29 Eylül 2010 Çarşamba

“Demokratik” korku cumhuriyeti

Hanefi Avcı'nın şahsında verilmeye çalışılan mesaj, "ileri demokrasi yönünde bir gidiş" olarak yutturulmaya çalışılan bir gerçeklik ve gidişin içyüzü konusunda durup düşünmeyi hatırlatması yönüyle dikkate değerdir.

Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı gözaltına alınmış. 12 Eylül döneminin ünlü işkencecilerinden, polisteki “teknolojik değişim"in öncüsü, üstelik “muhafazakar milliyetçi" görüşleriyle tanınan bu polis şefinin güya “Devrimci Karargah örgütüyle ilişkisi varmış“. Kargaların bile güleceği bir gerekçe!.. Fakat gerekçenin kendisi bile bu sansasyonel gözaltıyla verilmek istenen mesaja uygun.

Ne Hanefi Avcı'nın gözaltına alınması bir sürpriz ne de bu işin her söylenene inanmaya dünden hazır ahmaklarin dahi yutmakta zorlanacakları böylesine saçma bir bahaneyle yapılmış olması… Bu gözaltı, daha dogrusu Hanefi Avcı'nın başına bir çorap örülmesi bekleniyordu. Çünkü bu polis şefi, düne kadar onlardan biri olduğu, birçok tezgahı birlikte ördüğü polisteki Fethullahçı kadrolarla sürtüşme içine girmiş, dahası cemaatin faaliyetlerini ucundan kıyısından ifşa eden -daha doğrusu, bildiklerinin ucunu göstererek "üzerime gelmeyin" mesajını verdiği- bir kitap yayınlamıştı.

Avcı'nın tam da referandum öncesi böyle bir kitap yayınlamış olması, sadece Fethullahçılar açısından değil AKP dahil İslamcı cephenin bütünü açısından ideolojik-siyasi bir döneklik ve ihanet örneğiydi. Bunun karşılıksız kalması demek, sahip olunan iktidar gücünün sınırları ve caydırıcılığı konusunda kafalarda soru işaretleri uyandırmanin yanında bu tür döneklik ve saf değiştirme eğilimlerine cesaret vererek yol olabilirdi.

Avcı'ya “bir ders verilmesi" bunun için beklenen bir gelişmeydi ve bununla Avcı´nın şahsında tüm topluma “bize tavır alıp uğraşmaya kalkanın sonu iyi olmaz" mesajını vermenin amaçlanacağı açıktı. Gerekçenin uyduruk olması, verilmek istenilen mesaja uygun bilinçli bir tercihtir.

Faşizmle demokrasi arasındaki ortaklık ve farklılık
Sınıf mücadelesinin temel yasalarından biridir: Siyaset güçle yapılır!...
Özellikle de bugünün Türkiyesi gibi işçi sınıfı da içinde olmak üzere toplumun sınıfsal bilinç ve örgutlülük düzeyinin çok geri olduğu, toplumsal hareket ve muhalefetin en alt düzeylerde seyrettiği, sistemin yarattigi atomizasyonun yanı sıra işsizlik ve geleceksizlik korkularının tavan yaptığı kriz koşullarında daha da artan toplumsal akışkanlığın egemen toplumsal form ve varoluş biçimi halini aldığı koşullarda "güç"sadece bir yıldırma ve korkutma aracı olmaktan çıkar; onları da içeren, temelde onların da yardımı ve katkısıyla geniş kitleleri etkileyip örgütlemenin bir aracı özelliğini kazanır.

Kapitalizmin kitle temellerinin alabildiğine zayıflayıp daraldığı emperyalizm çağında tekelci sermayenin sınıf egemenliği, bu ikili işlev temelinde daima 'güç'e dayanır. Tekelci sermayenin sınıf egemenliğinin bütün biçimlerinde var olan ve temelde korku ve yıldırmaya dayalı 'güç'ün bu örgütleyici işlevi, faşizmde daha belirgin ve baskın bir özellik -ve yöntem- olarak karşımıza çıkar. Fakat burjuva demokrasisini baskıdan, şiddetten, kandan, terörden, provokasyondan azade bir sistemmiş gibi algılayan liberal ahmakların iddia ettikleri gibi ne faşizm salt güce dayalı bir terör ve zorbalık rejimidir ne de güç´ün kullanım yoğunluğu, örgütlenme ve kullanılış biçimleri, bu noktadaki rahatlık ve pervasızlık vd. bir rejimin yapısı, işleyişi ve karakteri konusunda hicbir önem taşımayan "olağan" bir durum ve gösterge olarak hafife alınabilir.

Bu yüzden zaten, dünya siyaset tarihinde, sadece faşizmin güç toplayıp yükseldiği kesitlerde değil burjuvazinin geniş yığınları sindirerek denetim altında tutma ihtiyacının büyüyüp şiddetlendiği bütün evrelerde tüm topluma korku salacak bir gözdaği eylemi mutlaka karşımıza çıkar. Ancak burjuva demokrasisi ile faşizm arasında her şeye rağmen varolan farklılıkları gözardı eden bir düzlük ve basitlikle hareket edilmiyorsa, Türkiye´de bugün polise, jandarmaya ve devletin istihbarat servislerine tanınan yetkilerin sınırlarından bunların kullanılmasındakı yaygınlık, yoğunluk, rahatlık ve pervasızlığın boyutları çok şey anlatır. Üstelik bu, ortada henüz ciddi bir işçi hareketinin, devrimci mücadelenin, rejim karşıtı potansiyeller içeren bir toplumsal muhalefetin henüz yaşanmadığı koşullarda karşılaşılan bir baskı ve devlet terörüdür.

Burjuva faşist rejime çok hizmeti dokunmuş, işkenceci, üstelik gerici bir polis şefi olarak Hanefi Avcı'nın şahsında verilmeye çalışılan mesaj, işçi sınıfına ve emekçi kitlelere daha hala “ileri demokrasi yönünde bir gidiş" olarak yutturulmaya çalışılan bir gerçeklik ve gidişin içyüzü konusunda durup düşünmeyi hatırlatması yönüyle dikkate değerdir. (Kaynak: Alınteri)

Gülen okulları ABD’nin menfaati için kuruldu

Hukuk profesörü Hüseyin Hatemi, haberx sitesinden Hülya Okur’a geniş bir röportaj verdi. Hatemi, Fethullah Gülen ve okullarıyla ilgili çok çarpıcı açıklamalarda bulundu. İşte o röportajdan ilgili bölümler.

“GÜLEN CEMAATİNDEN AMERİKAN,
YAHUDİ LOBİSİNİN BEKLENTİLERİ VARDI”
Gülen Cemaati yayınlarıyla ve stratejisiyle o günden bugüne nasıl geldi bugün hatalı bulduğunuz yönü nedir?

Gülen cemaati hata yapmadı daha doğrusu gitgide iyi olma yolundayken başına akıbet geldi. Açık söylemek gerekirse Gülen cemaatinden Amerikan, Yahudi lobisinin beklentileri vardı. İlk vekaleti onları verdi. Ama Fethullah Gülen ve ekibinin hepsi bunu bilinçli olarak kabul etmediler yani onlar da bilmiyorlardı bu vekaletin anlamını. Denize düşen yılana sarılır misali baskı altındalardı. Böyle birden bire Özal vasıtasıyla yani Amerikan elçisi, Yahudi asıllı Abramovich birden Sovyet Rusya çatırdıyor, yakında Sovyetler çökecek, İran’a da Saddam’ı saldırttık ama Saddam beceriksiz çıktı, yakında Saddam da süklüm püklüm İran’dan çekilecek, bu sırada Sovyetler çökerse de İran rejimi bütün Sovyet, Müslüman topluluklarını ele geçirecek, şii olsun Sünni olsun, belki Afganistan bile İran nüfusu altına girecek. Şu halde siz Fethullah Hocaya baskı yapacağınıza, takibat altında bırakacağınıza, tam aksine, İran’la bu sefer Sünni kuşakla sınır çekmek için( Çin Seddi gibi) İran tehlikesini enterne etmek için Fethullah Hoca okulları vasıtasıyla bir nevi emperyalistlerin misyoner gönderip arkasından gitmesi gibi Türk okulları, Türk İslam okulları perdesi altında aynı zamanda İngilizce öğreten, Amerikan misyonerliği de yapan okullar açılsın, Fethullah Hoca da bir Sünni lider olarak o hareketin başında itibar görsün. Ama tabi Fethullah Hoca, kendisine bu şekilde bir vekalet verildiğinin farkında olmadan eh biraz nefes aldık diye desteklendi, genişlendi.

“GÜLEN OKULLARININ
TÜRK MİLLİ MENFAATİNE HİZMET ETTİĞİ ZOKASINI
TÜRKİYE’DE ÇOK KİŞİ YUTTU”
Ama bu okullar Amerikan menfaati için kurulmuş okullardı, göstermelik olarak İstiklal Marşı ezberletmekle filanla da onlar da bilinçsiz olarak Türk Milli menfaatlerine hizmet ettiklerini zannederek bir slogan uyduruldu. Türkiye’de de bu zokayı yutan çok oldu. Şey diye:”Adriyatik’ten, Çin Denizine kadar Osmanlıyı tekrar canlandırıyoruz. Türk hakimiyeti!” Halbuki Türk hakimiyetini ne Avrupa ister, ne Amerika ister, ne Yahudiler ister. Bu kadar da saflar. Adriyatik’ten, Çin Denizine kadar diye kükremeye başladılar, her iftar sofrasında kükremeye başladı, takma yeleli aslanlar. Ama arkadan körfez(I.körfez, Amerikan işgali değil de baba Bush harekatı) savaşı şartları doğunca 1991’de, o zaman Amerikan Yahudi lobisi şöyle düşünmeye başladı: Biz Saddam’ı İran’ı mahvetsin, it dişi, domuz derisi diye teşbih ortaya attık ama bir şey beceremedi, şimdi de yavaş yavaş o beceriksizliğini örtmek için Kuveyt’i işgal, genişleme sevdasına düştü. Şu halde biz şu Saddam Frankeştayn’ını icat ettiğimiz gibi imha edelim, ama bundan sonra da Sünnilere tetikte olalım yani Sünniler de tehlike olabilir.

“28 ŞUBAT, İRAN- TÜRKİYE
İLİŞKİLERİNİ ÖNLEMEK İÇİNDİ”
Nitekim sonra Taliban’ın da bir zamanlar Sovyet işgali sırasında Vahabi etkileriyle sözüm ona İslami gurupları destekledikleri sonra Taliban Frankeştayn’ının doğmasına sebep oldukları gibi bu sefer de Saddam’dan da korktular. Saddam örneğinden şuna bir dersini verelim, 10 sene sonra da abluka dan sonra son öldürücü darbeyi vururuz. Bu arada da Fethullah Hoca’ya da eskisi kadar güvenmeyelim, bu da tehlikeli olabilir diye Fethullah Hoca da bir gözetim altına alındı bu harekette, eskisi kadar güven duyulmadı. Bu güvensizlik bir adım daha ilerledi, o da şu: Bosna Hersek Ali İzzet Begoviç hareketini baktılar ki Türkiye’de Fethullah Hoca gurubu da iran gibi destekliyor, demek ki bu da tehlikeli olabilir dediler ve hemen Bosna Hersek İslami hareketini kısırlaştırdılar, enterne ettiler, örümceklerin sinek etrafına hücre örmesi gibi ağlarını ördüler, ondan sonra da büsbütün Fethullah Hoca hareketini incelemeye aldılar.

"FETHULLAH HOCA’NIN FERMANI,
28 ŞUBATÇILAR ELİYLE İMZALANDI"
Bu arada 28 Şubat oldu Türkiye’de de, İran- Türkiye ilişkilerini önlemek için. Ama Fethullah Hoca hareketi, İran’a hiçbir zaman yakınlık belirtmemişti o zamana kadar. Hatta 28 Şubat hareketi dış güçler tarafından İran’a da yapıldığı için bu Fethullah Hoca hareketi de bunu sezerek iyice kendisini güvence altına almak, eski suçlarından, güvensizliklerinden kurtulmak için Amerikan- İsrail odakları, İran aleyhine çok açık ve haksız beyanlarda bulunmaya başladı, İranlılar Müslüman sayılmaz anlamına gelen. Biz İranlılarla ayrı mezhepten değil, aramızda din farkı vardır demeye başladı. Ama bunu neden söyledi? Neredeyse bardak, Fethullah Hoca’nın üçüncü bir güvensizlik doğurucu tutumu ile iyice taşmıştı. Fethullah Hoca da bu bardak taşmasının sonuçlarından kurtulmak için, 1998’de bu beyanda bulundu ama kurtarmaya yetmedi, neydi o bardağı taşıran darbe? Maroviç ile birlikte yani İstanbul’daki Katolik psikopozu Maroviç’in girişimi ile Fethullah Hoca’nın Papa 23.John’ın davetlisi olarak Roma’ya- Vatikan’a gitmesi ve Papa tarafından İzzet-ül İkram ile karşılanması yani bizim siyasetimize yardımcı olsun diye destekleyip ortaya çıkarttığımız bir kişi nasıl olur da, bu kadar bilinçsizlik gösterip, bizim en fazla karşı olduğumuz Vatikan ile samimi, dostluk ilişkilerine girer diye artık zaten Fethullah Hoca’nın fermanı, 28 Şubatçılar eliyle imzalamışken, Fethullah Hoca da bunu sezdi, -Vur abalıya usulü İran’a şimdiye kadar söylemediğim derecede ağır bir yüklenme yapayım da bu tehlikeyi bertaraf edeyim diye Nevval Sevindi’yi çağırdı. Zaman Gazetesi’nde Nevval Sevindi’ye röportaj verdi ve orada dedi ki, İranlılar Müslüman da değildir anlamına gelen:”İranla aramızda mezhep farkı yoktur din farkı vardır.” Yani demek istiyor ki, İranlılar, samimi Müslüman olmadığı gibi Müslüman değillerdir esasen. Biz orada okul açmak istedik, buna da karşı çıktılar, bizimle adeta alay ettiler. İran’da okul açmak istedik, buna karşı, “Paranız çoksa buradaki yoksul öğrencilere yardım etmek istiyorsanız biz İran’ın şartlarını daha iyi biliyoruz, paranızı bize verin, biz sizin yerinize okul açıp o parayı da öyle kullanalım” Buna çok kızdığını söylüyordu. Bunun üzerine 1998’de söylenen bu söz de bardağın taşmasını önlemedi. Artık ferman imzalanmıştı.

