç gibi isimler üzerinden sol içinde Taraf'çı bir cephe yaratılmaya çalışıldı.

-Buradan AKP-Taraf ilişkisine gelirsek, bir yandan sol tartışılırken diğer yandan da AKP'ye yakın duran, senin deyiminle 'misyon' üslenen bir süreç de başladı Taraf'ta. Bununla ilgili söyleyeceklerin var mı?

-Başta da söylediğim gibi Taraf'ın misyonu, Amerika'daki Obama'cı ekibe bakarak, onların doğrultusunda belirlenmiş bir misyon. Yani burada AKP ya da başka bir partinin önemi yok. Yani hiçbirisi AKP'li falan değildir.

'KADINLARIN ÇOK SEVDİĞİ AHMET ALTAN
KADIN ÇALIŞANLARA 'ŞU KARI, BU KARI' DİYE HİTAP EDİYORDU'
-Taraf yöneticilerine gelirsek; Ahmet Altan'ın antimilitarist bir tutum yansıtmasına rağmen Ankara bürodaki çalışanlara yönelik tavrı militarist cümleler içermesi nedeniyle de tartışıldı. Sen bu dönemi hatırlıyor musun?

-Ben o dönemde gazetede değildim ama fazla uzağa gitmeye gerek yok. Bu konuda Ahmet Altan'ın tavırları durumu anlatmaya yeterli. Doğrudan bana karşı herhangi bir olumsuz tavrı olmadı ama çeşitli defalar çalışanlara hiçbir iş yerinde olmaması gereken şekillerde davrandığını gördüm. Kadınların çok sevdiği Ahmet Altan’ın birlikte çalıştığı kadınlara saygı gösterdiğine ise hiç tanık olamadık mesela. Yazı işleri toplantılarında kadın arkadaşlarımızdan ‘şu karı’, ‘bu karı’ şeklinde bahsetmek Ahmet Altan’ın sık başvurduğu bir üsluptu. Taraf’ta çalıştığım dönemdeki Ahmet Altan’ı gözümün önüne getirdiğimde editörlüğü ya da gazete yöneticiliğini haberi süzmek, imbikten geçirmek, doğruluğunu yanlışlığını araştırmak, detaylandırmak falan değil tamamen sansasyonel başlık atmak olarak gören biri gözümde canlanıyor. Ayrıca pek çok arkadaşı hakaretamiz sözcüklerle azarladığını da hatırlıyorum.

'TARAF'TA ASIL ETKEN OLAN
AHMET ALTAN DEĞİL, YASEMİN ÇONGAR'
-Bir kimliğinle baktığında Ahmet Altan'ı nasıl değerlendiriyorsun. Bir kahraman mı var karşımızda, kendisini nasıl konumlandırıyor sence?

-Tabi tabii, Ahmet Altan'ın böyle bir şeyi var. Ama Taraf'ın politikalarının belirlenmesinde Ahmet Altan değil, Yasemin Çongar etkendir. Bu üçlü içerisinde Ahmet Altan, gazetecilikle değil de duygusal ve çok fevri hareket eden bir profil çizer. Bir defa benim olduğum dönemde gazeteye Ahmet Altan'ın katkısı çok azdı. Esas olarak Alev Er'di. Alev Er'in yazıişleri toplantılarında bir enerji olurdu. Eğer toplantıyı o yapıyorsa herkes katılmak isterdi. Çünkü gazetecilik açısından bir şeyler öğreniliyordu. Ama Ahmet Altan yapıyorsa herkes kendi servisinden başka birini göndermek isterdi. Çünkü haberin bütününü değil saçma sapan bir ayrıntıya takılıp 15-20 dakika bunun üzerine konuşurdu. Yasemin Çongar ise çok dengeli, bütün süreç boyunca adım adım kendi iktidarını Taraf içerisinde güçlendiren bir yol izleyerek gazetenin politikalarına damgasını vuran kişi oldu. Sonuçta Alev Er'in Taraf'tan ayrılmasının gerçek nedeni Yasemin Çongar'dır. Yasemin Çongar'ın giderek gazete içinde etkili olmasıdır.

-Yasemin Çongar'ın etkisini neye bağlıyorsun. Amerika'yla daha yakın ilişkileri olması mı?

-Hayır. Ben o kadar komplo teorilerine bağlamıyorum. Kişisel yeteneklerine bağlıyorum. Üç kişi arasında yönetici nitelikleri açısından öne çıkan oydu ve eninde sonunda Yasemin Çongar orayı yönetecekti.

'ORDUYU YIPRATACAK HER HABER TARAF İÇİN İYİDİR'
-Taraf'ın askerle ilgili manşetleri de çok tartışıldı. Sen bir gazeteci olarak ne düşünüyorsun bu konuda?


