27 Haziran 2010 Pazar

Bediüzzaman'ın yerinde Firavun'üzzaman mı oturuyor? / Eren Erdem

Bir süre önce duyduğumda iliklerime kadar dehşet duygusuna kapıldığım bir söz işittim. Sözü söyleyen zat’ı meçhul, sözüm ona; İslam’ın küresel temsilcisi olma iddiası ile tanınan bir kişi idi.

İslam düşüncesi üzerine harcadığım yılları gözümün önüne getirip, "ya ben yanlış okudum, ya da bu adamlar yalancı’’ gibi bir fikre kapıldım.

Ancak, Kuran’ın o engin ayetleri zihnimde belirir belirmez, yanlış okumadığımı bir kez daha anımsayıp, o melanet dolu kelimeleri sarf edenlerin "yalancı’’ olduğuna tekrar kanaat getirdim.
İnsanlarımızın ölümüne neden olan bir operasyon hakkında “izin alınmalıydı” diyebilen, ve buna rağmen "İslamlık iddia edenler’’, ne yapmak istiyor dersiniz…

Biraz değineyim;

(ÂLİ IMRÂN suresi 11. ayet) Tıpkı Firavun hanedanı ve onlardan öncekilerin durumu gibi. Ayetlerimizi yalanlamışlardı da Allah, onları günahları yüzünden yakalamıştı. Allah, cezayı çok şiddetli vermektedir.

Kuran’ın tanımladığı Allah’ı ilan eden Hazreti Peygamber ve öncesinde aynı eylemi hayata geçiren diğer Resuller’in genel olarak tarif ettiği dairenin adı "tevhittir’’.

Tevhit, ahaddiyette birleşme, birleme, bir olma, birlikte yaşama, evrensel benliği idrak etme gibi manalar içeren, doktriner yapısı itibari ile bir dünya görüşü olan geniş bir çatıdır.

Firavun’un tanrısallığını ilanı ile Ebu Cehil’in otoritesini kabullendirme mücadelesi arasında bir fark görmeyen Kuran, genel olarak İslam olmanın temel yolunun; tevhitten geçtiğini bildirmektedir.

Bizim Kuran’dan yola çıkarak vardığımız tevhit menzili; insanlığın "ego, hırs ve ihtiraslardan’’ arınmak sureti ile, evrensel gerçekliği/tabiatı bir bütün olarak görmesi ve bu farkındalık nazarında yaşamını sürdürmesi biçimindedir.

Bu hakikati iyi algılayan Bektaşi pirleri, "72 Millete bir nazarda bakmak’’ gibi evrensel bir tabir kullanarak, vahyin dininin bütünleştirici ruhunu ortaya koymuşlardır.

Bu bağlamda, Kuran’ın toplumunda; ego, hırs, ihtiras, mülkiyet, mal yığma adına çıkar sağlama gibi olgular yoktur.

Bu hakikatleri daha evvelki yazılarımızda siz değerli okurlarımızla paylaşmıştık…

Şunu da söylemiyorum; İslam yapısı itibari ile Sosyalizm ile bütün halinde yaşanmalıdır…

Hayır, İslam’ın öngördüğü dialektik; Madde-Mana bütünlüğüne dayalıdır. Dolayısı ile uyumlu olduğu görüşler olarak karşımıza çıksa da, tam manası ile bir bütün olamayacağı fikirler olabilir.

Firavun’un ana mesleği, kendi irade ve benliğini öne çıkartarak, egemenliğini ve sultasını dikta etmesi idi…

Yani, İslam’ın temel buyrukları arasında yer edinen "egosuzlaşma, mülksüzleşme’’ eğilimini yok ederek, kendi ismi üzerinde bir güç ilan etme rahatsızlığı denilebilir.

Kuran’ın ŞİRK tanımına tamamen uyan bu tutum, genellikle "sürüye bağımlı yaşayan bireylerde açığa çıkan’’, statükonun bekçilerince pratize edilen genel bir tavırdır…

Efendim, Kuran’ın dininde; nüsuklar , hadler ve bugün yaşanan şekilsellik yok iken, bunları kutsallaştırıp, dinin gerçek yüzünü örtenlerin tamamı bu cümle ve dairedendir…

Yani, söz konusu cemaat liderlerinin ismi üzerine kurgulanan her iş "şirkin açığıdır.’’

Kişi, kurum ve devletler üzerinden dikta edilen "din", afyon dindir. Kuran’ın dini ile ilişkisiz bir şirk yığınıdır…

(BAKARA suresi 135. ayet) "Yahudi yahut Hıristiyan olun ki doğruya kılavuzlanasınız." dediler. De ki: "Hayır, öyle değil. Şirk ve yozlaşmadan uzak bir biçimde, İbrahim milletinden olalım. O, şirke bulaşanlardan değildi."

İbrahim Resul’ü semavi dinlerin atası olarak gören bu zihniyet, bu ayetin derinliğinden bihaber görünmektedir.

Ayet şöyle buyuruyor;

Yahudilerin ve Hristiyanların etik gördüğü yaşam formu, şirkin ta kendisidir…

Neden mi ?

Ruhbaniyet, bireycilik, ego, ihtiras, kapitalizm…vs.

Bugün Yahudi sermayesinin geldiği noktayı iyi gözlemleyin, ortaçağ’da engizisyonun hizmet ettiği feodal kralları dikkatli inceleyin, her biri "kişi ve kurumları merkezileştirerek, güç ve iktidar sağlama adına tevhidden kopmuştur’’.

Vatikan bunun en belirgin kurumudur…

İslam ise, bütün bu şirk düzeninin kendisine karşı çıkmıştır.

Ebu Cehil’lerin temsil ettiği "müşrik kanat’’, Allah’a inanan, ibadet eden, namaz kılan, hacc yapan ancak tüm bu işleri yaparken, Allah dışında benlik ve odaklar üreterek, onları aracı kılan, dini Allah’a has kılmayan bir görüş bütünü idi.

Bunu "Cahız vet’tebyin’’ de, müşriklerin hac yaparken "lebbeyk, Allahumme lebbeyk’’ dediğini okurken görebiliriz.

Dolayısı ile putperestlik bir din değil, Allah’a ulaşma yöntemi olarak lanse edilen bir bataklıktır. Bu bataklığa düşenlerin tamamının amacı "Allah’a yaklaşmaktır."

Papazların, Hahamların ve Hocaefendilerin ortak yönünü Kuran şu şekilde tarif etmektedir;

(TEVBE suresi 34. ayet) "Ey iman sahipleri! Şu bir gerçek ki, hahamlardan ve rahiplerden birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla tıkabasa yerler ve Allah'ın yolundan geri çevirirler. Altını ve gümüşü depolayıp da onları Allah yolunda harcamayanlara korkunç bir azap muştula."

Bugün dindarlık adına putperestlik dikta eden odakların "uydurduğu’’, 1 / 40 gibi saçma ve Kur'an dışı zekat anlayışı, mülkiyeti koruma adına uydurulmuştur.

Bunu uyduranlar uzaydan gelmemiş, aksine içimizden çıkmış, "ilahı para olan’’ kıt akıllılardır.

Kuran’ın şu net buyruğuna rağmen;

(Bakara 219.ayet) …..Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: "Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin." İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.

Bu şekilde saçma fikirler üretebilmişlerdir. Bu uydurmaların farkına varılmasın diye; "Kuran’ı sadece hocalar anlar, alimler ne derse o’’ diyerek, hocaefendi dinciliğinin temellerini atmış, bu dini "uçan şeyhlerin’’ hikayeleri ile doldurarak, evrensel tabiat dialektiğini yıkmış ve neticesinde "raiye/eşek sürüsü’’ üretmişlerdir.

Şimdi bu odaklar, zulüm gören insanlara, dini her ne olursa olsun, görüşleri her ne olursa olsun; yardım etme gayretinde olanların, zalimlerden izin alması gerektiğini ifade etmektedirler.

Aynı zamanda, bu milletin minnet borçlu olduğu Mustafa Kemal’in içtiği rakıları saymak sureti ile kendisini dinsiz ilan ederek tahakküm kurmaktalar…

Üstelik, bu adamlar; dini kendi tekellerine alarak, halkın dinden uzaklaşmasına hizmet etmekteler. Ne yalan söyleyeyim, eğer din buysa ‘’ben dahi’’ uzak dururum…

Bu şirk çetesi, 1300 senedir faal biçimde eylem halinde. Kerbela’da İmam Hüseyin’i şehit edenler de aynı çetedir, bugün Amerikan emperyalizmine sığınarak İslam’lık taslayanlar da…

Ne demeli ?

Bu zulüm çetesine Allah’tan basiret dilemeli. Ve halka aydınlanma formülleri sunmalı. Kaldı ki, bu hıyanet güruhunun egemenlik alanı bu denli genişlemiş, bankalar, okullar ve iktidar sahibi olmuşlar iken…

Ancak unutmamak gerekir!

Firavun’u kahreden bir Musa idi…

Nemrut’u ise bir sinek! / Birgün bir Musa ile Sinek gelir!

İşte o gün devran döner!

26 Haziran 2010 Cumartesi

Bayan Lazaruz / Sylvia Plath


İşte yine yaptım
Her on yılda bir
Böyle bir tane beceririm

Bir tür ayaklı mucize, tenim
Bir Nazi lamba siperliği kadar parlak,
Sağ ayağım

Tüy kadar hafif
Yüzüm ifadesiz, incecik
Yahudi kumaşından.

Çözün kundağı
Ah, sevgili düşmanım.
Korkutuyor muyum? -

Burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi?
Acı nefesi
Ertesi gün yok olacak.

Yakında, çok yakında
Vahim bir öldür gücü
Evimde, etimde olacak

Ve ben işte gülümseyen bir kadın.
Daha sadece otuzunda.
Ve kedi gibi dokuz canlıyım.

Bu Üçüncü Sefer.
Ne lüzumsuzluk
On yılda bir imha.

Bu ne çok iplik.
Çekirdek yiyen kalabalık
İtişir içeri görmek için

Ellerimi ayaklarımı çözmelerini -
Muhteşem soyunmalar.
Baylar, bayanlar

Bunlar ellerim benim,
Bunlar dizlerim.
Bir deri bir kemik olabilirim, farketmez,

Ben de onlardandım, tek tip kadın işte
İlk seferinde on yaşındaydım.
Kazaydı.

İkinci seferinde istedim
Bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi.
Üstüstüme kapaklandım.

Tıpkı bir midye gibi.
Tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları
Ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan
Solucanları

Ölmek
Bir sanattır, herşey gibi.
Özellikle iyi yaparım.

Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum.
Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum.
Sanki gider gibi bir davete.

Bunu yapmak çok kolay bir hücrede
Ölmek ve kımıldamamak
Ölüyü oynadığım tiyatroda sıranın gelmesi gibi

Güneşli bir günde geri gel
Aynı yere, aynı yüze, zalim
Eğlenen çığrışlara:

'Mucize!'
İşte bu yere yıkar beni.
Ama bir bedeli var.

Yara izlerime bakmanın, bir bedeli var.
Kalbimi dinlemenin ----
Hakikaten çalışıyor.

Bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var.
Bir sözün, veya bir dokunuşun.
Ya da biraz kanımı akıtmanın.

Bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın.
Eee, Herr Doktor.
Eee, Herr Düşman.

Sizin eserinizim ben,
Paha biçilmez,
Altın topu bebeğinizim

Bir çığlığa eriyen
Dönüyorum ve yanıyorum.
Gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımı sanmayın.

Kül, kül -
Külü eşele bak.
Etten kemikten eser yok----

Bir kalıp sabun
Bir nişan yüzüğü
Altın bir diş.

Herr Tanrı, Herr Şeytan
Savulun
Savulun.

Küllerin arasından
Doğrulurum kızıl saçlarımla
Ve çıtır çıtır adam yerim.

Sylvia Plath
Çeviren : Enis Akın

25 Haziran 2010 Cuma

'Sıfır' adam derlerdi inanmazdık

İlk Hasan Yalçın dillendirdi Kaynak Yayınları'ndan çıkan "Dönekler" adlı yapıtında, daha sonra da birçok yerde dillendirilirdi. En son 2002 - 3 Kasım genel seçimlerinden sonra Beyoğlu / İstiklal Caddesi üzerindeki İtalyan Kültür Merkez'ine benzer bir yerde İşçi Partililer dillendirdi... "Oral Çaşıllar sıfır bir adamdır...." Ve iyi anımsıyorum Doğu Perinçek henüz 'Ergenekon' terör örgütünden dolayı suçlanmamış, sert bir şekilde (bu tarz) konuşmalara müdahale ediyor.... Vs. v.. Neyse!'

Hürriyet yazarı Yalçın Doğan dünkü köşesinde İlhan Selçuk’u konu etmiş ve yazısında Hasan Cemal’le ilgili şu satırlara yer vermişti: “Hastanede yattığı sırada, Hasan, araya döneklerden birini sokarak, Hikmet Çetinkaya’ya haber gönderiyor, İlhan Abi’yi hastanede ziyaret etmek istediğini aktarıyor. İlhan Abi müthiş: “Gelsin kerata, ben onun kulağını çekerim, olup biter”.

Bu olay, İlhan Selçuk’un kin tutmayan kişiliğini ortaya koyuyordu.

Peki; Yalçın Doğan’ın “araya döneklerden birini sokarak” derken kastettiği kişi kimdi?

