28 Nisan 2010 Çarşamba

Kamuoyuna!

Sevgili Kardeşim..

DİSK'TEN 1 MAYIS 77 KATLİAMINDA
YAKINLARINI KAYBEDENLERE MEKTUP...
DİSK, 1 Mayıs 1977'de Taksim'de yaşanan olaylarda yaşamını yitirenlerin ailelerini, 'Ƈ Mayıs 1977 katliamı aydınlatılmadan demokrasiden söz edilemez'' pankartının ardında yürümeye davet etti. DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün imzasıyla 1 Mayıs 1977'de Taksim'de yakınlarını kaybedenlere gönderilen mektup şöyle:

Sevgili Kardeşim..
Türkiye’nin derin toplumsal yaralarından biri olan 77 1 Mayıs katliamı sizin için de unutamadığınız ve unutamayacağınız izler taşıyor. Ülkemizin, işçi sınıfının ve sizin yaşadığınız bu travmanın üzerinden 33 yıl geçti. Bu yıllar boyunca, katliamın kimler tarafından gerçekleştirildiği, kimlerce teşvik ve oganize edildiğine dair arka planı aydınlatılmadığı gibi, mağdurlar dışında kimse de yargılanmadı.

Katliamdan sonra otobüslerden, vapur iskelelerinden 526 kişi toplanarak gözaltına alındı. 422'si hakkında takipsizlik kararı verildi. 98 kişi hakkında açılan ve sonunda herkesin beraat ettiği dava ise 14 yıl boyunca sürdü.

1 Mayıs 77 Katliamı ve sonrasında işlenen siyasi cinayetlerde “Kontrgerilla” adı ve karanlık eylemleri daima yoğun bir tartışma konusu oldu ve ülkemizdeki gelişmelerde karanlık bir yer işgal etti. Eski başbakanlardan Bülent Ecevit, 7 Mayıs 1977 tarihinde Cumhurbaşkanlığı’na gönderdiği mektubunda, bu konu ile ilgili olarak şu açıklamalarda bulundu: "Söz konusu örgüt, gerilla ve kontr-gerilla savaşları için ve her türlü yeraltı faaliyetleri için planlar yapar ve insan yetiştirir.' (...) 'Gizlilik içinde çalışır, demokratik hukuk dışındadır.' (...) 1974'e kadar, gizli olarak, Amerikalılardan mali destek görürdü. Amerikan askeri heyetleriyle bir binada çalışırdı. Amerikan mali desteğinin 1974'te sona erdiği bildirilmiştir. 12 Mart döneminde sözü çok geçen ve 'kontr-gerilla' denen kimselerin bu örgüte bağlı olma olasılığı vardır. Bu örgüte iyi niyetli kimselerin dışında siyasal düşünceleri yönünden yurt savunması için gördükleri eğitimi Türkiye'deki şiddet eylemlerinde kullananların bulunabileceği güçlü olasılıktır. Çünkü bu eylemlerden bazıları, görünürdeki çoluk çocuk tarafından değil, ancak güçlü bir örgüt tarafından düzenlenebilecek niteliktedir. Özellikle 1 Mayıs 1977 Taksim olayı bu izlenimi vermektedir. Bu örgütte görev almış, yönetici olarak çalışmış kimselerden bazılarının, emekliye ayrıldıktan sonra da bilgilerini ve yetiştirdikleri elemanları siyasal nitelikteki eylemler için kullandıklarını gösteren belirtiler vardır." (C. ARCAYÜREK, Cüneyt Arcayürek Açıklıyor-7, s.358)