-Önce şunu söyleyeyim; bir kere Taraf'ın yönetici üçlüsü Türkiye'ye demokrasinin AKP'nin temsil ettiği güçlerle geleceğine ve bunun karşısındaki en büyük engelin de askeri vesayet olduğuna kesin olarak inanıyorlar. Buna çok samimi olarak inanıyorlardı ve orduya yönelik her türlü haberi yayınlayalım diye düşünüyorlardı. Fakat şunu da söyleyeyim; benim olduğum dönemdeki haberlerin ben arkasındayım. Mesela "üsteğmeni dağda unuttular" haberi... Hakikaten üstteğmeni dağda unutmuşlar. Dağlıca baskınındaki ihmaller vesaire. Bu haberlerin arkasındayım ama sonrasındakilerin mutfağında yer almadığım için bilemem. Ahkam kesmiş olurum. Ama bakış açılarının askeri vesayete karşı olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle orduyu yıpratacak hertürlü haber iyidir tabii Taraf için.

AHMET ALTAN, 'BU SAYFALARIN HEPSİ BENİM' DİYOR
-Çalışanların ücretleriyle ilgili sıkıntılara gelirsek. Bir çok çalışan bu nedenle ayrıldığını biliyoruz. Basında yaygın bir sıkıntı bu sanırım. Sen neler yaşadın bu konuda?

-Maaşlarımız sigortada asgari ücret üzerinden gösteriliyordu ve tabii ki asgari ücret almıyorduk. Mesela böyle bir şey Ciner Grubu’nda Doğan Medya'da falan hayatta olmaz. Yani bir çok açıdan eleştirebilirsiniz büyük medyayı ama en azından maaş bordronuzda maaşınız tam gösterilir. Ama biz Taraf'taki sıkıntıları hep gazetenin zor günler geçirmesine bağladık. Radikal'den gelenlerin çoğu oradan atılmışlardı. Taraf’ı bir nevi kendi gazeteleri gibi benimseyip hep beraber bir şey yapıyoruz havasına girdiler. Ben pek katılmasam da bazı arkadaşlar hep beraber Türkiye'ye demokrasi getirme misyonuna hizmet ediyoruz filan diye düşünüyorlardı. Bu nedenle bu sıkıntılar hoş görülüyordu. Ama hiç de böyle bir şeyin olmadığı sonradan ortaya çıktı. Ben ayrıldıktan sonra yapılan bir yazı işleri toplantısında, Ahmet Altan, "bu sayfaların hepsi benim, ben size bunları doldurmanız için para veriyorum" demiş. En sonunda iş oraya gelmiş. Tabii biz baştan itibaren haklarımızı korumak adına daha net bir tutum alabilirdik. Burada bizim de eksikliğimiz var. Biraz da bakış açımızın saflığından kaynaklandı. Yani Taraf'ı bir patron gazetesi gibi görmeyip, böyle beraberce bir öğrenci gazetesi çıkartıyormuşuz gibi bu tür sorunları görmezlikten geldik. Benim dönemimde ücretlerin ödenmesinde fazla sıkıntı olmadı ama sonradan bunlar yaşandı, biliyorum. Bunları yaşayanlarla konuşsanız daha iyi olur.

-Taraf'ın Cumhuriyet'in temel değerleriyle ilgili görmezden gelen yayınları da oldu ve bu çok eleştirildi. Bu konuda sen ne düşünüyorsun?

-Ben açıkçası Taraf'ın bu konuda eleştirilmesi gerektiğini düşünmüyorum. Bence bir gazetenin böyle bir özgürlüğü de olmalı. Türkiye'deki bütün gazeteler sanki tek bir merkezden çıkıyormuş gibi davranıyor. 29 Ekim'de falan hepsi neredeyse aynı birinci sayfayla çıkıyor. Bu ancak totaliter rejimlerde olan bir şey. Bir gazete de 29 Ekim’de başka başlık atabilir.

'TARAF'IN ADI 'İKİNCİ CUMHURİYET' OLACAKTI!'
-Sence bu tutum sözünü ettiğin özgürlük çerçevesinde görülen bir tavır mı?


-Bence bu konuda basın özgür olmalı. Ha, Taraf niye böyle yapıyordu dersen. İdeolojik olarak şöyle bir şey var; Taraf'ın kadrosu çok net olarak ikinci cumhuriyetçi. Hatta Taraf kurulmadan önce bir ara gazeteye "İkinci Cumhuriyet" adının verilmesi bile söz konusu olmuş. Biz başlarda bundan haberdar değildik ama sonradan gazete içinde konuşulurken duyduk. Yani bu düzeyde bir ikinci cumhuriyetin gazetesi. Tabii ikinci cumhuriyeti kurmak isteyen adamlar birinci cumhuriyeti eleştirecekler. Yıkmak isteyecekler. Birincisi yıkılmadan ikincisini kurmak mümkün değil. Böyle bakıldığında çok normal, ikinci cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur bu.
.
Devamı Dosya – 2’de…