İşte bu sorunun cevabı da; Cumhuriyet yazarı Hikmet Çetinkaya’nın bugünkü köşesinde ortaya çıkıyor.

İşte Çetinkaya’nın “Bir Devrimcinin Penceresinden...” başlıklı o yazısı: “Yaşam akıp gidiyor hiç farkına varmadan. Yıllar yılları kovalıyor. Saçlarımıza ak düşüyor.

İlhan Ağabey zaman zaman takılırdı bana: “Hikmet giderek olgunlaşıyorsun!”

Bu yazımı Hac-ı Bektaş’tan yazıyorum.

Andrade’nin dizelerini mırıldanırım zaman zaman: “Annem akşamüstünün güneşini giyinmiş, derin bir gitarın içine koymuştu gençliğini.”

İlhan Ağabey’in yaşama bakışını, insanlarla ilişkisini, kendisi hakkında en ağır yazılar yazanlara karşı olan tavrını çok iyi bilirdim ve sorardım ona:

“İlhan Ağabey senin sinirlerin çelikten mi?”

Gülümseyerek bakardı...

Ve ben dün sabah 18 yıl önceye döndüm.

Nadir Nadi’nin ölümünü, Cumhuriyet’teki o büyük depremi düşündüm. Kendi kendimle hesaplaşmış, özeleştirimi çoktan yapmıştım.

İlhan Selçuk da yapmıştı adım gibi biliyorum.

Bu düşüncelerimi gazeteye gelen Emine Uşaklıgil’e de anlattım.

***

Hastalığı döneminde Oral Çalışlar telefon etti ve şöyle dedi: “Hasan Cemal, İlhan Ağabey’i ziyaret etmek istiyor, kabul eder mi?”

Oral’a şu yanıtı verdim: “Sen de benim kadar biliyorsun İlhan Ağabey’in insancıl kişiliğini. Ben bu pazar öğle saatlerinde yanında olacağım haftalık sohbetler için. Gidince konuyu açarım...”

2009 Aralık ayıydı ve İlhan Ağabey’e haftalık sohbetim için uğradım.

İlhan Ağabey’e şöyle dedim: “Ağabey, Hasan Cemal seni ziyaret etmek istiyormuş, kabul eder misin?”

Yüzüme alaycı bir gülümsemeyle bakarken, kız kardeşi Ülfet Ertel söze girdi: “İlhan Ağabeyim kin tutmaz!”

Bu kez İlhan Ağabey devam etti: “Gelsin gelsin... Bir kulağını çekeyim Hasan’ın!”

İlhan Selçuk böyle bir insandı... Onurlu ve dik duruşunu hiç bozmadı. 14 Ağustos 2009’da hastaneye kaldırıldı... Hac-ı Bektaş sabahında anılar denizinde dolaşır gibiyim...

Akyaka köyündeki günlerimiz...

Gökova Körfezi’nin yağmur sağanağına dönüştüğü saatler.

Bilinmeyen denizlerden gelen esinti...

Öğle güneşinin ve tutkunun yarattığı koyu nemli bir gölgelik, çam ağaçlarının türküsü.

Bizim Enver Topaloğlu’nun “İlhan Selçuk” şiirinden bir dörtlük: “dilinin kıymetini bilenler örnek gerektiğinde/İlhan Selçuk diyecekler/yarım yüzyıl/penceresinde cumhuriyet’in”

***

O dönemlerde yine azıtmıştı PKK ve İlhan Selçuk üstüne basa basa şöyle yazıyordu: “PKK, Anadolu’da ABD’nin vurucu gücüne dönüştü.”

Ardından uyarısını yapıyordu İlhan Ağabey: “Anadolu Türk’ünde ve Kürt’ünde bir telaş görülüyor. Ama tuzağa düşmeyelim, birbirimizle düşmanlaşmayalım.”

Daha önce yazdım, bir kez daha yineleyeyim.

90’lı yıllarda özellikle Güneydoğu’da faili meçhul cinayetlerin aydınlanması için çaba harcayan, onlarca yazı yazan, temel hak ve özgürlükleri savunan,Türk-Kürt halkının kardeşliğinden söz eden İlhan Selçuk’a yapıştırılan etiket benim içimi acıttığı gibi öfkelendiriyor:

“Darbeci-faşist!”

Ben böyle yazan kimilerinin bir zamanlar İlhan Selçuk’un peşinde dolaşıp, Cumhuriyet’e girmek için nasıl çaba gösterdiğini, hatta şöyle dediklerini bilirim: “Ağabey alın beni Cumhuriyet’e beni tepe tepe kullanın!”

O yıllar Hasan Cemal, Genel Yayın Yönetmeni’ydi...

O kişinin, önceki gün o iğrenç yazısını görünce hiç ama hiç önemsemedim. Bizim Ümit Zileli’ye de “Sakın ha radyoda filan üstüne gitme, o zibidi kendinden söz ettirmek istiyor” dedim.

***

Uykunun o derin boşluğunu unutan sınır boylarındaki askerlerimiz... Katliamlar... Faili meçhul cinayetler.

Hepsi kumların seli altında kalmış tohumlar gibi.

Bu tohumlar özgürlük için, demokrasi için patlamalı, renk renk çiçekler açmalı.

Bunlar ancak tam bağımsızlıkla olur.

Geldik yazının sonuna...

Alkışlar İlhan Ağabey’in oğullarından birisi olan Mustafa Sarıgül için. Partini kurmayıp CHP’ye destek vermekle bin kat daha yüceldin ve zor bir işi başardın.

İçindeki fırtınayı biliyorum...

İlhan Selçuk yaşasaydı seni ayakta alkışlardı.

Sağ ol Fazıl Say... En acılı günümüzde yanımızdaydın... Teşekkürler Erdal Erzincan...

Sevgili Rutkay Aziz sen benim 40 yıllık arkadaşımsın...

Bir kocaman merhaba sana da!

24 Haziran 2010 Perşembe

İHH başkanı önce bunun hesabını vermeli

Türkiye O’nu Mavi Marmara Gemisi’ne İsrail’in yaptığı baskınla tanıdı. Türkiye’nin günlerce tartıştığı meselenin birinci aktörü oydu. İHH Başkanı Bülent Yıldırım...

Yıldırım olay sonrasında İsrailli sorgucuların kendisine “MOSSAD ajanı gazeteciler” in listesini verdiğini söyledi. Herkes “İHH Başkanı’na İsrailli yetkililer neden böyle bir liste versin, bu ne yakınlık” sorgulamasına girişince geri adım attı. “Yanlış anlaşıldım” diyerek vazgeçti... Ancak biz size Bülent Yıldırım ile İslamcı camiada çok konuşulan bir iddiayı gündeme getirelim.

CAHAR DUDAYEV
Cahar Dudayev, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından Ekim 1991’de yapılan seçimlerde Çeçenistan Cumhurbaşkanı seçildi. Çeçenistan, Dudayev önderliğinde bağımsızlığını da ilan ediyordu. Ancak Rusya bu kararı tanımıyordu. 1991 ile 1994 arasında iki yönetim arasında itişme yaşandı.

1994 Aralık ayında ise Rusya Çeçenistan’a büyük bir askeri operasyon gerçekleştirdi. Boris Yeltsin, hızla çözülen Rusya’da yeniden güçlü bir iktidar arayışına girmişti. Çeçenistan’da otorite sağlayarak hem Rusya’nın diğer özerk bölgelerine mesaj veriyor hem de Çeçenistan’dan geçen Bakü petrol boru hattını kontol altına almak istiyordu.

Dudayev, operasyonun başlamasının ardından Başkanlık Sarayı’nı terk etti. Eski bir Kızılordu generali olan Dudayev direnişe başladı. 20 Ocak 1995’de Başkanlık Sarayı’na Rusya bayrağı çekilirken direniş devam ediyordu. Çatışmalar kısa sürede tüm Çeçenistan’a yayıldı. Bu tarihlerde Rusya ile ABD arasında Clinton ve Yeltsin öncülüğünde yeni bir uzlaşma arayışı başladı. Rusya’nın Batı’ya açılışı Yeltsin öncülüğünde gerçekleşecekti. Bunun için Batı’nın da Yeltsin’e bir iktidar hediye etmesi gerekiyordu. Elbette iktidarın yolu Çeçen direnişinin bitirilmesinden geçiyordu.

İHH’NIN KURULUŞU
O yıllarda Türkiye’de bulunan İslamcı hareket Çeçenistan’a büyük ilgi duyuyordu. Milli Görüş saflarından Çeçenistan’a savaşmaya gidenler dahi vardı. Bosna’nın ardından yeni bir cihad ruhu oluşmuştu.

Bosna’da bir araya gelen İslamcı kesim, Çeçenistan ile başlayan süreçte 1995’te artık kendilerini kurumsallaştırmaya karar verdiler. 1995’te İHH’yı kurdular. İHH, bir yardım örgütü gibi değil adeta bir siyasi parti gibi çalışıyordu. İslamcı kesimin olduğu her yere koşuyordu. İHH’nın kuruluşunu gerçekleştirenler, bir tür sol-İslam romantizmini benimsemişlerdi. pek çoğu şeriat düzenini savunmalarına rağmen, neoliberalizme de eleştiride bulunuyorlardı.

DUDAYEV NASIL ÖLDÜ
Peki Dudayev nasıl öldü? Başka bir şekilde Çeçen direnişi nasıl bastırıldı?

ABD’den, Çeçen hareketine sempatiyle bakan Türkiye’ye o yıllarda bir uydu telefonu geldi. Bu uydu telefonu Dudayev’e güvendiği Türkiyeli isimler tarafından hediye edildi. Dudayev görüşmelerini bu telefonla yapıyordu.

20 Nisan günü Yeltsin ile Clinton Çeçenistan gündemli bir görüşme gerçekleştirdiler. Görüşmenin ertesi günü, 21 Nisan 1996’da, ABD, Rusya’ya Dudayev’in kullandığı uydu telefonundan koordinatlarını verdi. Birkaç dakika içinde Rusya, Dudayev’in bulunduğu noktayı bombaladı. Dudayev, bu bombalamada hayatını kaybetti. Kısa süre sonra ise Çeçen direnişi bitirildi. Suikastten birkaç ay sonra Rusya ile yeni Çeçen yönetimi uzlaştı.

KİM HEDİYE ETTİ
Peki bu telefonu Dudayev’e kim hediye etmişti. Uzun yıllar boyunca bu suikast sebebiyle dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan suçlandı. ABD’den gelen telefonu Erbakan’ın Dudayev’e hediye ettiği söylendi. Gazeteci Çetin Ağaşe,”Avrusya-Bir Gazeteci’nin Çeçenistan ve Azerbaycan Notları” kitabında Dudayev’e giden telefondan ötürü Erbakan’ı sorumlu tutuyordu. Ağaşe şunları yazıyordu: “Dudayev sürekli dağlık ve kırsal alanda bulunduğu için haberleşme olanakları kısıtlıydı. Bir gün dönemin MİT müsteşarı Şenkal Atasagun elinde bir bond çantayla başbakanlığa gelip bu çantanın içindeki nec marka uydu telefonunu Erbakan'a verir. Erbakan da olaylardan habersiz bu telefonu tez elden Dudayev'e ulaştırır. Dudayev bu telefonla görüşmeye başlar bir gün Çeçenistan'ın ufak bir yerleşim yerinde bu telefonla görüşme yaparken Rusların nokta atışı bomba saldırısıyla öldürülür.”

İslamcı pek çok isim ise Erbakan’ın olaydan habersiz olduğunu söylerken suikastten Şenkal Atasagun’u sorumlu tutuyordu.

Erbakan’ın telefonu Dudayev’e kendi eliyle vermediği bilindiğine göre telefon Dudayev’e nasıl ulaşmıştı?

Cahar Dudayev’in eşi Dudayev’e telefonu Türk solcularının verdiğini iddia ediyordu. Oysa Cahar Dudayev’in Türk sol örgütleri ile bir ilişkisi yoktu. Belli ki Bayan Dudayev, eşinin dostlarını solcu sanıyordu.

BÜLENT YILDIRIM
ABD’den Türkiye’ye oradan da Dudayev’e giden ve Dudayev’in ölümüne neden olan telefonu Dudayev’e kimin hediye ettiğini soruşturduk. İddialara göre bu telefonu Dudayev’e hediye eden isim o yıllarda Çeçenler’e yardım eden aktivist hareketinin öncüsü ve İHH kurucusu Bülent Yıldırım idi. Yıldırım’ın hediye ettiği telefonu, ABD takip ediyor ve verdiği sinyallerden an be an Dudayev’in yerinden haberdar oluyordu. Nihayetinde bu koordinatlar sonunda Rusya ile ilişkiler için Rusya’ya veriliyordu.

İddialar böyle...

Elbette MOSSAD’ın kendisine istihbaratçı gazetelerin listesini verdiğini söyleyen Yıldırım’ın önce bu iddiaları yanıtlaması gerekiyor. Bu telefon Dudayev’e nasıl ulaştı?

Dudayev’e telefonu veren “solcu” isim kimdi? Dudayev’in eşi Bayan Dudayev belki de geçtiğimiz günlerde devrimci solcu müzik grubu Grup Yorum konserine giden Bülent Yıldırım’ı “solcu” sanıyordu.