“FETHULLAH HOCA’NIN AJAN OLMASI İÇTEN BİLE DEĞİLDİR”, FETHULLAH HOCA’DA AMERİKA’DA İSRAİL’İN MENFAATLERİ İÇİN İPOTEK EDİLDİ."
Bu Deniz Baykal kasetleri hazırlanıp, zamanı gelince ortaya atılması gibi, Fethullah Hoca’nın belki de tamamen uydurmaydı veya bir toplantıda söylediği sözlerle zaten her toplantıda olduğu gibi "ajan olması içten bile değildir." Zaten Fethullah Hoca’nın yanına gelen, çok sureti haktan görünen, Amerikalı Musevi filan da çoktu, hazırlanan bir kaset. “Sakla kaseti gelir zamanı usulü. “ birden bire çıkartıldı ve Fethullah Hoca Amerika’ya gitmişken öyle zamanlandı ki, Öcalan nasıl o zamanlarda paketlenerek Türkiye’ye gene İsrail menfaatleri için rehin olarak teslim edildiyse ama bizim menfaatlerimize teslim edilmiş gibi gösterildiyse, Fethullah Hoca’da Amerika’da İsrail’in menfaatleri için ipotek edildi. Öcalan burada, Fethullah Hoca da orada. Yoksa Fethullah Hoca’nın Türkiye kamu düzenine aykırı, söylediği bir şey yoktu. Yaptığı şeyler eleştirilebilir ama Türkiye’ye gelmesi düşünülemeyecek olan veya geldiği zaman hapsedilmesini yargılanmasını gerektiren bir suç olduğu söylenemez. (Kaynak: Odatv.com)

28 Eylül 2010 Salı

Ali Gülmez ve Muzaffer Öztürk’ün Tekirdağ F Tipi hapishanesinden gönderdikleri mektup

Elimize Sayın Temel Demirer aracılığıyla Ali Gülmez ve Muzaffer Öztürk'ün cezaevinden gönderdiği mektup var. Mektup başlı başına cezaevindeki genel durumu, infaz ve tecrit politikasını gün yüzüne seriyor. Mektup dolayısıyla Sayın Temel Demirer’e teşekkürü bir borç biliyoruz. Mektupta Ali Gülmez ve Muzaffer Öztürk herkesten destek bekliyor, bu yüzden bu mektubu elimizden geldiğince yaygınlaştıralım. / fk●birleşikcephe!
.
“ASMAYIP BESLENEN”LERE UYGULANAN
HÜCRE TİPİ ZULÜM DİRİ DİRİ GÖMME...

İdam cezasının kaldırılmasından sonra yerine getirilen “ Ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezasının nasıl infaz edileceği 5275 sayılı yasanın 25. maddesi ve Adalet Bakanlığının tüzüğü ile belirlenmiştir

Ne yazık ki bu yasa çıkarılırken, idam cezasının kaldırılmış olmasının etkisiyle, yerine getirilen Ağırlaştırılmış müebbet cezasının infaz ve Ağılaştırılmış müebbetliklerin hangi ortamda yaşama mahkûm edildiği, Hukuk (Barolar vb) ve siyasi çevrelerin dikkatinden kaçmış ya da yeterli düzeyde önemsenmemiştir ve sonuç olarak Ağırlaştırılmış müebbetliklerin “ ölünceye kadar” tek kişilik hücrelerde tutulmaları “ kabullenilmiştir”.

Adli davalardan hüküm verilmiş Ağırlaştırılmış müebbetlikler için 30-40 yıl gibi bir “yatar” süre konmasına karşın, siyasi “ Ağırlaştırılmış müebbet” tutsaklar için böyle bir süre yoktur. Cezaevi idaresi tarafından hazırlanan müddet namelerde “ yatacağı sürenin” karşısında “ ölünceye kadar” yazmaktadır.

5275 sayılı yasanın 25. maddesine göre Ağırlaştırılmış müebbetliklerin infaz rejimine ilişkin uygulamalar özetle şöyledir; (Tam metin ektedir.)

• Hükümlü tek kişilik hücrede tutulacak; günde 1 saat açık havaya çıkma, spor yapma hakkı tanınacaktır.

• Anne, baba, kardeş, çocuk ve vasi ile 15 günde bir ziyaret yapabilecek; 15 günde bir bu kişilerde 10 dakika telefon görüşmesi yapabilecektir. ( ziyaret sadece 1 kişi ile yapılacaktır, gelen kişi sayısı fazla ise süre öyle bölünerek kullandırılacaktır.)

Hepsi bu kadar! Ancak bunun uygulamasında hapishane yetkililerine geniş yetkiler verilmiştir. Zaten yasal olarak, diğer hükümlülere uygulanan 2. ve 3. derece akrabaları ve dışarıdan belirtilen 3 kişi ziyaretçi “hakkı” Ağırlaştırılmış müebbetliklere uygulanamaz iken telefon ve ziyaret haftada 1 den 15 günde 1 indirilmişken, hapishane idareleri çeşitli “ disiplin cezalarıyla” bu hakların kullanımını da engelleyebilecektir, engellemektedir.

Diğer yandan ise Ağırlaştırılmış müebbetliklere tanınan 1 saatlik havalandırma hakkının uzatılması, aynı ünitede kalan diğer Ağırlaştırılmış müebbetliklerle birlikte havalandırmaya çıkma, çeşitli sosyal faaliyetlere katılma hakkı vb. Vb, hapishane idaresinin takdirine bırakılmıştır.

Ağırlaştırılmış müebbet için çıkartılan özel yasanın, insanca yaşam koşullarını olabildiğince daraltan ve ölene dek en ağır tecritle zulüm çemberine dönüştürülen özellikleri başlı başına çözülmesi gereken bir sorun iken, pratik uygulamasına hapishane yönetimlerinin “keyfiyetine” bırakılması yaşatılacak zulmün katbe kat daha artacağından başka anlam taşımamaktadır. Gerek hapishane tarihi bakımından gerekse son yıllarda F Tiplerinde siyasi tutsaklara uygulanan baskı, şiddet, akla hayale gelmez yasaklar ve yaşamın her anını, “ tam tecrite” dönüştürmeye çalışan hapishane yönetimlerinden, iyi niyet beklenmeyeceğini, infaz rejiminin faşist özünün uygulanmasında tutarlı pratikleri olduğunu biliyoruz. Uygulamalar her ne kadar çeşitli hapishanelerde kısmi farklılıklar gösterse de esas olarak, bir devlet politikası olduğu açıktır.

Sorunu bu boyutuyla anlattığımızda, gerek hukuk çevreleri, gerek DKÖ ler, gerekse siyasi çevreler sorunun vahametini kavrayamamaktadır, ya da “ F Tiplerinin bilinen sorunları” düşüncesiyle “ kanıksamakta” önemsememektir.

Bu anlam da sorunun daha iyi kavranabilmesi için, Ağırlaştırılmış müebbetliklerin “ ölünceye kadar” hangi koşullarda nasıl yaşadığını günlük en basit ihtiyaçlarını; insansız- diyalogsuz- sohbetsiz ortamın kişileri nasıl etkileyebileceğini vb, vb. Yaşanan deneyimlerden yola çıkarak anlatmanın faydalı olacağı inancındayız.

• TEK KİŞİLİK HÜCRELERİN
FİZİKİ KOŞULLARI VE TEK KİŞİLİK YAŞAM:
Tuvalet olarak ayrılmış, kapalı ve kapısı olan bölüm hizasına yerleştirilen 2 metre boyunda bir ranza, hemen onun bitişiğinde pencere. Pencereden kalan kısım havalandırmaya açılan kapı. Ranza kenarından 75*75 cm'lik plastik bir masa ve sandalye,. Ranzaya dayanan masadan sonra (volta atabilecek iki kapı arasındaki 5-6 adımlı yeri kapatan ve ancak duvara masaya sürtünerek volta atılabilen) iki karış kadar boşluk. (Hücrenin çizimi Ek-2'de)

Eğer, 5-10 günlük hücre yaşamı için gelmişseniz, yani geçiciyseniz, yani eşyanız yok ise, masa sandalyeyi atabilirsiniz. İki kapı arası(en uzun mesafe) volta adımı ile 6 koşar adım ile 4 adımdır. Ancak kalıcıysanız yani bir “ömür boyu” yaşayacaksanız, zamanla çoğalacak eşyalar nedeniyle yapımı raflar(!): Televizyon, Buzdolabı vb.na sıkış-tıkış yer aramak zorundasınız. Voltalık yer 3-4 adıma düşecektir. Ya da hiç olmayacaktır.

Bir de TV için 9 metreden fazla anten kablosu yasaktır. Uzatma kabloları yoktur. Ve mecburen TV varsa buzdolabı, ayakaltında masa üstünde olacaktır.

1 saatlik havalandırma süresi, komşulara selam, gazete, top alışverişi, havalandırma temizliği, çamaşır asma-toplama vb.den kalan saatte yan hücrede arkadaşınız varsa, onunla bu sınırlı zamanı paylaşma telaşı ile bitiverir!

Her türlü olumsuz koşullarda dahi yaşam üretmeye çabalayan tutsaklar için, spor yapmanın zorunluluğuna inancı nedeniyle sporda yapılmak zorundadır. Ne yazık ki, hücrede yapılacaktır. TV, masa, sandalye uygun yerlere çekilerek ancak belli hareketleri yapabileceğiniz bir buçuk m2 lik bir alan yaratırsınız. Tabi, havayı hesaplayarak!

HAVA SORUNU: GÜNEŞSİZLİK, NEM, KOKULAR...
Havalandırmaya bakan pencerenin mimari yapısının rast gele yapıldığını düşünmek fazlaca saflık olacaktır. Kapı tarafındaki sabit pencere 42 cmdir. Dolap tarafına gelen ise 29 cm ve bu küçük olan açılır-kapanır pencere bir karış bile açılmaz. Dolaba yaslanır. Ranza ile pencere ortasına özel olarak konmuştur dolap. Ranza tarafına 15-20 cm kaydırılsa dahi rahat olabilecek pencere açılmasın istenmiştir herhalde!

Yazın tutsaklar bu kapalı pencerenin camını komple çıkartırlar. (kimileri kırılır kimileri bütün çıkar. Kırık camları her sayımda gören kimi gardiyanlar sorarlar: “cam kırık mı?!” kimi kırık cam yasak diye almak ister.) İlk bahar ve son baharda iyidir. Tabi rüzgar var ise! Yok, zaten rüzgar, hiçbir zaman püfür püfür esmez. Hem yüksek duvar, dar havalandırma nedeniyle rüzgar direk gelmez, havalandırmada daire çizer, hem de içeride sirkülasyon yapacak yeterli alan yoktur. Tuvaletteki fare deliği, pardon havalandırma bacasına takılan ızgara, hava sirkülâsyonu amacı ile yapılmış olsa da yeterli olmaktan uzaktır. Bu nedenle sürekli havasızlık hâkimdir. Yazın büyük bir bölümü, pencerede açık olmasına karşın ciddi bir havasızlık hâkimdir. İçilen bir sigaradan çıkan duman hücrenin orta yerinde bulutumsu bir tabaka gibi asılı kalır. Kimi zaman bir havlu ile fırfır yapıp hava sirkülâsyonu yaratmak zorunda kalırsınız. “sigara içmeyi verin” denilebilir. İçilmese (ki kimi hücrelerde tutsaklar içmez, ama havasızlık sorunu da bitmez) iyi olur ama.. Sorun havasızlık sorunu. Bu bir örnek 24 saat yaşadığımız ve havasını soluduğumuz bu ortama, her ne kadar ayrı bir bölüm olsa da (kapısı olsa da) tuvalet kokusu, bazen esinti koridor tarafından esmişse yemekhanenin -yemek-yağ kokusu, sayıma gelen kimi gardiyanların tutsağa “tuhaf” gelen parfüm kokusu saatlerce hücreden çıkmaz.

Sürekli nemlilik içerdeki havasızlığı daha da ağırlaştırır. Düzenli temizlemeseniz, yıkamalar sonrası, hücrenin zemininde kimi yerlerde küflenme başlar. Yazın pencerenin tamamen açık olduğu bu ortamlara karşın kışın ilkbahar ve sonbaharın yarılarından itibaren başlayan soğuk nedeniyle çıkartılan sabit pencere (sabit pencere mecburen takılır.) İşte bu 6-7 aylık sürede az önce anlatılan havasızlık 2-3 katına çıkar. Rutubette aynı şekilde. Uzun süre bu ortamda yaşayacak insanların, astım, nefes darlığı vb. Gibi akciğer rahatsızlıklarını yaşayacakları (kimilerinde başlamıştır) olasılığının değerlendirmesini bilim insanlarına ayrıca sormak gerekir.

Kışın mecburen en soğuk günlerde dahi pencere açılmak zorundadır. Kendine hayrı olmayan kalorifer, sık sık, pencere açılması nedeniyle hücreyi ısıtmadığı gibi daha fazla soğuk olmaması için pencerenin sınırlı açılıyor olması havasızlığı da kat kat arttırmaktadır. Kapıların sürekli kapalı olması, gündüz saatlerinde hücrenin yeterince havalanmamış olması nedeniyle kötü hava, farklı kokular hücreye yapışır. Havalandırma kapısının demir aksanında biriken damlalar, dış duvardan sızan akıntılar nedeniyle nem oranı daha da artar ve süreklidir. Kar yağdığında Ya da don olduğunda, havalandırma kapısının iç tarafı, yani hücredeki bölümü kat kat buz tutar. Pencereden farklı olarak demir kapı aksanındaki buz, hücreyi buz hücreye çevirir.

Yukarıdaki koku, nem, havasızlık hücreye “yapışır” dedik. Kapının sürekli kapalı olması nedeniyle, gün içerisinde içeriye yeterli hava-oksijen girmediğinden duvarlar kendini temizleyemez. Nemle birlikte “hücre kokusu” duvara yapışır.

Pencereden güneş hemen hemen hiç girmez. Havalandırmanın sağ tarafındaki hücre hiç güneş görmez. Yanındaki hücre ise, mayıs sonundan Temmuz'un yarısına kadar sadece sabah saat 9.00, 10,00 gibi saatlerde, yandan bir çizgi şeklinde bir saat kadar pencere dibine vurur. Hücrelerin görüp göreceği güneş bu kadardır. Bu durum duvarlarda ve beton zeminin kimi bölümlerinden küflenmeye neden olur.

Banyo sonrası hücre yapış yapış neme dönüşür. Buhar ya da sıcaklık, fare deliğinden (Banyodaki hava deliğe, buna fare deliği denmesinin nedeni, frenin orada hücreye girme çabaları, bağırtıları, orada keski olmamalarındadır) Çıkamadığı için hücreye yönelir ve zaten hava sürkülasyonu olmadığından duvarlar, eşyalar nemi, yavaş yavaş emer. Banyo sonrası akşam sayımlarında kimi gardiyanlar bile koku ve nemden dolayı rahatsız oldukları gözlenmiştir. Yani birkaç saniye için!

HÜCREDE TEK KİŞİLİK YAŞAM VE ETKİLERİ
Hücrede ağırlaştırılmış müebbetler olarak yaşamak konusu, aslında başlı başına incelenmesi gerek. HER AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBETLİĞİN kişiliklerinin yaşama direk olarak yansıdığı, her hücrede ayrı bir yaşamın kurulduğu bireyselleşme ve kendini yaşamanın (açık ifade ile kendine “yeni bir dünya” kurmasının) maddi zeminin çok güçlü olduğu bir alandır.