24 Ekim 2010 Pazar

Örümcek ağları

Daha önce yazmıştım Devrimci Karargâh ve Hanefi Avcı’nın kitabıyla ilgili düşüncelerimi “Kuyunun altında kurbağa” başlığını taşıyan yazımda. Şimdi bir kez daha değinmek lazım… Çünkü çabuk unutuyoruz. Döneminde Amerikan parlamenterlerinden biri söylemiş (adını anımsamıyorum şimdi) ama "Türklerin en çok sevdiğimiz özelliği çabuk unutuyor olmaları” gibi bi’şeyler demiş, bir Amerikalıya hak vereceğimi düşünmezdim ama sanırım haklı, aptallaştırdılar koskoca şu Türklerin övündüğü o 72 milyonluk toplumu.

Konu şu
Hanefi Avcı, 28 Şubat’ta tanınmıştı ilk, yani o dönemeçte, Mali Şube Müdürü aracılığıyla daha önceden tanıştığı Ahmet Kaya kendisine destek olmuş, ilişkileri bir tür dostluğa evrilmiş (ki bende okuduğum yayınlardan - dergilerden yeni öğreniyorum) magazinciler gecesinin ardından Ahmet Kaya’yı ilk arayanlardan biri Avcı; pasaport sorununda da yardımcı olmuş Ahmet Kaya’ya.

Tuhaf ve ilginç bir ilişki elbette, bende ilk okuduğumda şöyle bir ‘durdum’, 12 Eylül’e karşı yükselen ilk seslerden biri olan, hayatı konserlerinin basılmasıyla, göz altılarla geçen Ahmet Kaya ve işkenceciliği tescilli bir polis. O tescil sayesinde, bugüne kadarki makamlarının hiç birine gelememiş olması gereken bir polis.

(Tırnak içinde aklıma birden Mehmet Ağar geldi hani şu ‘ben 1000 operasyon yürüttüm’ diye böbürlenen zat, hakikaten bir ona dokunamadılar demi bir de şu Deniz Fenercilere, ‘ne acı’ ne demokrat ne özgürlükçü bir ülke değil mi? Amerikalıların 65 yıldır bizi neden sevdiklerinin kanıtı sanırım bu silsilede saklı.)

O polisin “cemaat”e yakınlığından ötürü 12 Eylül referandumunda “evet” diyeceği varsayılıyordu ki, bir kitap yayınladı ve deyim yerindeyse kıyamet koptu. Referandumun hemen ardından gelen tutuklanmayla, liberaller arasında “cemaat şeffaflaşmalı” eleştirilerinin dilendirilmesiyle yol alan bir tutuklanmaydı bu. Gerekçe, Avcı’nın güya Devrimci Karargâh örgütüne yakınlığıydı.

Bostancı’da Orhan Yılmazkaya’nın –Akın Birdal’ın vurguladığı gibi yargısız infazla– katledilmesinin ardından ilk defa bu kadar gürültü koparan bir örgüt hakikaten etkileme gücü ne kadardı ki Hanefi Avcı gibi eski azılı birini etkileyip kendi kulvarına sokuyordu yoksa uydurulmuş ve abartılmış bir sürü başka ilişkiyi potasına alacak kadar genişletilmiş miydi başka şeyler? İşte Avcı’nın tutuklanmasının ardından devrimciler birbirilerine bu soruyu sordu. (Örneğin bu örgütün neden bir yayım organı yok ya da neden bir merkezi yayın organın adını bilmiyor devrimci kurumlar(?) sorular çok.)

Zira operasyon Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) çevrelerine, eski Kurtuluşçulara kadar uzanmış, devrimcilerle Kürt hareketleri ve Ergenekon arasında kurgu dışı yazar Arthur Conan Doyle tarafından oluşturulan hayalî dedektif kahraman Sherlock Holmes’a bile taş çıkartacak bir fantezi ağı inşa edilmeye başladı.

Bu arada bir soru daha geldi çok geçmeden: Hanefi Avcı’nın THKP-C ve Dev-Yol’la nasıl bir ilişkisi var? Mersin Emniyet’te Dev-Yol Masası şefi olan Avcı, neden kitabını Angora Yayınları’ndan bastırdı? Gözler, yayın evinin sahipleri Cahit Akçam ve Cumhur Özdemir’e çevrilince, THKP-C geçmişleri ve mahkûmiyetleri giriyor devreye. Ve tabii hemen ardından Taner Akçam, Ermeni meselesi ve Dev-Yol yatırılıyor masaya… Nereden nereye. .