Bu fotoğraf ilk kez ortaya çıktı

(Kaynak: soL) Paris’in eteklerinde Nazi askerlerinin Fransız direnişçileri kurşuna dizdikleri bir anın fotoğrafları ortaya çıktı. Fotoğraflar, 21 Şubat 1941’de, işbirlikçi hükümetin de katkısıyla Naziler’in Fransa’yı işgalinden birkaç ay sonra, Mont-Valerien kalesinde, çalıların arkasında gizlenen bir Alman askeri tarafından çekildi.

O dönemde “düşmanın karşı-propaganda için kullanabileceği” gerekçesiyle fotoğraf çekmek yasaktı.

Mont-Valerien, binden fazla Fransız direnişçinin kurşuna dizilmesiyle bilinen bir yer. Bugün de Mont-Valerien’de Fransız direnişçilerinin anısına dikilmiş bir anıt yer almakta.

Yeni ortaya çıkan ve Mont-Valerian kalesinde sergiye konulan fotoğraflar çekildiği sırada Fransız direnişçiler hem Nazi işgalcilerine, hem de işbirlikçi Vichy hükümetine karşı savaşıyorlardı. Dört yıllık işgalin ve direnişin ardından, 1944 Ağustos’unda, ülkelerini kurtardılar.

Naziler, yakaladıkları direnişçileri kamyonlarla Paris’in batısındaki bu kaleye getiriyorlar ve idam etmeden önce bir mabette tutuyorlardı. Mabedin duvarlarında bazı direnişçilerin kazımış oldukları mesajlar, yakın zamanda restore edildi.

Naziler erkek direnişçileri açıklıktaki tahta direklere bağlıyor ve kurşuna diziyorlardı. Kadınlar ise genellikle Almanya’ya gönderiliyor ve kafaları kesiliyordu.

Bu fotoğrafı, açıklığa getirilen esirlere motorsikletle eşlik eden Alman askerlerinden Clemens Ruter çekti. Ruter, kimseye bundan söz etmemişti. Fotoğraf, 40 yıl boyunca Ruter’in Minox marka fotoğraf makinesinde saklı kaldı.

Katolik inancına sahip Ruter, ölümünden kısa süre önce hacca gittiği sırada bir başka hacıya fotoğraflardan bahsetti. Bu kişi, fotoğrafların negatiflerini çıkardı. Ancak fotoğraf bir süre daha kamuoyunun bilgisine açılmadı.

Ta ki, Fransa’nın ünlü Nazi-avcısı Serge Klarsfield fotoğrafların varlığından haberdar oluncaya kadar. Klarsfield, fotoğrafta idam edilenlerin, Paris’te Ermeni şair Missak Manukyan’ın liderlik ettiği bir direniş hücresinden partizanlar olduğunu duyurdu.

Missak Manukyan, 1906 Adıyaman doğumluydu. Birinci Dünya Savaşı’nda babasını yitirince önce Suriye’ye, ardından Fransa’ya gitti. Burada fabrikalarda işçi olarak çalışırken Komünist Parti’ye katıldı.

Manukyan, savaş başlayınca önce Göçmen İşçiler isimli silahlı örgütün Ermeni kolunun başına geçti, ardından FTP-MOI direniş örgütünün liderlerinden oldu. 28 Eylül 1943’te SS Generali Julius Ritter’i, Manukyan’ın grubu öldürdü. Suikast büyük ses getirdi.

Bu fotoğraftaki infazların yapıldığı sırada Manukyan henüz yakalanmamıştı. Ancak Manukyan da 22 yoldaşıyla beraber 1944’te Naziler’in eline düştü. Gruptaki 21 erkek günler süren işkencenin ardından kurşuna dizilirken, tek kadın olan Olga Bancic Stuttgart’a gönderilerek giyotinle öldürüldü.

Naziler’in Manukyan’ı suçlamak üzere Paris sokaklarına astıkları afişte şöyle yazıyordu: “Manukyan, Ermeni, çete lideri, 56 saldırı, 150 ölü, 600 yaralı.”

18 Haziran 2010 Cuma

Aşk Mönüsü / Nâzım Hikmet


sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin
sen ülkemin yaz geceleri gibisin
saadetten haber getiren atlı kapını çaldığında
beni unutma

ah! saklı gülüm
sen hem zor hem güzelsin
şiirlerimin ılıklığında açılmalısın
sana burada veriyorum hayata ayrılan buseyi
sen memleketim kadar güzelsin
ve güzel kal

15 Haziran 2010 Salı

‘84 ÖO ve Mehmet Fatih Öktülmüş

"Yaşayalım ya da ölelim, devrimin ilerlemesi durmayacaktır. Ölümümüz devrime kan olacaktır."

Abdullah MERAL (Devrimci Sol tutsağı), 14 Haziran 1984, Ölüm Orucu’nun 63. günü ÖLÜMSÜZLEŞTİ.

Haydar BAŞBAĞ (Devrimci Sol tutsağı), 17 Haziran 1984, Ölüm Orucu’nun 67. günü ÖLÜMSÜZLEŞTİ.

Mehmet Fatih ÖKTÜLMÜŞ (TİKB MK üyesi), 17 Haziran 1984, Ölüm Orucu’nun 67. günü ÖLÜMSÜZLEŞTİ.

Hasan TELCİ (Devrimci Sol tutsağı), 24 Haziran 1984, Ölüm Orucu’nun 74. günü ÖLÜMSÜZLEŞTİ.

Her direnişin, her eylemin hedefleri vardır. Bu hedefler taleplerde kristalize olur. ÖO’nun da talepleri vardı. Ama taleplerden de öte daha büyük, daha derin bir anlam saklıydı onda; çünkü o siyasi bir kapışmaydı, bir irade savaşıydı.

1) Cezaevlerindeki işkence ve her türlü baskıya, “askerileştirme” politikasına, en doğal haklarımızın gaspına doğru uzanan hak kısıtlamalarına son verilmelidir. Bu kapsamda cezaevlerinde saldırı operasyonlarına son verilmeli, hiçbir gerekçe ile dayak atılmamalıdır. Uygulanagelen hücre ve tecrit cezasına, cezaevi girişlerinde atılan kapıaltı dayaklarına son verilmelidir. Soyma biçimindeki onur kırıcı üst aramalarına, saç kesmeye, aramalarda her şeyin tarumar edilmesine son verilmelidir. Arkadan kelepçe vurulması kaldırılmalıdır. İşkence ve baskı yapan erler görevlerinden alınmalıdır.

Bu kapsamda insanın normal yaşantısını sürdürmesini yok edici, insanca yaşama ve savunma hakkımızın gaspına varana hak kısıtlamalarına son verilmeli, hiçbir koşulda bu hakkımız çiğnenmemelidir. Havalandırma, ziyaret, avukat, gazete, kitap, dergi, beslenme ve sağlık haklarımız verilmeli, mahkemeye götürülen dilekçe ve savunmalara, savunma için gerekli dokümanlara ve avukatların getirdiği belgelere cezaevi görevlilerince el konulmamalıdır.

2) Tek tip elbise uygulaması (TTE kaldırılmalı, sivil elbiselerimiz geri verilmelidir. Hiçbir koşulda tek tip elbiseyi kabul ettirmek için dayak ve yaşam koşullarını yok edici hak gaspları uygulanmamalıdır.

3) Askeri cezaevlerindeki tutukluları “er” sayan yasa ve yönergeler kaldırılmalı ve siyasi tutuklu olduğumuz kabul edilmelidir.

4) İşkencelere ve cezaevlerinden şubeye alınmalara son verilmeli, buna olanak sağlayan 1439 sayılı yasa değiştirilmeli ve idamlar önlenmelidir.

5) Cezaevi idaresi seçtiğimiz temsilcileri tanımalıdır.

6) Piyasada serbestçe satılan her tür yayın cezaevine alınmalıdır.

7) Hücre statüsü kaldırılmalı ve hücre kapıları açık tutulmalıdır.

8) Radyo ve TV serbest bırakılsın.

9) Çok kısıtlı olan havalandırma süreleri uzatılsın.

10) Aynı davadan yargılanan tutuklular isterlerse bir araya gelebilsinler.

11) Tahliye olan arkadaşların tekrar Siyasi Şube’ye götürülerek sorguya çekilmesine son verilsin. Tahliyeler anında ve şubeye götürülmeden yapılsın.

12) Yemeklerdeki bilinçli kısıtlamalara son verilsin.

13) Ziyaret ve avukat görüşlerinin süresi uzatılsın. Ziyarette yakın akraba kısıtlaması kaldırılsın, bayram günleri açık görüş imkanı tanınsın. Ziyaretçilerin getirdiği ilaç ve yiyecekler içeri alınsın.

14) Avukatlarımızla yaptığımız görüşmeler dinlenmesin.

15) Düzenli muayene ve tedavi koşulları sağlansın.

16) Mektuplaşmalarımızda konulan kısıtlamalar kaldırılsın ve mektuplarımız düzenli olarak verilsin. / (17 Mart 1984)

İSTANBUL SYNT. KOMUTANLIĞI 3 NO’LU ASKERİ MAHKEME BAŞKANLIĞINA SON SÖZLERİMİ BİR KEZ DAHA HAYKIRIYORUM!*
Mahkemenizde dava konusu olan TİKB davasında son sözlerimden ötürü ikinci kez yargılanmaktayım. TİKB davasında karar öncesinde mahkemede söylediğim son sözler, aynı davadaki savunmamın 124-125. sayfalarında yer alan son kısmıdır. Ve bu savunmamdan ötürü de I No’lu Askeri Mahkeme’de yargılanmaktayım. Ayrıca aynı mahkemede verdiğimiz dilekçeler de dava edilmiş ve I No’lu Mahkeme’de diğer davayla birleştirilmiştir. Mahkemenizde görülen aynı içerikli bu davanın da söz konusu diğer davalarla birleştirilmesi uygun olacaktır.

TİKB Davası sırasında verdiğimiz dilekçe ve savunmalar nedeniyle açılan davaların bir benzeri olan bu dava da, hem savunma hakkımızın önlenmesi ve hem de yaptığımız siyasi savunmaya saldırı amacı taşımaktadır. Savunmalarımızda söylediğimiz sözlerden ötürü cezalandırılma istemi, savunma hakkımıza açık bir saldırı, bizlere gözdağıdır. Aslında faşist yargılama sisteminde alışılagelmiş bir uygulamadır bu. Askeri faşist cuntanın askeri mahkemeleri olan faşist sıkıyönetim mahkemelerinde savunmaya yer yoktur. Hele bu mahkemelerin faşist rejimin eleştiri ve teşhirine tahammülleri hiç yoktur. Siyasi savunma yapanlar ya salondan dipçikle çıkartılır ya da savunmaları ellerinden zorla alınır.

Poliste işkenceyle başlayan savunma hakkına saldırı ve engelleme, cezaevlerinde ve mahremedeki duruşmalarda da sürdürüldü. Cezaevlerindeki siyasi varlığımıza yönelik işkence ve saldırıların yanı sıra, dava dosyası ve fotokopilerine, savunma notlarımıza ve dilekçelerimize el konulmuş, bir daha da iade edilmemiştir. Savunmamıza kaynak olacak kitaplar verilmemiş, bazıları ise elimizden alınmıştır. Duruşmalar sırasında sorgularımız engellenmi, savunma aşaması da dahil tüm mahkeme boyunca savunma yapmamıza fırsat tanınmamış, bu yoldaki çabalarımız ise duruşmalardan atılmakla sonuçlanmıştır. Savunmamıza temel teşkil eden suç duyurularımız ve taleplerimiz sürekli hasıraltı edilmiş ya da reddedilmiştir. Dava siyasi bir dava olmasına karşın, siyasi hesaplaşmadan korkulmuştur. Tekyanlı eylem iddiası, suçlamanın temeli olmuştur. Faşist yargılamada savunmanın olmadığı, bu davada bir kere daha görülmüştür.

Buna rağmen TİKB Davası’nda yargılanan komünist ve devrimciler cuntanın oyununu bozarak mahkemeyi faşizmin değil, devrimin kürsüsü yapmışlardır. Faşizmle olan ideolojik siyasal çarpışma her duruşma tekrarlanmış, askeri faşist cunta her yönüyle teşhir edilmeye çalışılmış, halk düşmanı yüzü açığa çıkarılmıştır.

TİKB Davası sanıkları faşizmi yargılayan ve suçlayan konuma geçince siyasi hesaplaşmadan kaçan faşist cunta, yeni davalarla gözdağı vererek bizleri sindirmeye çalışmaktadır. Ancak bizlerin komünist olduğu unutulmaktadır. Pahası ne olursa olsun düşüncelerimizi açıklamak ve savunmaktan hiçbir faşist yasa bizi alıkoyamaz. Hiçbir faşist yasa onların kavranmasının ve maddi bir güç olmasının önüne set çekemez. Bugün mahkeme salonlarında yankılanan sesimiz, fabrikalarda, tarlalarda, okullarda, zulüm ve sömürünün olduğu her yerde giderek büyüyecek askeri faşist cuntanın burçlarında bir top mermisi gibi patlayacaktır. Çünkü, Marksizm-Leninizm yenilmezdir. Çünkü o, tarihin gördüğü en devrimci sınıfın bilimidir. Baskı, tehdit, işkence, idam sehpaları karşısında zaferden zafere koşturan silahımızdır bizim. Çürümüş düzeninizi, faşist diktatörlüğünüzü yerle bir edecek, işçilerin köylülerin devrimci diktatörlüğünü kuracak yegane güçtür o.

