31 Mayıs 2010 Pazartesi

Filistin için İsrail’e karşı boykot!

'Filistin için İsrail'e Karşı Boykot Girişimi', İsrail'in Gazze'ye yönelik büyük saldırısının yıldönümüne denk gelen 27 Aralık günü İstiklal Caddesi'nde düzenlenen bir yürüyüşün ardından Türkiye-İsrail ikili ilişkilerinin hedef alındığı Boykot kampanyasını ilan etti. Çok sayıda ilerici emek örgütü ve siyasi yapının bir araya gelmesiyle oluşan ve önümüzdeki dönemde yeni katılımlarla genişlemesi beklenen Girişim, Filistin için İsrail saldırganlığına karşı somut, sürekli ve etkili bir mücadele çizgisi oluşturmayı hedefliyor. Aşağıdaki deklerasyon metni kampanyanın hangi ihtiyaçtan hareketle ve nasıl başladığını ve Türkiye'ye nasıl taşınacağını özetliyor.

İsrail, bir yıl önce, Gazze’ye topyekûn bir saldırının ilk bombardımanına başlamıştı. 22 gün süren bu saldırı, dünyanın gözü önünde, arkasında 1500’ün üzerinde ölü ve 5300’ün üzerinde yaralı bırakarak Gazze’yi bir enkaza dönüştürdü. Hamas’ı yok etme bahanesiyle Filistin halkının kendi kaderini tayin etmek için yürüttüğü mücadeleyi bastırmak ve direnişi yok etmek amacıyla düzenlenen bu saldırı sonucunda on binlerce Filistinli evsiz kaldı ve yüz binlercesi okulunu, geçim kaynağını, sağlık hizmetini ve en temel yaşamsal ihtiyaçlarını kaybetti.

Bu saldırı hala devam ediyor. Gazze’ye uygulanan abluka 4. yılını doldurdu ve biteceğine dair bir işaret bulunuyor. Gazze açıkhava hapishanesi açlık, işsizlik ve çevre felaketleri gibi sorunlarla cebelleşiyor.

İsrail, yasadışı yerleşimlere, katliamlara, toprak gasplarına, uluslararası hukuk ve insan hakları ihlallerine devam ediyor. Filistin halkının bu gidişe ikinci İntifada ile dur demesi karşısında İsrail, işgali daha da ağırlaştırdı. İsrail komşu ülkelere saldırmaktan da geri durmadı. 2006 yazında Lübnan'ın harap edilmesi ve Türkiye'den havalanan savaş uçaklarının Suriye topraklarını bombalaması hafızalardadır.

Bu suçlarına karşılık İsrail hiçbir müeyyideyle karşılaşmadı. Tam tersine ABD'nin sınırsız diplomatik desteği, gelişmiş silahları ve mali desteği; AB – İsrail Birlik Anlaşması; gerici Arap rejimleriyle normalleşen ilişkiler; uluslararası camiada saygın bir devlet statüsü; artan yabancı yatırımlar ve cılız kınamalarla ödüllendirildi. İsrailli liderler hiçbir bedel ödemeyeceklerinden emin bir şekilde Filistinlilerin boynundaki ilmeği gün geçtikçe biraz daha sıktı.

Dünya halklarının dayanışma eylemleri ise Filistin halkının direnme umudunu yeşertse de yetersiz kaldı. Siyonist devlet, üzerinde herhangi bir baskı hissetmedi. Çünkü İsrail, uluslararası alandaki askeri, diplomatik, ticari ya da akademik konumundan –Venezüella’nın tavrı gibi istisnai durumlar dışında- hiçbir şey kaybetmedi. Siyonist İsrail devleti, devletler ve uluslararası kurumlar nezdinde adeta dokunulmazlık sahibi. Bu durum karşısında Filistin halkı da, barış ve eşitlikten yana güçlerin, daha etkili olmak adına kullanabileceği bir araç olarak uluslararası boykot ve yaptırımlar kampanyasını gündeme getirdi.

Niçin boykot?
İsrail, uluslararası hukuka kulağını tıkayarak, BM kararlarını dahi çiğneyerek Filistin halkını tecrit altında tutuyor. Filistin’i işgal altında tutarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını engelliyor. Sınırları dahi belli olmayan, her an herhangi bir yeri işgal etme tehdidinden vazgeçmeyen İsrail, Batı Şeria’yı küçük parçalar halinde bantustanlaştıran ve Filistinlileri açık hava hapishanesinde yaşamaya zorunlu bırakan ayırım duvarı ve yerleşim bölgelerini kurmaya devam ediyor. Gazze’de bir buçuk milyon Filistinliyi temel ihtiyaçlarından mahrum bırakarak insanlık tarihinin en utanç verici ablukalarından birini uyguluyor. BM’nin 194 sayılı kararını reddedip sayıları altı milyona ulaşan Filistinli mültecilerin geri dönüşünü engelliyor. İsrail hapishanelerinde on bini aşkın Filistinli esir işkence ve tecrit uygulamalarına tabi tutuluyor. İsrail, Filistin halkının liderlerini ve milletvekillerini hapse atarak Filistin halkının demokratik temsilini baltalıyor.

Bunun yanında İsrail, yeni işgaller gerçekleştiriyor, yeni ölümlere, yeni göçlere yol açıyor. İsrail, Filistin halkının emeğine, topraklarına, doğal kaynaklarına, geçim araçlarına el koyarak yerel ekonomiyi çökerten ekonomik tahakkümüyle Filistinlilerin yaşama koşullarını tahrip ediyor. Toprağın asıl sahibi olan Filistinlilerin büyük çoğunluğu mülteci kamplarında yaşarken bir bölümü Yeşil Hat gerisinde kalan ve İsrail nüfusunun beşte birini oluşturan 48 Arapları İsrail hukuk sistemi dâhilinde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor.

Filistin halkı mücadelesinin bu anında İsrail’e bir enternasyonal hareketle karşılık verilmesi stratejisini gündeme taşıdı. Temmuz 2005’te Filistinli siyasi parti, sendika, kitle ve taban örgütlerinden oluşan geniş bir koalisyon bu öneriyi somutlaştırdı. “Dünyanın her tarafından vicdanı olan insanları İsrail’e karşı, Güney Afrika’daki ırkçı rejimin sonunu getiren türden geniş boykotlar ve tecrit inisiyatifleri uygulamaya” çağırdılar. Boykot, Yatırımları Geri Çekme ve Yaptırımlar Kampanyası böyle doğdu.

1948’de kurulan İsrail’i, 28 Mart 1949’da tanıyan Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Ortadoğulu ülke oldu. ABD'nin Ortadoğu üzerindeki hegemonik çıkarları gereği Türkiye-İsrail ilişkileri ABD'nin destek ve katkılarıyla gün geçtikçe gelişiyor ve derinleşiyor. Büyük Ortadoğu Projesi dâhilinde Türkiye ve İsrail’in askeri işbirliğini güçlendiriliyor. Bu stratejik ortaklığın temelinde başta Filistin halkına olmak üzere tüm bölge halklarına karşı düşmanlık ve emperyalist egemenlik yatıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin çeşitli hükümetleri de bu ittifakın önemli bir parçası olageldi. Çiller ve Erbakan hükümetleri döneminde İsrail Türkiye ilişkileri askeri düzeye taşınırken Ecevit hükümeti döneminde Türkiye, İsrail Hava Kuvvetlerinin katılımıyla Konya’da Anadolu Kartalı kod adlı tatbikatların ilkini düzenledi. Türkiye parlamentosunda, hala varlığını sürdüren Türkiye İsrail Parlamentolararası Dostluk Grubu, 183’ü AKP’li olmak üzere 289 parlamenter üyeliğiyle AKP hükümetinin ilk yılında oluşturuldu. Gazze saldırısının ardından, başkanı AKP milletvekili Nursuna Memecan olan bu gruptan pek çok milletvekili istifa etti, istifa etmeyenler arasında CHP’li Onur Öymen dikkat çekiyor. AKP hükümeti ise İsrail’le tüm düzeylerdeki ilişkileri geliştirirken “Gazze’de kardeşlerimiz ölüyor; one minute!” söylemini başarılı bir ikiyüzlülükle iç politikaya yönelik olarak kullanıyor.

Türkiye egemenleri, dinci ve laik tüm kanatları ve ordu başta olmak üzere tüm kurumlarıyla bu ittifakın savunucusudur. Stratejik ittifakın temel direğini askeri işbirliği ve silah ticareti oluşturmaktadır. Türkiye ile İsrail arasında tarımdan tohumculuğa, hayvancılıktan sulamaya, kimyadan enerjiye, telekomünikasyondan turizme, güvenlik ve çevre teknolojilerinden danışmanlığa kadar oldukça geniş bir alanda işbirliği ve ticaret anlaşmaları mevcuttur. 2008 itibariyle Türkiye-İsrail ticaret hacmi yaklaşık 2.6 milyar dolardır. Türkiye-İsrail askeri ilişkilerinin maddi boyutu 1.8 milyar dolar civarındadır. Tüm bu nedenlerle, Türkiye’de, İsrail devletinin cephaneliğine silah taşıma politikalarını hedef alarak yürütülecek bir boykot çalışması, Ortadoğu halklarının beklediği gerçek barışın gerçekleşmesinde önemli bir adım olacaktır.

Peki neleri hedef alacağız? Nasıl?
Ortadoğu’nun bir parçası olarak bizler emperyalist güçlerin gerçekleştirdiği bütün işgal ve sömürü biçimlerine karşı durmakta tereddüt etmedik. Yanı başımızda direnen Filistin halkı, Ortadoğu’da önemli bir antiemperyalist cephe oluştururken bizler bu cephenin destekçileri olduk. İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki olan Türkiye'de, İsrail’e ve Siyonizme karşı etkin bir boykot kampanyası örgütlemek bugün Filistin halkı ile tutarlı ve etkili bir anti-emperyalist/anti-siyonist enternasyonal dayanışma için atılacak en anlamlı adım olacaktır.

Filistin halkı onuru ve özgürlüğü için Siyonist barbarlığa karşı topyekûn direniyor. Filistin şahsında tüm dünyanın işçi ve emekçileri, ezilen halkları bu saldırganlığın hedefindedir. Filistin halkının direnişine her alanda destek vermek bütün insanlığın görevidir. Kendimizle hesaplaşmak durumundayız. Siyonist Devlet'le ve onun ardındaki emperyalist dünyayla işbirliğinin tümüyle kesilip atılmasını açıktan savunmayan herkes, tanık olduğumuz ve olacağımız bütün insanlık suçlarına birinci dereceden ortak olduğunu bilmelidir. Bizler bu suçlara ortak olmayacağımızı ilan ederek Siyonizmle suç ortaklığını hayatımızdan çıkarana kadar İsrail’i boykot edeceğiz!

Sözümüz açık ve nettir; Filistin halkına uygulanan bu hak ihlallerinin suç ortağı olmayacağız! Bu topraklarda Siyonizmi hangi varlık biçimiyle olursa olsun barındırmayacağız! İsrail askerlerinin yaşadığımız toprakların havası, karası ve denizini kullanmalarına karşı direneceğiz! İsrail’le diplomatik ilişkilerin kesilmesi için direneceğiz! İsrail ve Türkiye sermayesinin ilişkilerini teşhir edip ürünlerini boykot edeceğiz! Özellikle stratejik sektör ve kaynaklara yönelen İsrail yatırımlarına karşı çıkacağız! İsrail işgalini mümkün kılan araç ve silahların gelişmesine vesile olan her türlü teknolojide, bizim üniversitelerimizde yapılan araştırmaların hiçbir katkısı olmaması gerektiğini kamuoyuna duyurmak, bu bağlantıları araştırıp ifşa etmek ve üniversiteler üstünde, İsrail üniversitelerinden ve şirketlerinden uzak durmaları için kamuoyu baskısı oluşturmak için mücadele edeceğiz! İsrail devletinin desteklediği kültür ürünlerini ve sanat yapıtlarını boykot ederek, İsrail'in kültür sanat kanallarını kullanarak imaj yenileme çabalarını boşa çıkaracağız!

Gazze ablukasının kaldırılması için,
İsrail ırkçılığını durdurmak için,
Filistinli mültecilerin yurtlarına geri dönmesi için,
Batı Şeria ve Gazze'nin işgaline son vermek için,
İsrail vatandaşı Filistinlilere uygulanan

apartheide son vermek için,
Filistin halkının kendi kaderini tayini için,
İsrail'le tüm askeri, ticari, diplomatik,

akademik, kültürel ilişkilere son verilsin!

28 Mayıs 2010 Cuma

Nâzım Hikmet Oratoryosu

1. Cemal Süreya Sempozyumu

İşte İHH e. V. gerçeği / Ali Gülen

IHH isimli dernek, sadece Türkiye’den değil Avrupa’dan da İsrail’e çıkarma yapıyor. Londra’dan dört gemi yolda. Peki, nedir bu IHH? Almanlar şöyle açıklıyor: “Yahudi düşmanı, antisemitik kinle dolu bir Milli Görüş organizasyonu...”

TÜRKİYE’de bir hengamedir kopuyor. Bir yardım kuruluşu IHH (Internationale Humanitaere Hilfsorganisation), Filistin’e yine çıkarma yapıyor çünkü.

Akıl almaz şovlarla... Gemilerle yardım malzemesi götürüyor. Görünüşteki amaç bu... Bu amaca ulaşmak için de İsrail ambargosunu delmeyi umud ediyorlar. Belli bir kesime verilmek istenen mesaj da bu... Bir zamanlar Deniz Feneri, Türkiye’de kahraman ilan edilmişti... Artık bir şeyleri araştırıp soruşturma huyunu çoktan bir yana bırakmış olan Türk basını, topluca insanları oraya yönlendiriyordu. Sonunda ne olduğu ortada...

Şimdi sıra IHH’da... İşin içinde, böyle ne olduğu tam bilinmeyen organizasyonlar olunca, doğa boşluk affetmiyor. Deniz Feneri batıyor, IHH çıkıyor... O batarsa Islamic Relife gelir, o batarsa başka bir şey...

ALMANYA IHH 4 GEMİ DOLDURDU
Biz Avrupa’dan yazdığımız için Avrupa’daki IHH’yı ele alacağız. Avrupa’daki Deniz Feneri e.V.’yu ele aldığımız gibi... Avrupa’daki ve dolayısıyla Almanya’daki IHH ile Türkiye’deki IHH ayrı tüzel kişiliktir. Ama bir Milli Görüşçü tanığın Alman adli makamlarına belirttiği gibi, “10 yaşındaki bir çocuk bile bilir ikisinin aynı olduğunu”... İsrail’e gönderilecek malzemelerin birçoğu Almanya’dan toplanma... Almanya’daki IHH e.V., bu malzemeleri Londra’dan kalkacak olan 4 veya 5 gemilik konvoya yığmış durumda. Bunun içinde biraz da Paris’ten toplananlar var. Onlar da Türkiye’deki IHH ile birlikte ambargo delmeye gidiyorlar. Gemilerdeki yardım malzemelerinin çok büyük bir çoğunluğu ise tıbbi malzemeler...