Gazeteci Celal Başlangıç ise 1 Mayıs 2006 tarihinde Radikal Gazetesi’ndeki yazısında şunları söyledi: "Katliamda rol alanların, dönemin ünlü MİT'çileri H.A., M.E., N.G. olduğu iddia edildi. Bu ekip 1971 darbesi ve Kızıldere operasyonlarından başlayarak tüm 70'li yıllar boyunca demokratik hareketin bastırılması için iş başındaydı. H.A. sonradan MİT Müsteşarı olacaktı. M.E. 1993-96 arasındaki kayıplar ve yok etmek politikalarında, 96'da ortaya çıkan Susurluk çetesinde kilit unsurdu. N.G. Susurluk sürecinde 'gizli başbakan' Özer Çiller'in danışmanı olacaktı. Sular İdaresi'nin üzerinde topluluğa ateş açan 20 kişilik grubu tutuklanmaktan ünlü, polis şefi M.A.'ın kurtardığı iddia edildi. İddiaya göre M.A., grubu enterne eden Sular İdaresi bölgesinden sorumlu jandarma üsteğmeni A.E.'den teslim alıp serbest bırakmıştı. 70'li yıllarda onlarca yargısız infaz ve işkence davasının sanığı olan M.A.'nın 12 Eylül'den sonra yıldızı daha bir parlayacaktı. Emekli olmadan önce Antalya Emniyet Müdürü'ydü. Kendi döneminde Mehmet Eymür, Korkut Eken, 'Yeşil' lakabıyla bilinen Mahmut Yıldırım gibi 'derin' ilişkilerin Antalya'da iş tutması tesadüf değildi. Kontrgerilla cenneti Kıbrıs'ın Antalya'nın altında olmasını bunun yanına koymak gerekiyor."

Sevgili Kardeşim..
Türkiye’yi, ABD, CIA ve Kontrgerilla gibi örgütlerin yaratılmasını istedikleri ortama adım adım yaklaştıran ve 12 Eylül faşist darbesine götüren yola döşenen önemli taşlardan biridir 1 Mayıs 1977 Katliamı.

Bu ortamı yaratmak için uzun süre sivil faşist terör, cinayetler ve katliamlarla uygulanmış iç savaş politikaları, toplumu istenen psikolojik koşullara sürüklemişti. Toplumun terörize edilmesi, dehşet duygularının yayılması, geleceğin belirsizliği içinde cinayet, katliam ve ölüm korkusuna sürüklenmesi, artık geniş toplum kesimlerini, bir askeri darbeyi "kurtuluş" olarak görmeye sevk edecek düzeye ulaşmıştı. Toplumun devrimcilerden, namuslu demokratlardan ve emekçi sınıfların en bilinçli kısmından oluşan kesimi dışında kalanlar, demokrasiden söz edemez olmuştu.
İşte karanlıktan beslenen, 12 Eylül öncesi ve sonrasında işlenen faili meçhul siyasi cinayetler ve katliamların da başlangıcı oldu 1 Mayıs 1977 Taksim saldırısı.

1978 yılı 1 Mayıs’ında yeniden Taksim’e çıktı yüzbinler. Ve bu kitlesel gösterinin ardından 1979 yılından bugüne kadar Taksim emekçilere kapatıldı.

Sevgili Kardeşim..
Tarihsel bir dönemdeyiz. İşçi sınıfının elinden alınan kürsüsü tekrar yerine konulacak 2010 1 Mayıs’ında.

İşçi sınıfı bu tarihsel anı en anlamlı şekilde, 33 yıl önce yitirdiğimiz arkadaşlarımızı, siz yakınlarıyla birlikte anmak ve 1 Mayıs 77 katliamı davasının yeniden açılarak sorumlularının yargılanmasını istiyor. Bu konuda sizin göstereceğiniz destek, dava sürecinde hayati öneme sahip olacaktır.

Kalbi ülkesinin esenliği ve mutluluğu için, onlarca yıllık adaletin tecelli etmesi için atan yüzbinlerle birlikte olmanız, 33 yıl önce yitirdiğimiz canlarımızın isimlerini tek tek onurla taşıyarak Taksim’e kolkola yürümeniz, bütün dünyanın nefesini tutarak izleyeceği tarihsel bir “an” olacaktır.

Sizi aramızda görmek, demokrasi ve özgürlükler mücadelesinde yılmadan yürüyen emekçilere güç verecektir.

1 Mayıs’ta saat 09:30’da Şişli Meydanı’nda buluşuyor; sizi de “1 MAYIS 1977 KATLİAMI AYDINLATILMADAN DEMOKRASİDEN SÖZ EDİLEMEZ” pankartının ardında görmekten mutluluk ve onur duyacağımızı bilmenizi istiyoruz.