Halkımızın yüzlerce kızı ve oğlunun uğruna ölüme gittikleri yüce davamızı bir kere daha savunmaktan onur duyuyorum. Ve “son sözlerimi” bir kez daha haykırıyorum:

Biz proletarya ve halkın yüce davası, devrim, sosyalizm ve sınıfsız komünist toplum için mücadele eden komünistleriz.

Sizler, köhnemiş bir dünyanın, emperyalistlerin, işbirlikçi tekelci kapitalistlerin ve toprak ağalarının uşaklarısınız.

Onlar adına bizi yargılayıp ölüm fermanı çıkartmaya çalışıyorsunuz. Vereceğiniz karar bizi bağlamayacaktır.

Biz yaşayalım ya da ölelim; TİKB yaşayacak, proletarya ve halkın özgürlük, bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm ve sınıfsız komünist toplum için yürüttüğü mücadeleye önderlik edecektir.

Yaşayalım ya da ölelim, devrimin ilerlemesi durmayacaktır. Ölümümüz devrime kan olacaktır.

TİKB yaşayacak ve onun uğrunda mücadele ettiği ilkeler ve yüce komünizm ideali ergeç gerçekleşecek, proletarya ve halkların dünyasına egemen olacaktır.

- KAHROLSUN FAŞİST DİKTATÖRLÜK!
- YAŞASIN TÜRKİYE İHTİLALCİ KOMÜNİSTLER BİRLİĞİ!


16.2.1983
Mehmet Fatih Öktülmüş


* Mehmet Fatih ÖKTÜLMÜŞ’ün, son sözlerinden ötürü ikinci kez yargılandığı mahkemede yaptığı ’savunma’dır. (Yargılayan Savunma)

14 Haziran 2010 Pazartesi

Che'nin izinde. .

Doğumunun 82'nci yılında Arjantinli, Kübalı, Bolivyalı, Afrikalı devrimciyi, dünya halklarının yürekli evladı Ernesto Che Guevara'yı anıyoruz.

14 Haziran 1928'de Arjantin'de doğduğunda, kaderini dünyanın tüm halklarıyla birleştirecek rotayı herhalde kimse tahmin edemezdi. Onu ülkesinden öteye, önce Latin Amerika, sonra da tüm dünyaya bağlayacak olan bir arkadaşıyla üzerine atlayıp sınırları aştığı motorsikleti değil, yoluna baş koyduğu devrimci mücadele oldu.

Gözünü budaktan sakınmadan, nerede ezilenlerin mücadelesi varsa elinden geleni yapmak üzere harekete geçen Ernesto Guevara, ya da Arjantin aksanlı konuşmasıyla dalga geçen Kübalı yoldaşlarının dediği gibi Che, en fazla umudu temsil etti kendinden sonra gelen devrimci kuşaklar için... Elinde tüfeğiyle Sierra Maestra'da Batista ordularına karşı çarpışan yiğit doktor, merakı bitmeyen bir kitap kurduydu... Teoriyle ilgilendi, fırsat buldukça her konuda görüşlerini kağıda aktardı.

Tüm yaşamıyla, dünya halklarının kalbinde değişmez bir yer kazandı Che, Bolivya'da ABD destekli ordunun kurşunlarıyla can verinceye kadar süren yaşamıyla...

12 Haziran 2010 Cumartesi

Bir dönem Filistin saflarında mücadele eden Türkiyeli sosyalistlerden ortak açıklama

Türkiyeli sosyalistlerden ortak açıklama başlıklı metin önerileriniz de değerlendirilerek son halini aldı. İmza atanlar artıyor. Ancak artık metni kamuoyu ve basınla açıklama zamanı geldi. Bu gün metin basına yollanacak. Sizden de katkı bekliyoruz. Açıklamayı çevrenize, kişi ve kurumlara, basına iletmeniz dileğiyle.

Not: İsimler metnin sonuna alfabetik sıraya göre yazıldı. Cezaevinde olan Ergün Adaklı’nın imzası yakınları aracılığıyla alındı. Bu metin, bir dönem Filistin kamplarında kalan tüm devrimcilerin imzasına açıktır.

BİR DÖNEM FİLİSTİN SAFLARINDA MÜCADELE EDEN TÜRKİYELİ SOSYALİSTLERDEN ORTAK AÇIKLAMA
"Dilsiz kalabalıklarda büyür yalnızlığımız/ Postal sesleri boğar türkülerimizi / Bir gecede büyüyen Filistinli çocuklar / İntifada biçer mayın tarlalarında / Kutsal topraklar utanır / Biz utanırız çaresizliğimizden / Sınırları zorlarız/ Taş doldurup ceplerimize..." (Adil Okay)

Biz, İsrail'e karşı savaş sürecinde, Lübnan'da Filistin kamplarında kalan 68'li ve 78'li devrimciler, son olaylar hakkında ortak bir bildirge yayınlamayı uygun gördük. Zira İsrail'in, İHH'nin insani yardım taşıyan gemi konvoyuna düzenlediği saldırıda dokuz insanın ölmesi üzerine başlayan tartışmada "at izi ile it izi" birbirine karıştı ve 1970'ten itibaren Filistin kamplarında, İsrail'e karşı savaşta hayatını kaybeden yoldaşlarımızın kemikleri sızlamaya baladı. Öncelikle altını çizelim ki, İsrail'in yardım gemisine saldırması bir haydut politikasıdır. Bu politika da yeni değildir. Bir dönem Filistin kamplarında sayısı bini geçen biz, bunu yıllar önce etimiz ve kemiğimizle yaşamıştık.

Gazze katliamından sonra başbakan Erdoğan'ın 'one minute' çıkışı Arap aleminde sempatiyle karşılanmıştı. Ancak bu çıkıştan hemen sonra AKP hükümeti, İsrail'den Heron uçakları satın almış, askeri tatbikatlara, pilot eğitimine ve tankların modernizasyonuna devam etmiş, samimiyetsiz olduğunu göstermişti. Dokuz yardım görevlisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının İsrail tarafından alçakça katledilmesinden sonra İsrail'e karşı laf var ama ciddi bir yaptırım yok. AKP yaklaşan seçimlerde halkın dini duygularını istismar edip oy toplamaya çalışıyor. Bu gün bir kez daha kapitalist kampın 'demokrasi ve insan hakları' savunusunun göreceli ve ikiyüzlü olduğunu görmekteyiz. Bu ikiyüzlülüğe Türkiye de uzun yıllar ortak olmuştur. Paranın hükümranlığının yaşandığı kapitalist dünyada, ticari ilişkiler ön plandadır. Bu güne kadar İsrail tercihinin bir nedeni de budur. İsrail 1948, 1967, 1982 ve en son Gazze işgalinde de benzer katliamlar gerçekleştirmiş, işgali BM kararlarına rağmen sürdürmüştür. Bu insanlık dramına ve İsrail'in işlediği insanlık suçlarına rağmen, Türkiye, İsrail'le ilişkilerinde ABD'nin dümen suyundan gitmiş, 'din kardeşlerinin' trajedisini görmezden gelmişti. Şurası açıktır ki: AKP hükümeti İnsan hakları konusunda ders veremeyecek kadar sabıkalıdır. Filistin halkına yönelik katliamlardan, İsrail kadar sorumlu tutulması gereken ABD, 'Mavi Marmara katliamı'nı kınamayarak, 'siyonizm-emperyalizm işbirliğini kutsamıştır.

Mavi Marmara gemisine saldırıdan sonra yaralılara kelepçe takan İsrail'in bu insanlık dışı uygulaması yeni değildir. Bir zamanlar Filistin kamplarında İsrail'e karşı saf tutan dünya devrimcileri vardı. Solun parametrelerinden biri olan, 'mazlum halkların yanında yer almak' şiarını hayata geçiren sosyalistlerden birçoğu 1973'te ve 1982'de İsrail'in saldırıları sonucu katledilmiş, onlarcası da esir düşmüştü. Yaralı yakalanan arkadaşlarımız da sadece kelepçelenmemiş aynı zamanda işkence görmüşlerdi. Bu gün Türkiye'deki bazı grupların, İsrail karşıtı gösterileri Musevi karşıtlığına dönüşmeye başlamıştır. İşte aramızdaki fark budur. Bizim Musevilerle sorunumuz yoktur. Bizim Siyonist-işgalci İsrail devleti ile kavgamız vardır.

Buradan bir kez daha ilan ediyoruz ki, biz aşağıda adları yazılı 68'li ve 78'li Türkiyeli devrimciler olarak, Filistin'in kurtuluşu için İsrail'e karşı mücadelede yer aldığımızdan dolayı onur duyuyoruz. Biz, Sadece Gazze'de, Batı Şeria'da yaşayan Filistinlilerin değil, Lübnan, Suriye ve Ürdün mülteci kamplarında yaşayanlar dâhil olmak üzere tüm Filistin halkının dostuyuz. Filistin sorunu sadece Gazze ablukası değildir. Sorunun çözümü için İsrail 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilmeli ve bağımsız Filistin devleti kurulmalıdır. Bunun için AKP hükümetine sesleniyoruz: İsrail ile olan tüm ilişkiler kesilsin. ABD ve İsrail ile stratejik ortaklığa son verilsin.

İletişim: Hasan Mantıcı. Tel: 05334395114
filistinicinsosyalistler@hotmail.com

İlk imzacılar: A. Eyüp Yasin, A. Keskin, Abdullah Dereli, Adil Okay, Ahmet Yolal, Bekir Reyhan, Bereket Kar, Celal Özcan, Erdoğan Ahmet, Ergun Adaklı, Enis Kalaycı, Faik Bulut, Fatma İrier, Gazi Eke, Hasan Mantıcı, Hüseyin Pirro, M. Kelleci, Mustafa Yalçıner, Şentürk İnci, Temel Demirer, Teslim Töre, Yasin Dursun...

İHH'nın yeni adı? / Ali Gülen

Adının açılımı almanca olan İnsani Yardım Vakfı (Internationale Humanitaere Hilfsorganisation) ile Almanya’daki aynı isimdeki IHH e.V.’yu karşılaştırdık ya, kafalar karıştı. Okurun ve vatandaşın kafası net de, kafayı karıştıran iki IHH’nın yetkilileri oldu. Bu kafa karışıklığının ardında ise, daha yüksek idealler yatıyor. Bu idealler, Filistin, aç Müslümanlar filan değildir... Bu idealler, gelen paranın bir şekilde paylaşımıdır. Bu nedenle, “Bizim birbirimizle ilgimiz yok” iddiasıyla ortaya çıkan iki IHH, birbirine karşı isim hakkı davası açmaz... Aynı ismi kullanırlar, kardeşçe...

ALMANYA’DA WEFA’YI KURDU
Şimdi sırayla gidelim...

IHH Almanya, Alman adli makamları tarafından sıkı takip altındadır. Bir yıl önceki Milli Görüş baskınlarıyla sarsılmaktadır. Haklarında ne tür belgelerin çıkacağı, yakında başlayacak olan duruşmalarda ortaya dökülecektir. Avrupa ülkelerinin resmi raporları, bunları radikal- islamcı örgütlerle bağlantılı görmektedir.

Pek fazla seslerinin çıkmamasının tek nedeni budur...

Yoksa onların gemileri çoktan hazırdı...

Türkiye IHH ise, AKP sayesinde midir bilinmez, HAMAS’la birlikte rahatlıkla çalışabilmekte ve istediği gibi at oynatmaktadır. Ve o IHH, bir süre önce Almanya’daki IHH ile görüş ayrılığına düşmesi sonucu, Almanya’da WEFA e.V.’yu (e.V.: Kamuya yararlı dernek) kurmuştur.
WEFA, Türkiye’deki IHH’nın Almanya’daki koludur.

Türkiye’deki IHH ile birlikte çalışır. Çeşitli ülkelere yapılacak yardımları birlikte organize ederler... Hatta son Afganistan operasyonu sırasındaki uçak kazasında, bir IHH’cı ile bir WEFA’cı birlikte can vermişti.

WEFA İnsani Yardim Organizasyonu Yönetim Kurulu üyesi Bahattin Yıldız ile Türkiye IHH İnsani Yardım Vakfı Asya Sorumlusu Faruk Aktaş’tı bunlar... Bildiğimiz kadarıyla bu ikisi için “şehitlik” tartışması filan yapılmadı.

ADIM ADIM YOĞUN İSLAMCI FAALİYET
Türkiye’de seçimlerin yaklaştığı anlamak için, asıl böyle durumlara bakmak gerekiyor. 1990’lı yılların ilk yarısından itibaren “islamı kullanan” örgütler, her seçim öncesi yoğun faaliyetler içine girer..

İlk adım insanların yardım duygularını körüklemektir. İkinci adım, bu körüklemekle birlikte nakti veya ayni yardımların akmasını sağlamaktır. Üçüncü adım, bu yardımların kullanıldığını, kendilerine ait yayın organları ile halka göstermek ve tekrar tekrar aktarmaktır. Dördüncü adım, yardımların katlanarak gelmesini sağlamaktır.

Nihai amaç, belirli bir siyaseti desteklemektir.

Deniz Feneri’nde de aynen böyle olmuştur...

Milli Görüş’ün yardım organizasyonlarında da... İstanbul’daki IHH’nın, yurt dışındaki IHH bağlantıları ile alt kuruluşlarının da bu amaçla incelenmesi gerekir.

Ne kadar para toplandığı, bunların ne kadarının yardıma gittiği, ne kadarının amaç dışı kullanıldığı, ne kadarının belli bir siyasete destek için aktarıldığı tespit edilmelidir. Türkiye’deki IHH’nın Gazze Seferi bu gözle okunmalı...