Necdet Kılıç Galatasaray’daki Yapı Kredi binasının hemen arkasındaki evini (İslamcı basın krokiyle bile gösteriyor, “Beyoğlu çocuğu” gibilerinden, kapıya çizili graffitilere ayrıca dikkat çekiyorlar) işkencesine yıllar sonra neden açmış, iyi bir romanın ya da “psikolojik” bir filmin konusu hakikaten, devrimcilerin Devrimci Karargâh’la ilişkisine yönelik fantezilerse, bir psikanaliz müdahalesini gerektiriyor sanki. İstihbarat örgütlerinin ve polis teşkilatının devrimci çevrelerden daha iyi bildiği devrimci bir örgüte ilk defa rastlıyoruz doğrusu.

Hanefi Avcı neci peki? Bildiğimiz, 12 Eylül’ün işkencelerinden birinci derecede sorumlu olduğu, 28 Şubat sonrasında yıldızının Fethullahçılar tarafından parladığı, çocuklarını Fethullah okullarında okuttuğu, adeta teşkilata tamamen hâkim olmuş Pol-Bir kendi içinde kapışıyor, Hüseyin Kocadağ gibi Pol-Der’lileri de kendine benzetiyor (bu da bir fantezi sayılabilir tabii), Türkiye’deki “değişim”in sadece “askeri vesayet”le, “yüksek yargı”yla sınırlı kalmaması, Emniyet teşkilatının da bütünüyle –hem Avcı hem de karşıtlarıyla– sorgulanması, polisin rejimle ve gündelik hayatımızla ilişkisinin yeniden düşünülmesi gerekiyor.

İşin içinde RED Dergisi’nin, Bilim ve Gelecek Dergisi’nin nasıl karıştırıldığını anlayan varsa da beri gelsin, (ama bu arada, Ergenekon’la başlayan “Ulusalcı güçler” KCK operasyonuyla devam eden “Kürt muhalefet” belki ilgili belki ilgisiz), bir açıklama da ana akım 4. kuvvet dediğimiz medyada asla yer bulmayan baskın ve davalar için geçiyor (saklanıyor): Güney’den, Kızıl Barak’a, İşçi-Köylü’den, Yürüyüş Dergisi’ne ve irili ufaklı dergiler hakkında yürütülen yaygın bir operasyon mu var diye sorası geliyor insanın kendisine?!?

Yeraltından Notlar!’

Alevilik uzmanı görünen cahiller

Zaman Gazetesi yazarı“Profesör” unvanlı İskender Pala, “Şah & Sultan” adlı kitabın yazarı… Beşyüz yıl önce olup biten olaylar üzerinden yola çıkarak Şah İsmail ve Alevi-Kızılbaşları, yani bizleri, ceddimizi, geleneğimizi, kültürümüzü, inancımızı aşağılamaya çalışıyor. Kendisi ya koca bir Alevi külliyatının farkında değil, ya da bilinçli bir Arap-Emevi militanı… Yazdığı konuya değin ne el almış, ne de nasip... Bilmesine bilmiyor da, Türkmen’e ve Türkmen’in geçmişine söverken, Türk’ün geçmişine sövdüğünü de mi bilmiyor acep!..

Bilerek sövüyor olabilir mi? Belki de Arap hayranı bir mefkûreci… Mefkûreciler bunu hep yapar ama bu arkadaş ölçüyü çok kaçırmış. Kıyıda köşede söylenen Alevi karşıtı iftiralarının tümünü derlemiş, epey bir miktar da kendisi ilave etmiş ve “özel görevli” gibi çalakalem yazmış… Yazdıkları yenir yutulur gibi değil. Bunca kinin-düşmanlığın özel bir nedeni mi var bilemem ama kitabın başından sonuna kadar Alevi-Bektaşilere hakaret etmiş. Sadece bu da değil; tv.lerde kanal kanal gezip “Alevileri ne kadar sevdiğini, bu yurttaşlara mumsöndü denilerek iftira edildiğini” söyleyerek kitabının ticari reklamın yapıyor. Oysa kitabında onlarca kez “mum söndü” iftirasını ince ince kendisi tekrar ediyor!

M. Ali Erbil’in yaptığı, Pala’nın yazdıkları karşısında gerçekten çok masum kalıyor: kitap, baştan sona yalan, komplo, iftira… Alevilerle ilgili kinini, İsmail’i bahane ederek kitaba öyle bir kusmuş ki! Hem de ne kusma!

Biz çelişkileri sağaltmaya, ilkel ve aşağılık mezhep bölücülüğünden uzak durmaya, Alevi Sünni kardeşliğini tesis etmek için yana-yakıla emek vermeye devam ededuralım, Pala, ortaya çıkıp yeni yangınlar çıkarmak adına geçmiş-küllenmiş yangına körük tutuyor… Bütün içtenliğimle söylemek isterim ki, kitabın tarihi, edebi ve hiçbir sanat değeri yoktur: sıfır... Tek özelliği var: eski yaraları-çelişkileri kanatıyor, Alevilere değin iftiralara çok sayıda yenilerini ekliyor… Dini, imanı siyaseten kullananlardan etkilenmiş olmalı ki, bu arkadaş da mezhebi kullanıyor.

