29 Ağustos 2010 Pazar

Kadıköy'de büyük 'HAYIR Mitingi'

Kadıköy'de EMEP, Halkevleri, ÖDP ve TKP'nin çağrısı ile düzenlenen ve birçok sendikanın destek verdiği 'HAYIR Mitingi'nde coşku büyüktü. Mitinge binlerce emekçi, kadın, genç, aydın katıldı. ABF Başkanı Ali Balkız ve DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi de mitingde birer konuşma yaptı.

İstanbul Kadıköy'de Emek Partisi (EMEP), Halkevleri, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ve Türkiye Komünist Partisi'nin çağrısı ile düzenlenen ve saat 16:00'daki yürüyüşle başlayan 'HAYIR Mitingi'nde coşku büyüktü.

Mitinge birçok sendika ve Alevi derneği de katıldı; Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), KESK İstanbul Şubeler Platformu, Eğitim-Sen 1-3-4-6 No'lu Şubeler, SES Aksaray-Şişli Şubeleri, Büro Emekçileri Sendikası (BES) 2 ve 3 No'lu Şubeler, Tüm Bel Sen 2 ve 4 No'lu Şubeler, ESM Marmara Bölge, BTS 1 No'lu Şube, Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS) 1 No'lu Şube, Haber Sen Beyoğlu Şube, Haber Sen Anadolu Yakası, Kültür Sanat Sen Marmara Bölge, Tarım Orkan Sen Mermara Bölge, Bank Sen, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Boğaziçi Alevi Kültür Derneği, Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliği, Pirsultan Abdal Kültür Dernekleri, Sosyalist Umut, Atanması Yapılmayan Öğretmenler Platformu (AYÖP), DİSK Genel-İş, Dev Sağlık-İş ve Sosyal-İş.

Erkan Baş: Halkı teslim almalarına izin vermeyeceğiz
Mitingin başlamasının ardından ilk konuşmayı yapan TKP Genel Başkanı Erkan Baş, AKP'nin halkı teslim almaya çalıştığını ama tarihin yasasının gösterdiği gibi böyle zamanlarda komünistlerin, devrimcilerin, emekçilerin sahneye çıkacağını söyledi.

Halkın umutlarının tekrar yeşermeye başladığı bir dönemde AKP'nin tekrar saldırıya geçtiğini belirten Erkan Baş, burada toplanan kalabalığın halkın umudunun bitmediğinin, bitirilemeyeceğinin göstergesi olduğunu söyledi.

AKP'nin Evet propagandası yaparken korktuğunu ileri süren Ekan Baş, işlerinin yeni başladığını ve AKP'yi korkutmaya devam edeceklerini söyledi. Demokrasi, özgürlük diyerek referandumda Evet diyenler için ABD'nin Irak'ı işgal etme özgürlüğü, sermayenin ve parababalarının emekçileri sömürme özgürlüğünün söz konusu olduğunu belirten Erkan Baş bunların Anayasa değişikliklerine HAYIR diyeceklerini belirtti.

Kürt emekçilerine de seslenen TKP Genel Başkanı, güçlerin 'HAYIR'da birleştirilmesinin eşit, özgür, barış ve birlik içinde bir ülke için bir adım olacağını söyledi.

Bu ülkenin bereketli olduğunu söyleyen Erkan Baş sözlerini "Selam olsun Türkiye İşçi Sınıfına, Selam olsun Türkiye'nin ve dünyanın aydınlık geleceğine" diyerek son verdi.

Levent Tüzel: Paranın gücü ile
halkı kandırmaya çalışanlara inat HAYIR!
Erkan Baş'ın ardından İskele Meydanı'nda toplananlara seslenen EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, paranın gücü ile halkı kandırmaya çalışanlara inat Türkiye'ye, güzel ülkemize sahip çıkmak için alanlarda olduklarını belirtti. AKP'nin yalan söylediğini, bu Anayasa değişikliğini millet için hazırladığını iddia ettiğini belirten Tüzel, alanda toplananlara 'size sordu mu' dedi. Bu Anayasa paketinin ABD ve Avrupalı emperyalistlerin ihtiyaçlarına cevap vermek için hazırlandığını belirten Levent Tüzel, bu sömürü düzenin ihtiyacı olan Anayasa'ya hayır dedi.

AKP'nin 12 Eylül düzeni ile hesaplaşıyoruz dediğini ama 12 Eylül düzeninin dimdik ayakta olduğunu belirten Tüzel, AKP 12 Eylül düzenini daha da sağlamlaştırmak istiyor dedi.

Kapalı kapılar ardında darbecilerle pazarlıklar yapılıyor diyen Tüzel, AKP'nin yalanlarını her yerde teşhir edeceklerini belirtti. Özelleştirmeler önündeki Danıştay engelini kaldırmak için Anayasa değişikliği yapıyorlar diyen Tüzel, yargı reformundan bahsediyorlar ama yargı zaten iktidarın arka bahçesi gibi. Bu değişiklerle birlikte daha da bağımlı bir yargı yaratmak istiyorlar dedi. Tüzel ayrıca, Biz iktidar işçi sınıfının olsun istiyoruz o yüzden hayır diyoruz dedi.

Bu Anayasa değişikliğine işçi sınıfı kadar Kürt emekçileri de hayır demeli diyen EMEP Genel Başkanı, AKP iktidarı demek şiddetin devamı demek dedi. Tüzel, "Bu ülkenin gerçek sahipleri bu gidişe dur diyor. Bu daha başlandıç. 12 Eylül'e kadar daha çok çalışacağız. Ama Hayır demek yetmez. Çok çalışmak gerek" sözleri ile konuşmasını sonlandırdı.

İlknur Birol: AKP 12 Eylül düzenini sağlamlaştırıyor
Levent Tüzel'in ardından söz alan Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol, "Buradan çıkardığımız ses o kadar anlamlı ki yankısını esas olarak sonra duyacağız" dedi. At izinin it izine karıştığını belirten İlknur Birol, bu ülkeyi işçiler için cehenneme çeviren Erdoğan'ın utanmadan sermayenin hegemonyasına izin vermeyeceklerini söylediğini hatırlatarak "Atma Recep" dedi.

Sosyalistlerin, devrimcilerin her zaman emekçilerin insanca yaşam mücadelesinde saf tuttuklarını belirten Birol, 30 yıl önce gerçekleştirilen 12 Eylül'ün sermaye egemenliğini sağlamlaştırmak için yapıldığını, bugün AKP'nin de sermaye egemenliğini sağlamlaştırmak için Anayasa değişikliğine gittiğini belirtti. Birol, emekçileri, kadınları, gençleri, engellileri referandumda hayır demeye çağırarak konuşmasını sonlandırdı.

Alper taş: Biz bu Anayasayı da bu düzeni de değiştireceğiz
İlknur Birol'un ardından söz alan ÖDP Genel Başkanı Alper Taş sözlerine "12 Eylül faşizmine zindanlarda, dağlarda, fabrikalarda, sokaklarda direnenler, devrimciler, sosyalistler merhaba. Aramızda olmayanlar, behice boranları, Mustafa Suphileri, deniz gezmişleri, mahirleri, İbrahimleri de selamlıyoruz" diyerek başladı.

"Bizi sürü yerine koymaya çalışıyorlar, bu yüzden hayır diyoruz. 2 haftada paket hazırladılar ve birbirinden bağımsız 26 maddeyi bize dayattılar. Biz bu dyatmaya da bu antidemokratik tavıra da hayır diyoruz" diyen Alper Taş "Bunlara evet deyin gerisi gelecek diyorlar. Soruyoruz, bu maddelerin hangisi acildi? Bu maddelerde işsizler, çevre, seçim barajı, siyasi partiler yasası, Kürt halkının, Alevi halkının talepleri var mı?" diye sordu.

"Hayır diyoruz, çünkü bu Anayasa 12 Eylül ruhunu koruyor ve yeniliyor. Bu anayasanın özü esasında 2 noktada 12 Eylülün devamıdır" diyen Alper Taş, "Sermayenin sınırsız özgürlüğünü artıran 125. Madde 'yargı yerindelik denetimi yapamaz' diyor, bu ne demektir biliyor musunuz? Danıştayın kamu yararı gözetme yetkisini elinden alıyor özelleştirmeler rahat yapılsın diye" dedi.
Alper Taş sözlerini "Gerçek demokrasi ayakların baş olduğu düzende olabilir ancak. Bu da devrimdir. Bu yüzden biz işsizliğe, yoksulluğa, kapitalizme ve emperyalizme karşı inatla “Tek tol devrim” demey devam edeceğiz. Sevgiyle alın, dostça kalın, devrimci kalın" diyerek bitirdi.

Ali Balkız: Aleviler AKP'ye HAYIR diyecek
Alevi Betaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız da mitinde bir konuşma yaptı. Balkız sözlerine "Bu meydan bizi tanır, 8 kasım 2009’u unutmamıştır, o gün söylediklerimizi de. O gün dedik ki laik, demokratik ülke, eşit yurttaşlık istiyoruz. Bunun üzerine AKP Alevi çalıştayı başlattı. Ancak kısa zamanda görüldü ki bu AKP’nin kendi ajandasında yazan kirli işlerini yapmak için tasarladıkları bir şeymiş. Bunun için Aleviler AKP’ye hayır diyecekler" diyerek başladı.

"AKP’nin ardına takılan solculara, sosyalistlere de sesleniyorum 'tarihten ders çıkarın'" diyen Ali Balkız "Bu arkadaşlarımız İran'ı, TUDEH'i unutmasınlar. Onlarda şah zulmüne karşı Humeyni'yi desteklemişlerdi, sonlarını herkes gördü. Biz biliyoruz ki Pensilvanya’daki cemaatçi de Türkiye’ye Humeyni'nin Tahran'a döndüğü gibi dönmek istiyor" şeklinde konuştu.

Balkız sözlerini "Biz bir ve beraber olduğumuz sürece onlar bunları rüyalarında görürler, hepiniz hoşçakalın" diyerek sonlandırdı.

Sülüyman Çelebi: Mekyaj değişikliklerle
asla emekçileri kandıramazlar
Mitingde söz alan bir diğer isim ise DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi oldu. Çelebi sözlerine "12 Eylül'le hesaplaşmak için alanlardayız. Herkesi DİSK adına selamlıyorum" diyerek başladı.

"Biz 30 yıldır 12 Eylül Anayasası'nı da, uygulamalarını da değiştirmek için mücadele veriyoruz. Makyaj değişikliklerle asla emekçileri kandıramazlar. Her yere evet afişi asanlar bilsinler ki halk hayır diyecek, o süslemeler boşunadır" diyen Çelebi "12 Eylül'le hesaplaşmak isteyenler; YÖK, RTÜK, seçim barajı, sendikalar kanunu ve dokunulmazlıklarla hesaplaşmak istemiyorlar. Onlar Anayasa değil “banayasa” yapıyorlar. Buna karşı çıkmak için hayır diyoruz" dedi.

Çelebi sözlerini "12 eylülde patronlar gülme sırası bizde dediler. Biz o gülenlere de, mezarda ki yatanları diriltmeye çalışan Gülen'lere de hayır diyeceğiz" diyerek konuşmasını sonlandırdı. (soL - İstanbul)

Emeğin 'HAYIR'ı miting kürsüsünde

15 Ağustos'ta açıklanan Eşit ve Özgür Bir Ülke İçin 12 Eylül Anayasası'na da AKP Anayasası'na da HAYIR deklarasyonunun ardından İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana'da ortak HAYIR mitingleri düzenleniyor. Mitinglerin ilki 29 Ağustos Pazar günü saat 16:00'da İstanbul Kadıköy'de.

29 Ağustos Pazar günü Kadıköy İskele Meydanı'nda saat 16:00'da Emeğin Hayır'ı miting kürsüsünde olacak. Emek Partisi (EMEP), Halkevleri, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ve Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) beraber öncülüğünü yaptığı mitinge birçok aydın ve sanatçının yanısıra sendikalar ve Alevi dernekleri de katılacağını açıkladı.

Sol tek ses: HAYIR
15 Ağustos Pazar günü İstanbul'da Beyoğlu Ses Tiyatrosu'nda EMEP, Halkevleri, ÖDP ve TKP'nin genel başkanlarının katılımı ile Eşit, Özgür bir Ülke için; 12 Eylül Anayasası’na da, AKP Anayasasına da HAYIR! başlıklı bir deklarasyon açıklanmıştı.

Çok sayıda aydın ve sanatçının da katıldığı basın toplantısında referandum sürecinde ortak doğrultuda ve ortak araçlarla HAYIR çalışması yapılacağı açıklanmıştı. Basın toplantısı sonrası imzaya açılan deklarasyona imzalar yağmaya devam ediyor.

HAYIR deklarasyonunda "Hükümeti elinde bulundurduğu 8 yıl boyunca ekonomik, sosyal ve siyasal saldırıları arttırarak sürdüren AKP, bu değişikliklerin geçmesi halinde, işçi ve emekçiler tarafından fiili ve yasal olarak kullanılan birçok hakkı da gasp ederek, topyekûn bir saldırıya geçecektir. Referandumda Hayır diyerek, sadece aldatmacayı boşa çıkarmış olmayacağız, aynı zamanda emek ve demokrasi düşmanı AKP’ye bir ders vermiş olacağız.

AKP’nin anayasa değişiklik paketi ne ülkemizin sorunlarına ne de halkımızın ihtiyaçlarına, temel hak ve özgürlüklerine yanıt vermektedir. Anayasa değişiklik paketi eşit, özgür bir ülkenin önünü açmak bir yana, tersine kapatmaktadır" ifadelerine yer verilirken "12 Eylül’de yapılacak anayasa değişiklik paketine ‘hayır’ demek; hem 12 Eylül Anayasası’na hem AKP Anayasası’na ve 8 yıllık AKP iktidarının uygulamalarına ‘hayır’ demektir. Eşitliği, özgürlüğü ve demokrasiyi esas alan yeni bir anayasa ihtiyaçtır. Kuşkusuz bu anayasa emekçilerin ve ezilenlerin mücadelesinin ürünü olacaktır. Bizler böyle bir anayasa ve fiili kazanımlar için mücadele edeceğiz" cümleleri ile beraber mücadele kararlılığı vurgulanmıştı.

'Oyum HAYIR'
Dört örgütün açıkladığı HAYIR deklarasyonunun ardından bir de imza kampanyası (www.oyumhayir.org) başlatıldı. Yüzlerce aydın, sanatçı, akademisyen ve sendikacının imzaları ile başlayan imza kampanyasına destek devam ediyor.
.
Miting programı
Miting için 29 Ağustos Pazar günü Saat 16:00'da Kadıköy Rıhtım Deniz Otel Önünde toplanılacak. Saat 16:30'da yürüyüş, saat:17:15'te miting başlayacak. Mitingde TKP Genel Başkanı Erkan Baş, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol birer konuşma yapacak. Ayrıca Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) adına birer konuşma yapılacak.

Mitingi düzenleyen dört örgüt dışında ABF, DİSK, TMMOB, İstanbul Meslek Odaları, KESK şubeleri, TÜRK-İŞ şubeleri, AYÖP, Sosyalist Umut Derneği, TEKEL İşçileri de mitinge katılacaklarını açıkladılar.

Miting hazırlıkları
Miting hazırlıkları kapsamında ilçelerde dört örgütün hem ayrı ayrı ham de ortak basın açıklamalarının yanısıra bildiri dağıtımı, ev ve kahve toplantıları yapılıp, yerel derneklerle görüşülüyor. Ayrıca bir basın komitesi oluşturularak hazırlanmış bir dosya çok sayıda köşe yazarı ve basın mensubuna iletildi. Çarşamba günü destek veren kurum temsilcilerinin de katıldığı bir basın toplantısı yapıldı.

İstanbul genelinde ses aracı ile dolaşılarak hem referandum'da HAYIR denmesi hem de mitinge çağrı amaçlı sesli propaganda çalışması devam ediyor.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Boykot'a karşı / V. İ. Lenin

"Sosyalistlerin bir bölümü 12 Eylül 2010 referandumuna ilişkin biricik devrimci politikanın ‘Boykot’ olduğunu savunuyor, ‘Boykot’ tavrını benimsemeyenleri ‘düzen içilikle’ suçluyor. Bu tavra ilişkin gerekçelendirmelerde, ‘Boykot’çular açısından zamanın ve mekanın ya da bir başka deyişle diyalektik metodun pek bir öneminin bulunmadığı, adeta her zamana ve her mekana uyan bir ‘devrimci şablon’ bulduklarını zannettikleri görülüyor." Kaynak: sendika.org

Sosyal-Demokrat Bir Yayımcının Notları Sosyalist devrimcilerin çoğunluğu belirlediği son Öğretmenler Kongresi’nde, Üçüncü Duma’nın boykot edilmesine ilişkin bir karar kabul edildi. Karar Sosyalist Devrimci Parti’nin şöhretli temsilcilerinin de doğrudan katılımı ile alındı. Sosyal-Demokrat öğretmenler ve RSDLP’nin temsilcileri ise, böyle bir kararın ancak bir parti kongresi ya da konferansı tarafından alınabileceği, parti olmayan bir mesleki ve siyasi örgütün karar alamayacağı düşüncesi ile oy vermekten imtina ettiler.

Böylece, Üçüncü Duma’nın boykot edilmesi meselesi, devrimci taktiğin güncel meselesi olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Her ne kadar resmi bir parti kararı ya da üyelerinin kaleme aldığı bir metin bulunmasa da, temsilcilerinin kongredeki söylevlerine bakılarak, Devrimci Sosyalist Parti’nin bu mesele hakkında karara vardığı görülmektedir. Sosyal Demokratlar açısından ise mesele yeni ortaya çıkmış ve üzerinde tartışılmaktadır.