Siyasi tutsaklarla, adli mahpusların F tiplerinde genel olarak yaşamları farklıdır. Bu durum ağırlaştırılmış müebbetlerden adliler ile ağırlaştırılmış müebbetlik siyasilerin hücre yaşamında da farklılık gösterir. Bu nedenle de ayrı ayrı ele alınması daha doğru olur.

Adli ağırlaştırılmış müebbetliklerin siyasilerden farklı olarak infazları ölünceye kadar değil 30-40 yıl gibi süreye bağlanmıştır. Adli hükümlüler için bu durum en “avantajlı” oldukları konudur. Hiç bitmeyen af beklentisi nedeniyle kısmen de olsa yaşama tutunacakları en önemli (belki de tek) daldır. Bunun dışında tecrit koşulları aynıdır. Her şeyle tek başına baş etmek zorundadır. Ailen ve dostların ile iletişimin sınırlanması soyutlanmışlık duygusunu, yaşamı olayları yorumlama ve çözüm üretmede yetersizlikler zamanla içe kapanma, yaşam değerini yitirme ya da ağrasiflik, kendine ya da başkalarına zarar verme vb. Gibi onlarca farklı “normal” olmayan kalıcı kişilik dönüşümlerine neden olmaktadır, olacaktır. Kimi örnekleri buraya aktarıp, genel olarak adli ağırlaştırılmış müebbetler böyle gibi algılanma yaratma riski nedeniyle bu konunun ayrıntısına girmeyi gerekli görmüyoruz.

Siyasi ağırlaştırılmış müebbetler açısından siyasal bilim, örgütlü yaşam yaşama yön verme iradesi, hangi koşullarda olursa olsun yaşamın zorluklarına karşı direnme misyonu vb. En önemli “avantajları”dır. Buna karşı fiziki koşullar vardır. Yoldaşlarından dostlarından uzaklaştırılmış, tecrit edilmiş olması, havalandırma saati sınırlılığı nedeniyle çatıları duvarları aşarak irtibat toplarıyla ulaşımın sınırlı olması yeterince iletişimin kurulamaması, aile çevresi ve dostlarıyla ziyaret ve telefon hakkının sınırlı olması vb. Tecriti kat kat artıran özelliklerdir. Öte yandan “tek kişilik yaşam” beraberinde belki ağırlaştırılmış müebbetlik tutsağın dahi ayrımına varamayacağı bir dizi sorunlara kapı açmaktadır. Basit birkaç örnek verelim: 1,40*1,00 metrelik tuvalette lavabo, duş ve tuvalet taşı vardır. “Duş” banyoyu tuvalet taşı üzerinde yapmak zorundasınız. Lavabo önü kapıya denk geldiği için burada banyo yaparsanız her seferinde hücrenizi su basacaktır. Sular sık sık kesildiği (ve ne zaman kesileceği belli olmadığı için) kova ve yeğen yedek su deposu olarak banyo musluğu altında durmak zorundadır. Yani tuvalet taşının üzerinde. Her büyük tuvalette kova ve bidonu lavabo altına çekmek zorundasınız. Tabii bunu yaparken önce içeri girip kapıyı kapatacaksınız, Aksi durumda kova nedeniyle kapı kapanmayacaktır. Her defasında leğen boşaltılacak, minimum 50'ltlik kova kaldırılıp taşınmak zorunda kalınacaktır. Lavabo da el dahi yıkanamamaktadır. Bir tabak dahi sığmayacak kadar küçüktür ki eviye görevi görecektir. Bir tabak koyacak yer olmayan tuvalette koyacak su kabı için yarı yer, bulaşık için ayrı yer yıkandıktan sonra koyacak ayrı bir yer bulmak zorundasınız. Ve ne yazık ki olmadığı için her türlü cambazlığa karşın hemen her yıkamada tabak yere düşecektir. Bulaşık için günden en az üç kez tekrarlanan bu olayın yıllarca tekrarının sinir sistemi üzerindeki etkisi aslında hiç konuşulmayan önemsenmeye en verimsiz etkenlerden biridir. Aynı alanda bulaşık, çamaşır, banyo, tuvalet vb. İhtiyaçlarının karşılanmak zorunda olmasının hijyen açısından sakıncaları ise vurgulanmayacak derecede açıktır. Sağlıksız hijyen olmayan koşullara mahkum edilerek bir ömür geçirilmesi için özel tasarlanmıştır hücreler.

Sifon sesini bilmeyen yoktur. Teklilerde 15-16 hücre vardır (her blokta). Ve duvarlar bitişiktir. Zorunlu olarak (bırakalım sifonun sinir bozucu sesini gürültüsünü) el yüz yıkama çamaşır, bulaşık, sebze meyve yıkamanın temizlik vs. lik lavabo ve duş sesi dahil Birkaç hücreyi rahatsız edecek şekildedir. Yaşanmış bir örnek, teklilerde kendi isteğiyle kalan ağırlaştırılmış muhabbetlik olamayan kapısı açık bir arkadaş sabah yan hücresindeki arkadaşın el yüz yıkamadan musluktan çıkan sesten rahatsızlığı nedeniyle 3-4 saat sifonu açarak “protesto” etmiş. Tekli hücrelerdeki 15 kişiye sifon işkencesi yaşatmış, uzun süren sifon sesine gelen gardiyanlara tartışmış, genel olarak siyasi tutsakların suların düzenli akması için suç duyurusunda bulunduğu bir dönemde “ görevlilere” önceden ne iyiydi günde üç kez akıyordu. Şimdi de öyle yapın suları kesin” diyebilmiştir. Bu örnek, farklı bir kişiliğin “zaaflı yanı” olarak algılanabilir. Ki öyledir de. Ancak burada uygulanmak istene şeyi bu rahatsızlıkları ağırlaştırılmış müebbetliklerin yaşam boyu çekmek zorunda kalacak olmasıdır. Hücrenin “sessizliğinde’ her türlü sese duyarlılık başlar. Komşu mu sesleniyor, sloganlar ne için atılıyor kapılar niye dövülüyor vb. vb., Sessizlik içinde 24 ses beklentisidir. Buna çevreden gelen sesler (sifon sesi, üst kat atölyelerinden gelen ses, duvarın dışından gelen sesler vb.) Koridor giriş-çıkışları, hücreden giriş-çıkış eslerin eklenir.*(dipnot: zamanla kulak çınlamaları, yüksek sese duyarlılık (etkileme) vb. başlar)Sese duyarlılık farkında olmadan yaşamın bir paçası haline gelir. Zamanla yüksek ses çıkarmama ya da gelen yüksek sesi etkisizleştirme tavır ve yöntemlerine girilir. Diğer hücrelerdeki arkadaşları rahatsız etmemek için, TV, radyo kısık sesle dinlenir, çamaşır-bulaşık yıkanması en az ses ve en çabuk süre ile yıkanmaya başlanır bul durum zaten hareketsiz-durağan ve dar alandaki 24 saatlik yaşamda bir yaşam biçimi olur.

Siyasi ideolojik birikiminiz deneyiminiz ne olursa olsun; hücre tipi yaşam ile size dayatılan yaşamın ne kadar bilincinde olursanız olun, ne kadar çözümlerseniz çözümleyin yaşamınız “tek kişiliktir”. Kendinize göre (her tutsak için bir birine hiç benzemeyen, herkesin önce çıkardığı uğraşları vb nedeniyle) yazma, okuma, iletişim, günlük işler vb. vb. gibi bir yaşam kurarsınız. Koşulların bilincinde olan tutsaklar kendine dayatılan izole tecrit yaşamın bilinci en olumsuz koşullara dâhil bir direnç yaşamı kurar. Bunun önceliği de kendi kendini-kimliğini-onu korumaktır. Ve bu bilinçle dayatılan tüm olumsuzlukları çözümleyecek bir direniş biçimi oluşturur. Yaşamak bir bakıma direnmektir. Ancak bu da yeterli değildir, üretmek zorundadır. Yaşamı örgütlemek ve yaşamı üretmek. Bütün bunlar olması gerekendir! Ancak bunların ne kadar gerçek anlamda (devrimci komünist bir kişilikte) hayata geçirildiği geçirileceği soru işaretidir. Bilmekteyiz ki, insanlar devrimci olunca tornadan geçer gibi tüm sistem kişiliklerini özelliklerinde bir çırpıda sıyrılamıyor. Dolayısıyla siyasal ideolojik seviyen ne kadar ileri ya da geri olursa kişilikleri tek kişilik hücre yaşamında farklı yansımalara neden olacaktır. Kişiliklerde daha önceden var olan küçük burjuva zaaflar vb. daha keskin olarak ortaya çıkacaktır.

Yıllarca sohbet etmekten tartışmaktan bir güzelliğin coşkusunu ağız dolusu paylaşmaktan mahrum bırakılan-sınırlanan insanların, yan hücredeki arkadaşı veya yoldaşı ile sağlıklı bir iletişim kurabilmeleri çok kolay olmayacaktır. En fazla lüksü, yan hücrede kalan arkadaşı ya da yoldaşıyla yine sınırlı olarak (birkaç saat) parmaklıklar ardından pencereden sohbet edebilmek, ikinci bir insan yüzünü görme, sesi duyma lüksüdür. Top iletişim, spor, gazete alışverişleri vb. hesaplandığında bu ilişki daha da sınırlanır.

Nazım “.. bir de ayna dökmeyi öneririm sana.. “der kişilik koşullar tek kişilik yaşamdan çok elverişlidir. Burada kast edilen üretmektir. Ağırlaştırılmış müebbet mahpusunun üreteceği temel şey ise(bu koşullarda) yazmak çizmektir. El yapım kartlar, resimler vb. olanak olmadığı için etkili değildir. Tecritte, ağırlaştırılmış müebbetlik yaşamın tüm olumsuzluklarına ilaç olacak en önemli şeylerin başında gelir üretmek bu ne kadar başarılabilir. Ya da her yazıp çizmek ve üretmekle yetinmek yaşamı kurtarır mı? Bir direniş biçimi midir? Ve bizi, kişiliğimizi ileriye taşır mı? Bunların yanıtını bu yazıyı okuyan her kişi kendine sormalıdır. Tek kişilik hücre yaşamında etkilerini neler olabileceğini “hayal” etmeli, yanıtlarını kendi aramalıdır?

Tek kişilik hücre yaşamında, ağırlaştırılmış müebbetlik gibi izale yaşamda olası olumsuzlukların ayrıntısına girmeden vurgulayalım, kendini yaşama, durağanlık, duygusallık, tepkisellik, tahammülsüzlük, tepkisizlik, alınganlık, duygusallık, sekterlik vb. vb.

Bu konu sayfalarca yazılacak anlatılacak bir konudur. Hücre tipi infaz rejimimin bu genel, bilinen ağır tahribatları insanı örseleyen hırpalayan yanları ağır müebbetlerde katlanarak misliyle oluşmasını sağlanmasına zemin sunacak koşullara sahiptir. Yaratılan nesnel, maddi zemin bunun gerçekleşmesi için organize edilmiştir.

“GÜNEŞ GİRMEYEN EVE DOKTOR GİRER”…
AĞIR MÜEBBETLİK HÜCRELERİNE İSE AZRAİL GİRER
Ağır müebbet tutsakların bulunduğu fiziki koşullar her türlü fizyolojik ve psikolojik rahatsızlığın üremesine zemin sunan mekânlardır. Özel olarak fizyolojik hastalıkların ne boyutlarda olduğunu görmek için bu tutsakların hastane revir dosyalarına bile bakmak yeterlidir. Ki her rahatsızlık için revir tercih edilmemektedir. Akciğerden karaciğere, mideden safraya, kalp ve damar rahatsızlıklarından ağız diş sağlığından göz rahatsızlıklarına kadar tepeden tırnağa her türlü rahatsızlığın üreyip kronikleştiği bir yaşam koşulları söz konusudur. Bünyenin genetiği ile oynayacak düzeyde bir tahribat koşulları olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.

Hücre tipi infaz rejiminin tutsaklar üzerinde yarattığı sağlık sorunlarını ne boyutta olduğu bilinir. Bünye ölümcül hastalıklara tüm kanallarını açacak bir maddi zemin de bulur bu infaz rejimi içinde. Ağırlaştırılmış müebbetlik mahpuslarda bu sorun katlanarak ve kronikleşerek gerçekleşir. Güneşin, havanın, hareket alanının vs. yetersiz olduğu (aslında önemsiz düzeyde var olduğu, esasta olmadığı demek daha uygundur. “Yetersiz” ifadesi en hafif ifadedir. Maddi koşullar Azrail erken mesai çağrısı anlamına gelmektedir.

ÇEVRE VE İLEŞİTİMSİZLİK!
F tipinin açılma hedeflerinden biri de; BİREYLEŞTİRMEDİR. Kapıların sınırlı saatte açık olması, sınırda olması, teklilere iletişim kuracak üçlü hücrelerde yeterli hattın olmaması vb. nedenlerle diğer hücrelerdeki dost ve yoldaşlarla iletişim sorunu yaşandığı bir gerçektir. Kimi dönemler ya da kışın hava koşulları nedeniyle uzun sayılabilecek süreçlerde iletişimi koptuğu da olmuştur.

Ağırlaştırılmış müebbetlik tutsak her ne kadar koşulları gereği iletişimsizliğin bilincinde olsa da süreç içerisinde objektif gerçeklik yaşamını da etkileyecektir. Zaten tek kişilik yaşamın getirdiği bir dizi olumsuz koşullara bu iletimsizliğin eklenmesiyle “yalnızlaşma” duygusunu önü açılacaktır. İletişimsizlik , “ulaşılmasızlık”-gerçekliğine dönüşecektir. Doğal olarak iletişimin kopuk olduğu tutsak yaşamla “tek başına” mücadele edecek ve yaşam biçimlerini geliştirecektir.

DAR ALANDA FOTOKOPİ YAŞAMIN ETKİLERİ
Tarihsel deneyimlerden de bilinmektedir ki, uzun süreli dar alanda hücre yaşamının getirdiği fiziki ve psikolojik etkiler mevcuttur.

Yaşamı paylaştığımız, yanınızda ikinci üçüncü kişilerin olmaması nedeniyle kendince oluşturduğu günlük yaşam esas olarak fotokopi bir yaşamdır. Yazının içinde anlattığımız, okuma yazma günlük zorunlu ihtiyaçlar, temizlik vb. belli bir zaman sonra ŞARTLANDIRILMIŞ gibi alışılan bir yaşama dönüşür. Yaşamın farklı renkleri yok olur dahası yoktur. Tek farklılık, zaman zaman çevre-yakın hücrelerle gelen yeni birileridir. Yüzünü görmeseniz de yeni bir insan tanıma heyecanı hissedilir, yaşanır.