Yazık!

“Ya sabır” çekerek, dişlerimi sıkarak, “nasıl olur da bir insan, hem de bir üniversite hocası yazdığı konuya bu kadar yabancı ve duyarsız olur; ülkesine, milletine karşı bu kadar sorumsuz davranır? Kitabın hangi bölümden sonra objektif davranacak, düzelecek, doğruları yazacak?” diyerek ve daha bir yığın şey düşünerek kitabı baştan sona okudum.

HOCANIN KILAVUZU DİYANET!
Bir kere insan Alevi-Kızılbaşlığı ve Hatai’yi yazacaksa Alevi terminolojisini, hiç değilse bu inancın temel ritüelini olsun doğru kaynaklardan okuyup, öğrenmez mi? Bunca önemli ve nazik bir konuya biraz özen göstermez mi? Objektif tarihi gerçekleri gözetmez mi? Hatai’yi aşağılamanın, Alevi’yi aşağılamak olduğunu, gönüllerinin kırılacağını, manevi dünyalarının yıkılacağını bilmez mi? I-ıh, hiç!

A kardeşim, anlaşılıyor ki, Alevi-Bektaşileri saygıya değer bulmuyor, maneviyatlarına saldırıyorsun; peki kendine ve okuyucuya da mı saygın yok? İsmail’e “şeyh”; taliplerine de “mürid” diyor. (Sayfa 26) oysa Alevi-Bektaşi terminolojisinde şeyh de yoktur: mürid de…

Bu silsilenin doğrusu; “şah, mürşit, pir, rehber ve talip’tir…”

Hazret Aleviliği yazıyor ama yirmi milyon Alevinin içinde danışacağı, cem, cemaat, dar görmüş, el almış, dar’dan, görümden çeçmiş cem ehli bir Alevi bulamıyor. Bulamadığı ya da danışmaya değer görmediği için de, başbakanın her konuda adres gösterdiği ulemadan birine gidiyor: DİB Y. Kurul Üyesi Doç. Dr. İlyas Üzüm’e… Kendisi bilmiyor: hem de hiç… Ama “cahil cesareti” bu olsa gerek, tutuyor hiç bilmediği bir konuda kitap yazıyor. Danışmanlığını ise yine kendi ekolünden biri olan İlyas Bey yapınca, olanlar oluyor…

Başlıyorlar şeyhliği yüceltip, şahlığı aşağılamaya… Şah Cüneyd’i, Şah Haydar’ı, Şah İsmail’i ve bütün şahları şeyh ve hatta şıh yaparak, Hatai’yi “Hıtayi’ye” çevirerek, bozarak, tahrif ederek, sapları samana katarak, gerçeklerin üzerinde yuvarlanarak, tepinerek koskoca bir Alevi-Türkmen-Türk mirasını-külliyatını karartmaya çalışıyorlar. Ne adına? Arap emperyalizmi olabilir mi?

DAR, GÖRGÜ, CEM, DEM…
Karşıda görünen ne güzel yayla / Bir dem süremedim giderim böyle /
Ala gözlü Pirim sen himmet eyle / Ben de bu yayladan Şah'a giderim!
(Pir Sultan Abdal)

Bir cem ehli olarak, kadınla erkeğin musahip olduğunu görmedim, bilmiyorum ve okumadım. Ama yazar görmüş ve bunu da yazmış! Gerçekten Alevi yoluna o kadar yabancı ki, ondördünde bir kız çocuğu olan Bihruze’yi “musahiplik cemine” alıyor, görgüden geçiriyor ve Şah İsmail’le musahip yapıyor… Görgü ceminde olan bitenlere bakın: bu “coşkulu cem ve zengin dem ile talipler kendinden geçiyor, sonra gelin ve güveyler kalkıp semaha duruyor… O arada Aka Hasan, Kamber Can’ın sırtına vuruyor ve görgüden geçmekte olan Şah’ın eşi Bihruze’yi işaret ederek soruyor: “Taçlı Hatun’u beğendin mi?” (s. 69)

Adamın “kitap” diyerek yazdığı bu işte!