Sosyalist devrimciler, kararlarını desteklerken hangi gerekçelere dayanıyorlar? Öğretmenler Kongresi kararı, esasen, Üçüncü Duma’nın tümüyle yararsızlığından, hükümetin 3 Haziran darbesini de ortaya çıkaran devrimci ve karşıdevrimci niteliğinden, yeni seçim yasasının mülk sahiplerinin lehine olduğundan vs. vs.’den söz ediyor.[1] Mesele, sanki Üçüncü Duma’nın devrimci-ötesi niteliği, boykot gibi bir mücadeleyi ya da şiarı kendiliğinden zorunlu kılıp, meşrulaştırıyormuş gibi sunuluyor. Boykotun uygulanabilirliğinin tarihsel koşullarını değerlendirme çabası içermeyen böylesi bir iddianın yersizliği, herhangi bir Sosyal-Demokrat açısından kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır. Marksist duruşu olan Sosyal-Demokrat, boykota ilişkin son kararını, birisinin ya da bir kurumun tepkiselliğinin derecesine bakarak değil, Rus devrimi deneyiminin de göstermiş olduğu gibi, belli bir mücadele yöntemi olan boykotun uygulanmasına olanak tanıyan özel koşulların varlığına bakarak verir. Eğer birisi, devrimimizin iki yıllık deneyimini göz önüne almadan, bu deneyimi öğrenmeden, boykotu tartışacak olursa, ona, hiçbir şey öğrenememiş olduğunu ve pek çok şeyi de unuttuğunu söyleriz. Boykot meselesini ele alırken işe, bu deneyimi çözümleme çabası ile başlamalıyız.

I. devrimimizin boykotun kullanılmasına ilişkin en önemli deneyimi, hiç kuşku yok ki, Bulygin Duması’nın boykotudur. Ayrıca bu boykot, tam ve kesin bir başarı ile de taçlanmıştır. Bu nedenle, ilk görevimiz, Bulygin Duması boykotunun gerçekleştirildiği tarihsel koşulları dikkatle gözden geçirmek olmalıdır.

Bu meseleyi ele alırken, karşımıza iki unsur çıkar: Birincisi, Bulygin Duması boykotu, devrimimizin, (geçici bir süreliğine de olsa) monarşist nitelikli bir anayasa yoluna girmesinin engellenmesi kavgasıdır. İkincisi, bu boykot, kapsamlı, evrensel, güçlü ve hızla yükselen devrim koşullarında gerçekleştirilmiştir.

Şimdi ilk unsuru gözden geçirelim. Her bir boykot, verili kurumsal çerçeve içerisinde değil, aksine o kurumun ortaya çıkışına, daha geniş söylemek gerekirse, etkin hale gelmesine karşı bir mücadeledir. Bu nedenle, boykota, bir Marksist için temsil kurumlarının kullanımının gerekli olduğu gerekçesiyle genel olarak karşı çıkan Plehanov ya da pek çok diğer Menşevik gibileri, yalnızca anlamsız bir doktrinerliği ifade etmektedirler. Konuyu böyle tartışmak, apaçık gerçekleri tekrar ederek, asıl meseleden kaçmaktır. Elbette ki bir Marksist temsil kurumlarını kullanmalıdır. Ancak bu, belli koşullar altında, bir Marksist’in verili kurumsal çerçeve içinde kalmaksızın, o kurumun ortaya çıkışına karşı mücadele edemeyeceği anlamına da gelir mi? Hayır gelmez. Çünkü bu genel kabul ancak, bir kurumun ortaya çıkışının engellenmesine yönelik mücadele için hiçbir çıkar yol bulunmadığı durumlar için geçerlidir. Boykot kesinlikle ihtilaflı bir meseledir zira bu tür kurumların ortaya çıkışının engellenmesine yönelik mücadele için başka bir yol olup olmadığına ilişkindir. Plehanov ve şürekâsı, boykot karşısındaki tutumları ile meselenin neye ilişkin olduğunu anlayamadıklarını göstermektedirler.

Her bir boykot, verili bir kurumsal çerçeve içerisinde kalmaksızın, onun ortaya çıkışının engellenmesine yönelik bir mücadele ise, Bulygin Duması boykotu, her şey bir yana, monarşist anayasal kurumlar düzeninin ortaya çıkışının önlenmesinin mücadelesidir. 1905 yılı, genel grevler (9 Ocak sonrasındaki grev dalgası) ve isyanlar (Potemkin) şeklindeki kitle mücadelesinin olanaklılığını apaçık göstermiştir. Bu nedenle, kitlelerin doğrudan devrimci mücadelesi, gerçektir. Öte yandan, bir başka gerçek, hareketi (kelimenin en doğrudan ve dar ifadesi ile) devrimci yolundan saptırıp, monarşist anayasa yoluna sokmaya çalışan, 6 Ağustos yasasıydı. Bu iki ayrı yolun çatışması, nesnel olarak kaçınılmazdı. Âdeta, devrimin mevcut durumdaki gelişimi için bir yol seçimi söz konusu idi. Şu ya da bu grubun iradesi ile değil, elbette, devrimci ve karşıdevrimci sınıfların göreli gücü ile belirlenecek bir seçim… Bu güç, ancak bir mücadele ile sınanıp, ölçülebilirdi. O nedenle, Bulygin Duması’nı boykot çağrısı, monarşist-anayasal tercihin karşısında, doğrudan devrimci mücadele için mücadele şiarı idi. Elbette, ilki tercih edilerek de mücadele etmek mümkündü. Mümkünün ötesinde kaçınılmazdı. Monarşist anayasa temelinde dahi, devrimi sürdürmek ve yeni kabarmalar için hazırlanmak mümkündü. Monarşist anayasa temelinde dahi Sosyal-Demokratlar için mücadeleyi sürdürmek mümkün ve zorunlu idi. Axelrod ve Plehanov’un 1905’te sıkı ve saçma bir şekilde kanıtlamaya çalıştıkları, herkesçe bilinen bu gerçek, doğruluğunu korumaktadır. Ancak tarihin önümüze koyduğu mesele farklı idi: Axelrod ve Plehanov, “konu dışı” tartışmakta idiler. Bir başka deyişle, Alman Sosyal Demokrat ders kitabının son baskısındaki bir meseleden bahisle, çatışan güçlerin ortaya çıkardığı meseleyi konuşmaktan yan çizdiler. Yakın gelecekte ortaya çıkacak olan, mücadele yolunun tercih edilmesi için mücadele etme gerekliliği tarihsel olarak kaçınılmazdı. Seçenekler şunlardı: Ya eski otorite, Rusya’nın ilk temsil kurumunu toplayacak ve ona uyan devrim, bir süreliğine (belki kısa, belki gerçekten uzun bir süre) monarşist anayasal yola sapacaktı ya da halk, devrimin monarşist anayasal yola sapmasını engelleyip, kitlelerin doğrudan devrimci mücadele yolunu (yine az çok uzun bir süreliğine) muhafaza ederek, eski rejimi silip süpürmek –en kötü ihtimalle onu sallamak- üzere doğrudan saldırıya geçecekti. 1905 sonbaharında, Rusya devrimci sınıflarının karşı karşıya olduğu, ancak Axelrod ile Plehanov’un o sırada fark edemedikleri tarihsel sorun bu idi. Sosyal-Demokratlar’ın aktif boykot savunusu, meseleyi ateşlemenin bir yolu idi. Proletarya partisinin bilinçle yükselteceği bir yol; mücadele yolunun tercih edilmesini sağlama mücadelesi şiarı…

Aktif boykotu savunan Bolşevikler, tarihin önümüze koyduğu meseleyi nesnel olarak yorumladılar. 1905 Ekim-Aralık mücadelesi, gerçekten mücadele hattı tercihine ilişkin bir mücadele idi. Bu mücadele verilirken, şans da söz konusuydu: Devrimci halk, devrimi monarşist anayasal çizgiden çevirerek, liberal-jandarma temsil kurumları yerine saf devrimci türden temsil kurumlarını -İşçi Sovyetleri Temsilcileri vb. gibi- inşa etme fırsatı verecek şekilde, hâkimiyeti, hemen başta elde etmişti. Ekim-Aralık süreci, özgürlüğün, kitlelerin bağımsız etkinliğinin en üst düzeyde olduğu, monarşist anayasal kurumlardan temizlenmiş bir zemin üzerinde işçi hareketlerinin en yüksek hız ve genişliğe ulaştığı, eski rejimin hali hazırda zayıflatıldığı ancak halkın yeni devrimci iktidarının –İşçi, Köylü ve Asker Sovyetleri Temsilcileri vb. gibi-, henüz onu tümüyle değiştirmeye de yeterli olmadığı “hükümdarsız” dönemde, halk kalkışmasının yasa ve yasaklarının uygulandığı bir süreçti. Aralık mücadelesi meseleyi farklı bir yöne taşıdı: Eski rejim, halkın saldırısını, onun mevzilerini ele geçirerek püskürttü. Ancak elbette, o esnada, bu kesin zaferi gözden geçirmenin yeterli zemini yoktu. 1905 Aralık kalkışması, 1906 yazındaki, tek tük ve parçalı ayaklanma ve grevlerle sürdü. Witte Duması’nı boykot çağrısı, bu kalkışmaların yoğunlaştırılıp, genelleştirilmesi çağrısı idi.

Böylece, Rus Devrimi deneyiminin Bulygin Duması boykotu çözümlemesinden çıkartılması gereken ilk sonuç, tarihin, nesnel olarak boykot görünümü altında, şu sorunları gündeme getirdiğidir: Acilen bir ilerleme hattı belirleme mücadelesi, Rusya’nın ilk temsilciler meclisinin toplanması çağrısını eski otoritenin mi yeni oluşturulan halk iktidarının mı yapacağı mücadelesi, doğrudan devrimci bir hat ya da (bir süreliğine) monarşist anayasal bir hat mücadelesi…

Bu cümleden olmak üzere, literatürde boykot şiarının basitliği, açıklığı ve “doğrudanlığı” meselesi, düz mü yoksa dolambaçlı bir ilerleme hattı mı sorusu ile birlikte sık sık, hele söz konusu tartışma yaşanırken daima, gündeme gelir. Halkın, eski rejimi doğrudan alaşağı etmesi; olmadı, zayıflatıp altını oymak suretiyle yeni hükümet kurumlarını oluşturması hiç kuşku yok ki, en doğrudan ve halkın çıkarına olan yoldur. Ancak aynı zamanda en yüksek düzeyde güç gerektiren yoldur. Karşı konulmaz üstünlükte bir güce sahip olunduğunda, cepheden yapılacak bir saldırı ile kazanmak mümkündür. Bu üstünlüğe sahip olunmadığında ise, hiç hareket etmemek ya da yılankavi ilerlemek, hatta geri çekilmek vs. gibi daha dolaylı yollara başvurmak gerekir. Elbette monarşist anayasal çizgi, hiçbir şekilde bu çizgi aracılığıyla daha dolaylı bir şekilde hazırlanıp geliştirilen devrim fikrinin dışlanması anlamına gelmez. Ancak bu yol daha uzun ve dolambaçlı bir yoldur.

Özellikle 1905 (Ekimi’ne kadar ki) Menşevik literatürü, Bolşeviklerin bağnazlığı iddiaları ve tarihin dolambaçlı yollarını da göz önüne almaları gerektiği tembihleri ile doludur. Bu özellikteki Menşevik metinlerinde, bize atların yulaf yediğini ve Volga Nehri’nin Hazar Denizi’ne döküldüğünü söyleyen farklı bir tür muhakeme modeli görürüz. Bu muhakeme modelinde, tartışılmaz gerçekler tekrarlanarak, meselenin tartışmaya açık özü gizlenmektedir. Tarihin dolambaçlı bir yol izlediği ve bir Marksist’in en karmaşık ve garip dolambaçlara dahi hazır olması gerektiği tartışılmaz bir gerçektir. Fakat bu gerçeği yineleyip durmanın, tarih birbiriyle rekabet halindeki güçleri doğrudan ya da dolambaçlı bir yol tercihi ile karşı karşıya bıraktığında, bir Marksist’in ne yapması gerektiği sorusu ile hiçbir ilgisi yoktur. Her şeyin olup bittiği böylesi anlarda ya da dönemlerde meseleyi kaçırıp, tarihin dolambaçlı seyrini ileri sürmek, “susturucudaki adam” gibi davranmak ve atların yulaf yedikleri gerçeğine dalıp gitmektir. Öyle ki, devrimci süreçler, çatışan toplumsal güçlerin çarpıştıkları, ülkenin görece çok uzun bir süre takip edeceği doğrudan ya da dolambaçlı bir yöntemi tercih edip etmeyeceği sorununa karar verilen, görece kısa bir zaman aralığını kapsayan tarihsel süreçlerdir. Dolambaçlı yolları hesaba katma gereği, Marksistler’in kitlelere, tarihin en kritik anlarında doğrudan yolun tercih edilmesi gerektiğini anlatabilecek durumda olmaları, kitlelere doğrudan yolun tercih edilmesi mücadelesi sırasında yardımcı olmaları, mücadele çağrılarını yükseltmeleri vb. gerçeğini zerre kadar ortadan kaldırmaz. Ve, doğrudan yolun yerine dolambaçlı yolun tercih edilmesiyle sonuçlanan kritik tarihsel mücadele sona erdiğinde, yalnızca iflah olmaz cahillerle en kalın kafalı ukalalar, doğrudan yolun tercih edilmesi için sonuna kadar direnenlere istihzayla dudak bükerler. Aynı, Treitsche benzeri polis kafalı Alman resmi tarihçilerinin 1848’de Marx’ın doğrudan devrim çağrısı ve devrim şiarı karşısında dudak büktükleri gibi…

Marksizm’in tarihin dolambaçlı yolu karşısındaki tutumu, uzlaşma karşısındaki tutumu ile aynıdır. Tarihte yaşanan her bir zikzak, yeniyi tümüyle yadsıyabilecek güce artık sahip olmayan eski ile eskiyi tamamen yere çalacak güce sahip olmayan yeni arasındaki bir uzlaşmadır. Marksizm, uzlaşmaların hepsini reddetmez. Marksizm, bunları kullanmak gerekliliğini dikkate alır ancak bu, yaşayan ve işleyen bir tarihsel güç olarak Marksizm’i, uzlaşmalara karşı tüm gücüyle mücadele etmekten zerre alıkoymaz. Çelişki gibi görünen bu durumu anlamamak, Marksizm’in temellerini hiç bilmemektir.

Bir keresinde Engels, Komün’ün (1874) [2] Blankist mültecilerinin manifestosu üzerine yazdığı bir makalede, uzlaşma karşısındaki Marksist tutumu, sert, net ve özlü bir şekilde vurgulamıştı. Blankistler, manifestolarında, her ne olursa olsun hiçbir uzlaşmayı kabul etmediklerini yazmaktaydılar. Engels, bu manifestoyu gülünç buluyordu. Ona göre mesele, koşulların bizi mahkum ettiği (ya da koşulların bizi “mecbur ettiği”- Özgün metnin kendisine bakma olanağı olmadan, aklımda kaldığı kadarıyla alıntılamak zorunda olduğum için okuyucudan af diliyorum) uzlaşmaları reddetme meselesi değildi. Mesele, proletaryanın hakiki devrimci hedeflerini açık seçik bir şekilde gerçekleştirmek ve bunu her hal ve koşulda, her türden zikzaklar ve uzlaşmalarla becerebilmektir.

Kitlelere yönelik bir şiar olarak boykotun basitliğine, doğrudanlığına ve açıklığına ancak bu açıdan bakarak kıymet verebiliriz. Boykot şiarının bu faziletleri, kendinden menkul değildir. Yalnızca şiarın kullanıldığı somut nesnel durumda doğrudan mı, dolambaçlı ilerleme yolunun mu tercih edileceğine ilişkin mücadelenin verileceği koşullarda bir anlam ifade eder. Bulygin Duması döneminde bu şiar doğru ve işçi sınıfı partisinin tek devrim sloganı idi. Bunun nedeni en basit, en dobra, en net şiar olması değil, dönemin tarihsel koşulları işçi sınıfı partisinin önüne, dolambaçlı monarşist anayasa seçeneğine karşı basit ve doğrudan mücadele görevini koymasıydı.

Soru şudur; bu özel tarihsel koşulların günümüzde bulunup bulunmadığına hükmetmemizi sağlayacak ölçütler nelerdir? Somut nesnel koşullarda, basit, dobra ve net bir şiarı yalnızca bir ifade olmaktan çıkarıp, gerçek mücadeleye en uygun şiar haline getiren ayırt edici nitelik nedir? Şimdi bu soruyu ele almalıyız.

II. (En azından doğrudan ve yakın formuyla) çoktan sona ermiş bir mücadeleye bakıldığında en kolayı, dönemin farklı, çelişkili belirti ve emarelerinin genel sonuçlarını değerlendirmektir. Mücadelenin sonu, her şeyi derhal durultur ve her türlü kuşkuyu açıklığa kavuşturur. Ancak şimdi yapılması gereken, tarihsel deneyimin derslerini Üçüncü Duma’ya uygulamak istediğimize göre, durumun koşullarının mücadele öncesinde değerlendirilebilmesine yardımcı olacak bu belirtilerin neler olduğunu tespit etmektir. Yukarıda 1905 boykotunun başarıya ulaşmasını sağlayan koşulların, devrimin kapsamlı, evrensel, güçlü ve hızlı ilerlemesi olduğunu belirtmiştik. Şimdi ilk olarak, devrimin özellikle güçlü ilerleyişinin boykota nasıl dayandığını, ardından ikinci olarak, özellikle güçlü bir ilerlemenin karakteristik ve ayırt edici özelliklerinin neler olduğunu ele almalıyız.