Tayfun Görgün
DİSK Genel Sekreteri

Türkiye'ye DEVRİM'i.. Dayatıyorlar! YAPARIZ!

1 Mayıs '77 (Belgesel)

27 Nisan 2010 Salı

1 Mayıs'ın kökenleri nelerdir?

ROSA LUXEMBURG - İşçilerin burjuvaziye ve egemen sınıfa karşı mücadelesi sürdükçe, bütün talepleri karşılanana dek, 1 Mayıs bu taleplerin her yıl dile getirildiği gün olacaktır. Ve daha güzel günler geldiğinde, dünya işçi sınıfı kurtuluşunu kazandığında, insanlık muhtemelen, zorlu mücadelelerin ve ödenen bedellerin anısına 1 Mayıs'ı yine kutlayacaktır...

Sekiz saatlik işgününü kazanmanın bir aracı olarak bir işçi bayramı kutlamasının kullanılması fikri ilk olarak Avustralya’da doğdu. İşçiler 1856’da, sekiz saatlik işgünü talepli bir gösteri olarak, mitingler ve kutlamalar eşliğinde bir günlük genel grev yapmaya karar verdiler. Bu kutlamanın tarihi de 21 Nisan olacaktı. İlk başta, Avustralyalı işçiler bunu sadece 1856 yılı için düşündüler. Fakat bu ilk kutlama Avustralya’nın işçi kitlelerini ateşleyip yeni bir heyecana iterek, üzerlerinde o kadar güçlü bir etki yaratmıştı ki, bu kutlamanın her yıl yapılmasına karar verildi.

Sahiden, işçilere kendi başlarına karar verdikleri kitlesel bir iş bırakmanın verdiği özgücüne güven ve cesaretten fazlasını ne verebilirdi ki? Fabrikaların ve atölyelerin ebedi kölelerine kendi birliklerini bir araya getirmenin verdiği cesaretten daha fazlasını ne verebilirdi ki? Böylece, bir işçi kutlaması fikri hızla kabul edildi ve Avustralya’dan yola çıkıp bütün bir işçi sınıfı dünyasını fethedene kadar diğer ülkelere yayılmaya başladı.

Avustralyalı işçileri ilk örnek alan Amerikalılar oldu. 1886’da 1 Mayıs’ın genel grev günü olmasına karar verdiler. O gün 200 bin Amerikalı işçi iş bırakarak 8 saatlik iş günü talebini yükseltti. Sonrasında, polis baskısı ve yasal baskılar işçilerin tekrar bu ölçekte bir gösteri yapmasını yıllar boyunca engelledi. Ne var ki, işçiler 1888’de kararlarını yenilediler ve bir dahaki gösterinin 1 Mayıs 1890’da yapılmasına karar verdiler.

Bu esnada, Avrupa’daki işçi hareketi güçlenmiş ve canlanmıştı. Bu hareketin en güçlü ifadesi, 1889’daki Uluslararası İşçi Kongresi’nde açığa çıktı. 400 delegenin katıldığı bu Kongre’de, sekiz saatlik işgününün birincil talep olmasına karar verildi. Bunun üzerine Fransız sendikaları delegesi, Bordeauxlu işçi Lavigne, bu talebin bütün ülkelerde bir genel grevle dile getirilmesini önerdi. Amerikan işçileri delegesi ise yoldaşlarının 1 Mayıs 1890’da greve gitme çağrısını hatırlattı ve Kongre bu tarihi işçilerin uluslararası bir kutlama günü olmasına karar verdi.

Bu kez de, aynı otuz yıl önce Avustralya’da olduğu gibi, işçiler aslında bir günlük bir gösteri düşünmüşlerdi. Kongre bütün ülkelerin işçilerinin 8 saatlik iş günü için 1 Mayıs 1890’da birlikte gösteriler düzenlemelerine karar vermişti. Hiç kimse bu kutlamanın sonraki yıllarda da tekrarlanmasından söz etmemişti. Doğal olarak, hiç kimse bu düşüncenin aniden başarı kazanıp, işçi sınıfları tarafından böylesine hızlıca kabul göreceğini önceden kesitremezdi. Ne var ki, 1 Mayıs gösterilerinin her yıl tekrarlanan ve süreğen bir kuramsallığa sahip olması gerektiğinin herkes tarafından anlaşıması ve hissedilmesi için 1 Mayıs’ı yalnızca bir kez kutlamak yeterli olmuştu […].