Sanki oradaki insanlar ibadethanede değil, Gülhane Parkında âlem yapıyorlar! Prof. eğitimli biri, hem de artık “sır” olmaktan aleniyete çıkmış bir ibadet hakkında böyle düşünür, yazarsa, sokaktaki adamlar, Mehmet Ali’ler, Güner Ümit’ler ne demez? Kılavuzu karga olanın…

Kırk yıl kazanda dur kayna /
Dahi bu ten çiğ dediler..
(Hatai)

Yazar, yol ve ibadetlerini huşu içinde süren, Allah’a yakınlaşan, yaradanla hemhal olup, dem ve devran üzre ibadet ederek hakikat kapısını aralamaya çalışan, bu nedenle yakaran insanların duygularını “dem (uyum-huşu) içinde devran sürmek” olarak ifade etmelerini; “içki içip kendinden geçen insanlar” anlamına gelecek imalarla kirletip, topluma zehirli örnekler veriyor… Devam ediyor: “Zengin demin heyecanıyla oturdukları yerden dem tutanlar da yavaş yavaş kendilerinden geçiyorlardı. Aka Hasan ile birbirimize baktık ve dolularımızı tazeleyip meydanın uzak bir köşesine çekildik. …hadi anlat dedim…” (s. 70)

Kandil geceleri kandil oluruz / Kandilin içinde fitil oluruz
Hakkı göstermeye delil oluruz / Fakat kör olanlar görmez bu hali. . (Harabi)

Yazara göre bunlar, Aleviliğin en kutsal ibadeti sayılan, canların cem olduğu ibadet içinde olageliyor. “Dolularını tazelerken” sanki barmenden bir duble rakı istiyor! Sohbeti, muhabbeti, badeyi, doluyu, “kırkların içtiği engür suyunu, bir üzüm danesini kırk erenin bölüşüp mest olmasını” kaba bir biçimde tasvir ediyor, içki içip sızmak, kendinden geçmek sanıyor. Anadolu coğrafyasının kadim inancından, kültüründen bihaber…

Nasipsiz…

Dedenin nasihatinde, zakirin nefesinde, canların semahında, deyiş ve düazimamların sürülüşünde nefesler tutulur, sinek uçsa duyulurken, dara duran, hesap veren, özünü dara çeken canların başlarından aşağıya inen ter damlalarının sesi dahi tüm cem ehlince işitilir, takip edilirken, araya giriyor, insicamı bozuyor, ulviyeti-kutsiyeti saptırıp, tahrif ediyor.

Ne yapmıyor ki?

Bunca özen içinde yapılan ibadet mekânının içinde, öyle bir senaryo yazıyor ki, bir köşeye çekilen ve orada arkadaşıyla içki içen iki iblis tasvir ediyor: burayı cemevi, içki içenleri de cem ehli gösteriyor. Hem de görgü ceminde… E be cahil, e be zahid; “düşkünün”, haksızın, harlının, hırsızın, alçağın ceme alınmadığını, musahipsiz ceme gidilmediğini, destursuz lokma yenilmediğini de mi bilmezsin? Tahrif ettiğin inancın-mekânın kutsiyetinden, yolun “kıldan ince kılıçtan keskin” inceliğinden bu kadar mı bihabersin?

GERÇEK YAVUZ
Yazar, Yavuz ile İsmail arasında dolaşırken öyle ifrit bir Yavuz taraftarı oluyor ki, Anadolu Türkmenleri hain, İsmail, anasını boğduran bir katil, şan- şöhret düşkünü, Yavuz ise sureti haktan bir Türk kahramanı... Oysa biraz zeki ve okuduğunu anlayan her insan bu şahsiyetlerin yazdığı birer şiiri yan yana getirip bakar ve kimin Türk olduğu konusunda kolaylıkla bir kanaate varır.

Yavuz, babasını zehirletip, ağabeyi Ahmet ve Korkut’u boğduran; bunlarla yetinmeyip ne olur ne olmaz: Ya büyüyüp de tahtı elimden alırlarsa diyerek, vaktiyle ölmüş kardeşlerinin sarayda kalan çocuklarını, yani yeğenlerini de boğduran biridir. Yüzlerce belki de binlerce insanı kendi elleriyle boğmasından başka; Koca Mustafa Paşa, Dukakin Oğlu Ahmet Paşa ve Yunus Paşa olmak üzere üç tane de vezir-i azam boğdurmuştur. [I]

YAVUZ VE İSMAİL’İN BÖLÜŞEMEDİĞİ NEYDİ?
Yavuz, Çaldıran savaşı sonrası, Şah İsmail’in topraklarını işgal etmedi. O halde derdi neydi? Acaba, dünyanın bu bölgesinde ortaya çıkan, büyüklük ve ihtişamıyla dünya halklarının gözlerini kamaştıran, aynı dili konuşan, aynı davranış-gelenek ikliminde yetişen ve iki kardeş halka hükmeden iki imparatorun, zihinsel dünyalarına nasıl bir düşünce hâkimdi? Yavuz ve İsmail, gerçekten halklarının refahını mı istiyordu, yoksa din iman sahteciliği altında “Türk dünyasının tek egemeni ben olmalıyım; dünyaya ben hükmetmeliyim” düşüncesiyle, kişisel ihtişam ve egemenlik peşinde mi koşuyorlardı? Yoksa başka hesaplar, kinler, beklentiler mi vardı? Böylesi bir insan kasaplığını ve bu kasaplığı “vatan, millet” nutuklarıyla bugün dahi meşru görmenin veya göstermenin haklı ve meşru bir yanı olabilir mi?