Ne kadarı yeni, ne kadarı Almanya’da ıskartaya çıkartılanlar bilmiyoruz. Öğrenemedik. Peki, bu kadar büyük bir harekata girişen, İsrail’e kafa tutan, Filistin’deki herkesi aç- bilaç gösterip büyük şovlarla yola çıkan bu IHH kimdir?

Biraz merak ettik, araştırdık... Neler çıktığına birlikte bakalım... Alman Anayasayı Koruma Dairesi raporlarından bir bölüm; “IHH e.V., İslam Toplumu Milli Görüş’ün hem bir yan kuruluşu hem de etkilendiği bir organizasyonudur. (örgütüdür)” (2001 tarihli NRW raporundan)... IHH’yla İslam Toplumu Milli Görüş’ü ve Islamic Relief’i birbirinden ayırmak pek de kolay değil.

ERBAKAN’IN BACANAĞI ORADA...
Milli Görüş’le ilgili olarak Alman Polisi’ne bildiklerini anlatan A.V. isimli Berlinli bir eski Milli Görüşçü avukat şöyle diyor: “Islamic Relief, İbrahim El Zayat demektir. Yani IHH demektir. İnsanların paraların nereye harcandığını bilmedikleri bir yardım organizasyonudur. Buradaki oyun da Milli Görüş’teki oyunun aynısıdır.”

Tanik ifadesi, sistemin Deniz Feneri e.V. sistemi veya Milli Görüş’ün para toplama sistemi olduğunu vurguluyor. Bunlar Deniz Feneri e.V. kayıtlarında vardır. Almanya’daki Milli Görüş baskınları için de temellerden biri olmuştur.

Kimdir bu İbrahim El Zayat biliyor musunuz? Milli Görüş felsefesinin ve para çarkının kurucusu Necmettin Erbakan’ın bacanağı... Yani baldızının kocası... IHH’nın başında ismen başkaları bulunuyor. Yönetiminde de... Ve bu yönetim geçen yıl Giessen’de bir toplantıya katılmıştı. O toplantıyla ilgili çok ilginç yorumlar yapıldı. Giessen, malum Dr. Yaşar Bilgin’in merkez tuttuğu il. Kendisi de Milli Görüş ekibini her defasında aklamak için yoğun çaba gösterenlerden ve onlara yakın duranlardan biridir... O konuyu şimdilik bir yana bırakıyoruz.

16 Haziran 2009 günü Giessen’de yapılan toplantı öncesi NBKK (Netzwerks für politische Bildung, Kultur und Kommunikation e.V.) şu açıklamayı yaptı: “Alman Anayasayı Koruma Dairesi raporlarına göre IHH, Milli Görüş organizasyonu ile bağlantılıdır. Giessen’deki Gazze ile ilgili toplantıyı düzenleyenlerden biri olan IHH 2008 yılında HAMAS örgütü ile yakın ilişkiye geçmiştir. Onların amacı ise İsrail’in yok edilmesidir.”

Aynı açıklamadan devam ediyoruz: “İnsani yardım söylemi ile birleştirilen İsrail karşıtlığı ve antisemitik nefret, bu islamcıların bilinen bir yöntemidir. Bu insani yardım iki ayrı amaç güder; bir yanda günlük hayata ilişkin olan inanç birliği içindeki kardeşlere yönelik olanı; diğer yanda ise insanlık makyajıyla gizlenen nefret ideolojisidir.”

AMAÇ MİLLİ GÖRÜŞ
İDEOLOJİSYLE HEDEFE VARMAK
IHH, Milli Görüş ve Islamic Relief gibi kuruluşlar, Almanya’da sürekli denetim altında tutulan kuruluşlardır. Hem düşünceleri hem de topladıkları yardımlar açısından. Bu gruplar, son yıllarda kuruluşlarında eğitimli kişiler ve genellikle doktorlar, mühendisler çalıştırır oldular. İyi Almanca bilen bu insanlar, zaman zaman Alman partilerinde ve günlük hayatında da etkili oluyor. Ama bir amaç hiç değişmiyor; Milli Görüş zihniyeti ile belli bir yere varana kadar gitmek...

İşte, İsrail ablukasını yarmak için harekete geçen konvoyun Avrupa ayağı budur. Türkiye’deki IHH’ye, Avrupa’daki IHH e.V.’dan ayırmak ne derece mümkündür bilemiyoruz. Ona da artık siz karar verin... İpucunuz ise şu: Türkiye’deki Deniz Feneri ile Almanya’daki Deniz Feneri e.V. ne kadar ayrıysa, o da o kadar ayrıdır.

Peki Zeki, sen nasıl zayıfladın?

Salı günkü yazımızdan sonra Zeki Ş. isimli eski gazeteci, şimdi pazarlamacı olan kişi aradı. Bağırıp çağırdı, yarı yollu tehdit etti... Mide kelepçesi taktırmadığını, bize kelepçe takacağını filan söyledi. Doğrusu bu ağız ona pek yakıştı! Biz yine de zamanı gelince ayrıntılarına değineceğimizi belirtelim... Ama bir şeyi merak ediyoruz... Hani kıskandığımızdan değil, cahilliğimizden: “Sevgili Zeki, sahi sen nasıl zayıfladın. İki ayrı ürün reklamına çıkıp bir ondan, bir bundan zayıfladığını söylüyorsun. Hangisi doğru? Biri doğruysa, diğeriyle insanları yanıltmıyor musun? İnsanları yanıltan reklamlar suç değil mi?”

Cevap bekliyoruz. Söz aynen yayınlayacağız... Ve bu pilavın ne kadar su kaldıracağını da göreceğiz...

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Liberaller neden saldırıyor? 27 MAYIS 12 EYLÜL’E KARŞI!

TEORİ Dergisi'nin Mayıs/2010 sayısını “27 Mayıs Özel Sayısı” olarak yayımladık. Oradaki, “27 Mayıs: Kemalist Devrim’in 20. yüzyıldaki son atılımı” başlıklı yazıda şu saptama yapılmıştı: ”Bu ay, 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin 50. yılına gireceğiz. Hiç şüpheniz olmasın, Mayıs ayı boyunca ve özellikle 27 Mayıs haftasına girdiğimizde, liberal etiketlisinden Haçlı irtica “Müslüman”ına, Soros solcusundan Batıcı Kürt milliyetçisine kadar bilumum mandacı-işbirlikçi takımı, holding medyası üzerinden 27 Mayıs’a karşı bir ‘Haçlı Seferi’ düzenleyecektir. Türkçeye dünyanın en güzel şiirlerinin dili olma onurunu kazandırmış büyük devrimci şairimizin dizeleriyle, 27 Mayıs’a karşı, ‘Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla/ Han, hamam, apartıman ve konaklarıyla/ 16 sayfaları, baskı makinaları-tanklarıyla/ Yamak ve yardaklarıyla/ hücuma kalkacaklar’dır”.

Deniz Baykal ve CHP’ye komplo kasetlerinin toz dumanı içinde kamuoyunun dikkatinden kaçtı, ama beklenen oldu. Karşıdevrim cephesi, 27 Mayıs haftasını bile beklemeden hücuma geçti. Fethullah’ın haftalık Aksiyon’u, 27 Mayıs haftasındaki sayısında kullanacağı “saldırı hakkını saklı tutarak”, ateşe daha Mayıs ayına girmeden, Nisan’ın sonunda başladı. Mayıs’ın 1’i ile birlikte ise, Doğuş Holding’in NTV Tarih dergisi, “Hasta demokrasiyi öldüren darbe: 27 Mayıs” ve “liberal-demokrat İslamcı” Haksöz grubunun Umran dergisi, “27 Mayıs’ın gölgesinde siyasetsiz siyaset” kapakları ile ateşe başladılar.¹ Aydın Doğan’ın yayınevi, hazırlığına çok önceden başladığı saldırıda, Nazlı Ilıcak’la saflarda yerini aldı.² Bunları, ortak bir konferansla, Soros beslemesi Helsinki Yurttaşları Derneği ve Türkiye’deki Alman vakfı Heinrich Böll Stiftung izledi.³

KARŞIDEVRİM CEPHESİNİN TEZLERİ
27 Mayıs, 12 Eylül darbesiyle girilen gericilik yıllarında, tarihimizdeki, her renk ve meşrepten karşıdevrimcinin en çok saldırdığı devrimci hareketlerden biri oldu. Bu yazıda, karşıdevrim cephesinin 27 Mayıs’a saldırı tezlerinin başlıcalarını yanıtlayacağız. Adlarının başında “sol”, “sosyalist”, “emek/emekçi”, “özgürlük”, “demokrasi” vb sıfatlar bulunanlar da dâhil, 27 Mayıs’a saldıranların başlıca tezleri şunlardır:

- 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’den bazı farklılıkları olsa bile, sonuçta onlar gibi askeri bir darbedir; bir askeri harekettir. Askerden gelen her hareket ise, antidemokratiktir, kötüdür; sivil olan her şey, iyidir, demokratiktir.

-27 Mayıs, seçimle gelmiş meşru hükümeti devirmiştir; Türkiye’de hükümetlerin seçimle gelip seçimle gitmesi yerine, askeri darbelerle devrilmeleri geleneğini başlatmıştır. Millet iradesine karşı, toplum inisiyatifine ("sivil topluma") dayanmayan, tepeden inme bir harekettir. Bu yönleriyle, parlamenter demokrasiye, Türkiye’de Batı (ya da AB) standartlarına uygun bir demokrasinin yerleşmesine zarar vermiştir.

-27 Mayıs, egemen sınıflar arası bir çatışmadır; sanayi burjuvazisi-yüksek bürokrasi ittifakının ticaret burjuvazisi-toprak ağalığı ittifakına karşı bir hareketidir. Ekonomik, siyasi, kültürel, ideolojik alanda birincileri öne çıkaran; egemen sınıflar içi hiyerarşinin en üst basamağına birincileri yerleştirmeyi amaçlayan bir hükümet darbesi idi. Halkın, tümüyle dışında olduğu; çatışan güçlerden biriyle birlikte olmasını gerektirecek bir durumun olmadığı bir hareketti.

27 Mayıs’a yapılan “sol”, liberal, irticai, Kürtçü, vb her kılıktan saldırı, bu tezlerin çeşitli karışımları ve türevleri ile yapılmaktadır.

Bunlar içinde en gerçek dışı olanı ve en ikiyüzlüsü, “Hepsi de askeri darbedir ve antidemokratiktir” yaftalamasıyla, 27 Mayıs’ı 12 Mart ve 12 Eylül’le aynı kefeye koyarak yapılan saldırıdır. Üstelik bunun şampiyonluğunu da, 12 Mart ve 12 Eylül’ü desteklemiş olanlar; bu “our boys” darbelerinin ürünü olan, onların besleyip büyüttüğü unsurlar yapmaktadır. Bu yanardönerliğin “ünlü” temsilcilerinden bazılarını sayalım: 12 Mart ve 12 Eylül’ün şakşakçıları Mehmet Barlas ve Nazlı Ilıcak. 12 Eylül hükümetinin ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Turgut Özal’ın bürokrasi kadrosunun yıldızı Hasan Celal Güzel. 12 Eylül’ün iktidar yolunu açtığı T. Özal’ın kurye gazetecisi Cengiz Çandar; 12 Eylül’ün romancısı Ahmet Altan; 12 Eylül döneminde “Kenan Evren cennetliktir” fetvasını veren Fethullah Gülen... 12 Eylül’ün “din birleştirici ve lazım” olarak formüle edilip “tarikatlar lazım” olarak uygulanan siyasetinin fideliğinde yetişen T. Erdoğan’lar, A. Gül’ler...

Ama daha da garibi ve acı olanı, 27 Mayıs’a, “sol” adına, “solculuk” adına bunların kuyruğunda saldıranların tutumudur. Bunlar, Türkiye sosyalist hareketinin 1960 ve 70’lerdeki 27 Mayıs değerlendirmelerini; Nazım Hikmet’in, TİP’in, Mehmet Ali Aybar’ın, Hikmet Kıvılcımlı’nın, Behice Boran’ın, (bugün o günlerdeki değerlendirmesinden dönmüş olsa da) Mihri Belli’nin, Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın, hatta İbrahim Kaypakkaya’nın, 27 Mayıs’a sahip çıkan, onu olumlayan görüşlerini bir kenara atarak, “insan haklarıcı”-“sivil toplumcu” Batıcı solculuğun kuyruğunda hidayete erip, bugünün “our boys”larıyla ağız birliği etmektedirler.

27 MAYIS’IN 12 MART VE 12 EYLÜL’LE KARŞITLIĞI
27 Mayıs; gençliğin, aydınların, basının, CHP ve CKMP muhalefetinin, DP iktidarının parlamenter faşizme yönelen tutumuna karşı yükselen mücadelesinden güç alarak gerçekleşti. Daha da önemlisi, başarıya ulaştıktan sonra yaptığı düzenlemelerle, 1960’lardaki, Türkiye tarihinin en büyük, en kitlesel emekçi eylemlerinin önünü açtı. 12 Mart ve 12 Eylül ise, sistemin denetiminden çıkma “tehlikesi” taşıyan kitle mücadelesini zapturapt altına almak amacıyla gerçekleşti.

27 Mayıs’ın sloganı “Hürriyet” iken; 27 Mayıs, “Kahrolası diktatörler” diye bağıran kitlelerin mücadelesinden güç alırken; 12 Mart’ın sloganı, 27 Mayıs Anayasası’nın toplumun bedenine “bol geldiği ve bol gelen elbiseyi (özgürlükleri) daraltmak”tı. 12 Eylül ise, toplumun alt sınıflarına 27 Mayıs’ın sağladığı demokratik hakları, “güvenlik ve huzuru tehlikeye sokan aşırı serbestlikler” olarak ilan etti.

Kendinden önceki dönemle ilgili olarak 27 Mayıs’ın saptaması, “hürriyetlerin yetersizliği ve var olan yetersiz hürriyetlerin bile bastırılıyor olması” idi. 12 Mart’ın saptaması ise, Memduh Tağmaç’ın ifadesiyle, “Toplumsal uyanışın ekonomik gelişmeyi geçmesi”, yani “hürriyet fazlalığı” oldu. 12 Eylül diktatörlükte daha da ileri gidip, 27 Mayıs’ın açtığı kanaldan gelişen hürriyetlerin “anarşinin kaynağı” olduğu tezine dayandı.