Sefer ne kadar gündeme oturursa, o derece akacak yardım büyük olurdu. Hatta bu uğurda, insanlara “şehitlik duygusu” bile aşılanabilirdi. Çünkü ne de olsa, o payeyi verecek olanlar iktidardaydı... Öyle de oldu, insanlar açık açık ölüme götürüldü.

9 KİŞİYİ ÖLÜME GÖTÜRDÜ, HALA KONUŞUYOR
Bugün IHH Başkanı Bülent Yıldırım’ın, 9 kişiyi ölüme götürmekten, İsrail vahşetine kurban vermekten yargılanması gerekirken, kahraman gibi dolaşması, tv kanallarında akşama kadar nutuk atması tam bir hukuk faciasıdır. Destekledikleri ve destek gördükleri siyaset, aksini savunsa bile...

IHH, içindeki mevcut AKP bağıyla zaten sırıtıyor. Bir de, aklı başında bir savcının kalkıp “Hemşerim sen topladığın paraları ne yapıyorsun, hele bir hesabını ver” demesi halinde taşların yerine oturacağına inanıyoruz. Ve şunu artık çok iyi biliyoruz; Ne zamanki, islamı kendi çıkarlarına alet eden bir kısım yardım kuruluşları faaliyetlerini artırıyor, Türkiye seçim sathına giriyor...

Seçimin tarihini de, akacak ve çeşitli kanallarla belli bir siyaseti destekleyecek paranın miktarı belirleyecek. Ne kadar çok toplanırsa, seçim o kadar erken olur...

Yoksa, IHH’cılar o gemiyi boşuna almış, İsrail seferine de boşuna gönderilmiş (pardon çıkmış) olur... Şimdi anladınız mı, vehbinin kerrakesini?

KİM BU CANSUYU?
İSLAMCI kesimde son yıllarda artan, “dünyadaki fakir-fukara müslümanlara yardım merakı” bir çok oluşumun bu yöne kaymasına neden oldu. Bir dönemler “faizsiz kazanç” vaadiyle para toplayan Yeşil Sermaye örgütlerinin yerini Yeşil Yardım Örgütleri (YYÖ) aldı...

YYÖ’ler Türkiye’de yeteri kadar denetlenmediğinden artık oraya yönelmiş durumda. Avrupa idari makamlarının baskısı, bunların elden para toplayıp istedikleri gibi kullanmalarını az da olsa kısıtlıyor çünkü. Yine de bir çok örgüt ortaya çıkıyor. Islamic Relief, Cansuyu, IHH, IHH e.V., WEFA gibi... Bunların tümünün birden Milli Görüş veya Yenilikçiler kanadından olduğunu söylemek yanlış olur. Cansuyu ise başka bir cemaatin izlerini taşıyor. Ucu ABD’ye kadar uzanan...

Bir gazetenin bunu desteklemek için çırpınmasına bakınca siz de hak vereceksiniz... Yeşil Sermaye örgütlerinin ipliğinin pazara çıkması için 10 yıl gerekti. İnsani yardım kılıflı bu örgütleri ise Türk halkı daha ne kadar sırtında taşıyacak, bunu şimdilik bilemiyoruz...

Hepimiz bilirkişiyiz, yıktırmıyoruz!

EMEK SİNEMASINI YIKTIRMIYORUZ PLATFORMU
İSYANBUL KULTUR SANAT VARYETESİ
www.emeksinemasi.org www.emeksinemasi.blogspot.com

10 Haziran 2010 Perşembe

Ali Nesin destek istiyor!

Nesin Vakfı tarafından, Aziz Nesin’in oğlu Prof. Dr. Ali Nesin’in öncülüğünde hayata geçirilen Matematik Köyü, TÜBİTAK tarafından destek görmedi. Ali Nesin’in TÜBİTAK’a sunduğu, Matematik Köyü’nde gerçekleşecek lise ve üniversitelilere yönelik 7 yaz okulu projesinin 7’si de reddedildi.

İzmir Şirince’deki Matematik Köyü, 2007 yılında kuruldu ve her yıl olduğu gibi bu yıl da dünyaca ünlü matematikçileri lise ve üniversite öğrencilerle buluşturmayı amaçlıyordu.

TÜBİTAK’ın destek vermemesi üzerine, Ali Nesin bir mektupla yardım istedi.

İşte Ali Nesin’in yazdığı o mektup:

Sevgili Dostlar,
TÜBİTAK, Matematik Köyü’nde gerçekleşecek lise ve üniversitelilere yönelik 7 yaz okulu projesinin 7’sini de, yani tüm yaz okulumuzu reddetti...

Dünyanın dört bir yanından ve Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden akademisyenler, beş kuruş para almadan, üstelik yol paralarını da ceplerinden ödeyerek, araştırmalarından, tatillerinden ve ailelerinden fedakârlık yaparak gençlere ders vermek isteyecekler ve TÜBİTAK bunu reddedecek!

Hadlerine değildir! Öpüp başlarına koymaları gerekir. Eşi benzeri olmayan kalitede bir projedir çünkü.

Eğer bu işten biraz olsun anlıyorsam bu böyledir. Uygar dünyanın her yerinde her makul kurum böyle bir projeyi destekler. Aksi, çapsızlığın, düşmanlığın, cehaletin göstergesidir. Yüzlerce lise ve üniversite öğrencisi bu yaz Köyümüze, daha doğrusu kendi köylerine akın akın matematik öğrenmeye ve yapmaya gelecekler. Bu yaz da her yaz olduğu gibi üç ay boyunca Matematik Köyü cıvıl cıvıl olacak. TÜBİTAK’ın olmasa da halkımızın, sizlerin desteğiyle...

50 dolayında akademisyen liselilere 30, üniversitelilere 45 ders verecek.

Bir öğrencinin bir günlük maliyeti – Köy’ün yıllık gideri göz önüne alındığında – her şey dahil, 50 TL dolayında.

Ülkemizde bilimi desteklemekle yükümlü TÜBİTAK’a beğendiremediğimiz projemizi desteklemenizi gençler adına rica ediyoruz.

TÜBİTAK’ın desteklemeye değer görmediği projelerimizi http://matematikkoyu.org/lise2010%20(lise) http://matematikkoyu.org/tmd2010 (üniversite) web sayfalarında bulabilirsiniz.

Destekçilerimizin adını ve etkinliğimizin bir raporunu internet sitelerimizde yayımlayacağız. Gençler, matematik ve bilim adına çok teşekkür ederiz.

Ali Nesin
http://www.matematikkoyu.org/
http://www.nesinvakfi.org/

Not: Mektubun tamamına ve nasıl bağış yapılacağı bilgisine www.nesinvakfi.org sitesinden ulaşılabilir.

8 Haziran 2010 Salı

Son 'Atatürk biyografisi' üzerine

Alman tarihçinin yeni kitabı Atatürk’le ilgili bilinmeyenleri ortaya koyuyor… Alman tarihçi Klaus Kreiser’in yazdığı “Atatürk” adlı biyografi, İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Kreiser, bu farklı çalışmasında Atatürk’ü zamansal ve mekânsal bir bağlam içine oturtarak daha önceki Atatürk biyografilerinin önüne geçiyor. Meraklıları için, okunacaklar listesinde ilk sıraya konulması gereken kitapta, Atatürk’le ilgili az bilinen veya hiç bilinmeyen detaylara da yer veriliyor. İşte “Atatürk” kitabından o detayların bir bölümü:

KEMAL NEDEN KAMAL OLDU?
Cumhurbaşkanı, kendisine Atatürk soyadının verilmesinin ardından giderek artan bir yoğunlukla dilbilimsel buluşlarla uğraştı. Örneğin okul günlerinde edindiği addan pek memnun olmadığından Kemal’in Kamal’a çevrilmesini emretti. Eski Türk dillerinde ‘kamal’ sözcüğü ‘kale’ veya ‘kuşatma’ ve ‘kaya’ anlamında karşımıza çıkıyor. Kamal’ın büyük ünlü uyumuna uygun oluşunun yanı sıra bu manalar da Atatürk’ü yeni ad olarak onu seçmeye teşvik etmiş olabilir. Böylece Osmanlı olan her şeyden uzaklaşmanın bir işareti daha verilmiştir ki, buna Namık Kemal gibi ilerici bir vatansever de dahildir. Partinin ideologları da, hemen hareketi Kamalizm şeklinde adlandırmaya girişmişlerdir.

ASKERİ RÜŞDİYE’DE
HANGİ DERSTEN TAM PUAN ALAMADI?
Askeri arşiv, Mustafa Kemal’in Askeri Rüşdiye’nin dördüncü ve son sınıfında elde ettiği puanlara göre aldığı notları bir liste halinde muhafaza etmiştir: Son sınıfta bütün derslerde en yüksek notu (45 ya da 20 puan) almıştı; tek bir istisnayla: “İslam Tarihi” dersinde 45’e ulaşmasına iki puan kalmıştır. Bu talebenin 1922 yılında “Saltanat ve Hilafet” konularında Meclis’teki milletvekillerine bir saatlik bir tarih dersi vereceğini o günlerde kim bilebilirdi?

İKİ KURUŞA BİR MAŞRAPA İÇKİ
Mustafa Kemal Manastır’daki yıllarının karanlık bir yanını sonradan Hasan Reşit’e (Tankut, 1891 – 1980) şu sözlerle anlatmıştır: "Küçük yaşta öksüz kaldım. Güçbela okudum. Daha çocukken içkiye dadandık. Fakat o zamanlarda da ben çok içmedim. Devamlı içtim… Yatılı askeri okula verdiler. Annem bana günde iki kuruş gönderirdi. Okulun kapıcısı borazan çavuşluğundan emekli bir hoca idi. Bu iki kuruşu ona verirdim. Kırk parasını o alır, kırk parasıyla teneke bir maşrapa içinde içki getirirdi."

İddiaya göre öğretmenleri durumdan haberdardı. Ona ceza vermeyi düşünmediler ama mezun ederken, içki içtiğini ve bunu kimden tedarik ettiğini bildiklerini, Harp Okulu’nda buna fırsat bulamayacağını ve bu alışkanlığından vazgeçmesinin iyi olacağını söylediler.

FRANSIZCA’SINI NASIL DÜZELTTİ?
Mustafa Kemal daha Selanik’teyken çok parlak olmasa bile çalışkan bir Fransızca öğrencisiydi fakat telaffuzla hep problemi vardı. İstanbul’un cemiyet hayatına geç adım atışı yüzünden belli yerlerde “o” harfinin yerine “u” koyan Rumeli ağzından tam olarak kurtulamamıştı. Arapça imlâda o/u/ö/ü harfleri arasında ayrım yapılmazdı; bu nedenle Türkçe’nin Latin harfleriyle yazımına geçildikten sonra bir notta “okudum” yerine “Ukudum” yazdığını da görürüz.

Selanik’teki tatil günlerini Lazaristler’in College des Freres de la Salle isimli okulunda Fransızca’sını düzeltmeye çalışarak geçiriyordu. Lazaristler aslen Ortodoks Bulgarlar arasında Katolik Kilisesi’ne, “kurtarılmış ruh” kazanmayı görev edinmiş misyoner bir mezheptir. Mustafa Kemal’in tatillerinde gönüllü olarak bu okula gidip ders çalışması hiç de alışılagelmiş bir davranış biçimi değildir.

GENÇ SUBAYLARIN
ELİNDEN DÜŞÜRMEDİĞİ KİTAP
Harbiye’de Almanca dersini askerî öğrencilerin pek sevdiği Tahir Bey okuturdu. Goltz’un Das Volk in Waffen. Ein Buch über Heerwesen und Kriegsführung in unserer Zeit (1883 – Silah Altındaki Millet. Ordu ve Savaş Yönetimi Üzerine Bir Kitap) adlı kitabını yayımlandıktan hemen bir yıl sonra Türkçe’ye tercüme etmişti (Millet-i Müsellaha). Genç subaylar milleti tekrar yükseltme mücadelelerinde feyzaldıkları kitabı ellerinden düşürmüyor, onu bir Kuran gibi hatmediyorlardı. İsmet Paşa (İnönü) Edirne’de konuşlandığı dönemde eserin tercümesinden faydalanarak Almanca bilgisini geliştirmiştir. Kitabın etkisi Cumhuriyet döneminde de uzun süre devam etti. 1930 yılında basılan ve ileride ele alacağımız “Yurttaşlık Bilgisi” kitabı, Millet-i Müselleha’dan geniş alıntılar içerir.

Akaid-i Diniye ve İlm-i Ahlâk dersleri Harbiye’de başlangıçta yoktur ama 1900’den itibaren müfredatın ayrılmaz parçası haline gelirler. Askeri talebeler günde beş vakit namaz farzına mutlaka uymak mecburiyetindeydi. Padişah Ramazan’da talebelere bir iftar yemeği verirdi; bu yemekle beraber “diş kirası” olarak bir altın gelirdi.

“EĞER ŞİİRE VE RESME EMEK VERSEYDİM…”
Bir Büyükada gezisinde arkadaşı Ali Fuad’a şöyle der:
“Fuat,” dedi. “Emin ol riyaziyeye verdiğim emek kadar şiire ve resme emek verseydim, beni Mekteb-i Harbiye’nin dört duvarı arasında kapanmış bulmazdın. Mehtaplı gecelerde mektepten kaçar, buralara gelirdim. Şiir yazardım, sabahın ilk ışıkları ile de resme başlardım.”