Yavuz’un zihni dünyasında, İran coğrafyasında egemen olmak isteyen Şii devletini ortadan kaldırmak değil, Kızılbaş askeri aristokrasisinin oluşturduğu yönetimi ve Kızılbaş ordusunu yok etmek düşüncesi yatıyordu. Kültürüne, dili ve edebiyatına hayranlık duyduğu İranlılara düşmanlığı yoktu, olamazdı. Yavuz, Anadolu Alevi-Bektaşi Türkmenlerinin, yaklaşık elli yıl boyunca sürdürdükleri ihtilalci Kızılbaşlık siyasetlerinin sonucu kurdukları Kızılbaş Türk Devletinin kurucu unsurları olan Türkmenlere düşmandı. [II]

“...Osmanlı devleti ve bu devletin eliti ile geleneksel hayat tarzında ısrar eden konar-göçer Türkmen zümreler arasında zihniyet, din algısı ve pratiği, kültür, hayat tarzı, ekonomik düzen ve siyasi anlayış itibariyle tam bir uçurum meydana gelmişti. Bir zamanlar Bitinya bölgesinde ve Rumeli’nde... sancağı en önde taşıyan konar-göçer Türkmen unsurlarının hayat tarzını devam ettirenler, Fatih’in ve sonraki Osmanlı padişahlarının devletinde sadece devlet mekanizmalarından tasfiye edilmekle kalmamış aynı zamanda geleneksel hayat tarzlarını da değiştirmeye zorlanmışlardı. Osmanlı dünyasında atalarından gördükleri hayat tarzlarını devam ettiremeyeceğini anlayan bu kitlelerin duygu ve düşünce dünyalarında, yeni bir kurtarıcı beklentisi günden güne ziyadeleşmekte idi... [III]

“(...) Halkın dirlik-düzenlik isyanının haklı gerekçelerini örtmek için uydurularak, kimi ‘tarihçilerimizin’ “isyanların arkasında Şah İsmail fitnesini” göstermelerine karşın, isyanlar, Şah İsmail gerekçesinin ortadan kalkmasından sonra daha da yoğunlaşmış, ayaklanmaların önü arkası gelmemiştir. “Çünkü sebep içte ve bizzat Osmanlı düzeninin kendisindedir.” [IV]

Fatih döneminden sonra, devşirme unsurlar tarafından zapturapt altına alınan Osmanlının, Türk devleti olmaktan çıkıp, bir devşirmeler imparatorluğu haline gelmesinden sonra, Türkmenler yeniden yollara düşüp, bu defa bizzat kendilerinin yöneteceği bir devlet arayışını hiç durmadan, bıkmadan ve usanmadan sürdürdüler. Unutulmasın ki, Baba İlyas’ın ve İshak’ın Selçuklulara eleştirisi neyse, Şeyh Bedreddin’in, Şah Kulu’nun, Şah kalender’in, Şah Veli’nin, Baba Zünnun’un, Pir Sultan Abdal’ın da Osmanlıya eleştirileri, aynı eleştirilerdir. Ve bıçağın kemiğe dayandığı binlerce zorunluluğun neden olduğu bu isyanlardan birçoğunun nihai amacı, artık gerçek bir Türk devletidir. [V]

ANADOLU, ŞAH İSMAİL’DEN ÖNCE DİRLİK İÇİNDE MİYDİ?
Osmanlı bir yandan gazalarla büyüyor, yeni uygarlıklarla tanışıyor, Selçuklu aristokrasisiyle yetinmeden, Bizans, Sırp, Boşnak, Arap ve Acem ülkelerinin yönetsel kazanımlarından kimi öğeleri de ülkesinde uygulamaya koyuyordu. Bu uygulamanın başına ve diğer sorumluluklarına da konunun uzmanı, ya da bilgisi olan devşirmeleri getiriyordu. Türk’ün alışık olmadığı ve bilmediği kurumlaşmaya ve devlet olmaya dönük her devinim, o alandaki yetkinin, Türk’ten alınıp, bir devşirmeye verilmesiyle son buluyordu.

Kaldı ki, istese de, bu görevler Türk ya da Türkmen’e verilmiyordu. “Osmanlının Kapıkulu erki arasına Türklerin alınması yasaklanmış, bu görev çoğunlukla Sırp ve Hırvatlara mahsus görev alanı olarak ayrılmıştı.” [VI]

Türkmen, kurucusu olduğu devlet bürokrasisinden yavaş yavaş ama hiç bitmeyen bir kararlılıkla dışlanmış, küstürülmüştü! Çığlığını duyan, sorununa çare arayan yoktu. Sesi Saraya ulaşmıyor, kalın taş duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Saray sağır, içinde yaşayanlar ise hepten el olmuşlardı artık.