27 Mayıs, DP iktidarının bastırdığı ve ikide bir tırpan attığı solun önünü açtı; 12 Mart ve 12 Eylül, 27 Mayıs’ın açtığı kanaldan filizlenen sol’a tırpan salladı.

27 Mayıs işçi haklarını ve sendikal özgürlükleri genişletti. 27 Mayıs’ın sağladığı hak ve özgürlükleri kullanarak Türkiye işçi ve sendikacılık hareketi 1960’lı ve 70’li yıllarda tarihinin en büyük atılımını yaptı. 12 Mart ve 12 Eylül ise, işçi sınıfı önderlerini, sendikacıları hapse attı; sendikaları faaliyetten alıkoydu ve kapattı; grev ve toplusözleşmeyi yasakladı. Sendikal örgütlenme, grev ve toplusözleşme haklarını alabildiğine daralttı. TÜSİAD patronlarına, “Şimdiye kadar [27 Mayıs’tan beri] onlar[işçiler] gülüyordu, şimdi gülme sırası bizde”(Halit Narin) dedirtti.

27 Mayıs, toplumumuzda yeniden bağımsızlık ve yurtseverlik bilincini geliştirdi, sosyalizme alan açtı. Bunlar ise, Amerikan emperyalizminin Türkiye üzerindeki denetimini zayıflattı. ABD’nin Akdeniz’deki jandarma gücü 6. Filo’nun Türkiye limanlarına ayak basamamasına yol açtı.

27 Mayıs parlamentoda, 1946’dan sonra ABD ile imzalananı gizli ikili anlaşmaların hesabını sordu.* Tepesindeki, Amerikalı nalbant çavuşun parkasını tutan Rüştü Erdelhunları devirdi ve hapse attı.** DP hükümetinin Kore’ye gönderdiği tugayı (hem de ABD’nin karşı çıkmasına rağmen) geri çekti. 12 Mart ve 12 Eylül ise, ABD’nin “our boys” dediklerinin emir-komuta zincirinde gerçekleşti. Türkiye limanlarını tekrar 6. Filo’ya açtı. TSK’nin NATO’ya ve Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığını tahkim etti.

12 Mart ve 12 Eylül’ün generalleri emekli olur olmaz holdinglerde kapılandılar. 12 Eylül’ün beşlisi kendi içinden, “Dünyanın en zengin beş generalinden biri”ni çıkardı. 27 Mayıs’ın liderleri ise, ölünceye kadar, sadece devletten aldıkları emekli maaşları ile ellerinde file, çarşı pazar halkın içinde oldular.

DEMOKRASİ, SİVİLLİK,
PARLAMENTER ÇOĞULCULUK VE 27 MAYIS
Yukarıda 27 Mayıs’ın toplumsal-sivil desteğini saydık. Bu destek, 27 Mayıs sadece askeri inisiyatife değil, en az onun kadar sivil inisiyatife de dayandığını göstermektedir.

Ayrıca, “sivil inisiyatifin” DP iktidarınca işlemez hale getirilen en temel mekanizmasını (parlamenter çoğulculuğu ve parlamenter yoldan iktidar değişikliğini) yeniden işler hale getirmiştir. Hatta salt yeniden işler hale getirmekle de kalmamış; DP iktidarının son döneminde örneği görüldüğü gibi, bunların parlamento çoğunluğuna dayanılarak ortadan kaldırılmasının yollarını kapatan önlemler almak suretiyle ,“sivil inisiyatif”in işlemesini daha da sağlamlaştırmış ve güvenceye almıştır. Anayasa Mahkemesi, çift meclis (Meclis ve Senato), yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi, idarenin işlem ve eylemlerinin yargı denetimine tabi olması gibi önlemler, hep, parlamentoda çoğunluğu bir şekilde ele geçiren egemen sınıf kanadının, bu çoğunluk gücüne dayanarak gerek parlamenter alanı, gerekse serbest siyaset yapma kanallarını rakiplerine kapatmasını önlemek için getirilmişti. Almanya’daki Hitler örneği bir yana; bizzat DP iktidarında görülmüştü ki, parlamento ve parlamenter sistem, sadece kumandası askeri olan askeri darbelerle değil; kumandası sivil ve parlamenter görünümlü olan ama zor gücü olarak yine askeri-polisi devreye sokan (başka türlüsü de mümkün olmaz) “sivil inisiyatifler”le de işlemez hale getirilebiliyordu.

27 Mayıs, aynı zamanda askeri inisiyatife (ordunun tepesine) karşı bir isyan hareketidir. “Askeri inisiyatifin”, parlamenter faşist bir diktatörlüğü gerçekleştirmenin gücü olarak kullanılmasına karşı olan, onu bertaraf eden bir harekettir. 27 Mayıs, ordunun tepesindeki 280 generalden, Genelkurmay Başkanı ve Sıkıyönetim Komutanlarını hapse atmış, 240 tanesini de emekli etmiştir. 12 Mart ve 12 Eylül ise, ordunun Amerikancı tepesinin tabanına karşı hareketleridir. Her ikisi de, yüzlerce genç yurtsever subayı ordudan atmış ve hapse göndermiştir.

27 Mayıs, parlamenter çoğulculuğu korumak ve yeniden işletmekle de kalmamış, onun sınırlarını daha da genişletmiştir. Egemen sınıfların iki kanadı arasındaki 1946 uzlaşmasına dayanan parlamenter çoğulculuğa, orta sınıflar ve emekçi sınıflar da içinde olmak üzere, toplumun daha geniş kesimlerinin dâhil olmasını sağlamıştır. Getirdiği ve “Milli Bakiye” adıyla anılan seçim sitemi, parlamenter çoğulculuğu toplumun alt sınıflarına açan diğer bir demokratik kanal olmuştur. 1965’de TİP, bu kazanım sayesinde parlamentoya girmiştir.

Amerikancı “sivil toplumcu”ların ve neoliberallerin piri olan T. Özal ve “idol”ü olan T. Erdoğan’ların %10’luk seçim barajlı “parlamentoculuğu”nun ve “sivilliği”nin mi demokratik ve çoğulcu; yoksa Anayasasından seçim sistemine kadar, parlamenter çoğulculuğun genişletilmesini ve seçimlerle beliren “millet iradesinin” sonuna kadar parlamentoya yansımasını sağlamış 27 Mayıs’ın mı demokratik, çoğulcu ve sivil olduğunun takdirini vicdan sahibi insanlara bırakıyoruz

27 MAYIS VE BASIN YAYIN ÖZGÜRLÜĞÜ
27 Mayıs, Cumhuriyet tarihinin ikinci büyük aydınlanmasının yolunu açtı. O aydınlanmanın önemli bir ayağını, sosyalist aydınlanma oluşturdu. DP iktidarında baskılanmış edebiyat, tiyatro, sinema, müzik başta olmak üzere, sanat ve sanatsal üretim, 27 Mayıs’ın sağladığı özgürlük ortamından ve aydınlanmadan beslenerek 1960’lardaki altın yıllarını yaşadı. Türkiye’nin düşünce ve kültür hayatı çeşitlendi, zenginleşti. Bilimsel araştırma ve yayınlarda patlama yaşandı. Üniversiteler idari ve bilimsel özgürlüklere kavuştular.

12 Mart ve 12 Eylül ise, 27 Mayıs’ın özgürleştirdiği üniversiteleri “anarşi yuvası” olarak damgaladı. Üniversiteleri, Türkiye’nin en kıdemli Amerikancılarından İ. Doğramacı’nın YÖK’ü elinde, dinci kadrolarla doldurdu ve adeta Kuran Kursları’na dönüştürdü. Tarikat ve cemaatlerin önünü açtı. 12 Eylül döneminde, sol, bağımsızlıkçı, yurtsever düşünceler taşıyan bütün yayınlar yasaklanırken, dini yayınlarda patlama yaşandı. Atatürk’ün “Bursa Nutku” yasaklanırken, Fethullah’ın Sızıntı’sının bütün okullara, yurtlara sızmasının önü temizlendi. A. Gül’ler, T. Erdoğan’lar, Fethullah kadroları işte bu gübrelenip sulanan ve çapalanan fidelikte serpilip geliştiler.

DP iktidarının basın üzerindeki kurduğu baskı, Türk basın tarihinin, gazetecilik ve iletişim okulları ders kitaplarında büyük bir bölüm işgal eden en karanlık sayfalarını oluşturur. Sansürlenen sayfalar, kâğıt tahsisi kesilen gazeteler, iktidar veya “büyük müttefik” ABD ve NATO ile ilgili hoşa gitmeyen en küçük haber ve yazı yüzünden kendisini Tahkikat Komisyonu önünde ve hapishanelerde bulan gazeteciler, 1950’li yılların ikinci yarısındaki basın yaşamının adeta sıradan olayları haline gelmişti. 27 Mayıs ise, DP iktidarının hapishanelere doldurduğu gazetecileri, hem de 27 Mayıs sabahının ilk işi olarak özgürlüğüne kavuşturdu. Basın üzerindeki yasaklayıcı, kısıtlayıcı, basın özgürlüğünü daraltıcı yasa ve yönetmelikleri temizledi. Çıkardığı basın yasası ile, basın çalışanlarına büyük haklar sağladı.⁴

27 MAYIS’IN DEVRİMCİ KABARIŞ
VE İNİŞLERE BAĞLI YÜKSELİŞİ
VE GÖZDEN DÜŞMESİ
27 Mayıs’ın 50 yıllık ömründeki kaderi, tarihteki bütün devrimlerin kaderi gibi olmuştur. Toplumda devrimciliğin, devrimci mücadelenin yükseliş yıllarında yere göğe konmayan 27 Mayıs, gericiliğin egemen olduğu yıllarda geminin bordasından atılmış, üzerinde “darbe, darbe” diye tepinilmiş, lanetlenmiştir. Bugün böyle bir dönemi yaşıyoruz. Türkiye’de devrim ve karşı-devrim, ikincilerin gücünün ağır bastığı koşullarda, ideolojik ve siyasi bakımdan göğüs göğse bir çarpışma içindedir. Bu çarpışmanın alanlarından biri de 27 Mayıs’tır.

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, içerde DP iktidarının baskılarına ve parlamenter faşist bir diktatörlük kurma çabalarına karşı gençliğin, üniversitelerin, aydınların, basının, muhalefet partilerinin (CHP ve CKMP) yükselen mücadelesinden güç alarak gerçekleşti.

27 Mayıs müdahalesinin hazırlandığı ve gerçekleştiği yıllarda, içerde kitle mücadelesi yükselirken, dışta da dünya çapında devrim dalgası yükseliyor, ezilen dünya ülkelerindeki Bayar-Menderes türü iktidarların başlıca dayanağı olan ABD emperyalizmi geriliyordu. Vietnam’da, Kamboçya’da, Endonezya’da, Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de, Cezayir’de ABD işbirlikçisi ve Batı yanlısı hükümetler ya bir bir devriliyor, ya da büyük darbeler alıyordu.

27 Mayıs içte ve dışta yükselen bu devrimci dalgadan güç alarak gerçekleşirken, kendisi de daha büyük bir devrimci yükselişin yolunu açtı. 1960’lı yıllarda Türkiye, tarihindeki en büyük kitle mücadelelerine sahne oldu.

Bu yılların 27 Mayıs değerlendirmelerine, devrimcilik, tarihsel materyalist gerçekçilik ve bilimsellik damgasını vurdu. Kitle mücadelesinin ve devrimciliğin yükselişte olduğu 1960 ve 70’lerde, 27 Mayıs konusunda Türkiye’nin siyasi fikir hayatında, özellikle de sol’da, aşağı yukarı bir fikir birliği de vardı. Bu fikir birliği, 27 Mayıs’ın, Türkiye’nin yüz yıllık demokratik devrimler mücadelesinin bir parçası; bu anlamda da ilerici ve sol bir hareket olduğu değerlendirmesine dayanıyordu.

12 Eylül darbesi ile girilen dönemde, birçok konuda olduğu gibi demokrasinin içeriği ve askeri ve sivil olanla ilişkisi konularında da, bilimsel ve tarihsel gerçeklikten uzaklaşan büyük bir kavram çarpıtması yaşanmaya başladı.

Türkiye’de 12 Eylül faşist diktatörlüğünün baskısı, dünya çapında devrim dalgasının geri çekildiği ve Batı merkezli emperyalist-kapitalist sitemin yeni bir atağa kalktığı koşullarda yaşandı. Üst üste gelen bu üç olgu, Türkiye sol’u ve aydınları arasında büyük bir ideolojik sağa kayışa yol açtı. Bu sağa kayıştan 27 Mayıs konusundaki değerlendirmeler de nasibini aldı.

2000’lerin ilk on yılı biterken, dünya yeni bir devrimci kabarışa sahne olmaya başlamıştır. Türkiye, bu kabarışı 1920’lerdekine benzeyen bir devrimci durum sürecine girerek yaşamaktadır. Yaşanan ve girilen sürecin diğer sonuçları başka yazıların konusu. Konumuz bakımından sonucu ise, hiç kimsenin kuşkusu olmasın, 27 Mayıs’ın önümüzdeki yıllarda, toplumumuzun ezici çoğunluğunun gözünde devrimler tarihimizdeki onurlu yerini tekrar alması olacaktır.

Dipnotlar:
¹ Aksiyon, Sayı: 803, 26 Nisan 2010; tarih NTV, Sayı: 16, Mayıs/2010; Umran, Sayı: 189, Mayıs/2010.
² 50. Yılında 27 Mayıs Yargılanıyor, Nazlı Ilıcak, Doğan Yayıncılık, Birinci Baskı, Mayıs 2010.
³ Helsinki Yurttaşlar Derneği ile Heinrich Böll Stiftung’un düzenlediği ve 21-22 Mayıs günleri Bilgi Üniversitesi’nin Santral İstanbul Kongre Merkezi’nde yapılan ”Türkiye'de darbeler tarihinin başlangıcı olan 27 Mayıs 1960 darbesinin 50. Yıldönümünde ‘Darbelerin Türkiye Siyasetine Etkileri Konferansı’”nın ayrıntıları hakkında bkz: Günlük gazetesi, 17 Mayıs 2010. Açılış konuşmasını Prof. Dr. Mete Tunçay'ın yapacağı konferansın konuşmacılarını, mandacılar cephesinin “her marka-her eğilim”den sözcüleri oluşturuyor: Mithat Sancar, Ahmet İnsel, Ülkü Azrak, Osman Doğru, Serap Yazıcı, Turgut Tarhanlı, Ergun Özbudun, Murat Belge, Levent Köker, Tarık Ziya Ekinci, Sezgin Tanrıkulu, İpek Çalışlar, Nazlı Ilıcak, Ali Bayramoğlu, Nadire Mater.