Okumak, yazmak, çizmek siyasal tutsağın en büyük, en güçlü can simidi olmasına rağmen, rutin birbirinin aynı (fotokopi) yaşam koşulları beynin faaliyetlerini doğal olarak sınırlar. Ve kısa süre sonra UNUTKANLIK, DALGINLIK başlar Çünkü her ne kadar okuduğumuz her yeni şey yazdığımız her çalışma beynin reflekslerini harekete geçirse de önceki yaşamdan farklı olarak sınırlanmış olması nedeniyle durağanlık başlar. Bunun sonucunda unutkanlık dalgınlıktır. Hemen hemen her ağırlaştırılmış müebbetlik tutsak bu durumu yaşamaktadır. Yaşamın beynin faaliyetlerini bu denli sınırlanması, mevcut organlarının duyu organlarının yeterince faaliyeti olmaması belki henüz ayırtına varılmayan pek çok rahatsızlığın önünü açmaktadır. Kendini ifade etme, rastlantı ile mahkeme ya da hastaneye gidişlerde birden fazla kişiyle karşılaşınca nasıl sohbet edeceği konusunda bocalama, kendini kontrol etme çabası vb. vb. etkilerle kendini duyumsatır.

-24 saatin 1-2 saati dışında (ki o birkaç saatte de en fazla 7-8 metrelik uzaklık görebilirsiniz) gözünüz bakış uzamı en fazla 3-4 metredir. Ağırlıklı bölüm ise 1-2 metre… Kilometreler ötesine göre evrimleşmiş göz, uzun süre birkaç metre ile sınırlanınca çeşitli rahatsızlarda başlar. Bu bakış açısı-uzam-zamanı vb. sınırlılığı, yaşamda da bir “darlaşma” yaratacaktır, yaratmaktadır.

AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBETLERE DAYATILAN
HÜCRE YAŞAMININ “YASAL” ZEMİNİ!
Tek kişilik hücreler, her hapishanenin (koğuş sistemleri de dahil) hücre cezası için yapılmıştır. Son yasa ile de en fazla hücrede yatış süresi 20 gün olarak belirlenmiştir. Yani açık ifade ile hapishane idaresine karşı ya da hapishane yaşamının de en ağır “disiplin suçu”(!) işlemiş tutsaklar için EN AĞIR CEZA çektirilmesi için yaptırılmış hücrelerdir. Bu en ağır cezaya karşın 1 saat havalandırma hakkı tanınmıştır. Bu durum genel olarak üzerinde durulmayan bir konudur. Oysa sorunların temelinde de bu vardır. Çünkü şu anda ağırlaştırılmış müebbetliklerin yaşadığı yer “bir defe en fazla 20 gün yatılabilecek” ikinci bir hücre cezası var ise, ara verilerek yatırılacak yani en fazla 20 gün yaşanabilecek hücrelerdir. Oysa ağırlaştırılmış müebbetlikler tıpkı disiplin cezalı gibi (hatta ziyaret-telefon vb. sınırlaması ile) burada ölene kadar tutulacaktır. Hücre cezalarına 20 günle sınırlayan yasa (daha önceleri 30 güne kadar çıkarılmıştı) bu hücrelerde 20 günden fazla yaşanamayacağı için çıkartılmış bir yasadır.

Ağırlaştırılmış müebbetlikler için çıkarılan infaz yasasının esas hedefinin A. Öcalan olduğu açıktır ki, özel statü olarak yıllardır da ikinci bir tecrit olarak İmralı’da tutulmaktadır. TC kendi içindeki hemen her çelişkisinde A. Öcalan’ın tecrit yaşamını gündeme getirmesi rastlantı değildir. Çıkartılan bir çocuk yasasında bile Öcalan’a af geleceği, infaz koşullarının iyileşeceği vb. ne isyan eden, Parlamenterlerin feryatları da anlamdır. Ağır müebbetlik koşulları İNSANİ YAŞAM koşullarından çok ötede olmalıdır. Ağır müebbetliklerin, insanca yaşama hakkı yoktur… Her türlü sınırlama, kısıtlama meşrudur!

İşte F tiplerindeki tek kişilik hücrelere biçilen yaşam budur.

Bu koşullara karşın idarelere verilen inisiyatif “ile ağırlaştırılmış müebbetliklere, spor, iş yurtlarından yararlanma, sosyal etkinliklere katılma vb. tanınmıştır. Ancak burada dalga geçer gibi kıstaslarda konmuştur. Ölene dek hücrede tutulacak insanlardan, idarenin belirlediği iyileştirme programlarına uyan, uyumu sağlayan vb. gibi kıstaslar aranmaktadır. Yani tretmana uyarsan! Bir adli şöyle diyordu “anlamadım, ağır müebbetliklerden iyi hal bekliyorlar. Hem hücreye at 1 saat havaya çıkar, hem de iyi halli ol. Ağır müebbetlik nasıl iyi halli olsun?”

SONUÇ OLARAK
Hapishane idaresi son taleplerimize ilişkin mucizevi gerekçelerle ağırlaştırılmış müebbetliklerin yaşamını belirlemiş kriterlerini açıklamıştır! Birlikte aynı havalandırmaya çıkma koşullarının olmayışını kamera ve gardiyan gözetimi olmayışı nedeniyle ağır müebbetliklerin birbirlerini yaralayıp öldürebileceklerinden dolayı, birlikte çıkarılmanın uygun olmadığı, aynı havalandırmaya üç hücre çıktığında en fazla 3’er saat alabileceğini (ne yapsınlar zaman yetmiyor) 3*3=9 gibi bir zaman doldurduğu ve bunun ötesindekine de gün ışığının el vermediği vb. gerekçesini sınırlamıştır.

“Sosyal ilişkinin” zaten kamera ile denetlenemeyeceği, gardiyan denetiminde olmayacağı gerçeği bir yana (yani birlikte havalandırmaya çıkmanın iradenin denetiminde olması gibi bir yasal düzenleme olmadığı), tutsakların birbirini yaralama-öldürme riski gerekçesi de (ki aynı zihniyet üçlü hücrede sorun yaşayıp yer değişikliği talep eden tutsaklara “birinizi öldürün-yer değişikliği falan yok” diyen zihniyettir) Ağırlaştırılmış müebbetliğe nasıl baktığının göstergesidir. “Adam ölene kadar kalacak” kimi görse doğrar!!! Gibi bir algıyla (kendisinin dahil inanmadığı) dayanmaya çalışmaktadır. İyi de tutsak arkadaşını niye öldürsün, öyle bir niyeti olsa o kuşular oluşmadan da pekâlâ ala bu yapılamaz mı? Hem başka canlımı kalmadı da! Bir başka yönü de ağırlaştırılmış müebbetliğe yol göstermekti, “istediğine saldırabilirsin”…

Bu durumda birlikte çıkma koşulları olmayınca(!) gün ışığında en fazla 8-10 saat olunca, yani tek tek çıkarılınca da ancak 3’e bölerek zamanı hesaplamak ve kullanmak kalıyor geriye(!)…

Kimi hapishanelerde 5-6 saat uygulanıyordu. Birlikte çıkılıyordu. Bu 5-6 saatinde bir ölçüsü sınırı yok. Gerekçesi de yok! Şu sorulmalı! Neden havalandırma sınırlandırılması? Zaten hücrede tutuluyor? Peki, sınırlamanın gerekçesi ne?

Talebimizde vurgulu olarak: Kendi talepleri olmadığı sürece aynı havalandırmaya çıkarılmaz” deniyor. Burada ifade açıktır. Eğer aynı havalandırmaya çıkacak olan ağır müebbetlikler uyumlu değilse, istemiyorsa, kapıları birlikte açılmaz o kadar basit. Ya da saldırgan, rahatsız (hasta) ağır müebbetlikler varsa tedbir olarak düşünebilir. Ancak genel olarak ağır müebbetlikleri birbirine zarar verecek “yaratıklar” olarak görmek kabul edilemez.

Son olarak vurgulayacak olursak, ağır müebbetliklerin şu anki yaşamın koşulları “diri diri gömmekten” öte bir anlam taşımamaktadır. Dahası burada ömür boyu tutulacak tutsak, hücrenin fiziki olarak darlığı, havasızlığı, nemi, güneş görmemesi vb. nedeni ile ailesi ile akrabasıyla arkadaşlarıyla (aile dışında üç kişi) ilişkisinin kesilmesi(anne-baba, eş, çocuk, kardeş, arkadaş ve dostlarıyla iletişimin kesilmesi, havalandırmanın bir saat (iyi halle 2-3 saat) ile sınırlandırılması, yanında bulunan hücredeki arkadaşıyla birlikte çay içme, volta atma gibi en basit ilişkilerin kesilmesi, ayrı ayrı çıkması pencerenin bir karış açılması nedeniyle sürekli nem ve küf oluşumu. Zaten hava güneş olmadığı için bakteri üretimine açık olan koşullarda hücre temizliğinin düzenli ve sağlıklı olarak yapılmaması, çamaşır yıkama ve özellikle kışın hücre içinde kurutma nedeniyle yaşamın ikinci bir nem havasızlık vb.ne neden olduğu vb. vb., daha anlatılmayan bir dizi olumsuz koşullar yaşam boyu, bir işkenceye dönüşen uygulamadan öte anlam taşımaz.

Tutsak direnir, direnecektir. Bir başkasıyla yeterince bir paylaşım koşularından yoksun bırakıldığı için tek kişilik bir koşula bat etmek zorunda olduğu için yaşayacağı bu süreçte anılan tüm olumsuz koşulların kendisi üzerinde fiziki ya da psikolojik olarak ne denli etkileri olduğunu dahi gözlemlemeyebilecektir.

Ulrike Mainof’lara biçilen “beyaz ölüm” burada da uzun sürece yayılmış, tek kişilik imha ya da diri diri gömmek olarak uygulanmaktadır.

Sınıf mücadeleleri devam ettiği sürece ağır müebbetlik mahpuslar hapishanelerde eksik olmayacaktır. 20’li yaşlarda hücreye alınan bir ağır müebbetlik, belki 50-60 yıl aynı olumsuz koşulları yaşayacaktır. Bunun toplumsal bilince dönüşmesi ve bir karşılık bulması zorunludur. Bugün burada, sadece hapishane idaresinin uygulayabileceği, kısmen “iyileştirme” sağlayabileceği talepler dile gelmektedir. Ancak asla yeterli değildir. Yazı içinde anlattığımız, ağır müebbetliklerin infaz rejimi, yasal anlamda düzeltilmesi için, ayrıca gündemleştirilip (siyasi çevreler, DKÖ’ler vb. ile) değiştirilmesi zorlanması gereken bir konudur.

Bu yönüyle sadece idarenin uygulayabileceği son derece basit taleplerin ciddiyetini önemsemek gerekir. Hapishane idarelerinin zihniyetini biliyoruz. Tutsağın yaşamı ne kadar yasak, baskı, zulüm ile örülürse idareler o denil “rahat” etmektedir. En basit taleplerin bile faşist zihniyetle tam aksine işkenceye dönüştürülmeye çalışıldığını biliyoruz, görüyoruz, yaşıyoruz. Buna karşın on yıldır, aralıksız devam eden dinişini, ağır müebbetliklerin koşullar bakımından önemi kavramak gerekmektedir. Ancak bu olursa, kazanımlar olacaktır, bu olursa direniş daha anlamlı olacaktır.

Tekirdağ 1 No.lu F tipi
Ali Gülmez 14 Eylül 2010
Muzaffer Öztürk


Ek-1
AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET HAPİS CEZASININ İNFAZI
(5275 sayılı kanun)
MADDE 25.

• Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının infazı rejimine ait esaslar aşağıda gösterilmiştir.
• Hükümlü tek kişilik odada barındırılır.
• Hükümlüye günde 1 saat açık havaya çıkma ve spor yapma hakkı tanırı.
• Risk ve güvenlik gerekleri ile iyileştirme ve eğitim çalışmalarında gösterdiği gayret ve iyi hale göre; hükümlünün açık havaya çıkma ve spor yapma süresi uzatılabileceği gibi kendisi ile aynı ünitede kalan hükümlülerle temasta bulunmasına sınırlı olarak izin verilir.
• Hükümlü yaşadığı yerin olanak verdiği ve irade kurulunun uygun göreceği bir sanat veya meslek etkinliği yürütebilir.
• Hükümlü, kurum irade kurulunun uygun gördüğü hallerde ve 15 günde bir kez olmak üzere (f) bendinde gösterilen kişilere süresi 10 dakikayı geçmemek üzere telefon edebilir.
• Hükümlüyü, eşi, alt soyu, kardeşler ve vasisi, belirlenen gün, saat ve koşullar içinde 15 günlük aralıklarla ve günde 1 saati geçmemek üzere ziyaret edebilir.
• Hükümlü hiçbir surette ceza infaz kurumu dışında çalıştırılamaz ve kendisine izin verilemez.
• Hükümlü kurum iç yönetmeliğinde belirtilenlerin dışında herhangi bir spor ve iyileştirme faaliyetine katılamaz.
Hükümlünün cezasının infazına hiçbir surette ara verilemez. Hükümlü hakkında uygulanacak tüm sağlık tedbirleri, tıbbi, taktik ve zorunluluklar hariç ceza infaz kurumlarında mümkün olmadığı takdirde tam teşekküllü devlet ya da üniversite hastanelerinin tek kişilik ve yüksek güvenlikli mahkûm koğuşlarında uygulanır.

Ürün Yayınları; TKP’nin 90. kuruluş yıldönümünde TKP Merkez Komitesi Yayın Organı Atılım’ın ciltlerini yayınlıyor

SUNUŞ: Ürün Yayınları, Türkiye Komünist Partisi’nin 90. yılında okurlarına Atılım dizisini sunuyor. TKP’nin 1974-1980 dönemine de adını veren Atılım TKP Merkez Komitesi organı olarak 1974’te aylık sürelerle yayımlanmaya başlandı. Atılım döneminde TKP, Türkiye’de kapitalizme, emperyalizme ve faşizme karşı mücadelenin en önemli siyasal gücü oldu. İşçi sınıfı içinde yarattığı örgütlenme ağı temelinde ülke çapında kitleselleşti. Sendika, gençlik, memur, köylü, kooperatif ve kadın hareketinin çekim merkezine dönüştü.

“Ülkemizin en köklü devrimci muhalefet damarını oluşturan Türkiye Komünist Partisi’nin 90. yıldönümünde yayımladığımız Atılım dizisi, Türkiye’nin sosyal devrim olasılığına en çok yaklaştığı 1974-1980 döneminin temel kaynağıdır. Yakın tarihimizi anlamak isteyen bütün okurlar ve sosyal bilimciler açısından paha biçilmez değerde bir belgedir", bilinciyle ilk 5 cildini yayınladığımız dizi 1974, 1975, 1976, 1977, 1978 yıllarında çıkan Atılım’lardan oluşuyor. Atılım ciltlerini sitemizin yayın evi sekmesindeki ATILIM bölümünden sipariş verebilirsiniz. (Ürün Yayınları)

AKP “demokrasisi” çalışıyor; SDP ve TÖP’e operasyon!