Daha evvel de belirttiğimiz üzere, boykot, belli bir verili kurumsal çerçeve içerisinde kalınarak değil, aksine o kurumsal çerçevenin varlığına karşı verilen bir mücadeledir. Verili kurumlar ise ancak hali hazırda mevcut olandan, eşdeyişle eski rejimden hâsıl olurlar. Sonuç olarak, boykot, eski rejimi doğrudan alaşağı etme mücadelesinin ya da en azından, yani taarruz onu alaşağı edecek kadar güçlü olmadığında, söz konusu kurumu oluşturamayacak ya da işletemeyecek kadar zayıflatmanın aracıdır. [3] Nihayetinde, boykotun başarılı olabilmesi için, eski rejim karşısında doğrudan bir mücadele, eski rejime bir başkaldırı ve kitlelerin pek çok durumda eski rejimle uyumsuzluğu (bu türden bir uyumsuzluk, bir başkaldırı hazırlığının koşullarındandır) şarttır. Boykot, eski rejimi tanımayı reddetmektir. Elbette lafta kalan bir red değil; gerçek bir red… Gerçek red ifadesini, örgütlerin feryatlarında ya da sloganlarında değil, eski rejimin yasalarına sistematik olarak karşı gelen, sistemli olarak yasadışı olsa da gerçekten işleyen yeni kurumlar oluşturan vb. kararlı halk kitleleri hareketinde bulur. Böylece, boykot ile kapsamlı devrimci kabarma arasındaki bağlantı açıktır: Verili kurumun biçimini değil, varlığını reddeden boykot, mücadelenin en kati aracıdır. Boykot, eski rejime karşı savaş ilanı, doğrudan bir saldırıdır. Kapsamlı devrimci kabarma ve eski rejimin sınırlarını zorlayacak kitlesel rahatsızlık oldukça boykotun başarılı olacağına kuşku yoktur.

1905 Güz kabarmasının doğası ve belirtileri meselesine gelirsek, o dönemde yaşanan, sistematik olarak gerçekleştirilerek düşmanı frenleyen, devrimin kesintisiz kitlesel taarruzu idi. Baskı, hareketin şiddetini azaltacak yerde, yayılmasına neden oldu. 9 Ocak’ın peşisıra devasa grev dalgası, Lodz’daki barikatlar ve Potemkin ayaklanması geldi. Eski otorite gerçekten zayıfladığı ve dizginler yaşlı ellerinden gerçekten kayıp gittiğinden, basın, sendikalar ve eğitim alanında, eski rejimin belirlediği yasal sınırlar sistematik olarak, ancak asla yalnızca “devrimciler” tarafından değil, sokaktaki adam tarafından da aşıldı. Kabarmanın gücünü ifade eden en çarpıcı ve kesin gösterge (devrimci örgütlerin bakış açısıyla), devrimcilerin sloganlarının olayların gidişatının gerisinde kalmasıydı. 9 Ocak ve bunu izleyen kitlesel grevler ile Potemkin hep, devrimcilerin doğrudan taleplerinin ilerisinde gelişmelerdi. 1906’da devrimcilerin, kitleden pasifçe, sessizlikle ya da mücadeleden feragat ederek yerine getirmesini bekleyebilecekleri hiçbir talepleri olamazdı. Bu koşullar altında boykot, elektrik yüklü ortamın doğal bir bileşeniydi. Bu şiar, o süreç için yeni bir şey “bulmuş” değildi. Yalnızca, hızla doğrudan taarruza doğru ilerlemekte olan kabarmayı doğru ve tam bir şekilde formüle etti. Öte yandan, “buluş yapanlar”, bizim şu, Çar’ın bir manifesto biçiminde duyurduğu boş vaatlere ya da 6 Ağustos yasasına kanıp, vaat edilen anayasal monarşi değişikliğine gerçekten inanarak devrimci kabarmaya uzak duran Menşevikler’di. Menşevikler (ve Parvus), o esnada taktiklerini yükselen, güçlü ve hızlı devrimci kabarış gerçeğine değil de, Çar’ın, anayasal monarşi değişimi sözüne dayandırdılar! Sonuçta bu taktiklerin gülünç ve rezil bir oportünizm olduğunun ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Şimdilerde, boykota ilişkin her türlü Menşevik söylemde, Bulygin Duması boykotu çözümlemesinden, yani devrimin en büyük boykot deneyiminden, vazgeçilmiş olması da şaşırtıcı değildir. Ancak Menşevikler’in bu hatalarını, belki de devrimci taktiklerinin bu en büyük yanlışını görmek yeterli değildir. Şu açıkça görülmelidir ki, bu yanılgının nedeni, devrimci kabarmayı gerçeklik, anayasal monarşi yönündeki değişimi ise yetkisiz bir bekçinin vaadi haline getiren durumun nesnel olarak anlaşılamamasıdır. Menşevikler, meseleye öznel devrimci ruhtan yoksun olarak yaklaştıkları için değil, bu sözde devrimci fikirlerinin nesnel devrimci duruma kâfi gelmemesi nedeniyle yanlış yaptılar. Menşevikler’in hatalarına ilişkin bu nedenleri birbirine karıştırmak işten bile değildir. Ancak bir Marksist’in bu nedenleri birbirine karıştırmasına müsaade edilemez.

III. Boykot ile Rus Devrimi’nin belli bir döneminin karakteristik tarihsel koşulları arasındaki bağlantı, bir başka açıdan daha değerlendirilmelidir. 1905 Güzü ile 1906 Baharı’ndaki Sosyal-Demokrat boykot kampanyasının siyasal içeriği ne idi? Elbette kampanyanın içeriği, boykot sözcüğünü tekrar edip durmak ya da insanları seçimlere katılmamaya çağırmaktan ibaret değildi. Keza, kampanyanın içeriği, otokrasinin önerdiği dolaylı ve dolambaçlı yolları görmezden gelecek şekilde, doğrudan saldırı talebi ile de sınırlanmamıştır. Ayrıca, hatta yanı sıra değil, tam da boykot kampanyasının merkezinde, anayasal gözboyamalara karşı mücadele yer almıştır. Esasen bu mücadele, boykotun yaşayan ruhuydu. Boykotçuların söylevlerini ve ajitasyonlarının genelini anımsayın, temel kararlarına bakın; bunun ne kadar doğru olduğunu göreceksiniz.

Menşevikler, hiçbir zaman boykotun bu niteliğini anlayabilecek durumda olmadılar. Daima, henüz olgunlaşmamış anayasallık sürecinde anayasal gözboyamalarla mücadele etmenin saçma, anlamsız ve “anarşizm” olduğuna inandılar. Menşevikler’in bu bakış açısı, Stockholm Kongresi’nde de güçlü bir şekilde vurgulandı. Anımsıyorum, özellikle de Plekhanov’un konuşmasında… Menşevik yazına değinmeye gerek bile yok.

İlk bakışta, Menşevikler’in bu mesele hakkındaki tutumları, gerçekten de, kibirle arkadaşlarına atların yulaf yediklerini öğretmeye çalışan adamın tutumu kadar dikkafalı görülmektedir. Olgunluğa erişmemiş anayasal dönemde anayasal gözboyamalara karşı savaş ilan etmek! Bu anarşizm ya da laf kalabalığı değil de nedir?

Bu türden basit ve akla yatan iddialarla yapılan aldatıcı imalarla sorunun karikatürleştirilmesi, Rus Devrimi’nin bu çok özel döneminin sükûtla geçiştirilmesi, Bulygin Duması boykotunun unutulması ve devrimimizin ilerleyişinde sağlanan somut adımların devrimimizin bütününün geçmişte ve gelecekte anayasallığa vücut veren daha genel bir tasarımı ile ters yüz edilmesi gerçeğine dayanmaktadır. Bu, diyalektik materyalist yöntemin, bu yöntem hakkında en üstün belagatle konuşan Plekhanov gibi insanlar tarafından ihlal edilmesinin bir örneğidir.

Evet, bir bütün olarak bizim burjuva devrimimiz de, diğer burjuva devrimlerinin hepsi gibi, uzun vadede anayasal bir düzen kurma sürecidir ve bundan fazlası da değildir. Bu bir gerçek… Bu, sözde sosyalist, şu ya da bu burjuava demokratik program, kuram, taktik vb.’nin ifşa edilebilmesi için yararlı bir gerçektir. Ancak bu gerçekten, burjuva devrimi çağında işçi sınıfı partisinin ülkeye ne tür bir anayasa için önderlik etmesi gerektiği sorusuna yanıt verirken yararlanabilir misiniz? Ya da devrimin belirli dönemlerinde işçi sınıfı partisinin belirli (ve kesinlikle cumhuriyetçi) bir anayasa için nasıl tam olarak mücadele edebileceği sorusuna..? Hayır yararlanamazsınız. Axelrod ve Plekhanov’un bu en gözde gerçeği, sizi atların yulaf yiyebileceği kanaatinin uygun bir hayvan bulup üstüne binmenizi sağlayabileceğinden daha fazla aydınlatamaz.

1905’te ve 1906 başlarında Bolşevikler, dönemin şiarının anayasal göz boyamalara karşı mücadele olması gerektiğini söylediler. Zira somut nesnel koşullar, mücadele veren güçleri, yakın gelecekte doğrudan devrimci mücadelenin düz yolu ile tam demokrasi temelinde doğrudan devrimin yarattığı temsil kurumlarının mı, yoksa monarşist anayasal ve “Duma” türü kurumların bekçi-“anayasası”nın (tırnak içerisinde!) dolambaçlı ve zikzaklı yolunun mu zafer kazanacağını tam da bu dönemde karar vermek zorunda bıraktı.

Somut nesnel koşullar gerçekten bu sorunu gündeme getirmiş miydi, yoksa Bolşevikler, kuramsal yaramazlıkları nedeniyle “uydurdular” mı? Bu soru, Rus devrimi tarihi tarafından yanıtlanmıştır.

1905 Ekim mücadelesi esasen, devrimin monarşist-anayasal çizgiye kaymasının önlenmesi mücadelesi idi. Ekim-Aralık süreci ise, Dubasov ve Stolypin’in sözde-anayasacılığı karşısında, halkın iradesini tam anlamıyla yansıtan proleter, gerçekten demokratik, kapsamlı, cesur ve özgür bir anayasanın gerçekleştirilme olanağının görüldüğü bir süreçti. Gerçekten demokratik bir anayasa için verilen devrimci mücadele, halkın önüne bir yem olarak sunulan bekçi-monarşist anayasa karşısında en azimli kavgayı gerekli kılıyordu. Boykotun Sosyal-Demokrat karşıtlarının anlayamadıkları basit gerçek işte buydu.

Rus devriminin gelişiminin iki safhası, şimdi tüm açıklığıyla gözlerimizin önünde duruyor: Yükselme (1905) ve gerileme (1906-07) safhaları. Halkın, nüfusun her sınıfından özgür ve kapsamlı örgütlerin etkinliklerinin en üst düzeyde geliştiği safha, en üst düzeyde basın özgürlüğü ve eski otoritenin, kurumlarının ve buyruklarının halk tarafından ka’ale alınmadığı ve tüm bunların bürokratik bir anayasa ya da formal kural ya da düzenlemeler olmaksızın gerçekleştiği safha… Bu aşamadan sonra, tertiplenmiş, tecviz edilmiş ve Dubasovslar’la Stolypinler’in güvence verdiği (Tanrı bizi affetsin!) “anayasa” himayesinde, en az düzeyde gelişim ve halk etkinliğinde, örgütlenmede, basın özgürlüğünde vs. ciddi ve süregiden düşüş safhası…

Şimdi, geride kalan her şey bu kadar açık ve net iken, proletaryanın, olayların anayasal monarşist çizgiye sapmasını engelleyecek devrimci mücadelesinin ve anayasal gözboyamalara karşı savaşımın meşruluğunu ve gerekliliğini yadsımaya yeltenecek bir ukalayı zor bulursunuz.

Şimdi, 1905 ile 1907 Güzü arasındaki Rus devriminin akışını şu iki döneme ayırmayan, tarihçi sıfatına lâyık makul bir tarihçiyi zor bulursunuz: (Eğer şu ifadeyi kullanmama müsaade varsa) Yükselişin “anti-anayasa” dönemi ile “anayasal” düşüş dönemi; bekçi (monarşist) anayasası olmaksızın halkın özgürlük zaferi ve kazanımı dönemi ile monarşist “anayasa” aracılığıyla halkın özgürlüğünün baskılanması ve engellenmesi dönemi…

Şimdi, anayasal gözboyamalar dönemi, Birinci ve İkinci Duma dönemleri bizim için çok açıktır ve devrimci sosyal demokratların o dönemde anayasal göz boyamalara karşı sürdürdükleri mücadelenin önemini kavramak o kadar da zor değildir. Ancak 1905 ile 1906 başları arasındaki o dönemde, ne burjuva saflarındaki liberaller ne de proletarya saflarındaki Menşevikler bunu anlayabildiler.

Nihayet, Birinci ve İkinci Dumalar dönemi, her anlamda ve her açıdan anayasal gözboyama dönemi idi. Kutsal “Duma’nın onayı olmaksızın hiçbir yasa yürürlük kazanamaz” taahhüdü bu dönemde asla ihlal edilmedi. Böylece, anayasa, Rus Kadetleri’nin sahte kalplerini ısıtmayı sürdürerek, yalnızca kâğıt üzerinde kaldı. Dubasov ve Stolypin bu dönemde, Rus anayasasını pratik bir sınamaya tabi tutarak, eski otokrasiye uygun ve donanımlı hale gelmesi çabasıyla deneyip ve tasdik ettiler. Dubasov ve Stolypin, dönemin en güçlü adamlarıydılar ve “illüzyonu” gerçek yapabilmek için sıkı çalıştılar. İllüzyonun illüzyon olduğu kanıtlandı. Tarih, devrimci sosyal demokratların şiarlarının doğruluğunu kesin olarak gösterdi. Ancak “anayasa”nın yürürlüğe girmesini sağlamaya çalışanlar yalnızca Dubasovlar’la Stolypinler’den ibaret değildi. Anayasayı göklere çıkartan ve (İlk Duma’daki Bay Rodichev’e benzer) dalkavuklar gibi monarkın suçsuz olduğunu kanıtlamaya çabalayıp, pogromlar nedeniyle onu sorumlu tutmanın küstahlık olduğunu söyleyenler yalnızca aşağılık Kadetler değildi. Hayır. Bu dönemde, geniş halk kitleleri de hiç kuşku yok ki, sosyal demokratların bütün uyarılarına rağmen, az ya da çok “anayasa”ya, Duma’ya inanmayı sürdürdüler.

Rus devriminin anayasal illüzyon dönemi, denilebilir ki, ulus olarak burjuva fetişlere gönül kaptırılan bir dönemdi. Aynı Batı Avrupa uluslarının gönüllerini zaman zaman milliyetçilik, anti-semitizm, şovenizm vb. gibi burjuva fetişlere kaptırdıkları gibi… Sosyal demokratların itibarı, yalnızca onların kendilerini burjuva hilelerine kaptırmamış; anayasal gözboyama çağında anayasal gözboyamalara karşı mücadele sancağını yalnızca onların taşımış olmalarıdır.

Şimdi şu soru ortaya çıkıyor: Öyleyse neden boykot, anayasal gözboyamalara karşı verilen mücadelenin özgün bir aracıydı.

Boykotun, ilk bakışta Marksistler’i gayri ihtiyari duraksatan bir yanı vardır. Seçimlerin boykotu, parlamentarizmin reddi anlamına gelir, ki bu, edilgen bir reddiye, kaçınma ya da çekinme gibi durmaktadır. 1905 Güzü’nde öfkeyle ama başarısız bir şekilde esip gürlediğinde Parvus, aktif boykotun da kötü bir şey olduğunu çünkü hâlâ boykot olduğunu söylerken böyle düşünüyordu. Keza bugüne kadar devrimden hiçbir şey öğrenememiş olan ve daha da fazla liberalleşen Martov da böyle düşünüyor. Martov, Tovarishch’te yayımlanan son makalesinde sorunu en azından devrimci bir sosyal demokrata yakışır şekilde ele alamayacağını göstermiştir.

Ancak bir Marksist açısından, boykotun bu, deyim yerindeyse, en karşı çıkılabilir özelliği, bu tür bir mücadele yöntemini ortaya çıkaran dönemin özel nitelikleri ile tam olarak açıklanmıştır. Birinci monarşist Duma, Bulygin Duması, halkı devrimden uzaklaştırmak için tertiplenen bir aldatmaca idi. Aldatmaca, anayasa kılığına bürünmüş bir kukla idi. Herkes, bu kandırmacaya inanmak üzere ayartıldı. Kimileri bencil sınıf çıkarları aracılığıyla, kimileri cehalet aracılığıyla Bulygin Duması sonra da Witte Duması zokasını yutmaya yönlendirildiler. Herkes çok hevesliydi, herkes buna içtenlikle inandı. Seçimlere katılmak sıradan, kişinin olağan yurttaşlık ödevlerinden birinin basitçe yerine getirilmesi değildi. Monarşist anayasanın kutsal küşadıydı. Doğrudan devrimci çizgiden, monarşist-anayasal çizgiye yapılan dönüştü.