*Bu konuda bkz: Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü, Kaynak Yayınları, 4. Basım, Ağustos 2006, İstanbul.

** 27 Mayıs’ın devirdiği DP Hükümetlerinin Genelkurmay Başkanı R.Erdelhun’u MBK üyesi Şefik Soyuyüce şöyle anlatıyor: “Düşünün ki o zamanın Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, o zaman [1954 yılında] 51. Tümende Tümen Komutanı idi. Biz de Ataları Orta Asya’dan, Avrupa’nın ortalarına, Viyanalara kadar at üstünde gitmiş olan bir neslin çocukları olarak, bize Amerika’dan gönderilen katırların nallanmasını öğrenmek üzere kursa tabi tutulmak üzere 51. Tümene çağrıldık. Ağrımıza gitmekle beraber kalktık gittik. Orada çok enteresan bir şey oldu. Bizim oraya gidişimiz öğleyi buldu. Askeri mahfelde –Orduevi demek mümkün- öğlen yemeği yiyeceğiz. Tümen komutanını bekliyoruz. Kumandan masasına oturacak, biz de diğer subaylar yemeğimizi yiyeceğiz. Benim rütbem daha üsteğmen. Biraz sonra Tümen komutanı geldi. Yanında parkalı bir kişi var. Bu bize katırların nallanması kursu gösterecek Amerikalı çavuş.

Bizim Tümen Kumandanı ile beraber kapıdan girdi, bir vestiyer vardı girişte. Tümen Komutanı Amerikalı çavuşun parkasını aldı ve vestiyere kendisi koydu. Bu bi-zi son derece yaraladı. Bununla da kalmadı, Amerikalı çavuşla beraber General aynı masayı paylaşarak yemek yedi. Bu da bizi son derece yaraladı. Amerikan ordusunda da böyle bir kural, böyle bir gelenek yok. Bir çavuş bir generalle oturamaz. Subayla bile oturamaz. Bizim generalimiz hem de bir nalbant çavuşu ile -nalbantlığı hor gördüğüm için söylemiyorum- kendini aynı düzeyde tutuyor, ama bizde bir hiyerarşi var. Yemek yendi. Ama kendi aramızda ‘Ne biçim mantık?’ diye söylenmeye başladık. Yemek bitti, kumandan kalktı, biz de kumandana saygı için hep beraber ayağa kalktık. Gitti vestiyerden parkayı aldı, tuttu bizim General Amerikalı çavuşa giydirdi. Anladık ki biz, generallerimiz bizsiz haklarımızı savunacak mertebede insanlar değilmiş. Büyük üzüntüye kapıldık.” (Gazeteci N. Çavdar’ın, 7-8 Nisan 2001 günü Ankara’da İP’nin düzenlediği “Halkçı-Devletçi Ekonomi Kurultayı”na katılan Şefik Soyuyüce ile kurultay salonunda yaptığı söyleşiden; bkz: Necati Çavdar’la Ufuk Turu 1 içinde “Beyaz İhtilal’den Darbeye: 27 Mayıs”; kendi yayını, 2003, Ankara)


Bu konuda geniş bilgi için bkz: Naim Tirali, Karanlığa Işık Tutmak, Yön Yayıncılık, Birinci Baskı, Temmuz 2000, İstanbul. Vatan gazetesinin ortaklarından ve yazarlarından olan edebiyatçı (öykücü, denemeci), CHP eski Giresun Milletvekili Naim Tirali, 1959 yılında Vatan’da Başbakan A. Menderes’le ilgili Amerikalı bir gazetecinin yolsuzluk ima eden bir haberini yayımlamak nedeniyle cezaya çarptırılıp hapse atılır. N. Tirali ile birlikte gazetenin Yazı İşleri Müdürü Selami Akpınar da cezaya çarptırılır ve tutuklanır. 2000 yılında, 27 Mayıs’ın 40. yılında, kendisi ile Ulusal Kanal’da yaptığımız söyleşiye Tirali şöyle başlamıştı:Bugünlerde basında 27 Mayıs’la 12 Mart ve 12 Eylül’ü bir tutan çok sayıda yazıya rastlıyorum. Bu büyük bir yanılgı ve yanlıştır. Bu yanlışı gazetecilerin yapması ise, vahimdir. 27 Mayıs, başta ben olmak üzere, gazetecileri hapishaneden çıkardı; 12 Mart ve 12 Eylül ise, sayısız gazeteciyi hapse attı. Bir tek bu bile 27 Mayıs’la 12 Mart ve 12 Eylül’ün birbirine zıt hareketler olduğunu ispatlamaya yeter. Her üç askeri hareketi de yaşamış bir gazeteci olarak şunu söyleyeyim ki, hiç kimse bana, cezaevine atılmış bütün gazetecileri hem de ihtilal sabahı hapishaneden çıkaran 27 Mayıs ile gazetecileri cezaevine dolduran 12 Mart ve 12 Eylül’ü aynı kefeye koyduramaz. 27 Mayıs’ın basın mesleğine sağladığı diğer hak ve hürriyetleri ise, hiç saymıyorum. İsteyenlere o günlerde bu konuda yazdığım makaleleri gönderebilirim.”

Arslan Kılıç
Teori Dergisi

Genel Yayın Yönetmeni

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Bölünerek Büyüyen Sol’un Tarihi / Semra Pelek

Aykol kitabında sol örgütleri şu dönem aralıklarıyla ele alıyor: Osmanlı Dönemi, tek parti dönemi, çok partili döneme geçiş süreci, 1960 sonrası, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, 2000 yılı sonrası. Aykol, tek tek ele aldığı sol örgütleri TKP, THKP-C, THKO, TKP-ML şeklinde 4 ana damarın türevleri şeklinde değerlendiriyor. Aykol, CHP geleneğini de ayrıca bir başlık olarak inceliyor. Aykol ayrıca kitabında sol örgütlerin liderliğini yapan Behice Boran, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya, Mahir Çayan gibi çok sayıda devrimci önderin de portrelerini sunuyor.

Elimizde, 1919′da Türkiye İşçi ve Çiftçi Sol Fırkası ile başlayıp günümüze kadar geçen sürede kurulan sol örgütlerin soy ağacını gösteren bir çizelge var. Daha çok şehir metro hatları haritasına benzeyen çizelgede pembe, mavi, portakal ve yeşil renkli hatlar kimi zaman kesişiyor; ayrılıyor. Geri dönüşü olmayan bir yolda, okları sadece ileriyi gösteren, her biri farklı sol örgüte ait hatlar özellikle 1990′lı yıllara kadar yaşanan büyük ayrılıklar, bölünmelerden sonra birbirine hiç değmeden paralel ilerliyor…

Gazeteci Hüseyin Aykol’un, ilkini 1996 yılında yayınladığı “Bölüne Bölüne Büyümek: Türkiye’de Sol Örgütler” adlı kitabının genişletilmiş ikinci baskısından çıkan bu soy ağacı çizelgesi, Türkiye solunun yaklaşık yüz yıllık tarihinin A3 boyutunda çekilmiş fotoğrafı gibi.

Çok “Resmi” bir Komünist Fırka
Kitabın birinci bölümü olan “Osmanlı Dönemi”nden anlaşılan, Türkiye’nin ilk sol partisi Türkiye Komünist Partisi (TKP) kurulmadan, iktidar tarafından “sahte” ya da “şaşırtmaca”, hatta günümüzün değimiyle rahatlıkla “çakma” denilebilecek sol partiler kurulmuş.

29 Ocak 1919′da kurulup aynı yıl yapılan seçimlerde içinden Numan Usta’yı milletvekili çıkaran “Osmanlı Mesai Fırkası” bunlardan ilki. Fırkanın programında savaş zenginlerine ait para ve mallara el konulması kadar, saltanatın korunması da yer alıyor.

İkinci “Sol parti kılığına bürünmüş” parti, TKP’nin kuruluşundan tam bir ay sonra Mustafa Kemal tarafından Türkiye siyaset sahnesine sürülüyor. Tarihe “Resmi Komünist Fırka” ismiyle geçen Türkiye Komünist Fırkası’nın 30 kişilik merkez komitesinde Fevzi Paşa, Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa, Refet Bey gibi milli mücadele yıllarından tanıdık askerler var.

Legal ve illegal faaliyette bulunan komünist partilerin önünü kesmek amacıyla kurulan parti Bolşevik modelini uygulamak şöyle dursun, bu modelin Anadolu’ya neden uymadığını anlatmaya koyuluyor.

Sol parti ve örgütler Türkiye siyasetine tam da “sahte”lerinin bulunduğu; gazetelerin örneğin Moskova’dan uçurulan “casus” kuşların halk tarafından yakalanıp görevlilere teslim edildiği yönünde efsane türünden haberlerle antikomünizm propagandasına başladığını bildiğimiz dönemde giriyor. Belki de bu nedenle sol’un ilerlemesi toplamda çoğalmak olsa da kaderde bölünmekle geçiyor.

Verimli toprakların sol’u
Hüseyin Aykol kitabın önsözünde “Araştırmanın amacı, sayısı kesinlikle belirlenemeyecek denli çok olan ülkemizdeki sol örgütleri olumlu ya da olumsuz yönlerini değerlendirmek olmayıp, onları bir katalog, bir almanak halinde sizlerin dikkatine sunmaktır” diyerek okura sesleniyor.

Aykol kitaba aldığı sol örgütler arasında legal parti/ illegal örgüt ayrımı yapmadığını anlatarak devam ediyor: “Bu araştırmayı okuyanların hemen hayıflanacağı gibi ‘bölüne bölüne büyümek’ hiç akıl karı olmasa gerek. Bununla birlikte, ülkemizin son 98 yılında, bu topraklarda 200′ü aşkın sol örgüt kurulup faaliyet gösterdiyse, bu çeşitlilik biraz da kültürel mozaiğimizden kaynaklanıyor olsa gerek. Verimliliğiyle ünlü Anadolu toprağı, galiba bu konuda da zengin.”

Kitapta “Osmanlı dönemi” ile başlayan Türkiye sol tarihi, “Tek Parti Dönemi”, “Çok Partili Döneme Geçiş”, “1960′lı Yıllar”, “12 Mart Sonrası”, “12 Eylül Sonrası” ve “2000 Sonrası Durum” başlıkları altında bölümlenmiş.

“Kürt Sorunu Partileri”, “Cumhuriyet Halk Partisi ve Türevleri”, “Türkiye Solunun Ana Damarı”, “Türkiye Solundan Portreler”, “Sol Örgülerin Çıkardığı Kimi Yayınlar” kitabın diğer başlıkları.

Kürt örgütler eksik kaldı
Aykol, önsözünü kitabın kendi açısından eksikliğine vurgu yaparak noktalıyor:
“Çeşitlilik konusunda hiç bizden aşağı kalmayan - hatta benim için içinden çıkılmaz haldeki- Kürt örgütleri, Kürtçe araştırma yapma şansım olmadığı için çalışmamıza alınmamıştır. Ancak Ankara’ya yönelik siyaset yaptıkları ve Türkçe olarak kendilerini takip edebilmem söz konu olduğu için ‘Kürt sorununu demokratik yoldan çözmek’ amacıyla kurulan legal partilerin, yaşam serüveni de - diğerleri gibi - özet olarak kitabımızda yer almıştır.”

Kitabın Künyesi:
“Bölüne Bölüne Büyümek: Türkiye’de Sol Örgütler”, Hüseyin Aykol, Phoenix Yayınevi, 158 sayfa.

18 Mayıs 2010 Salı

İbrahim Kaypakkaya kitabı çıkıyor!

İBRAHİM KAYPAKKAYA
Hayatı, Teorik ve Politik Eseri


18 Mayıs 1973’te işkence sonucu öldürülen komünist devrimci önder İbrahim Kaypakkaya, ezilenlerin devrimci mücadelesinde hak ettiği yere sağlam adımlarla yürüyor.

Teori ve Politika Dergisi'nin 2-3 Mayıs 2009’da düzenlediği “Kaypakkaya sempozyumu” konuşmaları çok yakında kitap olarak okura sunulacak.

Vedat Türkali ve Mihri Belli’nin açılış konuşmalarıyla başlayan ve iki gün süren sempozyumda, geniş bir ideolojik ve politik yelpazeden 24 konuşmacı İbrahim Kaypakkaya’yı yaşamı, teorik ve politik eseriyle anlatmış, değerlendirmiş ve tartışmıştı. Yüzlerce izleyicinin sorduğu onlarca soru ve ifade edilen görüşlerle Kaypakkaya’yla ilgili bilgiler ve tartışmalar zenginlik kazandı.

Sempozyumda konuşmacı olarak şu adlar bulundu: Vedat Türkali, Mihri Belli, Ali Taşyapan, Muzaffer Oruçoğlu, Mustafa Çoban, Şükran Soner, Salman Kaya, Murat Belge, Aydın Çubukçu, Nazan Üstündağ, Oral Çalışlar, Metin Kayaoğlu, Ertuğrul Kürkçü, Ömer Laçiner, Avni Özgürel, Garbis Altınoğlu, Turhan Feyizoğlu, Mehmet Güneş (Türkiye Gerçeği), Osman Ergin (DTP / BDP), Fırat Korkmaz (Demokratik Haklar Federasyonu), Musa Üzer (Özgür-Der), Çetin Desni (Yeni Dünya İçin Çağrı), Uğur Olca ve Selçuk Kozağaçlı.

Teori ve Politika’nın Kaypakkaya’nın Türkiye’de Marksizmin politik varlığında oynadığı tayin edici rolü üzerine çabasını sürdüreceği bildiriliyor…

Teori ve Politika, SODAP’la (Sosyalist Dayanışma Platformu) birlikte Hikmet Kıvılcımlı adına düzenlediği “Kıvılcımlı sempozyumu”nu da kitaplaştıracak.

Kaypakkaya kitabını edinmek için
İstanbul: 0 212 235 46 31
Ankara: 0 312 434 25 33
E-posta: teopol@teorivepolitika.com
http://www.teorivepolitika.com/

Jı bo bıdarvekırına xortên Kurd...(İdam edilen Kürt gençleri için...)

Bir tanıklık: 1 Mayıs 1977 / Yavuz Alogan

Mayıs 1977 günü, o sırada “Maocu Blok” olarak anılan üç siyaset, Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu ve Halkın Birliği, Saraçhane’den yürüyüşe geçmiş, Tarlabaşı’ndan Taksim Meydanı’na doğru çevreyi sloganlarla çınlatarak ilerliyordu. Bu üçlünün yaklaşık 500 metre önünde, Marx-Engels-Lenin’in dev posterlerini taşıyan Kurtuluş grubu yer alıyordu. Onların önünde de DİSK ve Maden-İş konvoyları vardı.