Referandum da boykot tavrı alan kurumlara yönelik saldırılar hız kesmeden devam ediyor. Referandum da evet-hayır dışında bir seçenek olarak işçi ve emekçilere boykot çağrısı yapan devrimci, ilerici, yurtsever kurumlar devletin hedefi haline gelmiş birçok ilde evler basılmıştı. Bu baskınların sonucunda Türkiye genelinde Barış ve Demokrasi Partisi’nden 148, Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nden 12 kişi gözaltına alınmıştı. Devlet, referandum boyunca geniş yığınları korkutarak, tehdit ederek ve boykot tavrını karalayarak karşı bir propaganda yürüttü.

Tüm bunlara karşın Kürt halkı ve ezilen emekçi yığınlar sandığa gitmeyerek referandumu boykot etti. Özellikle T. Kürdistanı’nda boykot somut bir güç olarak kendini ortaya koydu. Öyle anlaşılıyor ki egemenler aldıkları bu yenilginin faturasını devrimci, ilerici, yurtsever kurumlara çıkarmaya çalışıyorlar.

Referandum sürecinde yürüttüğü boykot çalışmaları ile önemli bir çekim merkezi olmayı başaran Boykot Cephesinin bileşenleri sandıklar açıldıktan sonra da devletin hedefi olmaya devam etmektedir.

21 Eylül sabahı Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platformu’na yönelik gözaltılar bunun bir göstergesidir.

Referandumda işçi ve emekçilerden 12 Eylül’le hesaplaşacağı, demokrasi ve özgürlükleri genişleteceği iddiaları ile oy isteyen AKP’nin tüm bunlardan ne anladığı çok kısa bir zaman diliminde yeniden ortaya çıkmış oldu.

AKP’nin demokrasiden anladığı bir avuç asalağın milyonlarca işçi ve emekçinin kanını emmesidir. AKP’nin özgürlüğü 12 Eylül yasaları ile cendere içine alınan emekçi yığınların susma ve sömürülme özgürlüğüdür. Referandumun hemen akabinde Hakkâri’de yaşanan saldırı ve bugün gerçekleşen gözaltılar bunun kanıtıdır.

Saldırı, gözaltı ve tutuklamalara karşın devrimci, ilerici ve yurtseverler gerçek bir demokrasi ve özgürlük için mücadele etmeyi sürdürecektir.

Gözaltılar serbest bırakılsın!
Yaşasın devrimci dayanışma!
Baskılar bizi yıldıramaz!

PARTİZAN

DHB: ‘Gözaltılar derhal serbest bırakılmalıdır!’

21 Eylül 2010 tarihinde sabahın erken saatlerinde Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platformu üyelerine operasyon düzenlendi. Kar maskeleri ve silahlarla düzenlenen operasyon sonucunda RED ve Enternasyonal dergilerinin yazarı Hakan Soytemiz ve SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan, SDP Genel Başkan Yardımcısı Ecevit Piroğlu, SDP Genel Başkan Yardımcısı Günay Kubilay, SDP MYK üyesi Ulaş Bayraktaroğlu, SDP PM üyesi İbrahim Turgut, SDP PM Üyesi Sultan Seçik, SDP üyesi Özgür Cafer Kalafat, TÖP sözcüleri Oğuzhan Kayserilioğlu, Tuncay Yılmaz, Toplumsal Özgürlük okuru Semih Aydın ‘Devrimci Karargah’ operasyonu çerçevesinde gözaltına alınmıştır. SDP İstanbul İl Örgütü ve Kadıköy İlçe Örgütü polisler tarafından talan edildi. Birçok parti dokümanına el konuldu. Gözaltılar yapılan ev baskınları ile gerçekleştirildi.

12 Eylül tarihinde gerçekleştirilen referandumun ardından 12 Eylül 1980’in koşullarının halen daha devam ettiği açık bir şekilde görülmektedir. AKP hükümeti darbe yönetimlerini aratmamaktadır. Kendisine muhalif olan tüm kesimlere dönük bir saldırı gerçekleştirmektedir. Referandum öncesi ve sonrasında gerçekleşen saldırılar AKP’nin gerçek yüzünü ortaya sermektedir. İnsanlığın kurtuluşu olan sosyalizm mücadelesi hiçbir baskı karşısında yılmadı ve yılmayacak.

Kapitalizm devam ettiği müddetçe devrimciler için bu ne ilk ne de son olacak. Tarihimiz zulme karşı direnişin tarihidir. Egemenler unutmasınlar ki sabahın sahibi devrimcilerdir. Gözaltına alınan kişilerin AKP’nin baskı – faşist ve korku imparatorluğu yayarak sol – sosyalist güçlere karşı giriştiği bu baskı politikalarını ve devrimciler üzerinde estirilen terör derhal durdurulmalıdır.

Yaşasın devrimci dayanışma!
Faşizme karşı omuz omuza!


DEVRİMCİ HALKIN BİRLİĞİ

27 Eylül 2010 Pazartesi

SDP ve Toplumsal Özgürlük Platformu üyeleri serbest bırakılmalıdır

Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP)’nin “SDP ve Toplumsal Özgürlük Platformu üyeleri serbest bırakılmalıdır” başlıklı yazısı;

AKP, muhalif kesimleri ‘terörist’ olarak kodlayarak bir cadı avı sürdürmektedir. SDP ve Toplumsal Özgürlük Platformu üye ve yöneticileri biran önce serbest bırakılmalıdır.

AKP iktidarı ‘demokrasi‘ sözünü kimseye bırakmazken kendisine karşı olan tüm kesimleri giderek daha fazla baskı altına tutmaya çalışıyor. Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platformu‘na yapılan operasyon bunun son göstergelerinden birisi olmuştur.AKP, muhalif kesimleri ‘terörist‘ olarak kodlayarak bir cadı avı sürdürmektedir. AKP‘nin sözde 12 Eylül ile hesaplaşma olarak sunmaya çalıştığı referandumun hemen ardından gerçekleşen bu operasyon 12 Eylül zihniyetinin ve ruhunun AKP eliyle sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır.SDP ve Toplumsal Özgürlük Platformu üye ve yöneticileri biran önce serbest bırakılmalıdır.

Haydar İLKER
ÖDP Genel Başkan Yardımcısı

Bu komplo dağıtılacak!

Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP)’nin SDP Genel Başkanı Dr. Rıdvan Turan ve diğer parti yöneticilerinin 21 Eylül 2010 sabahı gözaltına alınması ile ilgili olarak yazılı/görsel basında yayınlanan haber ve iddialara ilişkin olarak cevabi açıklamasıdır;

21 Eylül 2010 günü sabaha karşı saat 05.00 sıralarında, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) İstanbul İl Binasına, Kadıköy İlçe Merkezine, SDP ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) üyelerinin evlerine devletin kolluk güçleri tarafından gerçekleştirilen baskınlar sonucunda göz altına alınan; SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan, Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüleri Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz, SDP Genel Başkan Yardımcısı Günay Kubilay, SDP Genel Başkan Yardımcısı Ecevit Piroğlu, SDP MYK Üyesi Ulaş Bayraktaroğlu, SDP PM Üyesi ve İHD İstanbul Şube yöneticisi Sultan Seçik, SDP Üyesi Özgür Cafer Kalafat, Toplumsal Özgürlük dergisi okurlarından Semih Aydın, Demokratik Dönüşüm dergisinin yazıişleri müdürü Özgür Aytukum, Red dergisi yazarı Hakan Soytemiz ve Bilim ve Gelecek dergisi editörü Baha Okar’ın da aralarında bulunduğu 17 kişi dün sabah saatlerinde İstanbul Beşiktaş Adliyesine getirildiler. Soruşturmayı yürüten savcı tarafından, gözaltına alınan 17 kişiden 15’i tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edilmiş, bugün sabah saatlerinde 15 kişiden, 13’ü hakkında tutuklama kararı verilmiştir. Tutuksuz yargılanmasına karar verilen SDP PM Üyesi ve İHD İstanbul Şube yöneticisi Sultan Seçik hariç, isimlerini belirttiğimiz SDP ve TÖP temsilcilerinin tamamı tutuklanarak cezaevine götürülmüşlerdir.

Henüz gözaltına alınan yönetici ve arkadaşlarımızın savcılığa ifade vermekte olduğu saatlerde, Emniyet Müdürlüğü’nce hazırlanan 6,5 dakikalık bir video basına servis edilmiş ve söz konusu video ilk olarak Fetullah Gülen Cemaatine yakınlığıyla bilinen samanyoluhaber.com sitesinde, daha sonra ise devlet kanalı TRT ve diğer ulusal televizyon kanallarında “Emniyet’ten Şok Görüntüler” başlığı ile yayınlanmıştır.

Emniyet tarafından hazırlanan bu videoda ve ona dayalı olarak verilen haberlerde, SDP ve TÖP üyeleri 2008’de AKP il binasının bombalanması gibi birçok olayla ilgiliymiş gibi gösterilmeye çalışılmış, 1 Mayıs mitingleri, Nato ve IMF’yi protesto eylemleri ve benzeri farklı zaman ve mekanlarda gerçekleşen birbirinden bağımsız olaylar, silahlı eylemlerle bir araya getirilerek parti üyelerimize ve yöneticilerimize asılsız suçlar yakıştırılmış ve yasadışı birçok olayın sorumluları olarak gösterilmeye çalışılmıştır.

Referandum öncesinde, Anayasa değişikliği paketine “evet” oyu verilmesi halinde ileri demokratik bir düzen tesis edeceğini iddia eden AKP tarafından, Fetullah Gülen cemaatinin emniyet ve yargı içindeki uzantıları aracılığıyla tezgâhlanan bu aşağılık ve ahlaksız komplo, hükümete yakın yayın organlarında gözaltıların gerçekleştirildiği 21 Eylül gününden bu yana artan bir ivmeyle sansasyonel boyutlara taşınmaktadır.

En son olarak, yakın zamanda kaleme aldığı “Haliç’te Yaşayan Simon’lar – Dün Devlet Bugün Cemaat” başlıklı kitabıyla gündeme gelen emniyet müdürü Hanefi Avcı’nın operasyonlar sırasında gözaltına alınan Necdet Kılıç ile irtibatlı olduğu iddiaları ortaya atılarak; tamamen yasal ve demokratik zeminlerde faaliyet yürüten SDP ve TÖP önce illegal bir silahlı örgütle, daha sonra ise Hanefi Avcı ile ilişkilendirilmeye çalışılmaktadır. “Çamur at izi kalsın” mantığıyla yapılan bu gerçek dışı itham ve senaryolarla, yönetici ve arkadaşlarımız hakkında yürütülmekte olan yargısal sürecin Ergenekon örgütü davasına bağlanmak istendiği apaçık ortadadır.

SDP ve TÖP’ün Ergenekon ve ilişkili diğer davalarda yargılanmakta olan darbeci, militarist, faşist unsurlara karşı sürdürdüğü anti-militarist anti-faşist mücadele herkes tarafından bilinmekteyken, yine Şemdinli olayı sonrası SDP’ye ait “Paşa Paşa Yargılanacaksınız” slogan ve afişleri demokrasi ve özgürlükten yana her kesimin hafızalarında yer almakta iken, tutuklanan yönetici ve arkadaşlarımızın Ergenekon örgütü ile ilişkili oldukları iddiaları tümüyle gerçek dışı ve gülünçtür.

AKP yanlısı “Bugün”, “Yeni Şafak”, “Star” ve “Samanyolu TV” gibi basın/yayın organlarında ortaya atılan asılsız iddia ve iftiralar bununla da sınırlı kalmamakta; tutuklananlar hakkında ASALA örgütüyle içli dışlı olmaktan, fuhuş organizasyonları yapmaya, çocuk pornosu bulundurmaya varan iğrenç bir karalama ve dezenformasyon kampanyası yürütülmektedir.

Sosyalistlere karşı AKP tarafından sahneye konan bu alçak komplo, emekten, barıştan, özgürlükten ve demokrasiden yana tüm insanlara karşı yapılmıştır. Uyduruk gerekçelerle, düzmece iddialarla gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklamalar, daha önce Vatan Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Aylin Duruoğlu gibi tümüyle alakasız insanları dahi hedef almıştır, yarın da alacaktır.

AKP tüm muhalefeti sindirme ve tasfiye etme planını üç ayrı çuval üzerinden yürütmektedir. İlki halka karşı korkunç suçlar işleyen kontrgerilla faaliyetlerinin örgütleyicisi ve uygulayıcısı eli kanlı faşist katillerin yanı sıra, bunlarla ilgisiz unsurların da dâhil edilerek tasfiye edildiği bilinen Ergenekon çuvalıdır. İkincisi Kürt muhaliflerin doldurulduğu PKK-KCK çuvalıdır. Devrimci ve sosyalist muhalifler ise Devrimci Karargâh çuvalına doldurulmak istenmektedir.

Gelinen aşama itibarı ile bir bölümü uzun süre önce varlığına son vermiş, bir bölümü ise SDP ve TÖP gibi tamamen yasal zeminlerde siyasi faaliyet yürütmekte olan 10’dan fazla sosyalist hareketin Devrimci Karargâh çuvalına doldurulduğu görülmektedir. Bugün AKP yanlısı medyada yer verilen haberlerden, bunlara bir yenisinin daha eklenmekte olduğu anlaşılmaktadır. Halen İşçilerin Sosyalist Partisi Merkez Yürütme Kurulu üyesi olan Mahir Sayın da asılsız iddialarla “Hanefi Avcı tarafından yurtdışına kaçması sağlanan bir Devrimci Karargâh örgütü mensubu” olarak lanse edilmiş, böylece bir sonraki tutuklama ve gözaltı dalgasının İşçilerin Sosyalist Partisi’ni de hedef alacağı ve giderek bütün sosyalist, ilerici, demokrat kesimlerin Devrimci Karargâh çuvalına doldurulacağı ortaya çıkmıştır.

Oynanan sinsi ve kirli bir oyundur. AKP hükümeti, solu ve toplumu sindirmek ve toplumsal muhalefeti etkisizleştirmek için siyaset ve etik dışı yöntemlerden, ince tezgahlardan medet uman bir çizgiyi temel faaliyet çizgisi haline getirmiştir. Bir yandan demokrasi ve özgürlük yaygaraları atıp, öte yandan yasal demokratik zemini faşist rejimlerin uyguladığı yöntem ve tertiplerle ortadan kaldırmaya çalışan sermaye sınıfının temsilcisi AKP hükümeti, bu yolun çıkmaz bir yol olduğunu er ya da geç görmek zorunda kalacaktır. Çünkü, emek ve özgürlük güçlerini bu tip pespaye yöntemlerle sindirmek tarihte hiç mümkün olmadı, gelecekte de asla mümkün olmayacaktır.