O dönemde sosyal demokratlar, protesto ve uyarı bayrağını büyük bir gayret ve gösterişle dalgalandırmak zorundaydılar. Ve bu, yer almayı reddetmek, oy vermekten kaçınarak halkı da engellemeye çalışmak, eski rejimin kurumlarının çizdiği çerçeve içerisinde çalışmaktansa, bu rejime doğrudan saldırı çağrısı yapmak anlamına geliyordu. Burjuva-bekçi fetişi olan “anayasa”ya ilişkin ulusu saran heyecan, proletarya partisi olarak sosyal demokratların bu fetiş karşısındaki protestolarını gösteren ve onu teşhir eden eşit düzeyde ulusal çaplı gösteriler yapmasını, bu fetişin içinde saklandığı kurumların oluşturulmasına büyük bir kuvvetle karşı koymak üzere mücadele etmesini gerektirdi.

Yalnızca anında başarı kazanan Bulygin Duması boykotunun değil, görünüşte tam bir yenilgi olan Witte Duması boykotunun tarihsel gerekçeleri ortadadır. Bunun neden yalnızca görünüşte bir yenilgi olduğunu, neden sosyal demokratların anayasal monarşist sapmaya karşı sonuna kadar mücadeleyi sürdürmeleri gerektiğini ancak şimdi görebiliyoruz. Bu sapmanın, aslında çıkmaz sokağa sapmak anlamına geldiği görülmüştür. Monarşist anayasanın gözboyamalarının, ilgiliyi, bu “anayasa”nın eski rejim tarafından değiştirilmesi hazırlıklarından uzaklaştırmak üzere, yalnızca bir görüntü ya da tabela, bir süs olduğu anlaşılmıştır.

Sosyal demokratların “anayasa” araçları ile özgürlüğün baskılanması karşısındaki itirazlarını sonuna kadar sürdürmeleri gerektiğini söyledik. “Sonuna kadar” derken neyi kastediyoruz? Sosyal demokratların kendilerine karşı mücadele verdiği kurumların,sosyal demokratlara rağmen husule gelmelerine kadar, kaçınılmaz olarak bir süreliğine devrimin sarkması anlamına gelen, Rus devriminin monarşist anayasal sapması, sosyal demokratlara rağmen tam olarak gerçekleşene kadar demek istiyoruz. Anayasal gözboyama dönemi, uzlaşma teşebbüsüydü. Buna karşı mücadele ettik ve son gücümüze kadar mücadele etmeliydik. İkinci Duma’ya gitmeli, tüm muhalefetimize ve çabalarımıza rağmen koşulların bizi zorladığı uzlaşma ile, mücadelemizi sona erdirme pahasına hesaplaşmalıydık. Ne kadar uzun süreliğine hesaplaşacağımız, elbette başka bir meseledir.

Tüm bunlardan Üçüncü Duma boykotu ile ilgili olarak çıkartılması gereken sonuçlar nelerdir? Anayasal gözboyama döneminin başında gerekli olan boykot, belki de, bu dönemin sonunda da gerekli midir? Analojik sosyoloji yatağında bu “parlak bir fikir” olabilirdi ancak gayri ciddi bir çıkarımdır. Boykot bugün, Rus devriminin başlangıcındakiyle aynı anlama gelemez. Bugün ne insanları anayasal göz boyamalara karşı uyarabiliriz ne de devrimin anayasal-monarşik çıkmaza sapmasını engellemek için savaşabiliriz. Boykot, eski yaşamsal kıvılcıma sahip değildir. Eğer bir boykot olacaksa, her halükarda farklı bir anlamı olacak, her halükarda farklı bir siyasal içeriğe sahip olacaktır.

Üstelik, boykotun tarihsel hususiyetlerine ilişkin analizimiz, Üçüncü Duma boykotuna karşı bir mülahaza sunar. Anayasal sapmanın başlangıcı olan dönemde, tüm ulusun dikkati kaçınılmaz olarak Duma’ya odaklanmıştı. Boykot vasıtasıyla, çıkmaz sokağa yönelen dikkat odağı ile, cehalete, aydınlanmamaya, zayıflığa ve bencil karşıdevrimci faaliyetlere bağlı olarak delicesine bağlanma ile mücadele ettik ve etmek zorundaydık. Bugün genel olarak Duma’nın ya da özelde Üçüncü Duma’nın varlığının reddedilmesine ilişkin değil ulusal çaplı, geniş çaplı bile bir heyecan bile bulunmuyor. Burada boykota gerek yoktur.


ipnotlar: 1. Makalenin orijinalinde Lenin kararın tam metnini aktarmaktadır. Bu metin çeviriye alınmamıştır (Sendika.Org’nin notu) 2. Bu makale, toplu eserlerin Almanca basımı olan Internationales aus dem “Volksstaat” [Volkstaat Yazıları]’ta yer almaktadır. [Türkçe tercümesi, Blankici Komün Mültecilerinin Programı, Marks-Engels:Seçme Yapıtlar, Cilt: II, s: 453-461, Birinci Baskı, Sol Yayınları, Temmuz 1977’dır]. 3. Bu metindeki atıfların hepsi aktif boykotadır. Aktif boykot, yalnızca eski rejimin kurumlarında ter almayı reddetmek anlamına gelmez, aynı zamanda bu rejime karşı bir saldırıdır. Bulygin Duması boykotu döneminin sosyal demokrat literatürüne aşina olmayanlar için, sosyal demokratların o dönemde aktif boykottan açıklıkla söz ederken, bunu pasif boykotun karşısına yerleştirdikleri hatta bir silahlı kalkışma ile bağlantılandırmaya çalıştıkları anımsatılmalıdır.

[www.marxists.org adresinde yer alan Progress Publishers İngilizce çevirisinden Kasım Akbaş tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.]

26 Ağustos 2010 Perşembe

'Hayır' mitingine çağrı

ÖDP, EMEP, TKP ve Halkevleri, yaptıkları ortak açıklamada, bir kez daha “12 Eylül Anayasası’na da AKP Anayasası’na hayır!” dedi.

TMMOB’da düzenlenen basın toplantısında, 29 Ağustos’ta İstanbul Kadıköy’de, 4 Eylül’de de Ankara Kolej Meydanı’nda yapılacak mitinglere çağrıda bulunuldu.

Açıklamayı okuyan Halkevleri Genel Sekreteri Oya Ersoy, AKP’nin bu saldırı paketinin üstünü demokrasi,12 Eylül’le hesaplaşma gibi yalanlarla örtmeye çalıştığını söyledi. “Bu paket ne ülke sorunlarına ne de halkın ihtiyaçlarına, temel hak ve özgürlüklerine yanıt veriyor” diyen Ersoy, şunları kaydetti:

“AKP, 12 Eylül’ün getirdiği grev yasaklarını korumakta, kamu çalışanlarına grev hakkı tanımadığı gibi grev yasağını sağlama bağlamakta, ‘Kamu görevlileri hakem kurulu kararları toplu sözleşme hükmündedir ve kesindir’ diyerek hükümetin kamu çalışanları karşısındaki dayatmalarına ‘toplu sözleşme’ adını vermektedir. Sendikalaştıkları için işten atılan işçilerin üzerine panzer yollarken, pakete birden fazla sendikaya üye olunabileceği hükmünü koyan AKP, emeklilere, üreticilere, çiftçilere, ev işçilerine ve işsizlere sendika kurma ve üye olma hakkı tanımamaktadır.”

12 EYLÜL'E DE AKP'YE DE HAYIR!
“12 Eylül’de ‘hayır’ demek hem 12 Eylül Anayasası’na hem AKP Anayasası’na ve 8 yıllık AKP iktidarının uygulamalarına ‘hayır’ demektir” diyen Ersoy, acil taleplerini ise şöyle sıraladı:“Darbe kurumları olarak bilinen ve toplumu üniversiteden yargıya, basından sendikal örgütlenmeye kadar bütünüyle kontrol altına almayı hedefleyen yapılar ortadan kaldırılmalıdır. Yüzde 10 seçim barajı kaldırılmalı, adil bir seçim yasası hazırlanmalı, siyasi partiler yasası değiştirilmelidir. Güvencesiz çalışma yasaklanmalı, işten çıkarmalar durdurulmalıdır. Halkın parasız eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, su, temiz bir çevrede yaşama hakkı gibi en temel hakları anayasal güvence altına alınmalıdır. Kürt halkının dil, kültür, kimlik talepleri karşılanmalı, eşit haklar anayasal güvence altına alınmalıdır. Alevi yurttaşların eşit yurttaşlık talepleri karşılanmalı, ayrımcılığa son verilmeli, zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır. Kadına yönelik ayrımcılık yasaklanmalı, kadınların tüm sosyal ve siyasal haklarını güvence altına alacak düzenlemeler yapılmalıdır. Özelleştirmeler durdurulmalı, özelleştirilen kamu kurumları kamuya iade edilmelidir.” Açıklamaya, DİSK, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve TMMOB temsilcileri de destek verdi.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Said-i Nursi DEV YOL'cu muydu?

RED Dergisi’nden Mehmet Ali Yazıcı, Said-i Nursi’nin hayatını anlatan “Yolcu” isimli belgeseli çeken eski solcu yoldaşlarını eleştirdi.

İşte o yazı:

Önümde 18 Temmuz 2010 tarihli Zaman gazetesinin Pazar Eki duruyor. Zaman okumam, tesadüfen elime geçti ve sayfalarını karıştırdım, ekine baktım. İnanamadığım bir söyleşiyle karşılaştım. Başlık: Bediüzzaman’ın Yolculuğu Belgesel Oldu. Belgeselin adı Yolcu. (Devrimci Yol’culuktan müsemma!.. Belgeselde imzası olanlar bir zamanlar devrimciydi!..) Yönetmen ve metin yazarı olanlara baktım; ikisi de benim üniversite yıllarımdan ‘devrimci’ ve ‘sosyalist’ arkadaşlarım olan Kenan Beysülen ve Cemalettin Canlı. Şaşırdım... Şaşırdım, çünkü bu iki insanı, üniversite yıllarından çok iyi tanıyordum. Berlin Duvarı’nın yıkıldığı dönemlerde Devrimci Gençlik içinde beraberdik ve o zor şartlar altında solu, sosyalizmi savunmuştuk. Birlikte gözaltına alınmış, Ankara emniyetinin siyasi şubesinde, masalarından Zaman eksik olmayan polislerce birlikte sorgulanmış, birlikte işkence görmüştük. Tarihin garip cilvesine bakın ki, yıllar sonra onlar, Said Nursi belgeseli yaptıkları için Zaman’a röportaj veriyordu ve ben üzülerek bu söyleşiyi okuyordum. Sonra yollarımız ayrıldı. ‘Yollarımız’ derken, ben tutuklanmıştım ve 15 yıl ceza almıştım. Onlar ise dışarıda kalmıştı. Belgeselci olmuşlardı ve yaklaşık 10 yıl Can Dündar gibi bir ‘piyasa aydını’yla birlikte çalışmış ve daha sonra ayrılmışlardı. Ayrıldıktan sonra da, Can Dündar döneminin projesi olan Said Nursi belgeselinin çekimini tamamlayarak altına imza atmışlardı. Her şeyin ters yüz edildiği bir dönemden geçiyoruz. At izi it izine karışmış. Kimin eli kimin cebinde, kim kimle iş yapıyor belli değil. Kendilerine ‘solcu’ etiketini layık görenler, din propagandası yapıyor, gericiliği savunuyor ve AKP’ye destek veriyor. Dinciler, sicili bozuk ‘solcu’lara havale ediyorlar, kendi propagandalarını yapma görevini. Onlar da kabul ediyorlar. Bu vesileyle, gerici tarikat örgütlenmeleri ‘sivil toplum örgütleri’ olarak adlandırılıyor, demokrasi nutukları çekiliyor ve AKP özgürlükçü, demokrat falan addediliyor. Adı geçen röportajda, Said Nursi’nin öğrencilerinden olan Mehmet Fırıncı, ‘solcu’ geçinen ‘gizli dönek’lerin, İslamcıların amaçlarına hizmetlerini takdir ediyor ve şunları söylüyor: “Çok güzel bir belgesel olmuş. Çekenleri takdir ediyorum.” Takdir edilenlerse sıkılmadan hâlâ kendilerini ‘solcu’ olarak tanımlıyor.

NEDEN CAN DÜNDAR?
Said Nursi’nin hayatını anlatan Yolcu belgeselinin hikâyesi yeni değil. Yıllar önce Can Dündar ismiyle gündeme gelmiş ve epeyce tartışılmıştı. Çekimi Can Dündar’a nasip olmadı ama çömezleri başardı bu işi. Belki de Can Dündar ismi yıpranacak diye, belgeselde imzası olanlar kullanıldı. Bu tartışmalardan birini buraya almak istiyorum. Bir internet sitesinin forum sayfasında yapılmış bu tartışma. Konu başlığı, ‘Said Nursi Belgeseli’ni Can Dündar’a yaptırmak’. Niçin Can Dündar? Soru belki haklı. Bir okuyucunun yorumu şöyle: “Koskoca Nur Cemaatleri Said Nursi belgeselini çekecek adamı bugüne kadar yetiştiremedi mi? Değerlere sahip çıkma diyorsunuz da, siz önce yetiştirdiğiniz değerlere/insanlara sahip çıkın. İslamiyet hakkında fi kirleri belli olan birine Bediüzzaman Belgeseli çektirmek için insanın aklından zoru olması gerekiyor. Ayıp ya, hizmet sizinle rezil oluyor. Bediüzzaman’ın kemikleri sızlıyor.” Topları kim döktü? Bu siteme yönelik bir başka okuyucu da şu yanıtı veriyor: “Kardeş, koskoca Fatih Sultan Mehmet de o ünlü topları bir Macar’a döktürmüştü. Allah yetenek verirken, ‘Bu Müslüman, bu değil,’ diye dağıtmıyor ki. Antony Quin Çağrı’da Hz. Hamza’yı oynamıştı. Tabii keşke bizden birisi yapabilseydi.” Ve yorumcu devam ediyor: “Ne denilebilir bu durumda? Soru da iyi, cevap da. Acaba Said belgeselini Can Dündar’a –ya da bizim çömezlere- yaptırmaktaki gaye ne? Doğrusu bilmiyorum ama tahmin edebiliyorum. Filmi yıllardır sisteme hizmet eden ama ‘his insanı’nı oynayan birilerine çektirerek Said’in sistem açısından legalize olmasına katkı sağlamak isteniyor olabilir.

MAHİR ÇAYAN BELGESELİ YAPAR MI?
Can Dündar çeşitli Atatürk belgeselleri de çekmişti, değil mi? Projeye Can Dündar imza atmadı. Başkaları attı. Bu başkaları acaba Fethullahçıların mantığından bihaber mi? Ben, farkında olmadıklarından eminim. Eğer farkında olsalardı şu soruyu kendilerine mutlaka sorarlardı: “Bir Nurcu, Nazım Hikmet’in ya da Mahir Çayan’ın hayatını ve mücadelesini anlatan bir belgesel yapar mıydı?” Röportajda, belgeselin yönetmeni olan, eski ‘yoldaş’ım Yusuf Kenan Beysülen, Said Nursi’nin düşüncelerini kendine yakın bulduğunu belirterek şu beyanda bulunuyor: “Bugünün sorunlarının o gün de yaşadığını, tartışıldığını görüyoruz. Bediüzzaman’da kamusal alan-özel alan tartışmasını gördük, şaşırdık. Namaz kılarken evi basıldığında diyor ki, ‘Sen benim evime giremezsin. Burası özel alandır.’ Münazarat’ta çok kültürlülük ve çok kimliklilikten bahsediyor. ‘Bir arada yaşamayı öğrenmeliyiz’ diyor. Bunlar beni etkileyen şeylerdi. Sol fi kre yakın şeyler. Çok hoşuma gitmişti.”

SOL VE NURSİ
Kenan Beysülen, Said Nursi ismi üzerinden bu düşünceleri çok orijinal şeylermiş gibi yansıtıyor. Böylelikle ülkemizde tarikat örgütlenmesinin ve gericiliğin propagandasını yapıyor bize. Hem de kendine yakışık gördüğü ‘solcu’ kimliğiyle! Said Nursi’nin sola ve sosyalizme yönelik düşünceleri biliniyor. Bu şahsiyeti sol değerler açısından allayıp pullamaya gerek yok. RED’de defalarca teşhir edildi. Mayıs sayısında ‘sol’daki Said’den lafl ar vardı. Oradan alıntılıyorum: “Sosyalizm, bir kısım mukaddesatı tahrip ettiğinden, aşıladığı fi kir bilahare Bolşevikliğe inkılab etti. Ve Bolşeviklik dahi, çok mukaddesat-ı ahlakiye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan, elbette ektikleri tohumlar hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünkü kalb-i insaniden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise, hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan, çapulcu kabileler olacak.” “Bir tek gayem vardır: O da mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda Bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâm’ın İman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve Müslümanları imana davet ediyorum. Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücadelem ile inşallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Beni bu gayemden alıkoyanlar da, korkarım ki Bolşevikler olsun! Bu iman düşmanlarına karşı mücadele açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir. Beni serbest bırakınız, elbirliğiyle komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah’ın birliğine hizmet edeyim.”