O dönemde TKP’nin yönlendirdiği DİSK, Maocuları 1 Mayıs günü Taksim Meydanı’na sokmama kararı almıştı. Dönemin en şiddetli ideolojik mücadelesi, TKP ile her türlü Maocu arasında sürüyor, iki grup birbirini “Maocu Bozkurtlar” ve “Sosyal Faşistler” olarak anıyordu. “Merkezci” (Pekin’e ve Moskova’ya mesafeli) gruplar, Dev-Yol ve Kurtuluş, TKP’ye daha yakın duruyorlardı.

Miting öncesi afişlemeler sırasında çatışmalar olmuş, İstanbul ve İzmir’de afişe çıkan iki genç ateşli silahla öldürülmüştü. Miting öncesi bütün gazeteler, büyük bir provokasyon olacağını, kan döküleceğini yazıyordu.

DİSK’in planı Maocu grupları miting sona erene kadar Taksim Meydanı’nın dışında bekletmekti. Bu amaçla Şişhane Yokuşu’nda DİSK görevlileri tarafından durdurulup uzun süre bekletilen Maocu gruplar, Kurtuluş grubunun arayı açtığını görünce koşarak Taksim Meydanı’na doğru ilerlediler. Sular İdaresi binasının arka tarafında, meydana giriş noktasında kurulan bir insan barikatının önünde durduruldular. Slogan yarışı sopalı çatışmaya dönüştüğünde, barikatın içinde, meydana giriş istikametine göre sağda, duvarın dibinde duran beyaz gömlekli, bıyıklı bir arkadaş silahını çekerek havaya peş peşe ateş etti. Böylece Taksim çevresinde ilk silah sesi duyulmuş oldu. Saat 19.30 gibiydi. Ateş eden kişinin bir provokatör olduğunu ve çatışmanın başlangıç işaretini bilinçli olarak verdiğini hiçbir zaman düşünmedim. Muhtemelen, binlerce Maocu’nun sopalı bir kavgayla durdurulamayacağını ve barikatı yararak meydana gireceğini anlamış ve bunu önlemek için ateş açmıştı.

Kısa bir duraksamanın ardından Maocu grup da silah çekerek ateş etmeye başladı. Onca silah atışına rağmen, o noktada (oldukça dar bir yer) hiç kimsenin ölmemesi, hatta vurulmaması ilginçtir. Kimse hedef gözeterek ateş etmiyordu. Sadece Maocu gruptan biri arkadaşının kaza kurşunuyla bacağından vuruldu. Bu arada silah sesleri dalgalar halinde bütün Taksim Meydanı’nı kapladı. Ardından polis sirenleri duyuldu. Onun ardından bütün sesleri bastıran çok yüksek bir siren sesi başladı (ve sanki hiç kesilmedi). Daha sonra bu sesin vitrini kırılan bir kuyumcu mağazasının alarm sisteminden çıktığı söylenecekti.

“Komünistler, kardeşlerimizi şehit etti…”
Maocu gruplar hızla ayrıştı. Kitlenin ana gövdesi Tarlabaşı’ndan aşağıya doğru koşarak dağılırken; bir kısmı da ara sokaklara dalıp, peşlerine düşen görece zayıf bir polis gücüyle çatışmaya başladılar; arabalar devriliyor, alevler yükseliyor, camekânlar kırılıyor, silahlar patlıyordu. Bu çatışma yaklaşık iki saat sürdü. Grupların bir kısmı, oldukça uzak bir noktada (hangi semt olduğunu bilmiyorum) bir yol ağzında toplandılar. Halkın Kurtuluşu grubundan Altan İnce, yüksek bir yere çıkarak kısa ve moralsiz bir konuşma yaptı. Grup dağıldı.

Hava kararmıştı. Sokaklar bomboştu. Otuz kırk kişi dar bir sokağın orta yerinde ilgisiz biçimde duran ışıklarını söndürmüş bir otobüse, pankartlarla, sopalarla doluştu. Otobüs iç ışıklarını yakarak hareket etti ve birkaç yüz metre sonra bir polis barikatının içine girerek durdu. Polisler otobüstekileri döverek indirdiler, kimliklerini aldılar ve minibüslere bindirdiler.

Minibüs hareket halindeyken polis telsizinden anons yapılıyordu: “Komünistler kardeşlerimizi şehit etti. 40 polis arkadaşımız öldü” gibi… İyice coşan polisler, minibüsün tabanına balık istifi yığılmış komünistlerin kafalarına daha büyük bir hırsla şut çekmeye başladılar. Gayrettepe Emniyet Amirliği binasının önündeki alan güçlü projektörlerle aydınlatılmıştı. Alanda çok sayıda toplum polisi ellerinde odunlarla (cop değil, odun!) bekliyorlardı. Minibüstekiler sürekli inip kalkan odunların altından, küfürler, naralar ve bağrışmalarla geçirilerek içeriye alındılar. Dayak içeride de devam etti. Sonra “teşhis seansları” başladı. Binanın alt katındaki kafeslerden çıkarılan onar yirmişer kişilik gruplar, spor salonuna götürülüyor, toplum polisi onları sürekli döverek “teşhis” ediyordu. Naralar atarak karate vuruşları deneyen polisler vardı. Polis beni de “teşhis” etti. Kazancı Yokuşu’nun altında bir polis panzerine ateş ederken, aynı anda Okmeydanı’nda bir polis otosunun camlarını demir çubukla kırarken ve birbiriyle ilgisiz daha pek çok yerde aynı anda görülmüştüm (!). Bu arada üzerimden bir de ustura çıkmıştı (otobüste yanımda oturan kırmızı kadife pantolonlu arkadaş polisi görünce paniğe kapılıp usturayı parkamın cebine kaydırmış olmalı).

Bu eziyet, nihayet Sansaryan Han’ın altındaki, çepeçevre ahşap kerevetli, çok geniş, loş ve serin nezarethaneye tıkılınca sona erdi. Aramızda yaralılar, kolu bacağı alçıya alınanlar vardı. Herkesin üstü başı kan içindeydi. Aşırı zorladığım için ses tellerim çalışmıyor, sürekli kulaklarım çınlıyordu. Bir işçinin, yanık bir sesle, “Bayram benim neyime/Kan damlar yüreğime/Hain hançer vuruyor/Saldırır dirliğime,” diye türkü söylediğini hatırlıyorum.

Nereden ateş edildi?
Nezarethanedekiler Taksim Meydanı’nın her yerinden toplanmış işçilerden ve devrimcilerden oluşuyordu. Şehri terk etmek için otobüse ya da trene binmek üzereyken Harem Otogarı’ndan ve Haydarpaşa İstasyonu’ndan alınanlar da vardı. Bu kişiler gerek meydanı, gerekse Tarlabaşı’nı farklı noktalardan görmüş kişilerdi. Gayrettepe’de ve nezarette, olaylar sırasında gördüklerini ve yaşadıklarını birbirlerine anlattılar. Bu konuşmalar sırasında İnterkontinental Oteli’nden ve Sular İdaresi binasının üstünden ateş edildiğine dair hiçbir söz duymadım. Ancak birinci nokta, önce polis, sonra da savcı sorgusu sırasında öne çıkarıldı. Değişmez iki soru şuydu: “Nereden ateş edildi? İnterkontinental Oteli’nden ateş edildi mi?” Olumlu yanıt almak istiyormuş gibi bir halleri vardı.

Sular İdaresi ise daha sonra gündeme geldi. Olaydan sonra çıkan Aydınlık dergisinin (belki de TİKP’in Halkın Sesi dergisi) kapağında bir fotoğraf vardı. Akşam karanlığında çekilen fotoğrafta Sular İdaresi binasının damında elinde uzun namlulu silahlar olan siluet halinde adamlar görülüyordu. Bunların polis olduğu ve olaydan sonra oraya çıktıkları (hava kararmıştı) gayet açıktı. Fakat resmin altında, “İşte Meydana Ateş Edenler,” gibi bir yazı vardı. Ayrıca, olay sırasında Kemal Türkler’in yerini alarak kürsüden paniği önlemeye çalışan, artık hayatta olmayan değerli sendikacı/ sosyalist Sıtkı Coşkun, Tarlabaşı tarafından gelen silah sesleri üzerine, “Sular İdaresi’den ateş ediyorlar!” diye bağırarak polisi göreve davet etmişti.

İlk ateş eden kişiyi ve orada olanları gördüğüm için devlet bağlantılı provokatörlerin, o hengâme içinde, onca silah patlarken Sular İdaresi binasının üzerine çıkıp meydana doğru ateş ettiklerine hiçbir zaman inanmadım. İnterkontinental Oteli’nin 5. ve 6. kat pencerelerinden de ateş edildiğini sanmıyorum. Necati Doğru’nun tanıklığıyla, o katlarda esrarengiz birilerinin (MİT ve/ya da CIA ajanları –yabancılar) bulunduğu kesin. Necati Doğru içeri alınmadığı odaya (510 numaralı oda) göz attığında teleobjektifler görmüş. Muhtemelen mitingi istihbarat amacıyla filme çekiyorlardı. O yıllarda Ankara’da yapılan yürüyüşlerde de Kızılay’daki “gökdelen”den film çektiklerini biliyoruz. Ayrıca MİT ya da CIA mensupları gibi profesyonel unsurların Tarlabaşı’ndan silah sesleri duyulunca, önceden rezervasyon yaptırdıkları otel odalarının pencerelerini açıp sağa sola ateş etmeleri pek mantıklı görünmüyor.

12 Eylül darbesi hazırlanırken, 1976-77-78 1 Mayıs’larında alınan görüntülerin incelendiği ve eli sopalı DİSK görevlilerinin saptanmaya çalışıldığı biliniyor (darbe sırasında bu sendika görevlilerinin direneceklerini düşünüyorlardı muhtemelen). Devletin derin arşivlerinde yer alan o filmlerin ileride ortaya çıkması ve incelenmesi, kameraların hangi açılardan çekim yaptıklarının saptanması, 1 Mayıs 1977 olayını bütün yönleriyle aydınlatabilir. Ayrıca polisteki ve savcıdaki sorgu tutanaklarının da incelenmesi gerekir. Özellikle polis sorgusunda İnterkontinental’e doğru bir yönlendirme, ayrıca çeşitli saklama ve saptırma girişimlerinin olduğunu tahmin ediyorum.

O günün en önemli özelliklerinden biri, bugünün polisi kadar teçhizatlı, tektip ve disiplinli olmayan toplum polisinin durumuydu. Önceden hazırlandıkları, sıkı bir ajitasyona tâbi tutuldukları belliydi. Bağımsız çeteler halinde ve büyük bir nefretle hareket ediyorlar, sürekli telsiz anonslarıyla kışkırtılıyorlardı. Yakaladıklarını linç etme psikolojisi içindeydiler. Çoğu MHP eğilimliydi (Pol-Bir, MHP’yle ilişkili bir polis derneğiydi). Meydana dalan panzerlerin hareket tarzı, uyarıda bulunan Ahmet İsvan’ın tekmelenmesi, megafonlardan savrulan küfürler ve tehditler, daha önceki (hatta sonraki) gösterilerde rastlanmayan bir başıbozukluğun ve saldırganlığın örnekleridir. Dolayısıyla, telsiz anonslarını yapanların saptanması ve toplum polisinin miting hazırlıklarının, Taksim ve çevresinde mevzilenme biçiminin incelenmesi de 1 Mayıs 1977 olayını önemli ölçüde aydınlatabilir.

Tarlabaşı’ndan silah sesleri geldikten sonra ateş açıldığı neredeyse kesin olan noktalar şunlardır: Renault marka beyaz bir arabadan yukarıya doğru ateş edilen Kazancı Yokuşu (burada 6 kişi kurşunla, 29 kişi ezilerek hayatını kaybetti); ikinci nokta, Pamuk Eczanesi’nin üst katı (olaydan sonra burada boş şarjörler ve mermi kovanları bulundu). Ayrıca İnterkontinental Oteli’nin önünü tutan polis barikatının içinden ve ardından kürsüye doğru; ve meydanda fırdönen panzerlerin menfezlerinden de ateş edilmiş olabilir.

TSK’da tasfiyeler
O dönemde ordu içindeki MHP’li subayların bir darbe hazırlığı içinde oldukları ve 1 Mayıs katliamını bu amaçla tertipledikleri söylendi. Toplum polisi, MHP’li polislerin (Pol-Bir) yönlendirmesiyle bu amaçla kullanılmış olabilir. Nitekim olaydan bir ay sonra, 1 Haziran’da dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral N. Kemal Ersun ansızın emekli edildi ve gerekçesi açıklanmadı. 3 Haziran’da Ecevit Taksim Meydanı’nda bir seçim mitingi yapacaktı. Demirel kendisini özel bir notla uyardı. Notta, Ecevit’e Taksim Meydanı’nda konuşma yaparken dürbünlü tüfekle ateş edileceği yazılıydı. 5 Haziran’da genel seçimler yapılacaktı. Belki de 1 Mayıs için daha büyük ölçekli bir katliam planlanmıştı. Böylece, sıkıyönetim ilan edilecek, seçimler ertelenecek ve MHP çizgisinde bir askeri darbe yapılacaktı.

N. Kemal Ersun’un aniden emekli edilmesi, orgenerallik sırası gelen, gene MHP’ye yakın iki Korgeneral’in, Musa Öğün ile Recai Engin’in de önünü kesti. O sırada batı basını, mesela The Christian Science Monitor isimli gazete, Demirel ile dönemin Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar’ın bir darbe girişimini son anda ve güçlükle önlediklerini yazdı. Bütün bunlar hiçbir zaman açığa çıkarılmadı. Ecevit’e kim suikast yapacaktı? Kara Kuvvetleri Komutanı neden emekli edildi? Süleyman Demirel, Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar’ın önerdiği Orgeneral Adnan Ersöz’ün Kara Kuvvetleri Komutanı olmasını neden istemedi? Onun yerine neden 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener’i önerdi? Cumhurbaşkanı Korutürk bu ismi neden veto etti? Mevcut Kara Kuvvetleri Komutanı (Ersun) tasfiye edilmişti ve yerine gelecek kişi konusunda devletin zirvesinde büyük bir anlaşmazlık vardı. Neden? Sonunda, o sırada emekliliğini bekleyen Ege Ordu Komutanı Kenan Evren, geleceğin Genel Kurmay Başkanı olarak Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Demirel’in önerdiği Ali Fethi Esener ise 12 Eylül darbesinden sonra Demirel’in talimatıyla Büyük Türkiye Partisi’ni kurmaya çalışacak ve askeri cunta tarafından veto edilecekti.