Ancak onu bu yüzden içli bir genç adam olarak tahayyül etmek doğru olmaz. Kendi neslinin hemen hemen bütün üyeleri gibi o da ilkbahara, aşka ve vapur gezilerine bir heyecan duyuyordu. Okulun avlusundaki veya arkadaşlarının müdavimi olduğu “Deutsche Bierhalle von Zowwe” (Alman Birahanesi, Posta Caddesi, No 10) meyhanesindeki sohbetlerde Napolyon’un seferleriyle Prusya’nın dünya sahnesine çıkışından edebiyat dergisi Servet-i Fünun’un son sayılarına zahmetsizce geçilirdi. Bu çevrede şiir yazmayana tuhaf gözle bakılırdı. Arkadaş çevresinde o yıllarda hangi kitapların okunduğunu bilmek daha aydınlatıcı olurdu kuşkusuz. Ama bildiğimiz bir şey daha var: Konular daha çok kahvehane muhabbetiyle yatakhane fısıldaşması düzeyinde, ağızdan ağza dolaşıyor, gençlere ancak bölük pörçük ve çoğu kez eksik bilgi kırıntıları ulaşıyordu. (Kurtuluş Savaşı yıllarında “Kuvvetler Ayrımı” üzerine bir konuşmasında Rousseau ve Montesquieu’nün adlarını karıştırdığını hatırlatalım!) Mustafa Kemal, Harp Okulu’nun üçüncü ve son sınıfını parlak bir sekizincilikle bitirdi ve 1902’de Erkân-ı Harbiye eğitimine hak kazandı. Artık yılda sadece kırk mezun veren Harp Akademisi’ndeydi.

HİÇ UÇAĞA BİNMEDİ!
Mustafa Kemal 1910 yılında Fransız güz tatbikatlarının gözlemcisi olarak Picardie’ye gönderildi… Büyük çaplı ilk Türk tatbikatı ise –Picardie’deki gibi 60 bin askerle- Mustafa Kemal’in vatanına dönüşünden hemen sonra Trakya’nın doğusundaki Lüleburgaz’da düzenlendi. Tatbikatın daha ilk gününden iki katlı bir uçak, alçak irtifada neredeyse trajediyle nihayet bulacak bir kaza atlattı. İki kişilik mürettebat yaralanmadan indi. Muhtemelen Mustafa Kemal kazanın tanığı olmuştu, çünkü sonradan trajedinin kıyısından dönülen bu olayın üzerinde bıraktığı etkiden söz eder. Atatürk havacılığın ateşli bir teşvikçisi olsa da kendisi hiçbir zaman uçağa binmemiş ve yılmadan tren, gemi ve otomobille seyahati tercih etmiştir. 1918’den sonra hiç yurtdışına seyahat etmediğinden kimse uçuş korkusunun farkına varmamıştır.

KAHRAMANLAR
KİTABINA İLGİ…
Fransızca’yı hafif romanlar (mesela Alphonse Daudet) ve metrelerce tarih kitabı okuyacak kadar biliyordu. Paris’ten büyükçe bir kitap paketiyle döndüğünü tahmin edebiliriz. Her halükârda kütüphanesinde, pek çoğu başka dillerden tercüme edilmiş kayda değer sayıda Fransızca eser vardır. Muhtemelen çok erken bir tarihte Thomas Carlyle’ın Odin, Hz. Muhammed ve Dante’den Cromwell ve Napolyon’a uzanan Kahtamanlar (orijinali 1841) kitabını edinmişti. CArlyle’ın kitapları o yıllarda milliyetçilik fırtınası yaişayan Avrupa’da büyük bir okur kitlesi bulmuştu, dünya tarihini büyük adamların yaşam öyküleri silsilesi halinde sunuşu yalnız Türkiyeli okurları etkilemiyordu. Mustafa Kemal’in elindeki nüshanın altı çizili satırlar ve sayfa kenarlarına işlenmiş notlarla dolu olduğunu biliyoruz.

BATI MÜZİĞİNİ GERÇEKTEN SEVER MİYDİ?
Sofya, 1907 yılından beri (1914 Ocak’ta ataşemiliterliğine atanmıştı) 1000’den fazla seyirci kapasiteli şaşaalı bir operaya sahipti. Mustafa Kemal orada bugün hâlâ Bulgar müzikseverlerin iyi tanıdığı starlardan Hristina Morfova ve Stefan Makedonski’nin rol aldığı bir Carmen gösterisi izlemiştir. Cumhurbaşkanlığı zamanında 1930’lu yıllarda Sofya Tiyatrosu’nu İstanbul ve Ankara’ya davet ederek bir iade-i ziyaret imkânı yaratacaktı. Fakat Batı müziğini hakikaten çok iyi tanıyan ve seven birine dönüşmediğini eklemeliyiz. Sf 93

BULGAR GİZLİ SERVİSLERİ ONU İZLEDİ
Mustafa Kemal Sofya’da Ataşemiliter olarak görev yaparken Bulgar “servisleri”nce belli etmeden izlendiğini şüphesiz biliyordu. Sadece bu nedenle bile olsa Sofya sosyetesinde “Miti” adıyla şöhret yapmış cazibeli Dimitrina Kovaçeva’yla romantik bir aşk yaşadığı yolundaki hikâyelere pek itibar etmemek gerekir. Genç kadına kur yapmış olabilir ama evlenme teklif etmiş olması ihtimal dışıdır. Bunun için aklını kaybetmesi gerekirdi. Miti’nin babası General Kovaçev, Bulgaristan’ın Harbiye Nazırı’ydı. Ve Türk yarbay haklı olarak Bulgarlar’ın kaybettikleri İkinci Balkan Savaşı’ndan sonra Osmanlı’dan intikam yemini ettiğini düşünüyordu. Kovaçev’in askerlerinin Balkan Savaşı’nda ilerleyen Yunan ordusundan köşe bucak kaçmış olması da onun böyle bir yakınlaşmaya sıcak bakmamasının bahanesi değil, nedeni olabilirdi ancak.

Mustafa Kemal’in emin olduğumuz bir ilişkisi vardır ki, onunla 1909’da İstanbul’da tanışmış, Sofya’da ve cephe görevlerinde 1917’ye kadar mektuplaşmıştır. Madame Corinne Lütfü, Birinci Balkan Savaşı’nda şehit olan bir silah arkadaşının dul karısı ve aslen Cenovalı olup dragomanlar ve hekimler çıkartmış Levanten bir ailenin kızıydı.

PADİŞAH VAHİDEDDİN’İN
KIZIYLA EVLENECEK MİYDİ?
Mustafa Kemal 1918’de VI. Mehmed Vahideddin’e yaverlik ederken Padişah’ın üç kızından biri olan Sabiha (1894-1969) ile evlenmesinin teklif edildiği söylenir. Bir anlatıma göre, bu lütfa mazhar olan Mustafa Kemal en yakın arkadaşlarına danıştıktan sonra teklifi reddetmiştir. Hikâyenin akla yatkın olması, doğruluğuna kanıt değildir. Enver Paşa örneği, Komite liderlerini Osmanoğullarıyla akraba yapma çabalarının var olduğuna kanıttır gerçi. Hikâye aslında Cumhuriyet’ten sonra doğmuş, siyaseten uyanmış fakat kararsız bir sınıfın özlemlerini yansıtır. Bu sınıf eski hanedanla yeni Cumhuriyet Önderi’ne sadakat arasında gidip geliyordu ve aktarılan bu öykünün Osmanlı sadrazamlarının padişah kızlarıyla girdiği sayısız ilişkiye benzediğini görünüşe bakılırsa tamamen unutmuştu.

ASKERİ HİYERARŞİYE UYAR MIYDI?
Mustafa Kemal 1915 Ocakı’nda Harbiye Nazırı Vekili Talat Paşa’dan (1874-1921) Gelibolu’dan dört – beş gün uzaklıktaki Tekirdağ mıntıkasında 19. Fırka’nın komutasını üstlenme emrini alır. Çanakkale Boğazı’nın savunmasında en yüksek komuta mevkiinde Almanya’da General, Türkiye’de Mareşal Otto Liman von Sanders (Liman Paşa) vardır. Yeni kurulan 5. Ordu Liman Paşa’nın emrine verilmiştir. Mustafa Kemal’in doğrudan komutanı ise on yıl öncesinde Harbiye’nin başında bulunan Esad Paşa’ydı. Fakat askeri hiyerarşiye harfiyen uymak Mustafa Kemal’e göre değildir; kimi zaman Liman von Sanders’le Esad Paşa’yı atlayarak haberleştirği gibi, bazı hallerde de Liman’ı es geçerek doğrudan Başkumandan vekili Enver’le irtibata geçtiği görülmüştür (silahlı kuvvetler resmen padişaha bağlıydı).

ARIBURNU’NDA BİR ASKERİN
CEBİNDEN ÇIKAN NOT
Şehit olan askerlerden birinin cebinde bulunan bir kağıda göre Mustafa Kemal’in emri şöyleydi:
“Aramızda, Balkan Harbi zilletinin tekerrüründense ölmeyi tercih etmeyecek birisinin bulunacağına ihtimal vermek istemiyorum. Lâkin aramızda böyle adamlar varsa onları behemehal tutup kurşuna dizmelidir.”

CORINNE’E YAZDIĞI
MEKTUPTA YER ALMAYAN SATIRLAR…
Mustafa Kemal savaşa mola verildiği 20 Temmuz 1915 günü, çoktan şık kıyafetlerini Kızılhaç’ın hemşire önlüğüyle değiştirmiş olan Madame Corinne’e Türk alaylarının muharebe gücü hakkındaki görüşlerini yazar. Corinne ile mektuplaşmasının Türkçe baskısında aşağıdaki satırlara yer verilmemiştir. Onları Mustafa Kemal’in el yazısından, yani mektubun tıpkı basımından okuyalım:

“…Görüyorsunuz Madame, insan huzursuz ve kanlı bir hayata alışınca cennetle cehennemden söz açacak ve hatta Rabbını eleştirecek vakti bile buluyor. Madame, beni Rabbımızı eleştirerek günah işlemekten alıkoyacak kadar merhametliyseniz muharebeler arasındaki boş zamanları geçirecek başka bir meşgale tavsiye edin. Mantıklı tavsiyeleriniz gelene kadar kendimi romanlara hasretmeye karar verdim…”

“VİLLA YAPTIRACAĞINA YOL YAPTIRSAYDI”
Mustafa Kemal, Anzak saldırısının geri püskürtülmesinde oynadığı role Alman komutanların yeterince değer vermediğini düşünüyordu ve bu Liman’la (von Sanders) ilişkisinin daha da bozulmasına yol açtı. Türk tarih kitaplarına geçmiş bir hadiseye göre Mustafa Kemal bir şarapnel parçasının cebindeki köstekli saate isabet etmesi sayesinde ölümden kurtulmuştur. Daha sonra bu cep saatini Liman von Sanders’e hediye eder, Alman komutan da armalı bir köstekli saatle mukabelede bulunur. Ama bu dostane alışveriş ilişkiyi tamir etmeye yetmeyecekti.

Mustafa Kemal 30 Kasım’da Çanakkale cephesinden azlini istemeye karar verdi. Hemen akabinde Liman Paşa’nın bir eleştirisi görünüşe göre bardağı taşıran son damla olmuştur: Alman komutan Anafartalar Grubu’nun ana karargâhını gezerken ikmal yollarının kötü durumundan yakınır ve “Kemal Bey villa yerine yol yaptırsaydı daha iyi ederdi” cümlesini sarf eder. “Villa” dediği, toprağın içine kazılmış büyük bir siperliktir; ahşap dikmelerle ve taşlarla takviye edilmiştir. Bunun gereksiz bir lüks olduğu iddiası herhalde mesnetsizdi, nihayet İzzeddin (Çalışlar) anılarında tek bir günde 190 kişinin buz gibi rüzgâra maruz kalıp öldüğünü anlatır.

BİLİNMEYEN KARLSBAD GÜNLÜKLERİ
Mustafa Kemal 1918 yılının baharında üç cephede geçirdiği uzun yılların ardından nihayet ihtiyacı olan izni alarak Viyana’daki bir mütehassısa muayene ve ardından nekahet için kaplıcalara gitme imkânı bulur… Hasta, semptomlarının tedavisinden sonra şifalı sularının özellikle böbrek hastalarına iyi geldiği söylenen Karlsbad’a gönderildi.

Mustafa Kemal, Karlsbad günlerinde bir akşam yemeğinden sonra kendi vatandaşlarından oluşan topluluğa yaptığı açıklamalar sayfalar dolusu notlarla belgelenmiştir. Konuşmanın çıkış noktası yandaki dans salonunda smokinli erkeklerle Fourstep dansı yapan “gayet zarif, lâtif birkaç genç kadın”ın seyri idi.

“Benim elime büyük selahiyet ve kudret geçerse, ben toplumsal hayatımızda arzu edilen inkılâbı bir anda bir ‘coup’ ile tatbik edeceğimi zannederim. Zira ben bazıları gibi kamuoyunu, din adamlarını yavaş yavaş benin planlarım derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeye alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden ben bu kadar senelik yüksek eğitim gördükten, uygar yaşamı ve toplumu inceledikten ve hayatımı ve zamanımı özgürlüğü öğrenmeye harcadıktan sonra avam mertebesine ineyim. Onları kendi mertebeme çıkarayım, ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar…”

Kadınların örtünmesi, eğitim, çok eşlilik ve bu bağlamlarda iki cins arasındaki eşitsizlik gibi konular üzerine kapsamlı izahatlar takip eder bu konuşmayı.