1 Mayıs’ta, sekiz saatlik işgününün uygulanması talep edildi. Ama bir kez bu hedefe ulaşıldıktan sonra, 1 Mayıs’tan vazgeçilmedi. İşçilerin burjuvaziye ve egemen sınıfa karşı mücadelesi sürdükçe, bütün talepleri karşılanana dek, 1 Mayıs bu taleplerin her yıl dile getirildiği gün olacaktır. Ve daha güzel günler geldiğinde, dünya işçi sınıfı kurtuluşunu kazandığında, insanlık muhtemelen, zorlu mücadelelerin ve ödenen bedellerin anısına 1 Mayıs’ı yine kutlayacaktır.

*Rosa Luxemburg’un 1894’te kaleme aldığı bu metin ilk olarak Lehçe olarak Sprawa Robotnicza’da yayınlandı.

24 Nisan 2010 Cumartesi

Diktatör - AKP Anayasasına hayır!

Molotof kokteyli yapımı - Boş şişelerinizi geri dönüştürün!


"Molotof kokteyli, adını Rus polikacı ve diplomat Vyaçeslav Molotov'dan almış olan, içeriğinde az miktarda sülfirk asit ve benzin+parafin karışımı vardır. Amatör olarak yapılanlarda ise %70 benzin %10 sabun tozu %20 motor yagı bulunur. Napalm kadar etkili yapımı basittir.

Molotof, ilk önce Finlandiya Ordusu tarafından 1939-1944 Filandiya Savaşı sırasında kullanılmıştır. 1938'de İspanya İç Savaşı sırasında da kullanılmış, atılan molotof kokteylleri Madrid'de 30 km2'lik bir alandaki tüm evlerin kül olmasına neden olmuştur. Günümüzde ağırlıklı olarak gerilla savaşlarında ve tank imhasında kullanılmaktadır. Yapımı basit ve etkisi oldukça fazladır. Çoğu zaman petrol bombası olarak da bilinir.

Yapımı basit olduğu için çok fazla maliyet içermez. Ancak gerçekten etkili olduğu için yapımı ve kullanımı yasaklanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre seferberlik durumunda halk kendini savunmak amacı ile basit silahlar yapıp kullanabilir." - Kaynak: Vikipedia

Malzemeler:
-bir adet cam şişe
-şişenin yarısını dolduracak kadar benzin
-yanıcı plastik veya naylon
-biraz sıvı sabun veya deterjan
-bez parçası

Yapılış:
cam şisenin yarısına kadar benzin doldurulur sonra az miktarda yanıcı plastik içine koyulur akabinde sıvı sabun eklenir genişçe bez parçası yarısı şişenin içine gelecek yarısı fitil vazifesi görecek şekilde şişeye koyulur ancak şişenin ağzını sıkıca hava almayacak şekilde kapamalıdır. şişe baş aşağı çevirilerek fitilin benzinle ıslanması beklenir sonra şişe parmak izi belli olmasın diye iyice silinir

Kullanış:
iyice silinmiş kokteyl eldivenle tutulur hedef seçilir fitili olan bez parçasından yakılır en geç 5 saniye içinde hedefe yollanır.

AKP’nin 12 Eylül anayasası / Ayşegül Devecioğlu

Ancak, kuşkusuz önem taşıyan sözleri değil de, anlatımındaki -defalarca dinlememe rağmen galiba ilk kez rastladığım- uzman değil; tanık havası, belki “yüzleşme” değil “hesaplaşma” sözcüğünü tercih etmesi; yüzünde beliren kelimenin tam karşılayamadığı anlam; anayasa tartışmasına sinen klişelerin arasından sıyrılıveren yirmili yaşlarda bir asistanı, o günlerin dehşeti ve çaresizliğiyle bulunduğumuz salona taşıdı…

Toplantının geri kalanında, o tanıdık can acısıyla geri dönen kayıp zaman, varlığı artık yalnızca hüzün veren eski bir yoldaş gibi, bana eşlik etti.