Neler olduğunu en iyi bilen kişi, kuşkusuz, dönemin başbakanı Süleyman Demirel’dir. Henüz hayattayken Demirel’in konuşması; ayrıca 1 Mayıs 1977 gecesi yapılan olağanüstü Bakanlar Kurulu’nun ve Ağustos’ta toplanan, tasfiyelerin yapıldığı Yüksek Askeri Şura’nın toplantı tutanaklarının incelenmesi de 1 Mayıs katliamını önemli ölçüde aydınlatacaktır. O sırada MİT’in 1 Mayıs katliamıyla ilgili olarak Demirel’e bir rapor verdiği söylendi. Bu raporda olayı Kara Kuvvetleri Komutanı N. Kemal Ersun’un tertiplediği yazılıymış. Böyle bir rapor var mıydı? Varsa nerededir?

1 Mayıs katliamını aydınlatmak isteyenlerin, bu tür belgelerin, “maddi deliller”in peşine düşmeleri gerekir. Aslında müthiş bir tembellik, kayıtsızlık ve örgütlenme yeteneksizliği yüzünden, 1 Mayıs 1977’de kaç kişinin öldüğü bile tartışmalı bir konu. En azından DİSK’in, başımıza demokrasi havarisi kesilen AKP hükümetinden bu türden belgeleri halka açıklamasını talep etmesi gerekir. Hayali darbeleri soruşturacaklarına, 1 Mayıs’ın katillerini açıklasınlar. Bütün belgeler ellerinde!

32 yıl önce
En genelde 1 Mayıs 1977’nin 12 Eylül darbesine uzanan zincirin halkalarından biri olduğu görülür. Bu olayın ardından, 16 Mart 1978’de 7 öğrencinin öldüğü, 48’inin yaralandığı İstanbul Üniversitesi’nin önündeki bombalı saldırı; onun ardından, 19-24 Aralık 1978’de Maraş’ta 105 kişinin öldürüldüğü yüzlerce ev ve işyerinin yakıldığı olaylar; onun ardından da 30 Haziran-4 Temmuz 1980’de Çorum’da 57 kişinin öldürüldüğü yüzlerce kişinin yaralandığı olaylar geldi. Sıkıyönetim ilan edildi ve dünyanın en Amerikancı darbesi 12 Eylül’de gerçekleşerek, “ılımlı” İslam’ın yolunu açtı.

Olayın, işçi sınıfı hareketi ve bütün sosyalist gruplar için özel bir önemi vardı. Darbeye zemin hazırlama ihtimali bir yana, devlet ve burjuvazi, 1974-77 arası yükselen işçi hareketini durdurmak, DİSK’i etkisizleştirmek, sosyalist gruplar ile işçiler arasındaki bağlantıyı koparmak, solun kitleselleşmesini önlemek istiyorlardı. Dönemin hükümeti de bunu istiyordu. Bu hedefe önemli ölçüde ulaştıklarını söylemek zorundayız. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Sol içi çelişkiler gittikçe keskinleşti; sosyalist gruplar kendi tabanlarından önemli ölçüde soyutlandılar; devrimcilik MHP’nin paramiliter örgütleriyle çatışma ve mevzi tutma faaliyetine indirgendi; devrimci sendikalar siyasi mücadeleden uzaklaştılar ve DİSK giderek CHP çizgisine doğru kaymaya başladı. 12 Eylül Darbesi’ne kitlesel bir direnişle karşı çıkılamamasının en önemli nedenlerinden biri, 1 Mayıs 1977’nin yarattığı moral bozukluğunun aşılamamasıdır.

Her şeye rağmen, 1976-77-78’de yapılan 1 Mayıs mitinglerinin, şenlik, bayram ya da karnaval havasında geçmediğini; bunların, siyasi kararlılığın sergilendiği, anlamlı taleplerin öne sürüldüğü sahici mücadele gösterileri olduğunu belirtmek gerekir. Bu mitinglere katılan bütün gruplar, DGM’nin (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) ve MESS’in (Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası) ezileceğine (herkesin sloganı: “DGM’yi ezdik, sıra MESS’de!”) ve devrimin mümkün olduğuna tam bir içtenlikle inanıyordu.

2010 yılının 1 Mayıs günü, yıllarca Taksim’e açılan sokaklarda cop ve gaz yiyerek mücadele eden genç insanların çabasıyla, fakat “son tahlilde” AKP’nin lütfuyla açılan meydanda, halay çeken, şarkı söyleyen insanların arasında, 32 yıldır yerde kalan kuru kan lekelerine basıyormuş gibi tuhaf bir duyguyla dolaşırken düşündüm bütün bunları. “Günlerin bugün getirdiği” geçmiştekine hiç benzemiyor. (Kaynak: www.yarinlar.net)

16 Mayıs 2010 Pazar

"Proletaryanın ideolojisini benimsemiş, halkın kurtuluşunu savunan bir komünistim.." (İbrahim Kaypakkaya)

Burada sunduğumuz metin Türkiye Proleteryası'nın komünist önderi İbrahim Kaypakkaya’nın 21 Nisan 1973 günü Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Savcılığı tarafından alınan ifadesidir. Devamında küçük bir parça olarak yüzleştirme tutanağı da yeralmaktadır. Metnin girişinden de anlaşılacağı gibi, Kaypakkaya’nın yanıtları Askeri Savcı tarafından kayda geçirilmiştir, metnin üslubu ele alınırken bu gözetilmelidir.

Gençlik mücadeleleri içinde devrim yolunu seçtim
“Getirildiği görülen sanık İbrahim KAYPAKKAYA huzura alındı, hüviyet tesbitinden sonra suç konusu olay ve örgütsel ilişkiler hatırlatılarak sanıktan SORULDU: SANIK cevaben:

Ben yoksul bir ailenin çocuğu olarak, 6 yıllık Hasanoğlan İlköğretmen Okulu’nda yatılı okudum. Hasanoğlan’daki başarılı öğrenciliğim nedeniyle Yüksek Öğretmen Okulu’na gönderildim. Bir yıl hazırlık sınıfında okuduktan sonra İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na ve aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne girmiş oldum.

Bundan sonra devrimci gençliğin demokratik ve devrimci eylemlerine katıldım ve devrimci düşüncemi geliştirdim. 1967 yılında 9 arkadaşımla birlikte Çapa Fikir Kulübünü kurduk. O dönemde FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu)'nun ve TİP’in bir üyesi olarak, onların düzenlediği bütün toplantı, forum, miting ve gösterilere katıldım.

1968 yılında okulun gerici yönetimi tarafından önce muvakkat ve daha sonra da kati olarak uzaklaştırıldım. Buna karşı Danıştaydan yürütmenin durdurulması kararı almama rağmen okulun faşist idarecileri bu karara uymadı. Benim düşünce yapım, katılmış olduğum eylemler ve gençlik örgütündeki çalışmalarım, okuldan uzaklaştırılmamın başlıca nedenleri olarak gösterildi. Hatırladığım kadarıyla o zamanlar katıldığım, NATO’ya Hayır ve Amerikan 6. Filosunu protesto eylemleri, Halk Aşıkları Gecesi düzenlemeye çalışmam, bazı bildirilerin dağıtılması ve işçi yürüyüşlerine katılmam öğrencilik sıfatıma zarar getiren hareketler olarak telakki edilmiştir. Oysa bunlar, yurdunu ve halkını seven herkesin, kendi inancı ve bilinci doğrultusunda sürdürmesi gereken ve kişisel sorumluluğu olan çalışmalardır.

TİP’in parlamentocu
ve reformcu çizgisine karşı mücadele
Gelişen zaman içinde FKF gençlik örgütünde bazı görüş ayrılıkları belirmişti. Bu bir bakıma, ilerleyen bilincin ve edinilen tecrübelerin doğal sonucuydu. FKF içinde beliren başlıca iki görüş: Birincisi, FKF yönetiminin öteden beri TİP’in parlamentocu ve reformcu görüşü. İkincisi, milli demokratik devrimi savunan aşamalı devrim tezi. Bu düşünceyi ilk zamanlar Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi, daha sonra da PDA ve İşçi-Köylü de savunmaya çalıştı. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi bazı olumsuz yanlarına rağmen, devrimci kadroların bilincinin ilerlemesine ve devrimci düşüncenin kavranmasına yardımcı oldu. Çünkü TİP ve yönetici kadrosu, devrimci kadrolar, işçiler ve köylüler arasında devrimci düşüncenin, Marksizm-Leninizmin yayılmasını engelliyorlardı. Ben, TİP’in yöneticilerini, kendilerinesosyalist adını veren reformcu orta burjuva aydınları olarak görüyorum. TİP’in çizgisi de, orta burjuvazinin radikal kesiminin tutarlı reformist çizgisiydi.

Ben bu ayrılıkta MDD (Milli Demokratik Devrim)'i savunan grup içerisinde yer aldım. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi çevresi, tam ve -kelimenin gerçek anlamında- devrimci mahiyette olmamakla birlikte, TİP’e göre, işçilerin, köylülerin, gençliğin ve diğer halk kitlelerinin demokratik ve devrimci anlamda eylemlerine biraz daha fazla ilgi göstermeye çalıştı.

İşçi ve yoksul köylü eylemlerine katılıp destekledim
Daha sonra 1969 yılında FKF’nin DEV-GENÇ’e dönüştüğü kurultayda, DEV-GENÇ ve Aydınlık Sosyalist Dergi içinde de ayrılık oldu. Ben bu ayrılıkta Proleter Devrimci Aydınlık ve İşçi-Köylü dergi ve gazetesi çevresindeki arkadaşların grubunda yer aldım. Bu dergi ve gazetenin çıkışına, dağıtımına yardımcı olmaya, savunduğumuz görüşleri işçiler, köylüler ve gençlik içersinde yaymaya çalıştım. Yine bu arada Trakya’daki topraksız köylülerin, ellerinden toprağı jandarma gücüyle gaspetmiş büyük çiflik sahiplerinin topraklarını işgal etmesi eylemlerine, İstanbul’da Demir Döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Pertriks, Ege Sanayi, EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer ve Derby fabrikalarındaki işçilerin haklı grev ve direnişlerine yardımcı olmak için elimden geleni yaptım. 15-16 Haziran büy&uum;k işçi yürüyüşüne katıldım ve fırsat buldukça da faşistlerin üniversitelere yaptığı saldırılara karşı savunma mücadelesi veren devrimci gençliğin bu mücadelesine ve diğer demokratik eylemlerine katkıda bulunmaya çalıştım.

Şahsımı ilgilendiren
siyasi konuları aşan sorulara yanıt vermem
Ben buraya kadar anlattığım şeyleri söylemekte bir sakınca görmüyorum. Bütün bunlar, o dönemdeki legal ve kanunen de suç olmayan faaliyetlerdi. Ben de, bir devrimci olarak bu faaliyetler içerisinde yukarda anlattığım çerçeve içerisinde yer aldım. Bu çalışmalarımı, Marksizm-Leninizme inanan bir komünist devrimcinin halkın kurtuluşu için yapması gerekli çalışmalar olduğu kadar, devrimci gençliğin örgütü DEV-GENÇ’in üyesi olan bir devrimci gencin halka ve gençliğe karşı sorumluluğunun gereği olarak da sürdürdüm. Ancak şahsımı ilgilendiren konular ve hakkımdaki isnatları taşan hususlardan gayri, gençlik örgütü ve çalıştığım devrimci gruplar içinde başkalarını etkileyebilecek bir beyanda bulunamam. Anlatmış olduğum şeyler, gençlik ve içinde bulundu&curre;um devrimci gruplar saflarında kendi çalışma ve düşüncelerimle ilgili bulunmaktadır. Başkaları hakkında beyanda bulunmayı, kişisel sorumluluk sahamı aşan bir hareket sayarım. Sıkıyönetim ilanına kadar faaliyetlerim bunlardı.

Örgütlü faaliyetlerim hakkında konuşmam
Sıkıyönetim ilanından hemen sonra ve özellikle İsrail Başkonsolosu Efraim ELROM’un öldürülmesi olayının arkasından şiddetlenen faşist baskılar ve bir yığın tutuklamalar sonunda birçok gençler ve aydınlar tutuklandılar. Hatta DEV-GENÇ içerisinden kayda değer bir faaliyeti olmayanların dahi yakalanıp tutuklanmaları karşısında, benim de aranıp yakalanacağımı tahmin ederek uzun bir süre gizlendim. Gizlendiğim yer ve bu devredeki ilişkilerim konusunda herhangi bir şey söylemeyi gereksiz buluyorum.

Kaçak bulunduğum dönemde ve tahminen 1972 Nisan ayı sonuna kadar elime ŞAFAK adlı dergi ve ŞAFAK yayınları geçmekte idi. Bu yayınları bana kimin nasıl getirdiği konusunda bir şey söylemeyi de gereksiz buluyorum. ŞAFAK dergisinde ve yayınlarında demokratik halk devrimi açısında katılmadığım bazı görüşler yer almakla birlikte, bir devrimci çalışmanın varlığından ve sürdürülüyor olmasından memnuniyet duydum. Daha sonra bu yayın organını çıkaran örgütle herhangi bir ilişki kurmaksızın, bulunduğum yerde kendi olanaklarımla ve kendi düşüncem doğrultusunda propaganda ve bilinçlendirme çalışmaları yaptım. ŞAFAK yayın organının, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) adlı bir örgüte ait olduğunu ve böyle bir örgütün varlığını bilmiyordum. Bunları daha sonraları, bu örgütle ilgili yakalama aberleri dolayısıyla radyo ve gazetelerden öğrendim. Ben, bu illegal örgütün yöneticisi olduğunu söylediğiniz Doğu PERİNÇEK ile sorgularınızda iddia ettiğiniz gibi bir ilişkide bulunmadım. Ve bana Doğu PERİNÇEK tarafından örgütsel veya başka bir görev verilmedi. Esasen Doğu PERİNÇEK’i de tanımam, sadece sıkıyönetimden önce adını duymuştum. Kendisini PDA’ya yazı yazan bir devimci olarak biliyordum. Sizin deyiminizle, ŞAFAK örgütünün illegal organizasyonuna katılmadım.

Bu devredeki çalışmalarımla ilgili herhangi bir şey söylemeyeceğim. Çalıştığımı söylememin şahsi sorumluluğum açısından yeterli olduğu görüşündeyim. Ben sormuş olduğunuz şekilde Malatya ve Tunceli bölgelerinde faaliyet göstermedim. Çalışma alanım buralar değildi ve neresi olduğunu söylemeyi de gereksiz buluyorum; neresi olmadığını belirtmeyi yeterli görüyorum.