“Mesela bizde, iffet ve ismet pek büyük ve sıkı kuyudata tabidir. Bir Avrupalı bu kuyudu tanımıyor (…) Onlar bizim nazarımızda tamamen ahlâksız, onlar nazarında biz tamamen vahşi. (…) Velhasıl netice: Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım. Açılsınlar, onların dimağlarını ciddi ilim ve fen bilimleri ile tezyin edelim. İffeti, sağlıklı olarak izah edelim.

Cemaat, AKP ve ABD / Fatih Yaşlı

Yeni Osmanlıcılıkla ilgili iki tezimizi yazarak başlayalım:

1. Yeni Osmanlıcılık, Türk dış politikasında bir “eksen kayması” değildir; Türkiye’nin dünya sistemine daha derin bir şekilde eklemlenmesi projesinin adıdır.

2. Yeni Osmanlıcılık, sadece bir dış politika yönelimi değildir; 1923 paradigmasının tasfiyesi ve yeni bir rejim inşası projesinin adıdır.

İlk tezi açmaya çalışalım: AKP dış politikasıyla birlikte ekseninin kaydığı iddia edilen Türkiye, halen Afganistan’daki işgal kuvvetlerinden biri olmaya ve bu ülkede etkin bir rol oynamaya devam etmektedir. Aynı Türkiye, AKP iktidarı döneminde Irak işgaline ortak olmaya çalışmış, ancak son anda yaşanan tezkere kazası nedeniyle bunu gerçekleştirememiştir. İsrail’in 2006’daki Lübnan saldırısı AKP dış politikası açısından öncelikli bir gündem maddesi olmamış, İsrail’e herhangi bir ciddi tepki verilmemiştir. Erdoğan’ın “one minute” çıkışı da, İsrail’in Gazze’de 1400 kişiyi öldürdüğü Dökme Demir operasyonu bittikten sonra gelmiş ve icraata dökülmemiştir. Dolayısıyla AKP döneminde dış politikada herhangi bir eksen kayması yoktur.

Ve ikinci tez: Osmanlı, yeni rejimin idealindeki modeldir. Kürt sorunu mu, ümmet kardeşliği ve biraz âdem-i merkeziyetçilikle çözülebilir; azınlıklar mı, çözüm Osmanlı hoşgörüsünden geçmektedir; laiklik mi, Osmanlı’nın cemaatlere yaklaşımı örnek alındığında hiçbir mesele kalmayacaktır. Yeni rejim, yeni Osmanlıcılık aracılığıyla ideolojik hegemonyasını kurmak ve kitleler nezdindeki meşruiyetini sağlamak istemektedir, bu nedenle de bir dış politika yönelimi olmanın ötesinde yeni rejimin resmi ideolojisidir karşımızdaki.

Gazze krizi ve sonrasında yaşananlar her iki tezi de doğrular niteliktedir.

AKP iktidarı, Erdoğan’ın “söylemsel şiddeti” bir yana, İsrail ile doğrudan bir cepheleşme içerisine girmemiştir. Diplomatik ilişkiler süresiz olarak kesilmemiş, askeri anlaşmalar iptal edilmemiş, İsrail’e yönelik herhangi bir yaptırıma gidilmemiştir. AKP, bölgesel güç rolünü ancak ve ancak dünya sisteminin içerisinde ve ABD emperyalizminin gölgesinde kalarak oynayabileceğini bilmektedir ve bu nedenle de yapabileceklerinin bir sınırı olduğunun farkındadır.

Dolayısıyla Gazze vesilesiyle bir eksen kaymasından söz etmek ya da AKP’yi, dünya sisteminden çıkabilecek ve emperyalist projeleri reddedecek bir siyasi özne olarak görmek son derece yanıltıcı olacaktır. Aynı şekilde, tersten bir bakış açısıyla, Erdoğan ve AKP’nin emperyalizm tarafından gözden çıkarılmış olduğunu iddia etmek için de henüz erkendir. Türkiye’de ne Erdoğan’ın ne de AKP’nin rolünü üstlenebilecek bir siyasi özne henüz bulunmamaktadır.

AKP Gazze krizini bir iç politika manevrası haline getirmeyi de başarmış durumdadır. Kılıçdaroğlu rüzgârı dindirilmiş, AKP’nin sağında kalan siyasal özneler yeniden hizaya getirilmiş, Erdoğan süreçten popülaritesini ve dolayısıyla da oylarını artırarak çıkmıştır. Anlaşılmaktadır ki İsrail şahsında somutlaştırılan bir ortak düşman figürü ile önce referanduma sonra da seçimlere gidilecek ve bir kez daha tek başına iktidar olmak hedeflenecektir.

Aynı zamanda, PKK’nın İsrail’le işbirliği içerisinde olduğu iddiaları ile birlikte açılım sürecinde kaybedilen milliyetçi-muhafazakâr oylar yeniden kazanılmaya çalışılacak, ayrıca İsrail’in Türkiye’de Ergenekon’la işbirliği yaparak ulusalcı bir darbe tezgâhlamak istediği ya da CHP-MHP koalisyonunu arzuladığı iddiaları gündeme getirilerek, muhafazakâr kitlelerin AKP’nin tek başına iktidarına ikna edilmesi amaçlanacaktır.

Bu noktada, “eğer yeni Osmanlıcılık bir ABD projesiyse ve aynı zamanda AKP iktidarının meşruiyetine hizmet ediyorsa Gülen’in açıklaması ne anlama geliyor” şeklinde bir soru sorulabilir. Sahiden de cemaatle AKP arasındaki varoluşsal ilişki biliniyorken Gülen neden AKP’yi karşısına almak hatta köprüleri atmak şeklinde anlaşılabilecek böyle bir açıklama yapmayı tercih etmiştir?

Gülen’in ve cemaatin geçmişine bakıldığında ortada herhangi bir tutarsızlık yoktur. Söz konusu olan her daim otorite ile arasını iyi tutmuş, 12 Eylül’ü de 28 Şubat’ı da desteklemiş, türban eylemlerini tasvip etmemiş, Afganistan ve Irak işgallerine sesini çıkarmamış, okullarını ABD dış politikasının gereksinimleri doğrultusunda konuşlandırmış, radikal İslami hareketlerle arasına hep mesafe koymuş bir cemaattir. Bu da cemaatin politik stratejisinin gereğidir; çünkü cemaat var olabilmesinin yolunun içerde ve dışarıda sistemin kendisine çizmiş olduğu sınırların dışına çıkmamak olduğunu bilmektedir, tabana ise sabırlı ve itidalli olmak düşmektedir, çünkü yeri ve zamanı geldiğinde iktidar olunacaktır.

Dolayısıyla ABD’nin AKP’den desteği çektiğini düşünmek kadar, cemaatin de AKP’den desteğini çektiğini düşünmek yanıltıcı olacaktır. Gazze’nin tozu dumanı arasında pek gündeme gelmeyen cemaat etkinliği Türkçe Olimpiyatları’nın devlet katında gördüğü teveccüh ve Arınç’ın Gülen’i savunan açıklamaları bu yanılgıyı ortaya koyar niteliktedir.

Gülen’e bu noktada düşen rol akil adam rolünü oynamak ve Erdoğan’ın fevriliğini dengelemektir. Çünkü Gülen sistemin yani emperyalizmin tam merkezinden bakmakta ve oradan konuşmaktadır. Bu nedenle de Ertuğrul Günay’ın “uzaktan bakınca öyle görünüyor demek ki” şeklindeki açıklaması hayli manidardır; Pensilvanya’dan bakınca sahiden de öyle görünmektedir. Zaman yazarlarından Ali Ünal’ın dünkü yazısında söylediği gibi; “Hocaefendi, daima ‘deplasman’da bulunmuş, ‘deplasmandan’ konuşmuştur ve yine böyle devam etmektedir.”

Önümüzdeki süreçte AKP-cemaat koalisyonunda da AKP-ABD ilişkilerinde de kimi çatlaklar yaşanabilir, ancak bunların kısa vadede bir kırılmaya dönüşeceğini düşünmek yanıltıcı olacaktır. Bu üçlü halen müttefiklik ilişkilerini korumaktadırlar ve korumak için çaba göstermeye de devam edeceklerdir. Bu ittifakın Türkiye solunun esas politik hasmı olduğunu ve yakın gelecekte de bu niteliğini koruyacağını unutmamak gerekmektedir.

Tasfiye sırası Erdoğan’da

Abdullah Öcalan Erdoğan’ı uyardı. Apo uyardı: Sen çözemezsen Kılıçdaroğlu çözecek...

Can Dündar Abdullah Öcalan'ın Başbakan Erdoğan'ı uyardığı mesajı kaleme aldı. İşte Can Dündar'ın o yazısı...

....

Öcalan'dan mesaj
Hafta sonu Başbakan Erdoğan Dolmabahçe’de sporculara “Kürt açılımı”nı anlatırken Abdullah Öcalan’ın avukatları da son İmralı görüşmesinin tutanaklarını deşifre ediyorlardı.

Öcalan hükümete şu mesajı vermişti: “Bu sorunu halletmezseniz üç ay sonra gidersiniz. Ayağınızın altındaki toprak kayıyor. İşte görüyorsunuz Kılıçdaroğlu geliyor. Başbakan’a diyorum ki ‘Sen çözmezsen Kılıçdaroğlu çözecek’.”

Görüşmede tehditle karışık bir uyarı da vardı: “Ben 31 Mayıs itibarıyla devreden çıktım. Dikkat edin 1 Haziran’dan itibaren savaş lobisi devreye girebilir.”

* * *

Öcalan’a göre “lobi”, son 30 yılda 4 kez devreye girmiş.

İlki Özal döneminde...
“Özal Kürt sorununu çözmeye kalkıştı; biz 93 ateşkesi ile cevap verdik. Özal’ı ortadan kaldırdılar. Yerine Çiller-Doğan Güreş ikilisini getirdiler.”

İkincisi Erbakan döneminde...
“Erbakan’la mektuplaştık. Çözüm için adım atacaktı. Karadayı da çözümden yanaydı. 95’te ateşkes ilan ettik. Ama savaş lobisi 28 Şubat’ta Erbakan’ı da tasfiye etti.”

Üçüncüsü Ecevit döneminde...
“Bu dönem de çözüm için diyaloglar oldu. 98 ateşkesini başlattık. Ama savaş lobisi baskı yaptı. Beni Suriye’den çıkardılar. Bu kez İmralı’da Genelkurmay’la görüştük. Ecevit tasfiye edilince o da kesildi.”

* * *

Bunlar doğru mu?

Özal’ın, 1993’te Çankaya’dayken önce gayri resmi olarak danışmanını, sonra da HEP’lileri Öcalan’a gönderdiği sır değil...

28 Şubat’tan 2-3 ay önce ise “örgütü dağdan indirmek için” Erbakan ile Öcalan arasında bir temas arandığını, Refah Partisi’nin Van Milletvekili Fetullah Erbaş açıklamıştı. Temasa aracı olan Cemaat-ül İslam, Suriye’ye başvurunca hükümetin iki numaralı ismi Haddam, Öcalan’ı makamına çağırıp bir teklif mektubu almış ve Ankara’ya iletmişti. Bu süreç de 28 Şubat’ta kesildi.

“İmralı görüşmeleri”ne gelince... Yakalandıktan sonra Öcalan’la görüşen TSK ve MİT yetkilileri, artık neredeyse ismen biliniyor.

Dolayısıyla Öcalan, yakın tarihi kendi perspektifinden ve abartarak anlatsa da veriler doğru...

* * *

Öcalan’a göre şimdi “4. komplo dönemi”ndeyiz.

Yani Erdoğan dönemi...

Ama bu kez farklı bir şey söylüyor: “Başbakan’a haksızlık yapmak istemem, ama ya savaş lobisinin üzerine gitmeye korkuyor ya da onunla uzlaştı.”

Sonra görüşünü netleştiriyor: “AKP, kendi Ergenekon’unu kuruyor.”

Yani?

Erdoğan tasfiye edileceğini anladı; kendi “derin devlet”ini inşaya başladı.

* * *

Bu durumda ne olur?

Öcalan, kendisinin devreden çıkmasının 3 farklı sonuç yaratabileceğini hesaplıyor:

1) Devlet, ağır saldırılarla PKK’ya ciddi kayıplar verdirebilir.

2) Karayılan, Çeçenistan’da, Kosova’da hatta KKTC’de olduğu gibi bir özerk devlet ilan edebilir.

3) Savaş uzadıkça yozlaşabilir. PKK içinde de devlette olduğu gibi kontrolsüz çeteler türeyebilir. Denetimsiz bir şiddet, yozlaşmış bir savaş gündeme gelebilir.


* * *

Başbakan sporculara ne derse desin; “açılım” dosyası kapanmışa benziyor. Yerine ne konacağı da belirsiz.

Şehit cenazeleri yeniden yoğunlaştı.

Şimdiye dek olup bitenden ders çıkarıp, olup bitebileceklere hazırlık yapmakta yarar var.