SIFIR NOKTASI!..
Zaman’dan Murat Tokay’ın yaptığı röportajdan devam edelim. Şöyle yazıyor Murat Tokay: “Filmde imzası bulunan Yusuf Kenan Beysülen ve Cemalettin Canlı, kendilerini solcu olarak tanımlıyor. ‘Said Nursi’ye ve Nur cemaatlerine mesafemiz sıfır noktasındaydı. Bildiklerimiz genel geçer şeylerdi. Bildiklerimizin de çoğunun önyargılı olduğunu bu süreçte gördük’ diyor.” ‘Solcu’ yönetmen bir de özeleştiri veriyor. Said Nursi’yi şimdiye kadar tanımamış olmanın ezikliğini yaşıyor. Bilindiği gibi özeleştiri sola ait bir kavramdır ve sınıf mücadelesinde ortaya çıkan yanlışları düzeltmede kullanılır. Yusuf Kenan Beysülen, belgeselin çok beğenildiğine dair, aynı zamanda diğer solcuları da tanık gösteriyor. “Bediüzzaman’ı insan olarak ortaya koyan bir belgesel çektik. Kaynaklarda steril bir anlatım vardı. Biz Said Nursi’yi tarihsel bağlamı içinde anlatmaya çalıştık. Osmanlı’yı, dünyayı, bölgeyi, bölge insanını anlattık. Bediüzzaman’ın mücadelesi, fi kirleri o zaman yerli yerine oturuyor. Belgeseli birçok gruba izlettik. Nur cemaatleri, Kemalistler, soldan arkadaşlar... Olumlu tepkiler aldık. Kemalistlerin şaşırdıklarını gördük. Biz inandığımız bir şeyi yaptık. Said Nursi’ye tamamen objektif bir bakış var.” Beğenen solcular kimlerdir bilemeyiz ama ‘inanılan şeyi yapmak’ büyük bir inanç, özveri ve cesaret işidir. Döneklikte sınır tanımayanlar, ifade ettikleri siyasi kimliklerine bağlı olmayanlar, içinden geldikleri sınıfa ihanet edenler, bu inancı, özveriyi ve cesareti gösteremez. Onlar yaptıklarıyla ancak, gericiliği topluma yaymaya çalışan karanlık odakların ekmeğine yağ sürmeyi başarır. İçinden geçtiğimiz dönemde dürüst ve samimi solcuların en önemli görevi, solu, yürekleri, bilinçleri ve vicdanları kararmış sahte solculardan kurtarmaktır. Bu bilinç ve sorumlulukla, AKP yardakçılarını, Said Nursi müritlerini solun yakasından koparıp atabiliriz…

“Evet diyeceksiniz ulan!”

Türkiye’nin bir sivil dikta rejimine gidip gitmediği tartışıladursun, AKP’liler şimdiden faşizmin tüm davranış kalıplarını benimsemiş durumda. Ekran karşısında AKP’lileri izleyenler, Hitler ya da Mussolini’den farksız liderler görüyor.

Faşizm bir siyasi ideolojinin ismi olsa da, faşizan tavır, siyasi ideolojinin dışında, her bireyin düşünce ve davranış kalıplarında rastlanılan bir olgu. AKP’liler, şimdiye kadar her köşeye sıkıştıklarını düşündüklerinde bu faşizan ruhlarını açığa çıkaran tavırlar sergilediler. Referandum sürecinde ise AKP’nin faşist yüzü iyiden iyiye açığa çıktı.

Sadece dün gün içinde basına yansıyan üç haber, AKP’lilerin kişisel tavır ve davranışlarında faşist liderlerden pek bir farkları olmadığını bir kez daha kanıtladı...

Erdoğan Ali Kırca’yı canlı yayında azarladı
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ali Kırca’nın sunduğu Siyaset Meydanı programına konuk oldu. Erdoğan’ın program boyunca tavırlarını izleyenler, karşısındakini küçük gören bir kişiyle karşı karşıya olduklarını hissettiler. Ancak öyle bir an vardı ki, Erdoğan faşizan karakterini apaçık gösterdi.

Daha Ali Kırca sorusunun başında “Belki Büyükanıt meselesine geliriz ama...” dediği sırada Erdoğan Kırca’nın sözünü keserek “Ona bir daha gelme artık” emrini verdi. Kırca, bu şakayla karışık emir karşısında gergin bir şekilde gülmek ve sorusuna devam etmek zorunda kaldı.

Ardından Erdoğan, Ali Kırca’nın genelkurmay başkanlarıyla ilgili sorusuna “Ali Bey bu tür bir soru sorulur mu ya?” diyerek Ali Kırca’yı azarlamaya koyuldu. Program başından beri yanındaki diğer gazeteci Tuba Atav’la birlikte soruları Erdoğan tarafından kesilen Kırca ise bu tavır karşısında “Siz çocuk mu azarlıyorsunuz?” diyemedi.

Erdoğan, belli ki karşısında Yiğit Bulut gibi gazeteciler istiyordu.

Arınç TRT’yi azarladı
Başbakan Erdoğan’ın gazetecilere böyle bir tavrı layık görmesinden birkaç saat sonra yardımcısı Bülent Arınç da liderinin izinden gidiyordu. Arınç, Gümüşhane gezisi sırasında kendisini takip eden gazetecilere hangi kurumlardan geldiklerini sordu. Arınç, daha sonra “TRT burada mı?” diye sordu ve olmadığını öğrenince, belli ki çok önemsediği halde takip edilmemiş olmasının cezasız kalmayacağını bildirdi.

Arınç, önce “Onlar Milli Gazete gibidirler. İş bittikten sonra gelirler” dedi, ardından da yanındaki görevlilere dönerek “Yaz onu bir kenara, TRT kimse, yan gelip yatmasınlar” emrini verdi.

Arınç hemen ardından “Anadolu Ajansı burada mı?” diye sordu. AA muhabirinden yükselen “Evet efendim” yanıtı, Arınç’ın nasıl bir muhabir istediğini gösteriyordu. Arınç, bu muhabire de “Göster kendini kardeşim” dedi.

“Siz Başbakan’ın tozu olamazsınız”
Faşist karakterin başlıca özelliklerinden birisi, altındakilere dönük bu aşağılayıcı tavır kadar, üstündekilere dönük aşırı bir yüceltme ve tapınma halidir. Bu iki durumu birden, aynı anda, liderlerinin gazetecileri azarladığı aynı gün, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı gösterdi.

Hükümet ile kamu emekçileri sendikaları arasındaki toplu görüşmelerin üçüncü turunda Kamu-Sen’e bağlı Türk Büro Sen’in başkanı Fahrettin Yokuş, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın TÜSİAD’a referandumla ilgili gösterdiği “Bitaraf olan bertaraf olur” tepkisinin demokratik olmadığını belirterek, “Bu demokratik tavır değil. Herkes atacağı oyu kendi bilir” dedi.

Liderinin eleştirilmesine dayanamayan Bakan Yazıcı, bu eleştiriye yanıt vermek yerine Yokuş ve masadaki diğer kamu emekçisi temsilcilerine “Siz Başbakan’ın tozu bile olamazsınız” dedi.

Neyseki sendika temsilcileri henüz gazeteciler kadar “kaşarlanmadıkları” için Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız Yazıcı’ya “Siz bizi azarlayamazsınız” diye çıkıştı, Yokuş da Yazıcı’ya “Başbakan peygamber mi?” diye seslendi. Ortam, KESK’in görüşmeleri protesto etmesinin ne kadar hayırlı bir olduğunu ortaya çıkarırken, AKP’nin Anayasa değişikliğiyle beraber “memurlara sendikal haklarını veriyoruz” iddiasının niye hiçbir temeli olmadığını da, ilgili bakanın kişisel tavrı üzerinden faş ediyordu.

Kendilerini üstün görüyorlar
AKP’liler faşizmin ruhunu öylesine benimsemişler ki, kendilerini herkesten üstün görüyorlar. Bu yüzden Başbakan çiftçileri “Ananı da al git ulan!” diye azarlıyor. Bu yüzden yanlarında çalışanları dahi küçük görüyorlar. Bu yüzden birkaç gün önce Erdoğan, miting konuşması sırasında bütçeden rakam vermek istediğinde “Maliye, maliye nerede?” diye bağırarak Mehmet Şimşek’i çağırıyordu. Bu yüzden domuz gribi tartışmaları sırasında Erdoğan Meclis’te herkesin önünde Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ı azarlıyor, Akdağ salonu suratı bin parça terk etmek zorunda kalıyordu.

Bu faşist ruhun tezahürü, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun, artık onlarcası intihar eden ataması yapılmayan öğretmenlerden ikisi kendisine sitem edince “Sözleşmeli öğretmenliğe başvurmayabilirdiniz” yanıtındaki vurdumduymazlığıydı. Hele ki protesto edildiklerinde, kendilerine karşı çıkıldığında çileden çıkan bu faşizan karakterlerin örneği, Şubat ayında AKP meclis grup toplantısında nükleer enerjiyi protesto eden grubu çekmek isteyen gazetecilere kapıyı göstererek “Medyaya açın kapıları... Açın kapıları... Açın kapıları, açın gitsinler” diyen Başbakan Erdoğan’dı. Öyle kaptırdı ki kendini Erdoğan bu faşist tavra, Yunanistan’da dahi Yunan gazetecileri “Yunan Silahlı Kuvvetleri medyası gibi davranıyorsunuz” diye azarlamaktan çekinmedi. AKP’liler o kadar faşizanlaştı ki, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Erzurum'un Tekman İlçesi'nde ilçe merkezi dışında olduğu için hastaneye servis isteyen bir vatandaşa, "Senin gibi provokatörleri çok gördüm" diyebildi.

AKP’liler kendilerini bu ruha öylesine teslim etmişler ki, kendilerini büyük görürken, liderlerini ise yere göğe sığdıramıyorlar. Bu yüzdendir ki geçtiğimiz Cuma günü AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, “Yüksek Askeri Şura toplantılarında Başbakan’la Genelkurmay Başkanı'nın yan yana, aynı hizada oturmasını içime sindiremiyorum” diyordu.

Bu sözler, AKP’lilerin faşizan kafa yapısının artık karikatür denecek seviyeye kadar geldiğini gösteriyordu. Charlie Chaplin, “Büyük Diktatör” filminde aynen bu durumu şöyle tiye alıyordu:

Artık Türkiye'de gazetelerin arşivleri, AKP'lilerin faşist liderlerle benzerliklerine dair sayısız haberle dolmuş durumda. AKP'lilere bakıldığında giderek her şey daha fazla Hitler'i, Mussolini'yi andırıyor.

24 Ağustos 2010 Salı

Troçki’nin ardında bıraktığı gazeteler (Tarih: 1929, Mekan: Büyükada, Şahıs: Troçki)

Leon Davidoviç Bronştayn nam-ı diğer Troçki 61 senelik yaşam serüveni süresince, ülkesinde yaşayabildiği dönemlerde sahip olduğu siyasetçi kimliğinin yanında SSCB’nin savaştan sorumlu Halk Komiserliği görevini üstlenmesi ülkesinde yakaladığı başarıların bir yansımasını oluşturmaktaydı. Yaşamının ikinci evresi ise sürgün ve yeni yaşam alanını kurabileceği toprakları aramakla geçmişti. Bu yazının ana temasını da Büyükada’da yaşadığı dönemin bir kesitini anlatan 1929 yılının Millyet gazeteleri oluşturmakta.

Günlük gazetelerde ve İlber Ortaylı’nın son haftalarda yazılarında dile getirdiği üzere, Troçki’nin sürgün yıllarını geçirdiği Büyükada, Nizam Mahallesindeki evi 5 Milyon Euro’ya satışa çıkarıldı. 1. derece tarihi eser olan ev, bakımsızlıktan dolayı hali içler acısı. Troçki’nin tarihi kişiliği 4.5 yıl Büyükada’daki bu evde yaşamış, kalemi bahçesindeki masada yazadurmuş, ağaçlarının gölgesinde serinlemiş, arnavut kaldırımı sokaklarında gezmiş, dolaşmış olmasını bile düşünmek farklı bir duygu. Hissedilemeyen mekan ve nesneler, başkasının gözünde sadece taş bina olmaktan başka şansı yoktur. Troçki’nin 4.5 yıl yaşadığı bu evde öyle düşünülüyor olunmalı ki, kaderine bırakılmış. Müze olabilecek veya eserleri yaşatılabileceği yerde, zamanın yıkımına bırakılması; günümüz hayat mantelitesinin kaçınılmaz sonucu: “Parasal değeri.”

12 Şubat 1929 – 17 Temmuz 1933 tarihleri arasında Büyükada’da tuğla örülü evde yaşayan Troçki, Türk basını tarafından da sıkı takibe alınmış. Troçki ve ailesinin gündelik haberleri, gazetelerin baş köşelerini doldurmuş, ayrı ayrı neler yaptıkları muhabirler tarafından kaleme alınmış. Sizlerle 1929 yılında yayınlanmış ve 5 kuruştan satılan Milliyet gazetelerindeki haberlere bir göz atalım:

Milliyet- 16 Haziran 1929 Pazar
Troçki gidiyor mu?
Şehrimizde bulunan Mösyö Troçki’nin İngiltere’ye kabulü için yeni İngiliz Hükümetine müracaat ettiği yazılmıştır. Dünkü akşam gazetelerinden biri İngiliz Hükümetinin bu müracata muvafık cevap verdiğini yazmıştır.

Mösyo Troçki hala ümidini kesmedi
Sabık komiser İngiltere’ye gitmek arzusundan vazgeçmiyor

M. Troçki garbe İngiltere’ye gitmek fikrinden hala vazgeçmemiştir. Aldığımız malümata nazaran M. Troçki’nin bu günlerde Avrupa’ya gidip genç katibi M. Mollenier’i bir hafta on güne kadar tekrar Avrupa’ya gönderecek ve İngiltere’ye kabulu için yeniden teşebbüsatta bulunacaktır.
M. Troçki adada gayet münzeviyane bir hayat geçirmektedir.

Ailesi efradı hemen hergün şehre inerek gezmekte ve akşamları Adada tur yapmakta oldukları halde M. Troçki köşkünden dışarı çıkmamaktadır. M. Troçki hatıratını yazmakla meşguldür. Adada oturduğu köşkün önünden geçenler M. Troçki’nin müsveddelerini hazırladığı yazı makinesinin sesini işitmektedirler.

Bu yazı Emrah Sayar tarafından, Futuristika! dergisinde 20 Ağustos 2010 tarihinde, Efemerista bölümünde 1929, Büyükada, efemera, Efemerista, Enteresan, LeonTrotsky, Lev Troçki, Milliyet Gazetesi konuları altında yayımlanmıştır.

"Kral Çıplak!"

Eski İstihbarat Müdürü ve şu an Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı'nın Haliç'te Yaşayan Simonlar-Dün Devlet Bugün Cemaat isimli kitabı uzun süredir bir kısmı bilinen gerçekliğin 'içeriden' bir itirafı oldu. Kitaptaki iddialar karşısında daha ne kadar sessiz kalınacağı ise merak ediliyor.

80'li yıllardan bu yana çeşitli illerde istihbarat görevlerinde bulunan ve şu an Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı'nın kitabında ortaya attığı iddialar daha çok tartışılacağa benziyor. 200 bin basılacağı söylenen kitabın birçok kesimde 'olay' yarattığı kesin ancak devletin, cemaatin ve medyanın bu iddialar karşısında oldukça sessiz kaldığı ortada.

Kitaptaki iddiaların ise spekülatif bir yanı yok. Olaylar isim, tarih ve bazı belgeler verilerek hem de cemaate uzak olmayan bir istihbaratçı tarafından anlatılıyor. Gülünç iddiaların üzerine atlayan ve daha dava açılmadan insanları suçlu kabul eden hükümetin ve yandaş medyanın iddialara yanıt vermekten çok 'neden böyle bir kitap yazıldı' diye sorması ve 'karşı tarafın bir hamlesi' yorumunun yapılması 'bu taraf'ın yani cemaatin iddiaları yalanlayacak bir durumunun olmadığını gösteriyor.

İşte kitabın yayınlanmasının ardından ortaya çıkan önemli noktalar;

- Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcı Cemil Çiçek katıldığı bir televizyon programında Hanefi Avcı'nın kitabındaki iddialar hakkında, kimsenin mahkeme kararı olmadan suçlanamayacağını ileri sürdü. Fethullah Gülen'in avukatları tarafından yapılan açıklamada da medya organlarının kanıtlanmış bir suç olmamasına rağmen müvekkilleri hakkındaki iddialara yer vermesini eleştirdiler.

Herhalde bunu en son diyecek olanlar AKP ve Gülen cemaati. AKP iktidarının özellikle son 3 yılının böyle devam ettiği, Gülen'e ait yayın organlarının gülünç iddiaları bile mahkeme kararı ile kanıtlanmış suç gibi gösterdikleri biliniyor.

- Emniyetteki ve diğer devlet kurumlarında cemaat yapılanmasının AKP döneminden çok önce başladığı ve 30 yıllık sağcılaşmanın mantıki bir sonucu olarak bu duruma gelindiği Avcı'nın anlattıkları ile bir kez daha ortaya çıkıyor.

Son 30 yıldır devlet kurumlarında ve tabi ki de Emniyet'te yükselmenin tek şartı cemaatçi ya da ülkücü olmak.

- Hanefi Avcı'nın cemaat ile tanıştığı dönem 12 Eylül öncesi. Uzun süre cemaat sohbetlerine katılıyor. 5-6 ay cemaate ait ışık evlerinde kalıyor. Bu süreçte de Polis Enstitüsü'ndeki arkadaşlarını cemaat sohbetlerine götürüyor.

Ancak 'Sistem cinnet geçiriyor' diye dehşete kapılan Hanefi Avcı'nın 30 yılda Türkiye'nin nerden nereye gittiği konusunda en ufak bir açıklaması yok. Sadece sonuçlardan dehşete düşüyor.