Bize gücünüz yetmez!
AKP komplosu boşa çıkarılacak!


SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ
TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK PLATFORMU
SOSYALİST BİRLİK HAREKETİ

Tutuklamalar devrimcileri yıldıramaz!

Emekçi Hareket Partisi (EHP)’de Devrimci Karargah Örgütü’nün bahane olarak gösterildiği İslami faşizmin kendini alenen gösterdiği sahte operasyona karşı yayımlamış olduğu “Tutuklamalar devrimcileri yıldıramaz!” başlıklı bildirisinde;

Devrimci Karargah örgütü ile ilişkilendirilerek evlerine ve bürolarına düzenlenen operasyon sonucu gözaltına alınan SDP ve TÖP'lü yöneticiler tutuklandılar.

Emniyet, çeşitli eylemlerden derlediği görüntüleri tüm basın kuruluşlarına dağıtarak yoğun bir anti-propaganda süreci başlattı. Hatta bu da yetmedi, SDP ve TÖP'lüleri devrimci katili Hanefi Avcı ile ilişkilendirmeye çalışıyorlar.

Düzenlenen komplo sonucu SDP ve TÖP'lü arkadaşlarımız üzerinde oyunlar oynanıyor. Basında çok fazla sayıda isim telaffuz edilmektedir. Bu da operasyonun dalga dalga süreceğinin göstergesidir. Bu kirli oyunları sürdürecek olanlar bilsinler ki tüm çabaları boşa çıkacaktır.

Devrimcilerin tarihi bu tür komplolara direnmeyi de içerir. Bizim insanlarımız işkence tezgâhlarında sır vermeyen, idam sehpalarına gözünü kırpmadan gidenlerdir. SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan, TÖP sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu ve tüm tutuklanan arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır. Emekçi Hareket Partisi olarak tutuklanan arkadaşlarımızla her türlü dayanışma içinde olacağımızı tüm dostlarımıza ve halklarımıza duyuruyoruz.

Yaşasın devrimci dayanışma!

EHP Genel Sekreteri
Gün Cağ Aydın

Uyduruk gerekçelerle yapılan operasyonları protesto ediyor, gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını istiyoruz!

Sosyalist Parti, Devrimci Karargah Örgütü’nün bahane olarak gösterildiği ve birçok sosyalist – aydın ve yazarın faşizan yöntemlerle gözaltına alınanların derhal bırakılmasını talep ettiği “Uyduruk gerekçelerle yapılan operasyonları protesto ediyor, gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını istiyoruz!” ve “Basına ve kamuoyuna” başlıklı basın açıklaması;

BASINA VE KAMUOYUNA
21 Eylül 2010 günü sabahı polis, SDP İstanbul İl ve Kadıköy İlçe binalarına baskın düzenledi. Yüzleri kar maskeli, çelik yelekli özel harekât timleri parti binalarını darmadağın ederek, parti bilgisayarları ile görsel ve yazılı parti arşivine el koydular. Aynı saatlerde, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan, Genel Başkan Yardımcıları Günay Kubilay ve Ecevit Piroğlu, MYK Üyesi Ulaş Bayraktaroğlu, PM Üyeleri İbrahim Turgut ve Sultan Seçik, SDP Üyesi Özgür Cafer Kalafat ile Toplumsal Özgürlük dergisi yazarları Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz, dergi okurlarından Semih Aydın ile RED dergisi yazarlarından Hakan Soytemiz evlerine yapılan polis baskınlarıyla gözaltına alındılar.

Sistem dışı muhalefet güçlerine ve sosyalistlere iki yıldan fazla bir zamandır Devrimci Karargâh davasıyla ilişkili düzmece senaryolarla operasyonlar yapılmaktadır. Son olarak düşünceleri, görüşleri ve mücadele yöntemleri ile kamuoyunun gözü önünde olan bir yasal partinin yöneticilerinin ve yasal olarak çıkan iki derginin yazarlarının aynı düzmece senaryonun bir parçası olarak gözaltına alınmaları, AKP hükümetinin nasıl bir “demokrasi” den yana olduğunun açık göstergesidir. Referandumda gerçekleşecek değişikliklerle, “darbecilerden hesap sorulacağını, daha demokratik ve özgürlüklerin daha da arttığı bir Türkiye yolunun açılacağını” vadeden AKP, referandum sonrası söyleminin tersi yönde bir tutumla demokrasi güçlerine yönelik saldırılarına hız kazandırmıştır. SDP ve TÖP referandumda boykot tavrı, RED dergisi ise hayır tavrı almışlardı.

AKP, kendine demokrat ama emperyalist- kapitalist sistemin isterlerine göre sistemin yeniden dizaynı önünde engel gördüklerine karşı tam bir despotik tutum içindedir. Üstelik bu tutumunu hileli yöntemlerle gerçekleştirdiği için demokratikleşme isteyen kimi kurum ve kişilerin düşünce ve bilinçlerinde yanılsamalar yaratma başarısını da göstermektedir. “Kürt açılımı” diyerek Kürt Özgürlük Hareketini tasfiyeye yönelmesi, AKP’nin hileli politika yapış tarzının en karakteristik göstergelerinden birisidir.

SOSYALİST PARTİ olarak, SDP, Toplumsal Özgürlük Platformu ve RED Dergisi ile dayanışma içinde olacağımızın bilinmesini istiyor, yapılan saldırıları protesto ediyor, gözaltına alınan SDP yöneticileri ve üyeleriyle Toplumsal Özgürlük ve RED Dergisi yazarlarının derhal serbest bırakılmasını istiyoruz.

SOSYALİST PARTİ
Gen. Baş. Yard.
Mustafa Kahya

Kitaplık;

Hanefi Avcı, Türkiye’yi gözetleyen gücü şöyle tarif ediyor: “Dinleme ve izlemeler birkaç kişinin veya özel organizasyonların yaptığı iş değil. Devletin arşivi, teknolojik imkânları ve para gücü olmasa bunlar yapılamaz… Hedef kişi veya kurum belirleniyor. İhbar mektubu hazırlanıyor. Arkasından devletin elindeki arşiv bilgilerinden yararlanarak, kişi izlemeye, dinlemeye alınıyor. Bunların sonucunda ‘suç’ unsuruna rastlanırsa, hakkında tahkikat açılıyor. Değilse, kişinin özel hayatı, telefon konuşmaları ve elektronik postaları internet üzerinden servise konulup, o kişi itibarsızlaştırılıyor, yıpratılıyor…” Not: Kitaplığınızda olması gereken bir kitap.

(Haliç’te Yaşayan Simonlar; ‘Dün Devlet, Bugün Cemaat’,Hanevi Avcı, Angora Yayınevi)

Bu eylemleri de Devrimci Karargah mı yaptı?

Devrimci Karargah soruşturması nedeniyle içlerinde RED ve Enternasyonal Dergileri'nin yazarlarından Hakan Soytemiz'in bulunduğu Bilim ve Gelecek Dergisi, TÖP'ün de yer aldığı SDP’ye yapılan operasyon tartışılmaya devam ediyor. Devrimci Karargah Örgütü’nün SDP içinde örgütlendiği iddiasıyla başlayan soruşturmada geçtiğimiz hafta 13 kişi tutuklandı. Nitekim SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan da tutuklananlar arasındaydı.

Emniyetin konu üzerine hazırladığı videoda SDP üyelerinin NATO ve IMF karşıtı eylemlerdeki görüntülerine yer verildi. Sözkonusu protestolara polis müdahale etmiş, sol gruplarla polis arasında çatışmalar yaşanmıştı. Polise göre bu eylemlere SDP pankartıyla katılan göstericiler eylemleri Devrimci Karargah adına organize etmişti.

Sosyalist Demokrasi Partisi son dönem sıkça gündeme gelen darbe iddialarında TSK’yı eleştiren eylemlere imza atıyordu.

“Darbeye Karşı 70 Milyon Adım” adıyla örgütlenen ve katılımcıları arasında Mazlum-Der’den, Genç Siviller’e kadar hükümete yakın pek çok oluşumun bulunduğu eylemlerin düzenleyicilerinden biri SDP idi. Tutuklanan SDP üyeleri Nazlı Ilıcak'tan Abdurrahman Dilipak'a kadar pekçok ismin de bulunduğu "Darbeye Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu"nun düzenlediği yürüyüşlere katılmıştı.

(http://bianet.org/bianet/bianet/108490-darbeye-karsi-70-milyon-adim ankara-da-atilacak)

Bunun dışında parti “Darbeciler Yargılansın” kampanyası yürütüyordu ve son dönem Taraf Gazetesi’nde yayınlanan belgeler nedeniyle askerler hakkında suç duyurusunda bulundu.
SDP’nin çalışmalarından biri de Taraf Gazetesi ile ilgiliydi. SDP üyelerinden bazılarının Taraf Gazetesi’ne yayınladığı belgelerden sonra baskın olabileceği nedeniyle gazeteye destek için Taraf’ın önünde nöbet tuttuklarını anlattı. Ancak emniyet hükümete yakın medyanın da desteklediği bu eylemlerden görüntülere hazırladığı videoda yer vermedi.

Son dönem TSK ile yaşanan gerilimde genel olarak liberaller ile birlikte davranan SDP’nin Ergenekon ile ilişkili olduğu iddia edilen Devrimci Karargah soruşturmasından tutuklanması bu nedenle şaşkınlık yarattı.

Beş vakit namaz, beş vakit yalan! / Hakan Gülseven

Düzmece ‘Devrimci Karargah’ operasyonunun, alelacele, karikatür gibi yapılma gerekçesi aşağı yukarı belli odu. Hanefi Avcı’nın kitabı üzerine Hanefi Avcı’yı da dahil edecekleri bir salata hazırlamışlar, evde ne varsa içine tıkıştırmışlar. Devrimci Karargah savaşçısı Orhan Yılmazkaya’nın Gazi Mahallesi’ndeki anmasında -ki binlerle insan vardı- görüntülenmiş birileri... Birileri o birileriyle aynı partideymiş… Birilerinin üzerine ifade varmış… mış… mış…

Neticede 13 tutuklama çıktı. Soruşturmanın düzmece ve alelacele olduğu o kadar belli ki, pokerde ‘beş benzemez’ tabir edilen kimseleri yan yana koyup herkesi ‘terörist’ yapmak için klip bile hazırlamış emniyet teşkilatımız. Yazarımız Hakan Soytemiz; SDP’nin Genel Başkanı Rıdvan Turan, yine senelerdir SDP ve öncüllerinden tanıdığımız Ecevit ve Ulaş; TÖP’ten Oğuzhan Ağabey ve Tuncay; ODTÜ’den ve sonrasından yakın arkadaşım Bilim ve Gelecek Editörü Baha Okar… Bu isimlerin hepsi değerli sosyalistlerdir ve fakat farklı farklı şeyler savunurlar. Kimisi birbirini şahsen tanımaz bile… Mesela biz son referandumda ‘Hayır’ oyu verilmesini savunduk ve aramızda bunu ilk telaffuz eden Hakan Soytemiz’di. Yanılmıyorsam Baha da referandumda ‘Hayır’ı savunuyordu. SDP ve TÖP’ün tercihi ise ‘Boykot’tu. Yani, bana birisi, “13 isim seç, bunları terörist ilan edip bir örgütten yargılayacağız,”dese, en son aklıma gelecek şey, bu kadar ahmakça bir kombinasyon yapmak olabilirdi!..

Anlaşılan o ki, günde beş vakit abdest alıp namaz kıldıktan sonra, o abdestli elleri ve ‘engin gönül’leriyle röntgenleme, düzmece iddialar hazırlama falan gibi işlere başlayan Simon Emmi’lerin derslerine daha iyi çalışmaları lazım… Bizim alışık olmadığımız işler bu işler. Hakikaten insanın midesi bulanıyor…

Cemaat medyası bir de Hanefi Avcı’yı tıkıştırdı ya bu operasyona, insanın tebrik edesi geliyor. 12 Eylül döneminde devrimcileri katleden Mersin Emniyeti’nin mümessili bu zat meğer neymiş de haberimiz yokmuş! Yahu, şu Simon kitabındaki iddialar için soruşturma başlatmak hiçbir savcının aklına gelmiyor mu da, Hanefi Avcı’yı alelacele bir devrimci ‘örgüt’ davasına dahil etmeye çalışıyorlar? İnternette takip ediyorum, cemaat medyasının ardından ‘yetmez ama evet’ sempatizanları da hemen başlamış sanal alemde devrimci hareketle ‘ergenekon’ arasında ilişki senaryolarına.

Boşuna uğraşmayın, o kadarını beceremezsiniz…

Senaryo çok açık: Ufukurasgiller, Baskınorangiller, Ronigiller, Bobigiller gibi cemaat solcuları ‘düzenin solu’ olarak kapıya bağlanmış vaziyette havlayacak; devrimciler ise polisiye bir vaka düzeyine indirgenerek imha edilecek…

Devrimci hareketlere Hanefi Avcı’yı ya da benzerlerini bulaştırmaya çalışarak güvenilirliklerini yok etmeye çalışacaklar. Yani her türlü dezenformasyona ve her türlü komploya hazırlıklı olmamız gerekiyor…

Elbette bu senaryoya pabuç bırakmayız. Onlar bizim gözaltına alındıktan sonra, “Aslında ben Amerikancıyım,” diye nedamet getiren ‘ulusalcı’ çöpler gibi davranacağımızı düşünüyor olabilirler. Halbuki biz bu topraklarda onyıllardır onca saldırıya direndik; onca işkencelerden, kaçırmalardan, faili meçhullerden, mahpusluklardan başımız dik çıktık; soyumuzu tüketemediler!

Yazarımız Hakan Soytemiz’in ‘DGM’ye girerkenki haline herkes baksın… “Bu nedir ki?!” diyor, onu tanıyan herkesin alacağı bir selam yolluyor. Kaldığı adrese uzun namlulu silahlar ve kameralarla girdikleri anda da, “Hangi kanal?!” diyecek kadar nüktedandı zaten!.. Bizim insan malzememiz budur; soyumuz temizdir!..

Şimdi de yapılması gereken açıktır. Bir araya gelip, bu aşağılık komplolara karşı direneceğiz. Üstelik çıplak gövdemizle değil; işçilerin, emekçilerin talepleriyle dikileceğiz karşılarına. Günde beş vakit abdest alıp, beş vakit namaz kılıp, beş vakit yalan söyleyenleri, yoksul Müslüman halkımıza teşhir ede ede ilerleyeceğiz.

Bütün devrimci hareketlerin boynunun borcudur şimdi birleşmek, bir olmak, iri olmak, diri olmak…

Devrimci Karargah operasyonunda yaşanan çelişkiler

BirGün Gazetesi’nden Ayça Söylemez, geçtiğimiz günlerde Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platformu’na karşı gerçekleştirilen operasyonda yaşanan çelişkileri yazdı. .