Devrimci bir örgütün üyesi
olmaktan büyük bir kıvanç duyuyorum
Benim, bahsettiğiniz TİİKP adlı örgütle hiç bir bağıntısı olmayan kişisel nitelikteki faaliyetlerim, Türkiye Komünist Partisi (Marksist-Leninist) ve Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu saflarına katılmama kadar sürmüştür. Sonradan katıldığım bu örgütlere ne zaman katıldığımı hatırlamıyorum. Ve beni bu örgütlere kimin aldığını söylemeyi de gereksiz buluyorum. TKP/M-L ve ona bağlı TİKKO örgütlerinin kimler tarafından kurulduğunu ve yönetildiğini bilmiyorum. Yalnız bu örgütlerin saflarına katıldığımı ve onların illegal üyesi ve taraflısı olduğumu saklamıyorum ve bu örgütlerin üyesi olmaktan büyük bir kıvanç duyuyorum.

Bu örgüt içerisindeki çalışma yöntemim ve örgütün kurtuluşuna esas olan düşünceler, bahsetmiş olduğunuz yazılarda geniş ölçüde yeralmaktadır. Mensup olduğum bu örgütlerin “ŞAFAK REVİZYONİZMİ TEZLERİNİN ELEŞTİRİSİ”, “TÜRKİYE’DE MİLLİ MESELE”, “TÜRKİYE’DE KEMALİST HAREKET, KEMALİST İKTİDAR DÖNEMİ, İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI VE 27 MAYIS HAREKETİ”, “BAŞKAN MAO’NUN KIZIL SİYASİ İKTİDAR ÖĞRETİSİNİ DOĞRU KAVRAYALIM” başlıklarını taşıyan ayrı ayrı, uzun ve örgütün görüşlerini yansıtan tezleri ve düşünceleri kabul ediyorum. Bu başlıklar altındaki yazılara benim de görüşlerim diye imzamı atmaya hazırım, fakat bu yazıların esas olarak kimin veya kimler tarafından kaleme alınmış olduğunu bilmiyorum.

Ben bu görüşler doğrultusunda devrimci mücadele vermek üzere 1973 Ocak ayı başlarında, faşist güçler tarafından şehit edilen yiğit arkadaşım Ali Haydar YILDIZ ile Tunceli’ye gelmiştim. Köylüleri devrim için, halk ihtilali için örgütlemek amacıyla köylere gitmiştik. Buradaki çalışmalarımız 24 Ocak 1973 günü, kalmış olduğumuz Vartinik mezrasındaki kömün basılmasına kadar sürdü. Bunlar dışında başka bir açıklamaya gerek görmüyorum.

“Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım.”

Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içersinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım” dedi. Başka bir diyeceği olmadığını söyledi ve birlikte tutulan işbu ifade zaptı, okunup imzalandı (21 Nisan 1973, TKP/M-L, TİKKO, TMLGB Davası, Klasör No 3, Dosya No 1, Sıra No. 4).

“Proletaryanın ideolojisini benimsemiş, halkın kurtuluşunu savunan bir komünistim.”

“İbrahim KAYPAKKAYA’ya, iddia edilen suç konusu olay anlatıldı ve huzurdaki şahıs gösterilerek soruldu. Sanık, ‘ben burada gösterdiğiniz şahsı ve Hacı ÖZDOĞAN’ı tanımıyorum. Sizlerin iddia ettiği gibi bu şahıstan nüfus cüzdanı filan almış da değilim. Üzerimden çıkan ve burada gösterilen şahsa ait olduğunu söylediğiniz hüviyet cüzdanını Malatya’da buldum. Sıkıyönetimce arandığım için, hüviyetimi gizlemek amacıyla, bulduğum bu nüfus cüzdanına kendi fotoğrafımı yapıştırdım. Ben proletaryanın ideolojisini benimsemiş, halkın kurtuluşunu savunan bir komünistim. Bir sınıf mücadelesi olan size karşı yürüttüğüm mücadelede böyle şeyleri doğal karşılıyorum. Karşımda bulunan ve üzerimde bulunan hüviyet cüzdanının kendisine ait olduğunu söylediğiniz şahsı tanımıyorum onun beni tanıyorum demesi, ya sizin işkence ve baskılarla zorlamanızdan, ya da yine aynı sebeple korkması dolayısıyla yalan söylemesinden ileri geliyor; bunun sebebini ben bilmem’ dedi.

“Halka zulmetmenin hesabı er geç sorulacaktır.”

Sanık İbrahim KAYPAKKAYA’ya huzurdaki diğer üç kişi gösterilerek, suç konusu olay izah edilip soruldu. Sanık, ‘ben, burada bana göstermiş olduğunuz üç köylüyü tanımıyorum ve bu kişilerle de hiç bir zaman hiç bir yerde karşılaşmış değilim; bu üç köylünün bana, baskından sonra yardım ettikleri iddianız da yalan ve uydurmadır. Ben, müsademe sırasında yaralanmış olduğum için ekmek dahi yiyemiyordum. Huzura getirilmiş olan bu üç köylü, benimle hiç bir ilişkileri olmadıkları halde, fiilsiz, sebepsiz ve haksız olarak buraya getirilmiş ve kendilerine baskı ve işkence ile gözdağı verilmek istenmiştir. Bu faşizmin bir zulüm örneğidir ve faşistlerden halka zulmetmenin hesabı er geç sorulacaktır’ dedi” (TKP/M-L, TİKKO, TMLGB Davası, Klasör No 3, Dosya No 4, Sıra No. 13/2).

İbrahim Kaypakkaya / Bütün Yazılar - 1, Tufan Yayınları, s.12 - 17

9 Mayıs 2010 Pazar

Dünyada faşizmin 65'inci yıldönümü: Faşizm böyle yenildi!

Bugün İkinci Dünya Savaşı'nın bitişinin, faşizmin yenilmesinin 65'inci yıldönümü. Faşizme karşı büyük savaşın nasıl zafere ulaştırıldığını, soL okurlarıyla bir foto-hikaye olarak paylaşıyoruz. Foto-hikayemiz bir tarihsel süreç içerdiğinden, ilk fotoğrafa tıklanarak başlanması, akışı izlemeyi sağlayacaktır. (Kaynak: soL)

Kemal Okuyan: Bayramınız kutlu olsun

İkinci Dünya Savaşı'nın sonuçlarından nasıl kurtulmak istiyorlar: Asıl bela barış!

Anayurt Savunması'nın fotomuhabirleri'nden bir seçki
Pokrass Kardeşler - Üç tankçı
Bulatv Okudsava - Bize tek bir zafer gerek

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Zavallı küçük burjuva! Bir türlü karar veremedi; kapitalizm kendiliğinden çöküyor mu yoksa çökmüyor mu?


Bağımsız Türkiye için Kavga'mız sürüyor!'

Deniz Kasidesi
açıklarda göz gözü görmez fırtınadan anlar gelir
körfeze kocaman ve soğuk pelikanlar gelir
buzlu bir hüzünle yüklü yorgun ve üzüntülü

kasırga sarsar katedralleri uzaktan çanlar gelir
her biri bir rüzgâra uzanmış ezanlar gelir
görünmez bir nabızdır atar telsizler büyülü

ermiş deniz fenerlerinden aydınlık dumanlar gelir
eski bir şarkıda gemileriyle kaybolanlar gelir
siyah yelkenleri rüya tozlarıyla örtülü

sanki deli bir su patlar çoğul yatağanlar gelir
var mı yok mu anlaşılmaz yağlı korsanlar gelir
kırbaçları kan içinde dev bıyıkları gürültülü

döner sis anaforları bir imdat çınlar gelir
ıslıkların kemendiyle çekilip boğulanlar gelir
boyunları kırılmış son derece ölü

canlanır liman meyhanelerinde anlatılanlar gelir
inanılmaz ejderhalar kanatlı yılanlar gelir
ihanet gibi kılçıklı kabahat gibi tüylü

bir çatışma parıldar ki batı’da kanlar gelir
mor uğultulardan oyulmuş erguvanlar gelir
vahşi yapraklarında tuz böceklerinin tülü

çözülür şimşeklerin demeti tel tel yananlar gelir
tepeden tırnağa elektrik yeşil papağanlar gelir
billurdan gagalarında çapraz bir rüzgâr gülü

günler dağılır altüst olmuş zamanlar gelir
başka başka takvimlerden başka insanlar gelir
ölümlerini tekrar tekrar yaşamaya gönüllü
Attilâ İlhan / 1972

(NOT: Attilla İlhan’ın ‘Tutuklunun Günlüğü’ kitabında da yer alan ‘Deniz Kasidesi’ adlı şiiri ilkin Temmuz 1972 tarihinde Varlık Dergisi’nde yayınlanmıştır. Yayınlanma tarihi, bu şiiri Attilla İlhan’ın Denizlerin 6 mayıs 1972 deki idamlarının hemen ertesinde yazdığını ve Mayıs sonu ya da Haziran başlarında dergiye verdiğini gösteriyor. Dönemin güncel-yerel acısına bir büyük şairimizin sıcağı sıcağına verdiği tepki, bir büyük şiirin sesinde tarihsel-evrensel derinliğiyle ölümsüzleşmiştir.)

(NOT 2: Yukarıdaki fotoğraf Mamak Cezaevi avlusu Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan bu onaların çektirdiği onların çektirdiği son fotoğraftı. Fotoğrafın çekildiği tarih: 5 Mayıs 1972 idamlarının bir gün öncesi. Yer: Mamak Cezaevi avlusu. 6 Mayıs'ın 38. yıl dönümü törenlerine birkaç gün kala yayınlanan bu fotoğraf, cezaevindeki bir asker tarafından çekilmiş ve bu zamana kadar saklanmış. Bu fotoğraf ilk defa gün yüzüne çıkıyor. Soldan sağa Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan.)

4 Mayıs 2010 Salı

Aziz Nesin Erdoğan için ne demişti?

Erdoğan'ın bugün bir metnini sansürleyerek okuduğu Aziz Nesin, 1994’te tartışmaya girdiği Erdoğan için “şeriatçı” demişti. Erdoğan ise Nesin için “İstanbul’dan onun adını kazıyacağım” diyordu.

Recep Tayyip Erdoğan, CHP’yle yaptıkları “faşizm” tartışmasında bugün CHP’ye karşı Aziz Nesin’in 1948 yılında Markopaşa dergisinde yazdığı bir metni okudu. soL’da, bu metnin nasıl sansürlendiğini yazmış. Radikal gazetesi, o İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’la Aziz Nesin arasında 1994 yılında HBB kanalında Hulki Cevizoğlu’nun programında geçen tartışmayı hatırlattı. (fk.birleşikcephe!')

Cevizoğlu’nun “Geçmiş Zaman Olur ki...” adlı kitabında söz konusu tartışmayı şöyle aktarıyor: “Tarih 22 Kasım 1994... HBB televizyonu - Ceviz Kabuğu Programı... İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Tayyip Erdoğan, Aziz Nesin'e şöyle ateş püskürüyor: “Benimle ilgili Aziz Nesin Bey bir ifade kullandı. ‘İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, ben şeriatçıyım' diyor. İşte böyle diyenlerin olduğu Türkiye'de filan... Onları yetiştirenler... İmam hatip okullarına saldırlar filan... Aziz Nesin Bey kendisinin aydın olduğunu söylüyor. Tabii aydınlığın tarifini de, karanlığın tarifini de anlamak mümkün değil.

Bu nasıl aydınlık ki ‘Ben şeriatçıyım' diyen bir insana kalkıp bundan rahatsız olduğunu ifade ediyor? Bu Türkiye'de halkın yüzde 98'i Müslüman derler. Bilmiyorum Aziz Nesin Bey buna katılır mı, katılmaz mı?

...Ve Aziz Nesin ‘Ben dinsizim' demekle maruf birisidir. Az önce de nitekim Allah'a inanmadığını falan da söylemiştir. Biz onun Allah'a inanmadığından rahatsız değiliz. Bu anlayışa karşı, bizim de düşüncelerimize saygı duymasını isteriz.

Ben şahsen Aziz Nesin Bey'in ‘Ben şeriatçıyım' derken neden bu ifadeyi kullandığımı öğrenmesini, okumasını isterdim...”

* * *

(Erdoğan 1985 yılının baskısı Meydan Larousse'un II. cildinin 764. sayfasındaki açıklamayı okuyor, İslam dininin şeriat olduğunu söylüyor ve devam ediyor.)

“Müslüman kimdir? İslam dinine inanan insan demektir. ‘Elhamdülillah ben Müslümanım' dediğime göre, bu tarife göre ‘Elhamdülillah ben şeriatçıyım' deme hakkına da sahibim. Şimdi Sayın Nesin ‘Ben dinsizim' deme hürriyetine, hakkına sahip oluyor da ‘Ben Müslümanım, Ben şeriatçıyım' deme hakkına ben niye sahip olamıyorum?”

Aziz Nesin hemen cevap veriyor: “Anayasa'ya aykırıdır da onun için... Şeriatçılık Anayasa'ya aykırıdır. TC Anayasası'nın 2. maddesi TC Devleti'nin laik olduğunu yazar. Ya Anayasa'yı değiştirirsiniz, ki yakında galiba değiştirilecek ve şeriat girecek onun yerine, öyle görülüyor, ya da Anayasa'ya uyarsınız. Hem şeriatçı, hem laik olunamaz. Ve bu mümkün değildir...

...Siz bana dayanamadığınızı kanıtladınız. Belediye Başkanı olduğunuz gün ‘İstanbul'dan Aziz Nesin'in adını kazıyacağım' dediniz. Siz benim varlığıma dayanamıyorsunuz. Zaten benim adım yok ki İstanbul'da... Neyi kazıyacaksınız? Siz beni nasıl kazıyacaksınız? Şeriatçısınız, daha benim gibi ne kadar aydını kazıyacaksınız? Elinize bir güç geçse, günü gelince onu kullanacaksınız!”

Erdoğan Aziz Nesin'i nasıl sansürledi?

Grup toplantısında CHP'ye yüklenmek için Aziz Nesin'in Zincirli Hürriyet gazetesindeki yazısını satır satır okuyan Başbakan Erdoğan, "Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere Amerika’dan borç dahi alınabilir. Hatta bu borç alınan paralar ziyafetlerde yenilebilir" ifadelerini ise okumadı.

CHP ile girdiği İnönü-Hitler tartışmasını bugün de sürdüren Erdoğan, yeni bir pragmatizm örneği sergileyerek CHP'ye yüklenirken Aziz Nesin'den alıntı yaptı.

"Şimdi daha enteresanını anlatacağım" diyen Erdoğan, "Aziz Nesin 5 Şubat 1948'de şunları yazıyordu" diyerek Nesin'in yazısını satır satır okumaya başladı: “Ey Türk faşisti, birinci vazifen Türk matbaalarını yıkmak, makineleri ısırmak, demirleri dişleyip duvarlara asmaktadır.