- Hanefi Avcı'nın 30 yıllık meslek yaşamı sol düşmanlığı ile geçiyor. Aslında Avcı'nın da anlattığı gibi devlet açık olarak 'sol düşmanı' olarak yapılandırılıyor. Avcı kitapta bunu bir 'kutsal devlet görevi' olarak yaptığını ama gelinen durumda bütün inançlarını sorguladığını anlatıyor.

Yani 30 yıllık 'sol düşmanlığı' sorgulanmadan cemaatin yükselişini anlamak imkansız oluyor.

- Uzun süredir görülen bir durumu Hanefi Avcı ayrıntıları ve somut olayları örnek göstererek anlatıyor. Emniyet İstihbarat Dairesi, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Dairesi, önemli illerdeki emniyet ve istihbarat müdürleri, özel yetkili mahkemelerdeki savcılar ve hakimlerden oluşan yapı ile bir hukuk katliamı gerçekleştiriliyor. Öyle ki, cemaat gizli tanıkları bile kendisi görevlendirip savcılığın emrine veriyor. Avcı bu durum karşısında cemaate sempati beslemesine rağmen dehşete düşüyor.

- Avcı, Emniyet'te, Ordu'da, Meclis'te, bakanlıklarda, MİT'te, yargıda, basında ve bütün önemli devlet kurumlarında resmi hiyerarşiden farklı olarak cemaatin oradaki sorumlusu olarak imamların olduğunu iddia ediyor. (Bu kişilerin isimlerini ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na teslim ettiğini açıkladı.)

- Aralarında ciddi fikir ayrılıkları olmamasına rağmen Emniyet Müdürleri, hatta Emniyet Genel Müdürleri bile kolayca tasfiye ediliyor. Resmi hiyerarşi dışında kurumlarda cemaatin (Avcı çete diyor) kendi birimleri var ve bunlar Emniyet Genel Müdürü'nü bile dinliyor.

- Türkiye'deki dinleme teknolojini bilen birkaç adamdan biri olduğunu düşünen Hanefi Avcı kendisinin de dinlendiği ortaya çıkınca şoka giriyor. Bundan sonra Avcı'nın anlattıkları ise telekulağın geldiği noktayı tekrar hatırlatıyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'e durum hakkında dilekçe vermeye gittiğinde Engin'den yapacak bir şey olmadığı, çünkü Başsavcı olarak kendisinin de dinlendiği cevabını alıyor.

Sonrasında Ankara Cumhuriyet Başsavcısı'na gidiyor ancak o da aynı yanıtı veriyor.

Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal'a sorduğunda ise "Hadi ya. Gazetelerde çıkan haberleri okuyunca ben de cemaatin seni parlattığını sanmıştım" yanıtını alıyor.

Verdiği dilekçe "soruşturma açılırsa konu genişler, tehlikeli hale gelir" yanıtını alıyor.

Çünkü Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı'nda cemaatin hakimiyeti bulunuyor.

- Cemaatin ve ortada dönen paraların ülkede hiçbir kuruma ve kişiye güven bırakmadığı bir kez daha ortaya çıkıyor. Cemaat kendi adamlarına bile güvenmiyor.

- Avcı kitapta, Türkiye'de hukukun ortadan kalktığını, sistemin cinnet geçirdiğini anlatıyor ve kendisinin de bu durum karşısında cinnet geçirdiğini belirtiyor. Avcı'nın verdiği ayrıntılar kitaptaki iddiaların büyük çoğunluğunun çürütülmesini neredeyse imkansız kılıyor.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın nasıl hapsedildi?
Hanefi Avcı, cemaatin gerekli örgütlenme düzeyine geldikten sonra ilk önemli müdahalesinin Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ın hapse attırılması olduğunu iddia ediyor. Avcı, Aşkın hakkında yolsuzluk ve kadrolaşma iddialarının olduğunu ancak garip bir biçimde organize suçları ve silahlı örgütleri incelemekle görevli özel yetkili bir mahkemenin soruşturmayı yürüttüğünü anlatıyor.

Şemdinli'de ne oldu?
Hakkari Şemdinli'de bir kitabevine el bombası atılması ve ardından ilçe halkının iki astsubay ve bir PKK itirafçısını yakalaması olayını da değerlendiren Avcı, hiçbir delil olmamasına rağmen dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt'ın hazırlanan iddianamede suçlandığını ve asıl amacın ise Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanı olmasını engellemek olduğunu iddia ediyor.

Erzincan'daki hukuk katliamı
Avcı kitapta, çok tartışılan bir konu hakkında da birçok ayrıntı veriyor. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ve dönemin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk hakkında yapılan suçlamalar ve Erzurum Özel Yetkili Mahkemesi'nin yaptıkları bu kadarına da pes dedirtiyor.

Avcı kendisinin de muhafazakâr bir insan olduğunu ve İlhan Cihaner'in Erzincan'da cemaatler hakkında soruşturma yapmasını hoş karşılamadığını itiraf ediyor. Saldıray Berk'in de laiklik konusunda keskin demeçleri olan bir general olduğunu ve bu durumu tasvip etmediğini belirtiyor. Ancak sürecin gelişimi Avcı'yı da dehşete düşürüyor.

Erzurum'daki özel yetkili savcı aracılığı ile cemaat Adalet Bakanlığı'nı İlhan Cihaner konusunda uyarıyor. Yaptığı soruşturma abartılarak hükümet korkutulmaya çalışılıyor.

Bir yandan Cihaner'in başlattığı soruşturma, usülsüz bir biçimde Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal'ın sorumluluğuna geçirilirken, bir yandan da Cihaner ve Berk konusunda bir iddianeme hazırlanarak bu kişilerin tutuklanmasının sağlanmasına çalışılıyor. Dursun Çiçek'in İlhan Cihaner ile görüştüğü yalanı ortaya atılıyor, bir yandan da alışıldık bir yöntemle Erzincan'da kazılar yapılarak lav silahları "bulunuyor". Gizli tanık manyaklığı burda da devreye sokuluyor.

Avcı durumu şöyle anlatıyor: "Cemaat, polis içindeki yandaşları eliyle bazı kişileri Jandarma'ya gönderip kendilerini bilgi vermek isteyen muhbirler olarak göstermelerini, ardından da silahları polislerin koyduğunu söylemeleri için Jandarmanın kendilerini zorladığı yönünde savcıya ifade vermelerini istiyor. Böylece Erzurum Özel Yetkili Savcısının gizli tanığı olurlar.

Ve Cihaner tutuklanıyor.

Hrant Dink cinayeti soruşturmasında skandal
Hrant Dink cinayetinin gerçekleştirildiği dönemde tuhaf gelişmeler oluyor. İstanbul İstihbarat Şubesi Müdürü Ahmet Pak cinayet öncesinde görevden alınmaya çalışılıyor ve Dink cinayeti bahane edilip görevden alınıyor.

Ancak ortaya çıkan ayrıntılar, Trabzon Emniyet Müdürlüğü ve Trabzon İstihbaratı'nın İstanbul'a gerekli bilgilerin gönderilmediği doğrultusunda oluyor. Ancak Avcı'nın da dediği gibi "Delilin olup olmaması önemli değildi, onlar bunu istiyordu."

Cinayetin soruşturulması ile değil istenmeyen Ahmet Pak'ın tasfiyesi ile ilgileniliyor.

Ergenekon Örgütü mü?
Kitapta ayrıca Ergenekon davası ve iddianamedeki tuhaflıklar hakkında da bilgi veriliyor. Ancak Avcı'nın dile getirdiği önemli bir şey var: "Ergenekon Örgütü'nün varlığı ve neler yaptığı konusunda Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal dahil hiç kimsenin bilgisi yok. Ülkedeki diğer bütün terör örgütlerini kontrol ettiği iddia eden bir örgüt hakkında emniyetin bilgisi yok. Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Birkaç savcı hiçbir sınırlama olmadan iddianame hazırlayıp, tutuklama kararları çıkartıyor."

Avcı, Ergenekon iddianamesinde yer alan PKK ve Dev-Sol gibi örgütlerin Ergenekon tarafından yönetildiği iddialarının deli saçması olduğunu ve bir emniyet yetkilisinin bu yalana inanmasının skandal olduğunu yazıyor.

"Kral Çıplak"
Hanefi Avcı ülkede yaşananların nedenleri hakkında bir açıklama getiremiyor belki ama kitabın son bölümlerinde yer alan şu cümleler oldukça çarpıcı: Bir örgüt, cemaat adalete sızmış, kendi kurallarını uyguluyor, kendi operasyonlarını yapıyor. Ortada hukuk yok, kimsenin numara yapmasının, bilmiyoruz demesinin manası yok. Bütün avukatlar, gazeteciler, polisler verilecek kararların ne olacağını merak dahi etmiyor zira kararı net olarak davaya hangi savcı ya da hakimin baktığı belirliyor. Herkes bu durumun farkında ama hâlâ kralın ne kadar güzel bir elbisesi var diyoruz. Kral Çıplak! (sayfa 524) / Kaynak: Emre Deveci (soL)

20 Ağustos 2010 Cuma

FKBC'nin referandum açıklaması: Bilumum bi'taraf olan bütün Amerikan uşaklarını tekrar tarihin çöplüğüne göndermek için 'HAYIR!'

Hanefi Avcı 'Bestseller' olma yolunda

Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın yeni çıkan kitabı "Haliç’te yaşayan Simonlar; Dün Devlet Bugün Cemaat", çok tartışılacak. Odatv, Avcı’nın söylediklerini 3 yıldır bu sayfalarda dile getiriyor, anlatıyordu.

Şimdi Hanefi Avcı, birebir tanıklığıyla milat sayılacak açıklamalarda bulundu. İşte o kitaptan çarpıcı bölümler…

“Susurluk olaylarında devletin içindeki çeteleri korkusuzca açıklayan, görev yaptığı her yerde yolsuzlukla mücadelede isim yapan Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, 14 yıl sonra yeniden konuşuyor.

Avcı, “Haliç’te yaşayan Simonlar; Dün Devlet Bugün Cemaat” adlı kitabında, Ergenekon ve Balyoz davalarını, polis teşkilatının içindeki Gülen cemaatinin nasıl örgütlendiğini, CHP eski lideri Deniz Baykal’ın istifasına yol açan kasedi, generalleri istifaya zorlayan telefon konuşması kayıtlarını ve Türkiye’yi derinden sarsan daha pek çok olayı sorguluyor.

‘GÖRDÜĞÜM manzara korkunç; kadrolu devlet adamları devleti yönetmiyor, Emniyet Genel Müdürü, hatta İçişleri Bakanı haklı olduğunu bildiği bir kişiyi, doğruluğundan emin olduğu bir olayı ya da davayı savunamıyor, güvendiği ve inandığı adamları tuzağa düşürülüyor, haysiyetleri ile oynanıyor ama onlar bu kişilere sahip çıkamıyor. O zaman bu teşkilatı kim yönetiyor? Bu kamu gücünü kimler gasp etmiş kullanıyor, gücün sahibi olması gerekenler ellerindeki gücün gaspına neden ses çıkarmıyor, güçlerini geri almak için çabalamıyorlar?’

Bu dehşet tablosunu tasvir eden kamuoyunun yakından tanıdığı bir isim, Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı. Tanınmışlığını, yıllar önce Susurluk olaylarında korkmadan Emniyet, MİT ve Jandarma içindeki çeteleri açıklamasına, çalıştığı her yerde mafya, yolsuzluklara karşı yaptığı operasyonlara, telefon dinlemesi deyince akla gelen ilk isim olmasına borçlu. Avcı, 14 yıl sonra yine konuşuyor. Bu kez “Haliç’te yaşayan Simonlar: Dün Devlet Bugün Cemaat” adlı kitabıyla. “Dinleniyoruz, hepimizi dinliyorlar” korkusunu hiçbir zaman ciddiye almadığını ama kendisinin de kanunsuz şekilde dinlendiğini keşfettiğinde şok geçirdiğini, binlerce insanın aynı şekilde dinlendiğini, hâkimlere, savcılara bu kayıtlarla şantaj yapıldığını, anlatıyor.

Sadece bunları değil, Danıştay saldırısından Ergenekon’a, Balyoz operasyonlarına, Nuh Mete Yüksel’in, Deniz Baykal’ın seks kasetlerine, generalleri istifaya zorlayan telefon konuşması kayıtlarına, savcı ve hâkimlere şantaj yapan, emniyet içinde yuvalanmış “garip polisler”e, devletin tüm kurumlarını adım adım ele geçiren Gülen cemaatinin nasıl örgütlenip çalıştığını örneklerle şöyle gösteriyor:

DANIŞTAY SALDIRISI
Ergenekon davasında ortaya konan iki konu çok kesin ve net olarak yanlış ve mantıksızdır: PKK, Dev-Sol, Hizbullah gibi örgütleri Ergenekon’un yönettiği iddiası yanlıştır. Böyle bir şeyin gerçek olamayacağını aklı ve mantığı olan herkese ben iki kere iki dört eder kesinliğinde ispatlayabilirim. Danıştay 2. Dairesi’ne yapılan saldırı, Hrant Dink’in öldürülmesi, Malatya’daki Zirve Yayınevi katliamı gibi olayların görünen bugünkü faillerinden başka Ergenekon veya benzeri gruplar tarafından yapılmış olacağına mevcut deliller ve olayların oluş biçimine bakarak kimse beni ve makul birini ikna edemez. Bu iddialar zorlamadır.

ERGENEKON DAVASI
Ergenekon örgütünün varlığı konusunda yazılı belge, doküman, örgütsel faaliyet sayılabilecek bazı ilişkiler varsa da eylemleri konusunda hiçbir ciddi emare yoktur. Geçmişte Türkiye’de meydana gelen pek çok olayın (Malatya’daki Zirve Yayınevi Katliamı, Rahip Santoro Cinayeti) Ergenekon örgütü tarafından gerçekleştirildiği iddia edilerek epey bir süredir uydurma tanık vs. aranmaya başlandığı net olarak görülüyor. Amacın olayları aydınlatmak değil, Ergenekon’la irtibatlandırmak olduğu açıkça ortadadır.

GARİP POLİSLER
Polis teşkilatı eskiden birbirini korur, kollar, birbiri aleyhine şahitlik yapmazdı. Her olayda delil ararız ama polisin karıştığı bir olayda daha ciddi, daha inandırıcı deliller bulmadan o polisi şüpheli yapmayız. Bu, zorlu görevlerde beraber çalışmanın verdiği dayanışma ve yakınlaşma duygularıdır. Oysa şimdi işler değişti. Bir grup polis kritik noktaları ele geçirmiş, diğerlerine suç isnadını da aşan resmen iftira atmaktan geri durmuyor. İşlenmiş bir suçu aydınlatmak gibi bir amaçları yok, tahkikat sırasında dinleme ve izleme yaparken temiz ve dürüst olduklarını bildikleri, birlikte çalıştıkları kişilere iftira ediyorlar.
Şunu artık bilmeliyiz ki karşımızda arkadaşlarımız, meslektaşlarımız yok, bir ideolojiye, bir gruba bağlanmış, o grubun disiplinine tâbi olmuş örgüt mensupları var. Artık bunu kabullenmeliyiz.

İLLEGAL İLİŞKİ
Olay bir örgütün, cemaatin devlet içerisindeki elemanları vasıtasıyla yürüttüğü örgütsel bir faaliyettir, karşımızdaki kişiler polis, hâkim ve savcı değil, örgütün / cemaatin elemanlarıdır. Devletin hukukunu değil, cemaatin talimatlarını yerine getirmektedirler. İstanbul, Ankara, Erzurum ve İzmir’deki bazı özel yetkili savcılar ile bu iller dışındaki bazı polis birimleri arasında illegal bir ilişkinin varlığı açıkça gözükmektedir. Özel yetkili savcılar tarafından bu iller dışında gözaltına alınan ya da aranan kişiler hakkında karar çıkarmadan önce kimlik, iş ve ev adresleri gibi bilgilere ihtiyaç vardır. Normalde bu bilgiler o illerin savcıları veya çok uygun olmasa da Emniyet Müdürlükleri üzerinden resmi yazışma yoluyla temin edilmesi gerekirken, bugüne kadar hiçbir yazışma yapılmamıştır. O halde bu bilgiler nasıl temin edilmiştir?

İHBAR EDİYORUM
Kozmik odalarda birkaç gün süren aramalar yapıldı. Burada hangi şüphe ve delil vardı, hangi iddialar üzerine buralar arandı? Şimdi ben açıkça adres veriyorum, hukuksuz dinleme ve izlemeler var, bunları dilekçemde belirttim. İstihbarat Dairesi’nde cemaatin özel cihazları, elde ettikleri her türlü kanunsuz dinleme materyalleri mevcuttur, buralar neden aranmaz? Kozmik odanın aranmasında kimliği belli olmayan bir ihbarcı vardı, burada da ben açıkça ihbar ediyorum. Bulunacak yerleri de söylüyorum. İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi neden denetlenemez? İstihbarat Daire Başkanlığı’nda arama yapılsa, demirbaşa kayıtlı olmayan cemaatin kendine ait özel dinleme ve izleme aletleri bulunacağından hiç tereddüdüm yoktur.

NE YAPILMALI KILAVUZU?
Özel yetkili mahkemelerin tüm hâkim ve savcıları emsali hâkim ve savcılarla değiştirilmelidir, bu sağlanmadan cemaate muhalif olan hiç kimsenin özgürlüğü ve hayatı güvencede olamaz.