İşte o yazı:

Türkiye’de hiç infial yaratmayan ama benim kafamı ziyadesiyle karıştıran bir olay yaşandı geçen hafta. Olayın adı, Devrimci Karargâh Örgütü. Bu ‘olay’ hakkında araştırma yapmaya başladığımda, kafam daha da karıştı. Bu karışıklığın müsebbibi, ortada bulunan bir örgüt ve bu örgütle bağlantısı olduğu ‘ileri sürülen’ kişiler arasındaki bağlantılardan çok, bağlantısızlıklar. İkiye ayrışmış konumdaki medyanın bu konuda ağız birliği etmesi de işin diğer tuhaf yanı. Aynı medya, PKK kamplarında eğitim aldığını yazdığı örgüt üyelerinin adını Ergenekon’la aynı cümle içerisinde kullanınca ve örgüt üyesi olarak yasal bir partinin üyeleri tutuklanınca, bu kafa karışıklığını anlamak adına olup biteni yazıya dökmek ve bu yolla tartışmaya açmak zorunlu hale geldi.

DEVRİMCİ KARARGAH NASIL DUYULDU?
‘Devrimci Karargâh’
ismi, Ağustos 2008’de Selimiye Kışlası’na yapılan saldırıyla medyada ilk kez yer buldu kendine. Bu havan topu saldırısının ardından yapılan haberlerde, eylemin Devrimci Karargâh adlı bir örgüt tarafından yapıldığı yazıldı

İsmin, devrimci gelenek içerisinde herhangi bir fraksiyonla bağdaştırılamayacak kadar jargona yabancı oluşu ise işin bir diğer ilginç yanı.

Devrimci Karargâh’ın tanınması, Bostancı’daki bir çatışmayla gerçekleşti. Yine basına yansıyanlara göre örgütün lideri olan Orhan Yılmazkaya, Nisan 2009’da girdiği silahlı çatışma sonucu öldürüldü. Yılmazkaya’nın çatışma sırasında polis telsizine girerek bir konuşma yaptığını ve Devrimci Karargâh üyesi olduklarını söylediği bir kayıtın varlığını da yine gazetelerden öğrendik.

Ertesi gün konuyla ilgili yapılan haberlerde, şaşırtıcı bir ayrıntı yer aldı. Devrimci Karargâh, şu anda hapishanede olan Sarp Kuray’ın, 1988’de Partizan Yolu’nu tasfiye etmesinden sonra kurulan ve 1991’de dağılan 16 Haziran Örgütü'nün devamı olarak sunuldu.

Milliyet gazetesinin internet sitesindeki bir habere göre, olayın aslı şu:

“1’inci Ordu Komutanlığı karargâhının bulunduğu Selimiye Kışlası’na başarısız havan saldırısı düzenleyen Devrimci Karargâh adlı yasadışı örgütün, Sarp Kuray’ın lideri olduğu ve 1990’lı yıllarda fesh ettiği, ‘16 Haziran’ örgütünün devamı olduğu ortaya çıktı. Güvenlik ve istihbarat birimlerinin raporuna göre, Sarp Kuray’ı ihanetçi ilan eden ve çoğunluğu Avrupa’da olan örgüt üyelerinin, Kuzey Irak’ta PKK kamplarında sabotaj, bombalama ve silah eğitimi aldıktan sonra Türkiye’ye sızarak eylemler yapmayı planladığı belirtildi.

Hazırlanan istihbarat raporuna göre, daha çok Fransa merkezli örgütlenen örgütün, askeri ve silahlı eğitim almak için PKK ile işbirliğine girdiği, PKK’nın Avrupa’daki sorumluları ile görüşen ‘Devrimci Karargâh’ örgütü yöneticilerinin, yaklaşık 20 mensubunu Kuzey Irak’taki PKK kamplarına göndererek silahlı eğitim, bomba yapımı ve sabotaj konularında bir yıl boyunca eğittiği kaydedildi.”
(1)

SARP KURAY’IN ANILARI
Türkçe’ye ‘ihanetçi’ diye bir kelime kazandıran Milliyet gazetesine takılmadan devam edersek, 16 Haziran Örgütü'nün kurucusu olan Sarp Kuray o dönemki bazı ‘yol arkadaşlarını’, kitabı İsyan ve Tevekkül’de şöyle anlatıyor:

“1988 yılından sonra oluşturulan “16 Haziran Hareketi” süreci ile başlayan tartışma 1991 yılında bir ayrışma ile noktalanmıştır. Bu tartışma sürecini en açık biçimde takip edebileceğiniz belge, yargılandığım mahkeme dosyalarındaki polise teslim edilen bantların çözümlenmeleriyle ortaya çıkan 480 sayfalık konuşma dökümanlarıdır. 1988’den 1991’e kadar aşağı yukarı günbegün, ülkedeki sorumlu kişiler tarafından bilgim dışında banda alınmış konuşmalarım kasetler halinde polisin eline geçmiştir…” (2) Kuray, bu kişilerin bir yıl sonra tahliye olduğunu da yazıyor.

O dönemde Fransa’da mülteci bulunan Kuray, Türkiye’ye döndükten yaklaşık 10 yıl sonra bu iddialarla ilgili cezaevine gönderildi. Yargıtay’ın Kuray’ın davasını hatırlaması, devrimcilerin SHP’de toplanması ve onun partinin başına geçmesinin kararırın alınmasıyla aynı zamana denk geldi. Aynı yıllara denk gelen diğer olay da, yukarıda yazdığım Selimiye Kışlası saldırısı.

Farkındayım, sadece birkaç bilgi kırıntısı bile edinerek bile olay yeterince içinden çıkılmaz hale geliyor. İlerisi uçurum, biz yine de yürüyelim.

Bunları şimdi yazıyor olmamın sebebi, Sosyalist Demokrasi Partisi’yle Toplumsal Özgürlük Platformu’na düzenlenen baskınlar ve ardından gelen gözaltılar. Demokratik Dönüşüm Dergisi'nin yazıişleri müdürü, bir RED Dergisi yazarı ve Bilim ve Gelecek Dergisi editörü de bu operasyonlarla gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasından 13 kişi “terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı.

Olaya anında el koyan Zaman gazetesinin, gözaltına alınanlardan Necdet Kılıç’ı öne çıkararak yaptığı haberi, operasyonun niyetini de açık eder şekildeydi:

“Alınan bilgilere göre, polis müdürü Hanefi Avcı'nın kullandığı telefon hattının sahibi Necdet Kılıç savcılıkta susma hakkını kullandı. Kılıç'ın avukatlığını ise Ergenekon soruşturması kapsamında dinlemeye takılan yargı mensupları arasında yer alan eski Şişli Başsavcı Vekili Mecit Ceylan yaptı…

… Hanefi Avcı, kitabında terör örgütü üyesi olmaktan tutuklanan Necdet Kılıç için 'arkadaşım' ifadesini kullanıyordu. Emniyet'teki sorgusunda Hanefi Avcı'yla arkadaşlığını kabul eden Necdet Kılıç'ın savcılıkta susma hakkını kullandığı belirtildi.”
(3)

Gazetenin Kılıç ile Avcı arasında kurduğu ‘arkadaşça’ bağlantı ne kadar sevimli görünüyor. Neyse, bunu okuyan herkes, en azından Zaman okurları, Ergenekon’un ne kudretli bir örgüt olduğuna bir kez daha iman etti. (Burada Ergenekon’u savunduğumuz düşünülmesin, ama konu o değil) Bu haberlerle, Ergenekon sürecinde, bu yapılanmanın PKK ile bağlantılı olduğu (ya da tam tersi) iddialarına bir çivi daha çakılmış oluyor.

Ancak haberi okuyan ‘karşı taraf’ (ulusalcılar da diyebiliriz) beklenen tepkiyi vermiyor. Ya da tam olarak beklenen tepkiyi veriyor: SDP’nin Devrimci Karargâh şeklinde adı geçen yapılanmayla bir alakası olup olmadığını düşünmek yerine sadece Avcı’nın ‘masumiyetine’ bir kez daha inanıyor. Medyanın ‘işte o teröristler’ söylemini ise duymazlıktan geliyor.

Buraya kadar şaşırtıcı bir şey yok aslında. Ama bizi olup bitene alıştırarak seyirci kılmaya iten durum, tüm bunları sorgusuz sualsiz kabulleneceğimiz anlamına da gelmiyor. Karmaşık ilişkilerden çıkan sonuç şu:

SİZE DE ÇIKABİLİR
Operasyonlar bir taşla epeyi kuş vuruyor. SDP, TÖP ve diğer gözaltılar, muhalifleri sindirme amacına çok iyi hizmet ediyor. Yılmazkaya’yla büyük bir efor sarf edilerek ilişkilendirilen ve kendisini mahkemede “Sayın başkan, sayın hakimler ben hayatı boyunca silahtan terörden nefret etmiş bir insanım. Güvenlikli nezih bir sitede, tapusu kendime ait bir dairede oturuyorum. Affınıza sığınarak soruyorum sayın hakimler: Ben teröriste benziyor muyum? Bunca yıllık meslek hayatınızda karşınıza benim gibi bir terörist profili çıktı mı?” (4) diye savunan Vatan gazetesinin internet sitesi yöneticisi Aylin Duruoğlu’nun bile 10 ay tutuklu kalması “Size de çıkabilir” ihtimalini güçlendirerek, muhalif olmaya yeltenenleri hatta sadece ‘aklından geçirenleri’ bile susturmaya yetebilir. Kimseyi suçladığım sanılmasın, propaganda tüfekten daha etkili bir silahtır. Ayrıca, iddianamelerdeki gizli tanıklarla kurulan Ergenekon & PKK bağlantısı, bu operasyonların ardından hazırlanan iddianamedeki gizli tanık ‘Son Tezgah’ın (!) ifadeleri üzerinden bir kez daha pekiştirilmeye çalışılıyor.

SDP’nin açıklaması da bu söylediklerimle örtüşüyor:

“…Gerek Sosyalist Demokrasi Partisi ile Toplumsal Özgürlük Platformu'nun, gerekse gözaltına alınan yönetici ve üyelerimizin, üyesi olmakla itham edildikleri Devrimci Karargâh isimli örgütle hiçbir bağlantıları bulunmadığı gibi; siyasi köken, mücadele tarz ve anlayışı itibarı ile de en ufak bir ilgileri bulunmamaktadır.

Bütün bu hususlar hükümet, emniyet güçleri ve yargı organlarınca da gayet iyi bilinmekte olmasına karşın, referandumda boykot çizgisini benimseyen, AKP'ye muhalif sosyalistlere karşı; Hitler'in propaganda bakanı Goebbels'in ruhuna rahmet okutacak bir dezenformasyon, kara çalma ve iftira kampanyası sürdürülmektedir.

Son olarak, geçtiğimiz günlerde yayınlanan kitabında Fetullah Gülen cemaatinin emniyet teşkilatı içindeki örgütlenmesine ilişkin iddialarıyla gündeme gelen emniyet müdürü Hanefi Avcı’nın ismi de bu dezenformasyon kampanyasına dahil edilerek, kafalarda soru işareti yaratılmak ve işin ucu Ergenekon örgütüne bağlanmak istenmektedir…

…AKP tüm muhalefeti sindirme ve tasfiye etme planını üç ayrı çuval üzerinden yürütmektedir. İlki halka karşı korkunç suçlar işleyen kontrgerilla faaliyetlerinin örgütleyicisi ve uygulayıcısı eli kanlı faşist katillerin yanı sıra, bunlarla ilgisiz unsurların da dâhil edilerek tasfiye edildiği bilinen Ergenekon çuvalıdır. İkincisi Kürt muhaliflerin bilâ tefrik doldurulduğu PKK-KCK çuvalıdır. Devrimci ve sosyalist muhalifler ise Devrimci Karargâh çuvalına doldurulmak istenmektedir.”
(5)

Tüm bunlardan çıkardığım iki sonuç var, ya başımıza yepyeni bir çorap örülüyor ya da seçime 9 ay kala, Türkiye’de sol canlanma emareleri gösteriyor. Ortada saldırı varsa korku da vardır, çünkü.

Kaynaklar:
(1) “‘Devrimci Karargah’ örgütü üyelerini PKK eğitiyor”
http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspxaType=SonDakika&KategoriID=15&ArticleID=978111&PAGE=1 .

(2) Sarp Kuray, “İsyan ve Tevekkül”, 2008, Birharf Yayınları, s. 481

(3) “Hanefi Avcı’nın kefil olduğu Devrimci Karargâh üyesi tutuklandı”
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1032160&title=hanefi-avcinin-kefil-oldugu-devrimci-kararg%C3%A2h-teror-orgutu-uyesi-tutuklandi

(4) “10 ayık hasret bitti Aylin aramızda”
http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Categoryid=1&Newsid=289250

(5) “AKP’den Sosyalistlere Karşı Yeni Bir Reichstag Yangını Davası”
http://www.sosyalistdemokrasigazete.net/haber/2010/09/23sdpmyk.htm

26 Eylül 2010 Pazar

Devrimci Karargah "11 Nolu" açıklaması

“Devrimci Karargah” üzerinden yürütülen ve RED Dergisi, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP)'na dönük yapılan polis baskınlarına ilişkin bir açıklamada bulundu. 11. Nolu Bildiri adıyla “Devrimci ve demokrat kamuoyuna duyurulur” başlığıyla açıklama yaptı.
.
12 EYLÜLCÜ ÖZEL SAVAŞ YAYINI VE
SOSYALİST ORTAMDAKİ ETKİLERİ ÜZERİNE
1. Olayların akışından kolayca izlenebileceği gibi, AKP iktidarı Referandum sonrası gündemini hızla devreye sokmuş bulunmaktadır. Bunların içinde hemen öne çıkan başlıklardan biri Kürt halkının özgürlükçü direnişini bir demokrasicilik oyunuyla geriletmekse, diğeri de ileri kapitalist ilişkilere sahip ve bu nedenle başta işçi sınıfı olmak üzere ilerici ve demokrat muhalefetin yoğunlaştığı metropol Türkiyesi üzerinde hegemonya kurmaktır.

2. Bu amaçla bir kez daha Fethullahçı polis ve medya organizasyonu eliyle, örgütümüz üzerinden yasalcı demokratik solu da içerecek tarzda yeni bir operasyon gündeme sokulmuştur. Yetmemiş; AKP’ci ve Fethullahçı tüccarlığın bildik toptancı refleksiyle bu operasyona Hanefi Avcı da dahil edilmiştir.

3. Fethullahçı gericiliğin militan devrimciliği en ilkel yalanlarla kirletme çabası, sağdakileri geçtik, demokratından solcusuna tüm Türkiye liberallerinin devrim karşıtlıklarının ve korkularının doğal bir algısı olarak kolayca kabul gördüğü sürece, AKP’nin tasfiye etmeye niyetlendiği kim varsa Devrimci Karargah yapılanmamıza dahil edileceği ortadadır. Asıl korkumuz bu gidişle örgütte bize yer kalmayacağı üzerinedir.