Gazeteleri çamurlara serip, üzerinde ağzın köpürünceye kadar tepinmektir. Bu temel partinin hazinesidir, meydanlarda kitaplarını yaktığın namuslu insanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş şekilde işkenceye tabii tutulabilir. Matbaaları yakılmış, gazeteleri yakılmış, çoluk çocuğu dağıtılmış, haneleri işgal kendileri perişan edilmiş olabilir.

Ey faşist yumurcakları işte bu ahval ve şerait içinde dahi yapılanları kafi görmeden namuslu vatanperverleri dağıtmak için muhtaç olduğun çekiç balta, halk partisinin ambarlarında mevcuttur”

Ancak Erdoğan, aynı yazıda geçen "Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere Amerika’dan borç dahi alınabilir. Hatta bu borç alınan paralar ziyafetlerde yenilebilir"
ifadelerini ise okumadı. Aziz Nesin'in emniyet teşkilatının faşistlerle işbirliği yaptığına ilişkin cümleleri de Erdoğan'ın sansürüne uğradı.

Yazının sansürlenmemiş hali şöyle:
" Ey Türk faşisti, birinci vazifen Türk matbaalarını yıkmak, makineleri ısırmak, demirleri dişleyip duvarlara saldırmaktır.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli, gazeteleri çamurlara serip üzerinde ağzın köpürünceye kadar tepinmektir. Bu temel partinin hazinesidir.

Bir gün nümayiş yapmak için emir alırsan, bütün polisleri yanıbaşında bulacaksın.

Meydanlarda, kitaplarını yaktığın, namuslu insanlar, bütün dünyada eşi emsali görülmemiş şekilde işkenceye tabi tutulabilir. Emniyet müdürlüğümüzde dövülebilir. Demir Ahmet tarafından sövülebilir. Bütün malları mülkleri zaptedilmiş matbaaları yıkılmış, gazeteleri kapatılmış, evleri tarumar edilmiş, çoluk çocuğu dağıtılmış, haneleri işgal, kendileri perişan edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere Amerika’dan borç dahi alınabilir. Hatta bu borç alınan paralar ziyafetlerde yenilebilir.

Ey faşist yumurcakları! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi bütün bu yapılanları kafi görmeden, vazifen matbaaları yıkmak, makineleri ısırmak, namuslu vatanperverleri parçalamaktır. Muhtaç olduğun kazma, balta, Halk Partisi”nin ambarlarında mevcuttur."

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Yaşayan Marksizm - Sayı: 1 - Kriz ve Devrimci Secenek

Yasayan Marksizm - Sayi 1 - Kriz ve Devrimci Secenek

Ece Temelkuran ‘fena halde’ yanılıyor! / Yeşim Dinçer

Muz Sesleri romanında bizi Ortadoğulu olduğumuza bir türlü ikna edemeyen yazar, sosyalizmle islamiyeti örtüştürme çabasında.

Ece Temelkuran'ın son dönem yazılarında sosyalizmle islamiyeti örtüştürme çabasına girdiği görülüyor. "Ben"in ancak "biz" içinde eriyince mutlu olduğunu, kalbin kendini feda etmek istediğini yazmış. Bu söylemin Kurani mesajlara denk düştüğünü söylüyormuş arkadaşları. Temelkuran, "fena halde sosyalizmdir o!" diyor. Bizce "fena halde" yanılıyor

Sosyalizm teslimiyet ve vazgeçiş üzerine kurulu olmadığı gibi sosyalistler de "feragat ehli" değil.

Sosyalizmi, yoksulluğun kutsanmasından, eşitlik söyleminden, özveri öykülerinden, kahramanlık menkıbelerinden ibaret sayan bir "şiirimsi vicdan edebiyatı" doğdu. Temelkuran da dahil bu akıma. Oysa sosyalizm, tüm bunları aşan bir şey: Tarihin bugüne dek gördüğü en büyük özgürlük projesi. Temelkuran Komünist Manifesto'yu okursa görecek ki orada bireyin öz benliğini toplum yararına terk edişi vaz'edilmiyor. Tersine, gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak üzere toplumun bireyin önünden çekileceği öngörülüyor.

Sosyalist hareketin tarihinde -Kızıldere'den enternasyonal tugaylara- sayısız özveri ve adanmışlık hikâyesi var. Fakat onları haşhaşiyun tarikatının fedailerine eşitleyebilir miyiz? İşkenceyi, sürgünü, tecriti, ölümü göze almış -ve alacak olan- onca kadın ve erkek sosyalist, amacı gözden kaçıran bu yüzeysel "tefsir"i hiç de hak etmiyor.

Doğu-Batı kutuplaşması
Ece Temelkuran kafasına koymuş, hepimizi Ortadoğulu olduğumuza inandıracak. Geçtiğimiz ay yayımlanan ve önemli bir kısmı Beyrut'ta geçen romanı Muz Sesleri'nde, dünyayı tamamen modası geçmiş bir Doğu-Batı karşıtlığından okuyor. Duygusal gerekçeler dışında bir fikir de üretemiyor. "İçindeki Ortadoğuluyu göster bize", türünden akla ziyan cümleler kurmuş. Bu cümleyi romanda Oxfordlu bir kadın akademisyen sarf ediyor üstelik.

Aynı kişi, "her şeyi hep birlikte bir yumak haline getirip sonra da çıkış yolu aramak Doğulu bir düşünme biçimidir. Batılı akıl, sorunun parçalarını ayrıştırmak eğilimindedir. Doğulular çözüm için düşünmez. Batılılar çözüm için düşünür" diyor.

Bizim memleketin kahvehanelerinde yıllardır çiğnene çiğnene sakız olmuş yavelerin tekrarı bu. Ne diyelim? Temelkuran keşke Peyami Safa, Cemil Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bu konuda kafa yormuş eski yazarların fikirlerini okusaydı da Oxfordlu akademisyen hanım çok daha rafine cümleler kurabilseydi.

"Politika en seksi şeydir"
Yazar bu basit ikilikle düşünmenin yol açtığı tekdüzeliği, rokoko bir üslup tutturarak aşmayı denemiş. Şöyle bir cümle var örneğin: "Betonda yankılanan, merdiven boşluğunda tınlayan bir sessiz öfkenin ardından, en keskin kılıcıyla tahtına oturdu Zeynab Hanım'ın kara saçları."

Tabii kimseden Hemingway sadeliğinde yazmasını beklemiyoruz ama bu şiirimsi üslup, edebi olma çabası enikonu yoruyor okuyucuyu. Daha ilk sayfada karşımıza çıkan "yedek depoların içindeki sular hiç ses çıkarmadan ısınmaya başlıyor" gibi kusurlu betimlemelere, "eskidenki bacaklarıyla yürüyordu" türü zorlama bir dile katlanmak gerekiyor. "Beyrut anneni kendine benzetti [yavrum]" tarzında klişeler de var.

Temelkuran'ın retorik tutkusu; çarpıcı ve güzel, aynı zamanda da mühim sözler sarf etme isteği kitabın tanıtım söyleşilerinde de sürüyor: "Aşk aslında bir iç savaştır", "Politika en seksi şeydir", "Beyrut büyük bir ön sevişmedir" vb. Bu içi boş aforizmalardan romanda da var bol bulamaç. Örneklerine girmeyeceğim.

Evrensellik bir yanılsama mı?
İngiliz eleştirmen Terry Eagleton Kuramdan Sonra adlı kitabında, "uluslarüstü şirketler yeryüzünün bir köşesinden diğerine yayıldıkça, entelektüeller evrenselliğin bir yanılsama olduğu konusunda daha gür bir sesle ısrar ediyorlar", diye yakınmıştı. Temelkuran da koroya katılarak bize bir kimlik bahşediyor.

Muz Sesleri'ni okuyunca, kitabın arka kapağında buyrulduğu gibi Ortadoğulu olduğumuza ikna oluyor muyuz? Yazarın bizi bir balçık gibi dibe çeken santimantalizmini aşıp romanın nesnesine bir türlü ulaşamadığımızdan ikna olamıyoruz. Bitmek bilmeyen bir Beyrut güzellemesi İbrahim Sadri'nin dizeleri gibi içimizi eziyor. Temelkuran, kendi iddialarının aksine, aşkı, savaşı, yoksulluğu, Ortadoğu'yu, Beyrut'u filan değil; nasıl da içli, hassas, şefkatli bir kalbi olduğunu anlatmak için yazıyor sanki. Dünya onun duygularını harekete geçirip hissiyatını keskinleştirdiği kadar gerçek.

Hürriyet'ten Gülden Aydın'la yaptığı tanıtım söyleşisinde, "Öyle şeyler gördüm ki ağır geliyor bazıları", diyor. "Madımak’ta iki kızı yakılmış, iki boş yatağın başında bekleyen anneyle, sekiz yaşında işkence görmüş bir Kürt çocuğuyla tanışmak istemezdim. Şimdi ise bunları görmeyi hak etmek için yazıyorum. Çünkü benim bir borcum var dünyaya. Bu borç da gazetecilikle ödeniyor."
.
Yazarın gazetecilik mesleği nedeniyle tanık olduğu acıları böyle bir çırpıda sayıp dökerek kitap tanıtımına malzeme yapması, bir ödül gibi görmesi ürpertici.

2 Mayıs 2010 Pazar

Ünlü 1 Mayıs afişleri

15-22 Mayıs 2006 tarihleri arasında Karşı Sanat Çalışmaları'nda açılan 1 Mayıs afişleri adlı sergiden bir demet sunacağız. TÜSTAV (Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı) tarafından TÜSTAV DİSK Arşivi'nden yararlanılarak geliştirilen sergi 1920li yıllar belgelerini, 1970li yıllarda ve 1994ten günümüze tasarlanmış 1 Mayıs afişlerini kapsıyor. 1 Mayıs afişleri arasında kuşkusuz en tanınmış olanını 1976 yılında ressam Orhan Taylan'ın yaptığı bu afiş oldu.

İşte diğer unutulmaz 1 Mayıs afişleri...

1990 DİSK
Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 47x65,5cm, Baskı: Bilinmiyor.


Nisan 1980 DİSK Dergisi
Desen: Bilinmiyor, Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 19,5x27cm, Baskı: Bilinmiyor.


1976 DİSK / Tekstil
Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 50x35cm, Baskı: Bilinmiyor.


1978 DİSK
Desen: Şekip Davaz, Tasarım: Şekip Davaz, Ebat: 48x66cm, Baskı: Basım Sanayii Merkezi.


1976 DİSK / Turizm-İş
Desen: Canol Kocagöz, Tasarım: Canol Kocagöz, Ebat: 27,5x41cm, Baskı: Bilinmiyor. Canol Kocagöz'ün tasarladığı 1 Mayıs afişi, Dünya Sendikalar Federasyonu'nun 30. Kuruluş Yıldönümü Uluslararası Afiş Sergisi'nde ve 1979 DSF Takvimi'nin Mayıs ayı yaprağında yer aldı.


1978 DİSK
Desen:
Tan Oral, Tasarım: Tan Oral, Ebat: 27x39,5cm, Baskı: Bilinmiyor.


1978 DİSK / Genel-İş
Desen:
Bilinmiyor, Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 40x57cm, Baskı: EM-AŞ Veb Ofset Tesisleri, Ankara.

1977 Konuk Yayınları
Desen:
Bilinmiyor, Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 48,5x67cm, Baskı: Bilinmiyor.
1977 Konuk Yayınları
Desen:
Erkal, Tasarım: Erkal, Ebat: 48,5x67cm, Baskı: Bilinmiyor.


1978 DİSK / Gıda-İş
Desen:
Bilinmiyor, Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 58x84,5cm, Baskı: EM-AŞ Veb Ofset Tesisleri, Ankara.

1980 Türk Maden-İş
Desen:
Orhan Taylan, Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 41x56,5cm, Baskı: Bilinmiyor.


1978 DİSK / Oleyis
Tasarım:
Bilinmiyor, Ebat: 48x68cm, Baskı: Bilinmiyor.


2004 DİSK, KESK
Desen:
Orhan Taylan, Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 47;5x67cm, Baskı: Bilinmiyor.


1977 Konuk Yayınları
Desen:
Sadık Kara, Tasarım: Sadık Kara, Ebat: 48,5x67cm, Baskı: Bilinmiyor.

Mart 1976 DİSK Dergisi
Desen:
Tan Oral, Ebat: 19,5x27cm, Baskı: Bilinmiyor.


1997 Petrol-İş
Desen:
Orhan Taylan, Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 49,5x70,5cm, Baskı: Bilinmiyor.

1910 İnsaniyet, Osmanlı Sosyalist Fırkası Organı
Sahibi-Müdürü:
İsmail Faik, Ebat: 21x28,5cm, (Mete Tunçay Bağışı)

DİSK / Birleşik Metal-İş
Desen:
Bilinmiyor, Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 48x67,5cm, Baskı: Bilinmiyor.


1978 DİSK / Genel-İş
Desen:
Bilinmiyor, Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 42x58cm, Baskı: EM-AŞ.


1979 DİSK / Hürcam-İş
Tasarım:
Bilinmiyor, Ebat: 54x50,5cm, Baskı: Son Akın.


1990 Dev-İş
Desen:
Orhan Taylan, Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 20x25cm, Baskı: Bilinmiyor.


1976-1980 DİSK / Genel-İş
Desen:
Bilinmiyor, Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 40,5x57cm, Baskı: Bilinmiyor.


1928 - 1 Mayıs Broşürü
"Bütün dünya işçileri birleşiniz!"
1 Mayıs Üçüncü Enternasyonaliyonu Türkiye Komünist Fırkası Neşriyatından.

1978 DİSK
Tasarım:
Bilinmiyor, Ebat: 29x41cm, Baskı: EM-AŞ Veb Ofset Tesisleri, Ankara.

1994 DİSK / Birleşik Metal-İş
Tasarım:
Bilinmiyor, Ebat: 48,5x68,5cm, Baskı: Bilinmiyor.


1993 DİSK, Otomobil-İş, Eğitim-İş, Eğit-Sen, Emek-Sen, Tüm Bel-Sen, Tüm Maliye-Sen, Tüm Enerji-Sen, Tüm Yargı-Sen, Tüm Hava-Sen, Tüm Haber-Sen, Tarım-Sen, Demiryol-Sen, Or-Kam-Sen, Tüm Tak-Sen, Maden-Sen, Sosyal Hizmet-Sen, Tüm Sosyal-Sen, Yapı Yol-Sen.
.
Tasarım: Bilinmiyor, Ebat: 66x48cm, Baskı: Bilinmiyor.