CEMAATLER
Adalet Bakanlığı’nda cemaat taraftarı olduğu herkesçe bilinen Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı ve başta il savcılarını ve diğer savcı ve hâkimleri hiçbir hukuki şüpheye dayanmadan dinlettiren cemaat yanlısı müfettişler bu görevlerden uzaklaştırılmalıdır.

DİNLEMELER
Tüm özel yetkili mahkeme hâkimlerinin verdiği önleme (istihbari) dinleme kararları, bu konudaki TİB kayıtları ve İstihbarat merkezlerinde (polis-jandarma ve MİT) yasal olarak bu konuda tutmak zorunda oldukları tutanaklar birbirini teyit edecek şekilde kontrole tâbi tutulduktan sonra haksız ve şantaj amaçlı dinlemelerin tespit edilmesi gerekir.

YA BAŞBAKANKEN KASETLE ŞANTAJ YAPILSAYDI?
BAYKAL’ın gizli kamerayla çekilen görüntülerini içeren kaset olayını kim yaptı, niçin yaptı? Baykal bu ülkede muhtemel başbakan adaylarından biriydi, ülkenin ikinci büyük partisinin genel başkanı olarak konjonktürün değişimine göre her zaman başbakan olması ihtimal dahilindeydi. Bu video görüntüleri daha önce çekilmiş. Baykal başbakan olsaydı ve ülke için kritik bir karar arifesinde birileri çıkıp elimizde bu görüntüler var, eğer şöyle davranmazsanız bunları kamuoyuyla paylaşacağız deseydi acaba durum ne olurdu? Acaba kaç bakan, kaç genel müdür, kaç komutan veya onların eşleri ve çocukları hakkında da bu veya benzeri görüntüler mevcuttur? Bu olayın ilk benzeri Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’e yönelik hazırlanmıştı, bugün bu olayı cemaatin yaptığından en ufak şüphem yok.

BU KİTABI NEDEN YAZDIM?
Aslında herkes biliyor ama kimse dillendirmiyor. Son zamanlarda gündemi meşgul eden tüm iddiaları yayan cemaattir, onlardan bilgi alan da, onlar adına konuşan da cemaatin adamlarıdır. Tarafsız basın mensubu, devletin polisi, savcısı numarasını artık kimse yutmasın, bu işler Emniyet ya da hukuk adına yapılmıyor, cemaatin planı ve programı doğrultusunda cemaatin talimatı ile gerçekleştiriliyor.

BU GİDİŞLE HERKES SİLAHA SARILACAK
TÜRKİYE’de adalet çürüyor, gerçi zaten çürümüştü ama bu defa yok ediliyor. Böyle giderse iş adaletten çıkacak ve insanlar silaha sarılacak. İnsanların hayatları, şerefleri ile bu kadar oynanırsa, onlara en yakışıksız isnatlarda bulunulursa, hayatta onurlarından başka kaybedecekleri olmayanlar, kendilerine atılan lekeyi temizlemek için her şeyi yaparlar. Bu duruma çok uzak değiliz artık.”

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Referandumda tavrımız: İki 12 Eylül anayasasına da RED!.. (Ağustos sayısı bayilerde)

Haydi Tayyip var mısın?

Erdoğan dün İstanbul'da katıldığı bir iftar yemeğinde TÜSİAD'a öyle sözler etti ki biz de soL ekibi olarak heyecanlandık. Hazır referandum pazarlıkları gündemdeyken bir pazarlık da biz başlatabiliriz diye düşündük, taleplerimizi sıraladık. Haydi Tayyip var mısın?

Gündüz AKP Afyon İl Başkanı Mehmet Zeybek konuştu: 13 Eylül sabahı Türkiye'nin selameti açısından büyük bir gün olacak. O gün, mutlu azınlığın 72 milyon vatandaşa tahakküm ve baskısı sona erecek.

Ardından gece de Başbakan Erdoğan iftar yemeğinde kendinden geçti: Bu ülkeyi biz sermayenin hegomanyasına terk etmeyeceğiz.

12 Eylül yakınlaşırken madem pazarlıklar arttı, biz de soL ekibi olarak Başbakan'ın TÜSİAD'a söylediklerinin ardından pazarlık kapısını araladık.
Eğer Erdoğan taleplerimize destek verirse elbette ki bu Anayasa değişikliğini destekeyeceğiz.

Haydi Tayyip var mısın?
1- Sermayenin hegemonyasını geriletmeye var mısın Tayyip? O zaman Ülker'den başlayalım. Var mısın Ülker'i kamulaştırmaya?

2- Oğlunun gemiciğini kamulaştırıp, 'mutlu azınlığın 72 milyon vatandaşa tahakküm ve baskısına son vermeye' var mısın?

3- Boğaz'ın en güzel yerlerinden olan Kısıklı'daki villalarını ve bu araziyi devlete bırakıp, biraz halkın arasına karışmaya var mısın?

4- Geçtiğimiz gün sattığın BEDAŞ, GEDİZ Elektrik ve Başkent Doğalgaz'ı Karamehmet'ten geri almaya var mısın?

5- TÜSİAD'a üye en büyük sermaye grubu olan Koç Holding'e sattığın ülkenin en büyük sanayi kuruluşu TÜPRAŞ'ı tekrar kamulaştırmaya var mısın?

6- Ankara'nın soğunda polisini saldırtıp bütün taleplerini geri çevirdiğin TEKEL işçilerini kamuda kadrolu olarak istihdam etmeye var mısın?

7- Tayyip, sen sayılarla konuşmayı seversin. Yoksulluk sınırının 2 bin TL'nin üzerinde olduğu ülkemizde asgari ücretin 576 TL olduğunu da miting kürsülerinde o kallavi sesinle dillendirmeye var mısın?

8- Milyonlarca doları bulan servetini küsüratı ile açıklayıp, miting kürsülerinde 'sermaye benim' diye itirafta bulunmaya var mısın?

9- Arap şeyhleri ile yakınlığının nereden geldiğini açıklamaya var mısın? Arap şeyhlerine sermayedar yerine hangi kelime ile seslendiğini, Dolmabahçe Sarayı'ndaki yemeklerinizde neler konuştuğunuzu açıklamaya var mısın?

10- Senin hafızan iyidir. Bir zamanlar dershanelerle de mücadele edeceğini söylemiştin, sonra ülkemizdeki dershane sektörü şahlandı. Bu durumu yine miting kürsülerinden o kallavi sesinle ve rakamlarla açıklamaya var mısın?

11- TÜSİAD'a sermaye diyorsun da MÜSİAD ve TUSKON'a ne diyorsun? Onların da hegemonyasını geriletmeye var mısın?

Kaynak & Çağrı: soL ekibi olarak Tayyip'i "bu ülkeyi sermayenin hegemonyasına terk etmeme" mücadelesinde yalnız bırakmayacağımızı, eğer taleplerimizi kabul ederse Anayasa paketine destek vereceğimize söz verdiğimizi ilan ediyoruz.

17 Ağustos 2010 Salı

İşte 12 Eylül'e de AKP'ye de 'HAYIR' diyen aydınlar!

15 Ağustos'ta İstanbul'da Beyoğlu Ses Tiyatrosu'nda ÖDP, EMEP, Halkevleri ve TKP Genel Başkanları'nın ve çok sayıda aydının katılımı ile duyurulan "12 Eylül Anayasası'nda AKP Anayasası'na da HAYIR" başlıklı deklerasyona aydınların destek imzaları hızla artıyor.
ÖDP, EMEP, Halkevleri ve TKP tarafından kaleme alınan ve 12 Eylül'deki Anayasa referandumunda 'HAYIR' oyu verilmesine çağıran "Eşit ve Özgür Bir Ülke İçin 12 Eylül Anayasası'na da AKP Anayasası'na da HAYIR" başlıklı deklerasyona aydınların desteği hızla artıyor.


İşte deklerasyona destek verdiklerini açıklayan aydınların listesi;