4. Ancak şunu da itiraf etmeliyiz ki; infazlara, yargısız infazlara, işkencelere, uzun hapisliklere rağmen ve onlara karşı mücadelede, bunları mücadelenin bir gereği gören bir anlayışla kolayca geliştirebildiğimiz karşıtlığı Fethullahçı bezirganlığın binlerce yıllık deneyimiyle üzerimize yönelttiği bu ilkellik ötesi kurgulu yalan ötesi saldırıları karşısında geliştirmekte son derece zorlanıyoruz. Bu konuda büyük bir acemilik içinde olduğumuz açıktır.

5. Bu konuda etkin çözüm elbette bin bir araçla örgütlenmiş bezirgan arsızlığına laf yetiştirmeye çalışmakla olamaz, çünkü karşımızda liberallerin ve özellikle de liberal solun bu pespaye yalanlara inanma yatkınlığı bizim yetersizliğimizden daha önemli bir handikap olarak durmaktadır. Karşı devrimin propagandasını etkisizleştirmek doğrudan ve basitçe devrimci politikanın ve mücadelenin yükseltilmesiyle mümkündür. Devrim, orta sınıfları kendinden yana tarafsızlaştırabilmek için hiç değilse orta sınıf solculuğunun ya da sosyalizminin, verili aşamada İslamcı Türk burjuvazisinin başarıyla uygulaya geldiği Muaviye bezirganlığı yöntemlerini değersizleştirecek kertede asgari bir devrimciliğe çekmek zorundadır. Bu düzey devrimin doğrudan gerici-faşist karması TC egemenliğine karşı alacağı katı ve uzlaşmaz tavrı süreklileştirebilmesiyle gelişecektir. Devrim, statüko solculuğunu sosyalizm sözcülüğünden düşüremediği sürece gerici ve faşist iktidarlar liberal solcuları devrimci sosyalizmden uzak tutmayı orta sınıfları kendine yedeklemenin bir gereği olarak görecektir. Dolayısıyla da devrimci sosyalizmden uzak tutmak için onları her türlü özel savaş propagandasının özel bir hedef kitlesi olarak belirleyerek, propagandasını buna göre şekillendirecektir.

6. Türkiye devriminin liberalleri aşarak orta sınıflara ve hatta proletaryaya ulaşacak bir politik güce henüz sahip olamadığı bugünkü aşamada kahredici düzeyde basit bir savunma konumuna mahkum kalmış olması bizim için verili başarısızlığımızın en büyük cezası olmaktadır. Bu ceza bağlamında söyleyeceklerimiz şunlardır:

1. Necdet Kılıç, Fethullahçı medyanın polis bilgileri üzerine yaptığı açıklamalarda olduğu gibi, Toplumsal Özgürlük dergisinin bir yazarı mıdır ya da Kurtuluş Örgütü ya da SDP ileri gelenleriyle özel muhabbeti olan bir kişi midir bilmeyiz ama bu kişinin yapımızla herhangi bir bilinen ilişkisi ya da kaydı yoktur. Hele ki iddia edildiği gibi finansörümüz ise, yaşadığımız mali sıkıntılarımız üzerinden kolayca diyebiliriz ki, Allah onu nasıl biliyorsa öyle yapsın!

2. Keza Kezban Küçük adını da basından öğrenmiş bulunmaktayız. Haliyle, Fethullahçıların Avcı’ya bir tehdit olarak yönelttikleri kamera kaydı gibi özel bir dosya bizde mevcut değildir. Zaten devrim böylesi iğrenç yöntemler kullanmaz. Olsaydı, bizdeki Hanefi Avcı kaydı, onun devrim düşmanı faaliyetlerinin sorgulanması ve yargılanması üzerine olurdu. Muhtemeldir ki böyle bir kayıt, Baykal olayında görüldüğü gibi Fethullahçılar elinde vardır ve bizim üzerimizden Avcı’ya bunun mesajını iletiyorlar ya da onu yeni hazırlamakta olduğu kitap üzerinden baskı altında tutacak şekilde blöf yapıyorlar. Bütün bunlar normal olarak genel politik bağlamları dışında bizi ilgilendirmez, ama yarın gene bizim adımıza ortaya bir kayıt vb çıkartılırsa bu iğrençliklerle hiçbir alakamız olmadığına dair, yazdıkça insanı zedeleyen yeni bir açıklama yapma zulmünden kendimizi korumamız adına şimdiden belirtmiş oluyoruz.
7. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Hareketimizin adını kullanmasalardı konu gene genel bağlamı dışında bizi zaten ilgilendirmezdi ama mademki öyledir, tespitimiz şudur: Fethullahçı medyanın üzerinde yoğunlaşmasından da anlaşılacağı üzere cemaatin ve AKP’nin öne çıkardığı konu Hanefi Avcı’nın tasfiyesidir. Avcı, yazdığı son kitapla, TC egemenlerinin arasındaki iktidar savaşında, Fethullahçı örgütlenmenin bir tür Ergenekon iddianamesini ortaya çıkarmış ve bu nedenle fethullahçı örgütlenmenin hedefi olmuş durumdadır.

8. Avcı’yla röportaj yapmayı reddeden ve “devlet ne derse o doğrudur” diyen Mehmet Ali Birand ve yönetimindeki medya hareketimizi de alet ettikleri bir tarzla Avcı’ya karşı kampanyanın borazanlığına soyunmuştur. Fethullahçı medyanın etkilemekten uzak düştüğü kentli kesimleri AKP iktidarı adına etkileme görevinin bayraktarı olarak Birand’ın seçildiği ve bunun giderek Doğan Medya’nın birçok kurumuna taşınacağı şimdiden görülmektedir. Ortalama aklını Mehmet Ali Birand’ın oluşturduğu liberal ahmaklığın hareketimiz şahsında devrime bu denli pervasızca saldırabilmesinin ardında elbette egemen sistemin “vesayet” tartışmaları içinde bir sabah kapılarının çalınmayacağına dair kazandıkları güven duygusu oldukça belirleyici olmaktadırlar. Onlar devrimin de kapılarına dayanabileceğini unutalı çok olmuştu. Devrimci Karargah bu korkuyu onlara yeniden hatırlattığı için şimdi onun yaraları üzerinde tepinmekten özel bir haz duyuyorlar. Oysa bu gerici politik entelejensiya devrimin gene de bir gün kapılarını çalabileceğini unutmasa daha akıllı davranmış olur.

9. Kentli kitlelere yönelim açısından asıl önemli olan ise, AKP’nin referandum sonrası etkilerinin sadece egemen burjuvazide değil aynı zamanda sosyalist ortamın bizzat kendisinde de görülmesidir. Tıpkı burjuva medyadan Bekir Coşkun’un tasfiye edilmesi olayında görüldüğü gibi ne yazık ki demokratik sosyalist ortamın da özellikle yapılanmamızı hedef alan bir oto sansüre yöneldiğini kimi olgular üzerinden gözlemek mümkün olmaktadır.

1. Örnek bir değil bir kaç: Ankara, İstanbul ve İzmir’de ve en son mahkeme önünde operasyona yönelik yapılan protesto açıklamaları SDP ve TÖP mensubu 8 kişi adına yapılmış, buna daha sonra RED Dergisi ve Bilim ve Gelecek Dergisi çalışanları da eklenmiştir. Oysa gözaltına alındığı ilan edilenlerden bir diğeri ise Demokratik Dönüşüm Dergisi çalışanıdır. Bütün protesto açıklamaları ve konuyla ilgili bütün sol edebiyatta Demokratik Dönüşüm dergisinin adına rastlamak mümkün değildir, çünkü Demokratik Dönüşüm dergisi, bundan bir yıl kadar önce Devrimci Karargah operasyonunun merkezine konularak çalışanları tutuklanmış olan bir dergidir. Bu dergi Türkiye’de uzun yıllardır unutulan ve unutturulmaya çalışılan savaşkan sosyalizm anlayışını ve bu anlayışın Kürt özgürlükçülüğü ile yoldaşlaşmasını savunduğu için düşmanın yıldırımlarını üstüne çekmiş ve kendi basın açıklamalarından anlaşıldığı üzere, üzerlerindeki baskıya rağmen yeniden ayağa kalkmanın çabası içindedir. Ve düşman bu dergiyi bu çabalarından dolayı bir kez daha doğrudan baskı altına almış bulunuyor.

Ve sosyalist ortam, sırf bu dergi düşmanın gözünde Devrimci Karargâh’la ilişkilendiği için bu dergiyi savunan bir açıklama yapmaktan özellikle kaçınıyor. Demokratik Dönüşüm’ün yasaklanmış olmasına gerici iktidarın demokratik alanlara tecavüzüne karşı çıkma sorumluluğu ile tavır alınacağına, bunu böyle bir oto sansüre gerekçe kılmak ya da başka sözlerle salonlarda su gibi okudukları Brecht’in ilgili şiirini mücadele alanlarında bir anda unutuvermek ise tam da statüko sosyalizminin meşrebine uygun bir tavır oluyor. Bu tavırla düşmana verilen mesaj açıktır: “Bizim Devrimci Karargah’ın gündemleştirmeye çalıştığı çizgi ile alakamız yoktur, biz cici sosyalistleriz.” Hayrını görsünler.

2. Örnek iki: Devrim karşıtı özü Laz İsmail’in “ilerlemeci” TKP’sinde mayalanan Veysi Sarısözen, Devrimci Karargah yapılanmasını “varsa” parantezine alarak hakkımızda şaibe yaratmaya çalışan bir üslup kullanıyor. Oluşmasıyla ve eylemleriyle artık dost düşman herkesin bilgisi dâhilinde olan Devrimci Karargah yapılanmasının varlığı, hele ki kurucu komutanının ağzından şehadetinin hemen öncesinde de ilan edilmişse bu harekete ve varlığına saygısızlık kimsenin haddi değildir, daha ötesi, devrimci demokratik mücadeleye en düşük düzeydeki bir bağlılığın bile gereğidir. Veysi Sarısözen’in bugün Kürt özgürlük çizgisine yakın duruşu onu bu asgari saygı gereğinden azade kılmaz. Aksine daha yükümlü kılar. Kürt özgürlükçülüğüne yönelik Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük’le başlayan burjuva istismarcılığın, Ahmet Altan’lar, Ruşen Çakır’larla süren ve artık iyice deşifre olan liberal zincirine gelecekte kimlerin halka olacağı henüz daha tam belli değildir.
10. Doğrudur, Hareketimiz çıkış momentine uygun bir yeniden üretim sürecini henüz oluşturamamıştır. Türkiye devrimci hareketinin bugününde bu durumda olan; geçmiş militan çizgilerini sürdürmekten uzun süredir uzak düşmüş birçok örgüt mevcuttur. Devrimin savaşkan bir sosyalizm anlayışıyla gelişeceğini ideolojik ve politik olarak inkâr edenler açısından bu, onların kendi sağ çizgilerinin doğruluğuna bir kanıt olarak değerlendirilebilir. Ama hiçbir öznel doğruluk iddiası, devrimci hareketlerin varlıklarını inkâr ve çizgilerini şaibe altına alma hakkını kimseye vermez.
.
11. Ve keza doğrudur ki, Hareketimiz güçten düşürülmüş militan çizgiler arasında özellikle son bir yıldır düşman tarafından üzerine en çok kurgu yapılan yapı olmuştur. Bunda kimliğinin yeni oluşturulmasının yarattığı bir zaaf varsa da, bu zaaf aşıldıktan sonra da aynı bezirgan nitelikli karşı devrimci kurguların ısrarla sürdürülmesinin ardında esas olarak hareketimizin çizgisel özellikleriyle düşmanı özellikle rahatsız etmesi olgusu bulunmaktadır. Bu özellikler daha önceki bildirilerimizde de belirttiğimiz ve yukarıda da yinelediğimiz gibi militan ve proleterci bir kent devrimciliğini Kürt özgürlükçülüğü ile yoldaşlaştırarak sürdürmektir. Devrimci Karargâh dışındaki silahlı mücadele örgütleri ya kentlerden ya da Kürtlerden uzak kalmayı çizgileştirmiştir. Düşman bu çizginin kendisini ortaya koymasındaki can acıtıcılığın intikamını onu devrimci kamuoyunun gözünde itibarsızlaştırarak almak istemekte ve çizginin kitleleşip politik bir değer olmasında kendi ölümünü görmektedir. Bunun yanı sıra da Hareketimizin çıkış sürecinde düşman burjuvaziye saldığı korkuyu, kendi sınıf içi muhaliflerine yönelik tasfiye hamlelerini meşrulaştıracak bir zemin olarak değerlendirmektedir.

12. Sonuç olarak: düşman hareketimizin nüfuz alanlarına yönelik yaptığı baskı ve baskınlarla hareketimizin kökleşmesini engelleyecek kararlı bir tutum içindedir. Bu onun görevidir. Ona rağmen bu görevi başarmak da bizim.. Peki, Fethullahçı medyanın daha DESA direnişçilerine ilişkin yayınlarından itibaren deşifre ettiğimiz bu provokatif tarzın statüko sosyalizminde cesaretlendirici bir karşılık bulması Türkiye devrimci hareketi adına ahkam kesen bu sosyalist bay ve bayanlarımızın görevi mi olmaktadır? Olanlardan biraz olsun devrim adına ders çıkarma yeteneğimiz varsa, uluslararası karşı devrimin yeniden bölgeyi gündemleştirmesinin statüko sosyalizminin düzencil mevzilerini kolayca tasfiye edebileceğini, bunun için mücadele mevzilerinin devrimci bir savaşa göre yapılandırılması gerektiğine ilişkin uyarılarımıza kulaklarını kapayanların hiç değilse bu tür gelişmeler sonrasında gözlerinin açılacağını beklemek bizim için bir umut vesilesidir.

13. Ve son olarak: Hep söyledik, bir kez daha yineleyelim; Devrimci Karargah basit bir örgütlenme tekniği, basit bir örgüt mekanizması değildir. Devrimci Karargah bir örgüt olmanın ötesinde bir devrim çizgisi, bir devrim anlayışıdır. O asla yok edilemez. Bu yüzden ne yaptıklarına ne yazdıklarına tek kelime eleştiri getirmeden sadece spekülatif zeminde onun varlığını yokluğunu tartışmak ancak karşı devrimin Devrimci Karargah’ı yok etme isteğini o ya da bu derecede paylaşanların işi olabilir. Biz bütün aldığımız darbelere inat yolumuza devam ediyoruz.

14. Ve bu sıkıntılı özel momentte FARC’ı özellikle selamlıyoruz.

(24 Eylül 2010)
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!
Yaşasın Devrimci Karargah!

-Kaynak: Devrimci Halkın Birliği-