6 Haziran 2010 Pazar

'İsrail'e Boykot' çağrısını neden destekliyoruz? / Ken Loach

Türkiye’de de çalışmaları sürmekte olan İsrail’e karşı uluslararası Boykot hareketinin en ses getiren eylemlerinden biri, Ken Loach’ın Uluslararası Melbourne Festivali’nden filmini çekmesi olmuştu. Loach, bu makaleyi haklarında çıkan eleştiriler üzerine kaleme aldı. Electronic Intifada ve Alternatives International başta olmak üzere çeşitli sitelerde farklı dillerde yayınlanan makale ünlü yönetmen Ken Loach’ın yanı sıra senarist Rebecca O’Brien ve yapımcı Paul Laverty’nin de imzasını taşımaktadır.

Uluslararası Melbourne Festivali’nin bir bölümünün İsrail devleti tarafından finanse edildiğini öğrenip “Looking for Eric” adlı filmimizi festivalden çekmeye karar verdiğimizde festival yöneticisi Richard Moore’a bu kararımızı açıklayan bir bildiri gönderdik.

Maalesef, bu durum sözlerimizin saptırılmasına neden oldu ve geçtiğimiz hafta Guardian’da “Comment is free” bölümünde “bir sinemacının kişisel siyasi seçiminin bir festivalin lanetlenmesine neden olması… festivallerin temsil ettiği şeye aykırıdır” ve “Loach’ın gerekçeleri kabul edilemezdir” şeklinde ifade bulan yaklaşımla karşılaştık.

Üç sinemacı (bir yönetmen, bir yapımcı ve bir senarist) festivali boykot etme kararı almıştır. Bu karar soyut ve özel bir nedenden değil bir Filistin sivil toplum kolektifinin yapmış olduğu kültürel boykot çağrısına karşılık olarak uzun tartışmaların sonunda aldığımız bir karardır. Bu kolektif, yazarlar, sinemacılar, kültür emekçileri, insan hakları savunucuları, gazeteciler, sendikacılar, kadın örgütleri ve öğrenci örgütlenmelerinden oluşmaktadır.

Bu aşamada Moore, Filistin’in İsrail’e yönelik akademik ve kültürel boykot kampanyasının (PACBI) 2004 yılında Ramallah’ta açıklandığını ve hedefinin, nedenlerinin ve bileşenlerinin internet üzerinden kolayca ulaşılabileceğini bilmesi gerekirdi. PACBI, İsrail devletine karşı boykot, yaptırım ve cezalandırma yönünde çok daha geniş uluslararası bir hareketin parçasıdır.

Bu genişleyen uluslararası hareketi neden destekliyoruz? İsrail son 60 yılda ABD’nin de desteğiyle Birleşmiş Milletler’in, Cenevre Sözleşmesi’nin ve uluslararası hukukun sayısız kararını tam anlamıyla ihlal etmiş, aşağılamıştır. İsrail, Gazze’de geçtiğimiz dönemde yaşanan kıyımlarla daha da açık biçimde ortaya çıktığı üzere şiddet eğilimli ve hoyrat bir devlet olarak görünmektedir. Fosfor silahlarını kullanarak uluslararası hukuku bile hiçe sayabileceğini defalarca göstermiştir.

İsrail dünya kamuoyuyla dalga geçmeye devam ediyor; uzlaşmazlığının en açık örneği uluslararası mahkemenin kararına karşın 2004 yılından beri Filistin topraklarına duvar inşa etmeyi sürdürmekteki kararlılığıdır.

Peki uluslararası kamuoyu ne yapıyor? Hiçbir şey, sadece yakınıp duruyor! ABD ne yapıyor? İsrail devletine yılda 3 milyar dolarlık destek vererek onların “büyük kaygılarını” tanımaya devam ediyor. Bu süre zarfında “sahada” -film için iyi bir isim olurdu- İsrail sömürge güçleri Filistinlilerin evlerini ve topraklarını yıkarak yaşayabilir bir Filistin devleti hayalini yerle bir ediyorlar. Normal bir yaşam sürmek ve temel insan haklarından faydalanabilmek çoğu Filistinli için inanılması güç bir rüya haline gelmiş durumda.

Uluslararası hukukun yenilgisi ve İsrail devletinin cezasız kalması karşısında sıradan yurttaşlar bu boşluğu kapatmak için ellerinden gelen her şeyi yapmak zorundadır. Desmond Tutu “Apartheid’ın sonu geçtiğimiz yüzyılın en büyük başarılarından biridir ancak bunu uluslararası kamuoyunun desteği olmadan başaramazdık; özellikle de 80’li yılların yaptırım hareketi olmasaydı… Son altı aydır benzer bir hareket bu sefer İsrail işgaline son vermek için biçimlenmeye başladı” demişti.

Ramallah’ta boykot, yaptırım, cezalandırma kampanyası kapsamında geçtiğimiz günlerde Naomi Klein İsrail’le Güney Afrika arasında doğru bir karşılaştırma yapılmadığını söylediğinde çok doğru bir noktaya değiniyordu. Klein, “Mesele İsrail’in Güney Afrika gibi olduğunu söylemek değil. Mesele, İsrail’in eylemlerinin apartheid’ın uluslararası tanımına uyup uymadığıdır. Nüfusun göç ettirilmesini, birçok düzeyde hukuku, Devletin resmi katmanlaşmasını da içeren apartheid’ın kapsamına bakacak olursak durumun buna denk geldiğini görürsünüz –ki bu İsrail’in Güney Afrika’ya denk olduğu anlamına gelmez. Tamamen aynı iki devlet yoktur. Mesele bu değildir, bu bir karışıklıktır” demiştir.

Gazze’nin işgalinden kısa bir süre sonra bölgede çalışan bir insan hakları örgütü sorumlusuyla görüştük; İsrailliler sivillerin su ihtiyacını uygun biçimde işlemek için gerekli miktarda kimyasal maddenin geçişine izin vermemekteydi. Bu nüfusun yarısını etkileyen kolektif bir cezalandırmadan başka bir şey değildi.

Bir süre önce bir İsrail üniversitesinde görevli Yahudi siyaset bilimi öğretim görevlisi Neve Gordon şöyle demişti: “Bir apartheid devleti bugün İsrail’i tanımlamak için kullanılabilecek en uygun sözcüktür.” Kendisi de uluslararası yaptırım ve boykot kampanyasını destekleme kararı almıştı. Şimdi işgal altındaki topraklarda bizzat yaşayanların tanıklıklarına başvurmak zorundayız.

Festivallere davet edilen diğer sinemacı ve oyuncuları da festivallere katılmadan önce İsrail yönetimiyle ilişkili olup olmadığını sorgulamalarını, eğer böyle bir durum varsa boykota katılmaları yönünde teşvik etmeye çalışıyoruz. İsrailli sinemacılar değildir hedefimizdeki... İsrail devletinin iştirakidir. Genişlemekte olan bir harekete bu katkı küçük de olsa Afrika örneği önümüzde hep bir örnek olarak durmalıdır.

16 Şubat 2010

[Alternatives International’daki Fransızcasından Melike Işık Durmaz tarafından 5deniz.net (Sendika.Org) için çevrilmiştir.]

5 Haziran 2010 Cumartesi

Kasketli’nin Nâzım’ı / Asaf Güven Aksel

1924 yılının “Pravda”sını düşünsenize. Orada bir haber olarak yer almanız nasıl bir duygudur, şimdi kestirmek güç. Nâzım, uzun yıllar sonra, o yılın koleksiyonunu gözden geçirirken, 12 Mart tarihli nüshasında rastlamış, adının geçtiğine. KUTV öğrencilerinin düzenlediği Mustafa Suphi ve yoldaşlarını anma gecesinde oynanan piyesin yazarı olarak. Bu unutulmuş haberi yeniden görünce yaşadığı yürek çırpıntısından çıkarıyor, yayınlandığı zaman okuduğunda yaşadığı sevinci.

Piyes yazarı. İlk olarak böyle anılmış orada işte… Ömrü boyunca etkisi altında kaldığı tiyatroda, üçüncü sınıf bir dram yazarından öteye geçemediğini de söylüyor ki, buna “estağfurullah” demezsek, çok da nezaketsizlik etmiş olmayız.

Darülbedayi Tiyatrosu’nun baş aktristi Eliza Binemeciyan’ı bir oyunda seyredip sırılsıklam vurulunca, onu, kendi yazdığı piyeste oyuncu, kendisini yazar locasında onu izleyen konumunda hayal ederek kaleme almış ilk denemesini. 18 yaşındaki yazar da, “koca şair” olarak sahnede temsil ediliyormuş. “İmkânsız aşk”ı ve perde inince oyunun biteceğini kavramışlığı temsilen “koca şair”lik rolünü üstlenmiş.

Şiir külliyatından pek de geri kalmayacak bu alandaki üretkenliği, iki uğraşı arasında ustalık farkını kapatmaya asla elvermese de, oyun yazmaktaki ısrarının, toplumu, sorunları, düşüncelerini daha doğrudan iletmeye yönelik bir çabada, şiirin yetmediği yerlerde devreye girdiği açık. Eliza’yı şiiriyle değil, onun içinde yer alabileceği bir çalışmayla etkileyebileceğini düşünmesi gibi. Hiç değilse, birkaç saatliğine, hiç değilse oyun bitene, Eliza kendi hayatına dönene kadar, aklının hünerini, onu kanlı canlı karşısında görerek sergileyebilecektir.

Ve tiyatrodan etkilendiğini söylediği öğelerdir, asıl önemli olan. Şiirine, hayatına, komünist kimliğine damgasını vuran şeyin ipucudur.

Eğer tiyatrodan sayılırsa, önce, sünnet düğününde gördüğü Karagöz’ü anımsamaktadır. Ama, herhalde o zamanlar deve derisi orijinaline uygun üretilmiş figürleri, onların renkli yansımalarını değil. Karagöz’le Hacivat’ın güldüren muhaverelerini değil. Işık kaynağının önünden perdeye vuran ve o figürleri oynatan ince sopalardır zihninde yer eden. O sopaları tutan eller.

Aynı düğünde, yine tiyatrodan sayılırsa, meddah da izler. Ondan da aklında kalan, yüzü, jesti, mimiği, taklidi, peşkiri, sopası, hikâyesi değildir. Sesidir.

Tiyatroluğu tartışılmaz operetten ise, aç çıplak dövüşen, süpürge tohumu yiyen İstanbul’a turneye gelen, izzet ikramla karşılanıp ağırlanan, “bıngıl bıngıl bir avrat”a ve bu yüzden Çardaş’a karşı isyan duygusu, küfür arzusu kalmıştır.

Sopalar, sopayı tutan eller ve ses. Onlar olmasa, ne perdeye yansıyacak, ne anlatılanı duyuracak bir gücü var sahne önünün, hikâyenin. Asıl yaratıcı, arka planda kalmış olandır.

“Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’na Zeyl: Millî Gurur” yazısının son sözleri de bu kapsamdadır: Boyaları kahraman tablolar… Ressamı, tuvali, fırçası, paleti, paspartusu değil, bir kahramanlık tablosunu ortaya çıkaran. Ona şeklini, rengini veren boyaların kahramanlığı.

Sopa. Ses. Boya. Hamurunu böyle yoğurduğu için, ölümünün 47’nci yılında bir gurur bayrağımız var. Hep, ihmal edileni, göz almayanı, öne çıkmayanı, ama her şeyi var edeni gözeten bir kimliğin kalıcılığıdır Nâzım Hikmet. Vaveylaların, çalımların, yöneticilerin, starların, sahnedeki başrolün büyüsüne kapılmadan, gerçekle el ele veren ve bu uğurda doğru bildiğini “muteber adam” olmak için söylemekten imtina etmeyen.

İkinci vatanı olarak gördüğü, hatta, vatanı en yoğun duygularını yaşadığı yer olarak alırsa, devrim sevincini, Lenin’in acısını yaşadığı yer olarak ön sıraya alacağı Sovyetler Birliği’nde, sayılan bir konukken bile, eleştirel bakışını yitirmez. Ancak böyle bakabildiği için, bir tiyatro eseri olarak pek zayıf, Stalin eleştirisi olarak algılandığından, kimilerini öfkeyle, kimilerini sevinçle sıçratan “İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?” oyununda bir yeni saflaşmanın nüvelerini teorik bir metin gibi sorguya açabilmiştir.

Petrof karakterinde, “içindeki şeytan” İvan İvanoviç’in, Hasırşapkalı hık deyici entelin yönlendirmelerinde, halktan kopmaya başlayan bir kastı eleştirmiş, karşısına, Kasketli’yi dikebilmiştir.

Brecht’in “Turandot ve Aklayıcılar Kongresi” oyununun paralelinde bir tartışmayı, “herhangi bir sosyalist ülkeye, 1999’dan önce bir zamana” uyarlamıştır. Her iki yazarın “nomenklatura” erken uyarısıdır bu.

Burada ne hangi tarihsel dilim, hangi somut olgu, haklılık haksızlık gibi sorular anlamlıdır, ne öfkelendirecek ne sevindirecek türden çıkarımlar geçerlidir. Tiyatrodan aklında sopalar ve tutan eller, meddahtan ses, tablodan boya kalan bir devrimcinin, tarih sahnesinde sadece Kasketli’yi, emekçi, yoksul halkı esas alması, her şeyi bu kantara vurmasıdır aslolan. Atılan her adımda, gelinen her merhalede, kime hesap vereceğini, kime borçlu olduğunu hiç unutmamış, aparatçik olmamıştır Nâzım. Kıblesi sabittir.

İşte ölümünün 47’nci yılında, bayrağımız, biraz da bu vicdan olup dalgalanmaktadır…