Türkmen kalkıp yaylasına yürüdü/
Dağıldı aşiret il bozuk bozuk/
(Pir Sultan Abdal)

Bir tarafta devşirme Sünni ulema, Türkmen’in katline fetva veriyor. Kızılbaş, Rafızî, idrak-i bi Türk’ün ‘defterinin dürülmesi ve kaddinin bükülmesine’ dair fetvaların biri bitip, diğeri yazılıyor, diğer tarafta ise ‘çift bozuluyor,’ obalar köyler terki diyar ediliyor, dağlar mesken tutuluyordu. Göçer Türkmen, evini köyünü terk edip, geldiği topraklara geri dönüyordu.

1- Devşirme yeniçerilerin işgalindeki askeri/idari kast,
2- Ulemanın da içinde yer aldığı şer-i kast,
3- Ticari kast.
İçinde Türk olmayan bu üç unsur’a “Osmanlı” deniliyor, geri kalan tebaa ise kökenlerine göre “Müslim-Gayrı Müslim” olarak isimlendiriliyordu.

Şalvarı şaltak Osmanlı /
Eğeri kaltak Osmanlı, ekende yok biçende yok/
Yiyende ortak Osmanlı! (15. yy. şiiri. Anonim)
* Padişahların hemen hemen hiçbirisinin anası, akrabası, çevresi Türk değildi.
* Yeniçeriler; yukarıda da işaret edildiği gibi çeşitli ülkelerden devşirilmişti.
* Ulema; İran ve Mısır ülkelerinden ithal edilmişti.
* Ülkenin kaymağını yiyen tüccar-banker unsurların başlıcaları ise Ermen, Rum ve Musevi kökenliydi.
İşte Türkmenleri dinsiz, Rafızî, zındık, Türk-ü sütürk (azgın Türk), Türk-bed-lika (çirkin yüzlü Türk), etrak-ı bi idrak (anlayışsız-akılsız Türk), nadan Türk (kaba cahil Türk), vb.[VII] diyerek dışlayan ve onların ölümüne yüzlerce fetva yazan-veren ve ulema denilen haramzade takımı da bu çevrelerden gelmiş-türemiş adamlardı. Bunlardan biri de II. Bayezid dönemi (1481–1512) saray kâtiplerinden Kadimi Hafız Çelebi’dir:

Devr-i daldan beri şahım Eflak / Zem olur âlem içinde Etrak Vermemiş Türk’e Huda hiç idrak / Akl-ı evvel de olursa bi idrak / Uktülü’t Türk’e velev kane ebak

Türkçesi şöyle: “Öteden beri benim şahım tanrıdır / Bilirim ki tüm dünyada kötülenir Türkler / Çünkü Tanrı Türk’e hiç bilinç vermemiştir / Hele bir de ukala olursa tümden pis olurlar / Baban da olsa Türk’ü öldür.”

Osmanlı kurumlaşıyordu ama halk ile Saray arasındaki uçurum da, derinleşiyordu. Âşık Paşazade’nin de belirttiği gibi, Osmanlı devlet kastında;

Türk diline kimesne bakmaz idi / Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri / İnce yolu ol ulu menzilleri

“Adli” Mahlasıyla şiir yazan II. Bayezid ise “aşk’ı” anlattığı şiirinde Türk’le ilgili fikrini söylüyordu.

Değme etrak ne bilsin gam’ı aşkı Adli
Sırr-ı aşk anlamaya hallice idrak gerek

Türkçesi: “Türkler anlamaz aşktan Adli / Aşkı anlamaya epeyce akıl gerek.” [VIII]

“Türk’e akıl gerek” bu doğru da; Bizanslaşan Osmanlı’ya, Yavuz’a ve Ebusuud’a hayranlık duyan İskender Pala’ya ne gerek?

KAYNAKÇA:
[I]
Demir, Murtaza, Kuşatılmış Bir İnancın Tarihi: Alevilik, s. 111, 112
[II] Kaygusuz, İsmail, alevikonseyi@yahoo.com.
[III] Yıldırım, Rıza, adı geçen bildiri
[IV] Aydın, Erdoğan, age, s. 171
[V] Demir, Murtaza, age, s. 115
[VI] Aydın, Erdoğan, Osmanlı Gerçeği, s. 32
[VII] Muzaffer Özdağ, Tarih ve Top. Der. Sayı, 65, s.10, Akt. E. Aydın, Age, s. 287
[VIII] Aydın, Erdoğan, Fatih ve Fetih, s. 289