Politik anlam kazandırılmayı ve mücadele konusu olmayı bekleyen; hâlâ hesaplaşmayı başaramadığımız bu zaman parçası, köşe yazarlarına malzeme sağlayan söz ustalıklarının, zekâ gösterilerinin, malumatfuruşlukların, tarafsız aydın konumlarının, akademik lafazanlığın bulandırdığı tartışma zeminine galebe çalıyor.

Bize değmeyen genel bir hukuki metni değil, köy boşaltmalar, orman yakmalar, işkencede ölümler, faili meçhuller, kadın katliyle gey, travesti ve transseksüel cinayetleri, çocukların taş attıkları için hücrelerde çürüyor olmaları, milyonlarca insanın anadilinde konuşamaması gibi yaşamsal hakikatler üstünde konuşmakta olduğumuzu anımsatıyor.

Ancak bu can yakıcı bilincin izini sürerek ulaşılabilecek yer bununla sınırlı değil. Anayasa paketinin içeriğinden, ortaya konuş biçimine, liberallerden sola toplumun çeşitli kesimlerince konunun ele alınış tarzına, tartışmada kullanılan sözcük ve kavramlara kadar her şey 12 Eylül’ü işaret etmekte.

12 Eylül, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 82 Anayasası ruhuyla çatılmış paketinde yaşamakla kalmıyor; askeri darbenin travmatik mirası, toplumsal muhalefetin düşünsel ufkunu 12 Eylül’ün çizdiği sınırlara hapsederek, demokratik bir anayasa için gereken özgür tartışma ve mücadele sürecine de zarar veriyor.

Sol-demokrat-aydın kesimin
düşünsel ufkunda 12 Eylül
Anayasayı çevreleyen tartışmalarda akademisyenlerin ve anayasa hukukçuların siyasi görüşlerden ve ideolojilerden bağımsız bir hukuki yaklaşım olabilirmiş gibi ısrarla yaptıkları nesnellik; tarafsızlık, politik davranmamak vurgusu, 12 Eylül’ün yarattığı depolitizasyonun armağanı.

Politik görüşe sahip olmanın, bir konuda taraf olmanın illa nesnellikten uzaklaşmak anlamına gelmeyebileceği bir yana, yurttaşlık, insan hakları, eşitlik, özgürlük, laiklik, temsili demokrasi, güçler ayrılılığı ilkesi kavramları alabildiğince “taraflı” ve politik kavramlar… .

Çıkar ve sınıf mücadelelerinin sonucu olan ve yalnız galiplerin ve güçlülerin değil, ezilenlerin hak, adalet ve özgürlük mücadelelerinin de damgasını vurduğu bu kavramları adeta mitleştiren- güç ve çıkar çatışmalarından, sınıf ve cinsiyet ilişkilerinden, tarihsellikten uzak ele alan yaklaşım da, hukuku politik mücadele alanı olmaktan çıkarmak anlamını taşıyor. Oysa özgürlük, eşitlik, adalet mücadelesi, bu “toplumsal uzlaşmaların” dışında bırakılanların; azınlıkların, kadınların, yoksulların, farklı cinsel kimliklerin itirazlarında temelleniyor.

Anayasa tartışmasına katılanların, aydın-sol-liberal kesimde yer alanlar dahil, kendilerini ağırlıkla 12 Eylül’ün anlam ufkunda ifade ediyor olmaları konusunda verilecek en çarpıcı örneklerden biri de “sivillik” konusu.

Sivil ne anlama gelir?
5. Maddenin kaldırılmasının toplumun 12 Eylül’le yüzleşme ve hesaplaşma ihtiyacını karşılamayacağı hakikati ortadayken, “sol”un kimi “kanaat önderleri” AKP önerisini ana hatlarıyla olumlu bulmakta, 12 Eylül anayasasının ilk defa sivil bir girişimle değiştiğini söylemekte ve anayasaya “Hayır” oyu vermenin “12 Eylül Anayasası olduğu gibi kalsın” demek anlamına geleceğini söylemekte.