A. Levent Tüzel - EMEP Genel Başkanı
Alper Taş - ÖDP Genel Başkanı
Erkan Baş - TKP Genel Başkanı
İlknur Birol - Halkevleri Genel Başkanı
Mehmet Soğancı – TMMOB Bşk.
Tayfun Görgün – DİSK Genel Sekreteri
Adnan Serdaroğlu - DİSK/Birleşik Metal-İş Bşk.
Arzu Çerkezoğlu – DİSK/Dev Sağlık-İş Gnl Bşk.
Çetin Uygur – DİSK/Dev Maden-Sen Gnl Bşk
Engin Sezgin – DİSK/Sosyal-İş MYK Üyesi
İsmail Özhamarat –DİSK/ Genel-İş MYK Üyesi
Önder Atay - DİSK/Bank-Sen Gnl Bşk
Zafer Ayden – DİSK/Sine-Sen Gnl Bşk.
İsmail Polat – KESK Mali Sekreter
Hüseyin Gölpunar - KESK Basın Yayın Sekreteri
Ali Yılbaşı - KESK/Haber-Sen Gnl Bşk.
Baki Çınar – KESK /Haber-Sen MYK Üyesi
Mehmet Ali Elçek – KESK/Haber-Sen Gnl Örg. Sekrt.
Vicdan Baykara - KESK/Tüm Bel-Sen Gnl.Bşk.
Doğan Altun KESK/Tüm Bel-Sen MYK Üyesi
Levent Metin KESK/Tüm Bel-Sen MYK Üyesi
Tekin Araç KESK/Tüm Bel Sen Genel Mali Sekreter
Yücel Gül – KESK/Tarım Orkam-Sen Gnl. Bşk.
Atilla İrey – KESK/Tarım Orkam Sen MYK üyesi
Gürol Şimşek – KESK/Tarım Orkam Sen MYK Üyesi
Osman Biçer – KESK/BES Genel Bşk.
Döndü Taka Çınar – KESK/BES Genel Sekreteri
İlknur Bilgen – KESK/BES MYK Üyesi
Musa Sever – KESK/BES MYK Üyesi
Metin Tatar – KESK/BES MYK Üyesi
Kemal Bulut - KESK/ESM Gnl. Bşk.
Hulusi Ceylan – KESK/ESM MYK Üyesi
Atilla Aydoğan – KESK/ESM MYK Üyesi
Yavuz Demirkaya – KESK/Kültür Sanat-Sen Gnl Bşk.
Ahmet Köroğlu KESK/Kültür Sanat -Sen MYK Üyesi
Cemal Ünver KESK/Kültür Sanat -Sen MYK Üyesi
Mustafa Polat KESK/Kültür Sanat -Sen MYK Üyesi
Ümit Selçuk KESK/Kültür Sanat -Sen MYK Üyesi
Asım Üner KESK/Kültür Sanat -Sen MYK Üyesi
H İbrahim Orhan KESK/Kültür Sanat -Sen Genel Sekrt.
Ünsal Yıldız – KESK/Eğitim-Sen MYK Üyesi
Serpil Açıl Özer –KESK/ Eğitim-Sen Gnl. Bas.Yay.Sekreteri
Köksal Aydın – KESK/SES MYK Üyesi
Şükran Doğan - KESK/SES MYK Üyesi
Kemal Yılmaz - KESK/SES Genel Sekreteri
Gültekin Narinli - KESK/Yapı Yol-Sen MYK Üyesi
Murat Zülfikar - KESK/Yapı Yol-Sen MYK Üyesi
Rıza Bülbül - KESK/Yapı Yol-Sen MYK Üyesi
Esra Tetik Sengel - KESK/BTS MYK Üyesi
Yaşar Seyman – BASİSEN Bşk
Mehmet Koç - ASMMMO Gnl Bşk
Zeki Kılıçarslan - TBİP Genel Başkanı
Ali Çerkezoğlu - İstanbul Tabip Odası Gnl. Sekreteri
Doğan Halis - Dev Sağlık-İş Onursal Gnl Bşk.
Kaya Güvenç - TMMOB Eski Bşk.
İsmail Hakkı Tombul – KESK Eski Gnl. Bşk.
İsmet Aktaş - Eğit - Sen Eski Gnl Bşk.
Sabri Topçu - TÜMTİS Eski Gnl. Başkanı
Sevgi Göyçe – KESK Eski Kadın Sekreteri
Siyami Erdem – KESK Eski Gnl. Bşk
Ali Kenanoğlu - Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı
Ercan Geçmez - Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Derneği Bşk
Erol Kızılelma - SODEV Genel Başkanı
Mehmet Uzuner - Cem Evleri Yaptırma Derneği Başkanı
Murtaza Demir - 2 Temmuz Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı
Selahattin Özel - Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı
Turgut Öker - Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Gnl Bşk
Ali Çolak Mülkiyeliler Birliği Eski Başkanı
Ali Şahin İstanbul Anadolu Alevi Kültür Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Atilla Özdemir - Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
Ergün İşeri - Türkiye Sakatlar Derneği Gnl. Müd.
Ersin Gedik Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
Ertuğrul Barka - EGEÇEP Yürütme Kurulu Üyesi
Feti Bölükgiray Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
Gülnaz Akdoğan - Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
Hıdır Çam - Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
Himmet Şahin - ODTÜ Mezunları Derneği Başkanı
Hüseyin Güzelgül - Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
İlyas Başsoy - Reklam Yaratıcıları Derneği Başkanı
İmam Eke Taşdelen Hacı Bektaşı Veli Kültür Derneği Yöneticisi
Kemal Bilir Taşdelen Hacı Bektaşı Veli Kültür Derneği Yöneticisi
Mehmet Tüm - SODEV Gnl.SekreteriMehmet Yorulmaz Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
Metin Aslan - Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
Mithat Görkem - 12 Eylül darbesiyle kapatılan Tüm-Der Kurucu Gnl Bşk.
Muharrem Çetin Koyuncu Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
Nadir Çatak Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
Nedim Gülsen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
Oktay Çeliker - 12 Eylül darbesiyle kapatılan Tüm-Der Eski Yöneticisi
Rasim Nos Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yöneticisi
Sallı Uslu Taşdelen Hacı Bektaşı Veli Kültür Derneği Yöneticisi
Yavuz Önen THİV Eski Genel Başkanı
Yılmaz Demirel - Türkiye Sakatlar Der. Gnl. Skr.
Zeynel Turhan Taşdelen - Hacı Bektaşı Veli Kültür Derneği Yöneticisi
Abdullah Aydın - Halkevleri Dan. Kur.Bşk
Abdullah Nefes - Şair
Abdurrahman Bayramoğlu - Avukat
Adnan Bostancıoğlu - Yazar
Adnan Gümüş - Prof.Dr.
Adnan Özyalçıner - Şair-Yazar
Ahmet Alpay Dikmen - Doç.Dr.
Ahmet Antmen - Şair
Ahmet Beyaz - Yrd. Doç.Dr.
Ahmet Göksoy - Halkevleri Dan. Mec. Üyesi
Ahmet Haşim Köse - Prof.Dr.
Ahmet Say - Müzisyen
Ahmet Sebik - Prof.Dr
Ahmet Tonak - Prof.Dr.
Akif Akalın - Dr
Alâeddin Şenel - Doç. Dr.
Ali Asker - Sanatçı
Ali Ergin Demirhan - Gazeteci-Yazar
Ali Haydar Temel - Ar. Gör.
Ali İhsan Uysal - Ar. Gör.
Ali Murat Özdemir - Doç.Dr.
Ali Rıza Cihan - Kütüphaneci
Ali Şimşek - Gazeteci
Alp Kılıçalp - Dr
Alpaslan Savaş - DİSK-Birleşik Metal-İş Sendika Uzmanı
Alper Dizdar - Yrd. Doç.Dr
Arda Saygılı - Dr
Argün Katırcı - Havacılık Mühendisi
Arif Sağ - Sanatçı
Asaf Güven Aksel - Yazar
Asım Gönen - Şair
Aşkın Süzük - Türk-İş/Petrol-İş Sendika Uzmanı
Aslı Kayhan - Yrd. Doç.Dr.
Aslı Pek - Fotoğraf Sanatçısı
Asuman Doğan - Dr
Asuman Türkün - Prof.Dr
Ata Demirel - Doç.Dr.
Atakan Büke - Akademisyen
Atilla Aşut - Yazar
Atilla Özsever - Akademisyen-Gazeteci
Atilla Taş
Avni Erakalın - Birinci TİP Kurucu Gnl Bşk.
Aydemir Güler Yazar
Aydın Çubukçu - Hayat Tv Gnl. Yay. Yön.
Aydın Sayman Yönetmen
Ayfer Kocabaş - Prof.Dr.
Ayhan Erdoğan - Avukat
Aynur Haşhaş - Sanatçı
Aynur Özuğurlu - Yrd.Doç.Dr.
Aynur Uysal - Yrd. Doç. Dr.
Ayşe Gül Çetin - Fotoğraf Sanatçısı
Ayşe Özden Birkan - Yrd. Doç. Dr.
Aysun Bulut - Prof.Dr.
Aytaç Arman
Ayten Akbayram
Aziz Konukman - Prof.Dr.
Bahadır Altan - Hava-İş Gökkuşağı Hareketi Sözcüsü
Barış Erdem Gürkan - Türk-İş/Toleyis Sendika Uzmanı
Bedriye Yıldızeli - Belediye-İş Örgütlenme Uzmanı
Behçet Eskili - Dr
Belgin Ünal - Dr.
Benan Enes - Yrd. Doç.Dr.
Berna Güler Müftüoğlu - Öğretim Gör.
Beyza Kutay - Dr
Beyza Üstün - Prof.Dr
Bilgesu Erenus - Yazar
Bora Erdağı Öğretim Üyesi
Bora Maviş Yrd. Doç.Dr.
Bülent Forta
Bülent Habora - Yazar
Bülent Hoca - Dr., Akademisyen
Bülent Kılınç - Doç.Dr.
Bülent Öner - Gazeteci
Burak Gürbüz - Doç.Dr.
Burçak Özoğlu Poçan - Öğretim Elemanı
Burcu Karaman - Yrd.Doç.Dr.
Burhan Çağlar Usta - Doktor
Çağrı Kınıkoğlu - Yönetmen-Sinemacı
Cahit Berkay - (Moğollar) Müzisyen
Can Eren - Dr
Canal Kocagöz
Canan Kalaycıoğlu - Prof.Dr.
Canan Koç Yazar
Cem Eroğul, Prof. Dr.
Cem Kopuz Prof.Dr.
Cem Somel Prof.Dr.
Cemal Güvercin Dr
Cemile Çakır Şair-Yazar
Cemsinan Deliduman Doç.Dr.
Cengiz Arın Dr
Cengiz Ekiz Yrd. Doç. Dr.
Cengiz Pınar Prof. Dr.
Ceren Alptürkan Yayıncı
Ceren Göker Dr
Cezmi Baskın
Çiğdem Çağlayan Dr
Çiğdem Çıdamlı Yazar
Cüneyt Cebenoyan Sinema Yazarı
Deniz Gökdemir Fotoğraf Sanatçısı
Deniz Kavukçuoğlu Yazar
Deniz Türkali Sanatçı
Dertli Divani Halk Ozanı
Derya Erel Yrd. Doç.Dr.
Dilek Pirinç Okutman
Dilek Taşkıran Prof.Dr.,
Dinç Özaksoy Prof.Dr.,
Doğan Görsev Yazar-Yayıncı
Durmuş Tiryaki Yazar
Edip Akbayram Sanatçı
Egemen Aktaş Dr
Ejder Yıldırım Dr
Ekin Kanar Sinemacı
Elçin Elmas Gazeteci
Elif Yılmaz Bilim Yazarı
Emel Güneş Uzman Dr.
Emel Seyhan Atasoy Yazar, Çevirmen
Emin İgüs Müzisyen
Emin Taşkıran Prof.Dr.
Emine Tahsin Akademisyen
Emrah Pek Fotoğraf Sanatçısı
Emre Gürcanlı Doç.Dr.
Emrehan Zeybekoğlu Yrd.Doç.Dr
Ender Helvacıoğlu Bilim ve Gelecek Dergisi Yay.Yön.
Ender Özsarıkaya Fotoğraf Sanatçısı
Engin Ayça - Yönetmen
Erdal Erzincan - Sanatçı
Erdal Küçüker - Dr.
Eren Elbes - Sanatçı
Ergin Yıldızoğlu - Yazar
Erhan Nalçacı - Prof. Dr.
Erkan Aydoğanoğlu - Eğitim-Sen Eğitim Uzmanı
Erkan Can - Oyuncu
Erol Aral Gazeteci
Erol Eroloğlu Doç. Dr.
Ertan Yetkin Dr.
Ertan Yılmaz Prof. Dr.
Ertuğrul Ünlütürk Gazeteci-Yazar
Esat Kıter Doç. Dr.
Esat Korkmaz Yazar
Esen Çiçekli Dr
Etfal Yıldırım Dr
Eylem Arı Gazeteci
Faruk Yıldız Dr
Fatih Polat Evrensel Gazetesi Yazı İşleri Müd.
Fatih Yaşlı Yrd.Doç.
Fatma Üçpınar Şair
Ferda Koç Halkın Sesi Gazetesi Yazarı
Ferda Sönmez Yrd. Doç.Dr.
Ferhan Şensoy Tiyatro Sanatçısı
Ferhat Akbey Ar. Gör.
Ferhat Özçep Yrd. Doç.Dr.
Ferit Koçoğlu Prof.Dr.
Ferma Lekesizalın Yrd.Doç.Dr
Fevziye Sayılan Yrd.Doç.Dr.
Feyza Erkan Prof.Dr.
Filiz Çulha Zapçı Doç.Dr
Firdevs Gümüşoğlu Doç.Dr.
Füsun Gümüşel Prof.Dr
Funda Başaran Doç.Dr
Gamze Yücesan Özdemir Prof.Dr.
Gaye Yılmaz İktisat Dr.
Gökhan Düren DİSK/Birleşik Metal-İş Sendika Uzmanı
Gökhan Günaydın Doç.Dr.
Göksel Kıter Doç. Dr.
Gözde Bedeloğlu - Yazar
Gül Çorbacıoğlu - Akademisyen
Gülaçtı Topçu Prof.Dr.
Güler Yalçın Prof.Dr.
Gülriz Ersöz Prof.Dr.
Gülsen Tuncer - Oyuncu
Gülsüm Cengiz Şair-Yazar
Günay Atalayer Prof.Dr.
Güneş Müftüoğlu Öğretim Görevlisi
Güngör Gençay Şair-Yayıncı
Güray Kılıç Dr
Gürel Tunca Gazeteci
Gürkan Ersoy Doç. Dr.
Güven Bakırezer Doç. Dr.
Hakan Koçak Yrd.Doç.Dr.
Hakan Mıhçı Doç.Dr
Hakkı Zapçı
Halim Yazıcı Şair
Halit Atik Dr
Halit Çelenk – Avukat
Halit Pınar Prof. Dr.
Haluk Berk Prof. Dr.
Hamza Aksüt Yayıncı-Yazar
Hamza Bulut Prof. Dr.
Hasan Basri Aksoy Dr
Hasan Harmancı Yazar
Hasan Hüseyin Aksoy Doç.Dr.
Hasan Karacan - Okutman
Hasan Ogan - Dr.
Hasan Zengin
Haydar Kutluer - Sanatçı
Haydar Selçuk - Sanatçı
Hayri Kozanoğlu - Prof.Dr.
Hilmi Yarayıcı - Sanatçı
Hür Hassoy - Uzm. Dr.
Hüseyin Demirdizen - Dr.
Hüseyin İçen - Öğretim Görevlisi
Hüseyin İlgü - Ar. Gör.
İbrahim Arap - Ar. Gör. Dr.
İbrahim Aydın - Birgün Gazetesi Sorumlu Müdürü
İbrahim Çiftçioğlu - Ressam
İbrahim Kaboğlu - Prof.Dr.
İhsan Çaralan - Evrensel Gazetesi Gnl.Yay.Yön.
İlhan İkeda - Prof. Dr.
İlker Belek - Doç.Dr.
İlker Dalğar -Fotoğraf Sanatçısı
İlker Kılıç - Dr.
İpek Uygur - Okutman
İrfan Asil - Dr.
İrfan Ertel - Ressam
İrfan Mukul - Yrd. Doç.Dr.
İsa Çelik - Fotoğraf Sanatçısı-Yazar
Işıkhan Güler - Doç.Dr
Işın Kılıçaslan - Prof.Dr.
İsmail Bulca - Dr.
İsmail Çallı - Prof.Dr.
İsmail Erol Senarist
İsmail Hakkı Demircioğlu Müzisyen
İsmail İlknur
İsmail Sürgit Ögretim Görevlisi,
İzge Günal Prof.Dr.
İzzettin Önder Prof.Dr.
K. Yavuz Ekşi Doç.Dr.
Kadir İncesu Yayıncı
Kamil Kartal Sendikacı
Kasım Akbaş Araştırma Görevlisi
Kemal Aytaç - Avukat
Kemal İnal -Doç.Dr.
Kemal Okuyan Yazar, soL Haber Portalı Gnl. Yay. Yön.
Kemal Ulusaler Yazar
Kerem Cankoçak Doç.Dr.
Korkut Boratav Prof.Dr
Kuvvet Lordoğlu Prof.Dr
Levent Ülgen Tiyatro sanatçısı
Levent Yılmaz Tiyatrocu-Yazar
M. Bülent Kılıç Yazar
Mahmut Hamsici Gazeteci
Mahmut Memduh Uyan
Mahmut Öztürk - Doç.Dr.
Masis Kürkçügil - Yeniyol Dergisi
Maya Arıkanlı Özdemir - İktisatçı, Dr.
Mediha Göbenli - Doç.Dr.
Mehdi Bektaş - Avukat
Mehdi Beşpınar - DÖB kurucusu, Maden-İş ve DİSK eski örgütlenme uzmanı
Mehmed Vural - Yazar
Mehmet Ali Yılmaz
Mehmet Atay
Mehmet Çolak - Dr.
Mehmet Penbecioğlu - Ar. Gör.
Mehmet Süha Alparslan - Yazar
Mehmet Türkay - Prof.Dr.
Melih Güven - Yrd.Doç.Dr.
Melih Pekdemir - Yazar
Melike Erkoç - Dr
Meral Camcı - Araştırma Görevlisi
Meral Uysal - Prof. Dr
Mercan Erzincan - Sanatçı
Mesut Odman - Yazar
Metin Bakkalcı
Metin Baştuğ - Prof.Dr.
Metin Boran - Tiyatrocu
Metin Cengiz - Yazar
Metin Coşkun - Tiyatro sanatçısı
Metin Çulhaoğlu - Yazar
Metin Demirtaş - Şair
Metin Özuğurlu - Doç.Dr
Meysem Samsun - Öğretim Görevlisi
Mualla Polat - Dr.
Muammer Kaymak - Dr.
Müslüm Kabadayı - Yazar
Muharrem Dalkılıç
Murat Akad - Yrd.Doç.Dr.
Murat Birdal - Yrd. Doç. Dr.
Murat Cenap Uçar - Öğretim Görevlisi
Murat Güreş - Gazeteci
Musa Ağacık - Gazeteci
Mustafa Akyürek - Şair
Mustafa Altınışık - Prof.Dr
Mustafa Atalay
Mustafa Filik - Dr.
Mustafa Kemal Erdemol - Gazeteci
Mustafa Köz - Yazar
Mustafa Özarslan - Müzisyen
Mustafa Sönmez - Ekonomist-Yazar
Mustafa Ziya Ülkenciler - Sanat Yönetmeni
Muzaffer Erdoğan - Yrd. Doç. Dr.
Naciye Demirel - Dr
Nail Dertli - Ar. Gör.
Nasuh Mitap
Nazmi Algan - Dr.
Necat Akyıldız - Yrd. Doç. Dr.
Necdet Aykaç - Yrd. Doç. Dr.
Necla Algan - Sinema Yazarı
Necla Kurul - Prof. Dr.
Necmi Erdoğan - Doç.Dr.
Nejat Yavaşoğulları - Müzisyen
Nejla Kurul - Prof. Dr.
Neşe Özgen - Prof. Dr.
Nesligül Olgun - Dr.
Nevzat Evrim Önal - Dr., ÜKD Genel Sekreteri
Nezhun Gören Prof. Dr.
Nihat Behram Yazar-Şair
Nilüfer Koçak - Prof. Dr.
Nimet Ela Alkaya - Ekonomist
Nuh Demirpas - Dr.
Nuray Mert - Gazeteci - Yazar
Nuray Öztürk - Gazeteci
Nuray Sancar - Evrensel Kültür Dergisi Yazı İşleri Müdürü
Nurcan Çakır - Dr.
Nurettin Abacıoğlu - Prof.Dr
Nurettin Kahramansoy - Yrd. Doç. Dr.
Oğuz Aksaç - Sanatçı
Oğuz Altıngöz - Doç.Dr.
Oğuzhan Doğan - Ar. Gör
Oğuzhan Müftüoğlu
Oktar Türel - Prof.Dr.
Önder Çakar - Senarist
Önder Özdemir - Uluslararası İşçi Filmleri Festivali Kordinatörü
Onur Hamzaoğlu - Prof. Dr.
Örgen Uğurlu - Yrd. Doç. Dr.
Orhan Aydın - Tiyatro sanatçısı
Orhan Erdinç - Dr.
Orhan Kurmuş - İktisatçı-Yazar
Orhan Suda - Çevirmen
Osman Açıkgöz - Prof.Dr.
Osman Akınhay - Mesele Dergisi
Osman Çutsay - Gazeteci, Yazar
Osman Karaoğlan - Prof.Dr.
Osman Öztürk - Dr.
Osman Öztürk - Yazar
Ozan Özgür - Yazar
Ozan Toraman - Dr
Özay Demiray - Ar. Gör.
Özcan Alper - Yönetmen
Özcan Öztürk - Şair
Özcan Yaman - Fotoğraf sanatçısı
Özdemir Aktan - Prof.Dr
Özen Aşut - Dr.
Özgen Seçkin - Şair, Yazar
Özgül Karagülle - Okutman
Özgür Aydın - Doç.Dr.
Özgür Çiçekli - Dr
Özgür Kasapçopur - Prof.Dr
Özgür Müftüoğlu Prof.Dr.
Özgür Saraç Doç. Dr.
Özgür Taşkın - Yrd.Doç.Dr.
Özlem Albayrak - Dr.
Özlem Özkan - Doç.Dr.
Pınar Sağ - Sanatçı
Rahmi Emeç - Gazeteci
Rahmi Yıldırım - Gazeteci
Raşit Kaya - Prof.Dr.
Reis Çelik - Yönetmen
Rezzan Tunçay - Prof.Dr.
Rıfat Okçabol - Prof.Dr.
Rikkat Civelek - Doç.Dr.
Ş. Avni Ölez - Şair
Saadet Aydın - Yrd. Doç. Dr.
Sabahat Akkiraz - Müzisyen
Sabri Kuşkonmaz Avukat-Yazar
Salim Erarslan - Dr.
Sanlı Ateş - Yard. Doç
Seçil Kaya Bahçe - Yrd.Doç.Dr.
Sedat Bozkurt - Gazeteci
Serpil Güvenç - Yazar
Şadi Ozansü
Şahika Yüksel - Prof. Dr.
Şebnem Oğuz - Yar.Doç.Dr.
Seçil Kaya Bahçe - Yrd.Doç.Dr.
Sedat Bozkurt - Gazeteci
Sedat Türkmen - Doç.Dr.
Sefai Acay Yrd.Doç.Dr.
Sefer Selvi - Karikatürist
Şekibe Çelenk - Avukat
Selçuk Candansayar - Yazar
Selçuk İşsever - Doç.Dr.
Selim Yılmaz - SMMM Su Politik
Semiha Günal - Öğretim Görevlisi,
Sennur Sezer - Şair-Yazar
Serdal Bahçe - Yrd.Doç.Dr.
Serdar Demirgören- Prof.Dr.
Serdar Koç Şair - yazar
Serpil Güvenç – Yazar
Servet Koç - Prof.Dr.
Sevda Karaca - Tv Yapımcısı
Sevim Harman - Dr
Sevinç Eratalay - Sanatçı
Sinan Alçın - Yard. Doç.Dr.
Songül Kılıç - Dr
Süheyla Ekemen - Dr
Süleyman Aslan - YOL TV Yönetim Kurulu Başkanı
Süleyman Deniz
Süleyman Özyalçın - Prof.Dr
Şule Daldal - Yrd.Doç.
Taha Karaman - Dr
Tahir Öngür - Yüksek Jeoloji Mühendisi
Taner Öngür - Müzisyen-Moğollar
Tarık Şengül - Doç. Dr.
Tayfun Mater
Tayfun Özkaya - Prof.Dr.
Tevfik Çavdar - Yazar
Tevfik Taş - Yazar
Timur Fadıl Oğuz - Dr
Tolga Binbay - Yazar
Tolga Sağ - Sanatçı
Tülin Öngen - Prof.Dr.
Tufan Sertlek - Yazar-Sendika.org editörü
Tuğrul Bal - Yazar
Tuğrul Keskin - Şair
Tunçalp Demir - Prof.Dr.
Tuncel Kurtiz - Sanatçı
Tuncer Cücenoğlu
Tunga Güngör - Doç.Dr.
Turan Eser - Araştırmacı-Yazar
Turan Öztürk - Prof. Dr.
Turgay Ön - Tiyatro Sanatçısı
Uğur Pişmanlık - Gazeteci Yazar
Umut Beşpınar - Dr., Öğretim Görevlisi
Vahap Erdoğdu - Yazar
Vakkas Özüpak - 12 Eylül Mağduru Sakat
Vasfi Karatosun - Prof.Dr.
Veli Şahin - Sanatçı
Yalçın Bürkev
Yalçın Cerit - TİP eski MYK üyesi
Yalçın Gülerman - Öğretim Üyesi
Yaman Örs - Prof.Dr.
Yaşare Arnas Aktaş - Prof.Dr
Yasemin Özdek - Prof.Dr
Yasemin Özgün - Yrd.Doç.Dr.
Yeşim Ediz Şahin - Prof.Dr.
Yıldırım Koç - Yazar
Yıldız Koç - Türk-İş/Basın-İş Sendika Uzmanı
Yılmaz Onay - Yönetmen-Yazar
Yücel Demiral - Doç.Dr.
Yücel Erten
Yücel Karadaş - Ar. Gör.
Yusuf Karataş - Dr
Yusuf Ziya Bahadınlı - Yazar-TİP Milletvekili
Zafer Yurdakul - Dr
Zafer Yurtsever - Sanatçı
Zahide Yalçın - Gazeteci
Zehra Biçer - Dr.
Zehra Ebru Basa - Dr
Zeki Apaydın - Yrd.Doç.Dr.
Zeki Gül - Dr
Zeynep Güler - Yrd.Doç.Dr
Zeynep Solakoğlu - Dr
Zülbiye Uçar - Dr.
Zülfü Aşık - Prof.Dr.
Zuhal Bahar - Prof.Dr.
Zuhal Okuyan - Prof.Dr.