AKP’nin bütün toplumsal muhalefete rağmen kaldırmamakta direndiği seçim barajı bile 12 Eylül Anayasasının ürünüyken söylenebiliyor bu sözler. Parlamentoda azınlık teşkil eden farklı görüş ve inançları yok saymayı hedefleyen ve Kürtlerin meclise girip grup oluşturmasını engelleme işlevini gören; böylece demokratik temsilin ve barışın önünü kapayan baraj; “sivil” paketin en önemli direnç noktasıyken…

İktidarın dışını ve topluma ait olanı tanımlayan bir kavram olarak “sivilliğin” sadece askeri olmayan anlamına gelmediği bir yana; AKP’nin askeri yargının görev alanını bir ölçüde daraltmakla birlikte Milli Güvenlik Kurulu’nu (MGK), Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ni ve Askeri Yargıtay’ı ortadan kaldırmayan, yurttaşlara vicdani ret hakkı tanımayan anayasası sivillikten alabildiğine uzak.

Öte yandan AKP paketini anayasa değişikliğinin tek reel mercii olarak görmenin; bu fırsatın kaçmasından duyulan paniğin ve çaresizliğin sertleştirdiği söylem, 12 Eylül zihniyetinin gücünü göstermesi açısından anlamlı.

Bu fırsat söyleminin kaynaklandığı yerin ise pek sivil olmadığı söylenebilir. Çünkü “hazır AKP mecliste çoğunlukken anayasayı değiştirelim” şeklindeki yaklaşım, toplumun özgür seçimine duyulan güvensizlikle, liberal kesimin tarihen şikâyetçi olduğu bürokratik elitin reflekslerini andırıyor fazlasıyla…

Ehven-i şer
“Sivil” sözcüğünün, Cumhuriyet’ten beri askeri vesayet, 12 Eylül’den beri katmerli baskı altında yaşayan bir toplumun ilerici demokrat addedilen kesimlerinin zihinlerinde bile gerçek anlamından uzaklaşmış olması işin bir cephesi.

Diğer yandan bu sivillik tartışmasının “ulusalcıların” büyük ölçüde tahrip ettiği bir alanda yapılıyor olması, tartışmanın bir tarafında açıkça devlet içindeki karanlık mihrakları, orduyu ve “Ergenekon”u desteklemiş, AKP’nin uyduruk Kürt açılımına bile itiraz eden milliyetçi-ulusalcı kesimin yer alması, anayasa paketinin eleştirel bir tarzda değerlendirilme imkânını ortadan kaldırıyor.

“Ergenekoncu”larla ya da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) temsil ettiği anlayışla birlikte anılmamak haklı arzusu, o denli tuhaf bir hal aldı ki; neo-liberal, yoksul ve kadın düşmanı AKP ile ortaklaşmak ehven-i şer olarak algılanabiliyor.

Liberal olarak anılan kesimin bu alanda etliyi sütlüyü ayırmadan afakî bir “sol” kavramı üzerinden yönelttiği sert eleştirilerin de etkisiyle tartışma zemini, çoğu kez polemikten ibaret, savunma ve saldırı hatlarıyla parçalanıyor.

Kısaca anayasayı tartışma ortamı, siyasi olduğu kadar, psikolojik olarak anılmayı hak eden bazı faktörlerle de zedelenmiş durumda.

Reklâm ve halkla ilişkiler projesi olarak “sivil” anayasa
Anayasa önerisinin, başındaki “sivil” sıfatının, bir reklâm sloganından fazla anlam taşımadığını ortaya koyan ilk gösterge, anayasa değişikliğinin gündeme getiriliş, daha doğrusu dayatılış tarzı…

Paketin, içeriği bir yana, tepeden inmeliğiyle, kaşla göz arasında kabul ettirilmeye çalışılmasıyla sivilden ziyade darbe anayasasına benzediğini söylemek mümkün.

AKP anayasasının yaşam hakkı, işkence yasağı, konut dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği gibi konular ile haberleşme, düşünce ve ifade özgürlüklerini 82 Anayasasıyla aynı biçimde ele alması ve 12 Eylül’den miras ‘kanun hükmünde kararname” olgusunu yasamayla açıktan ilintilendirmesi bir yana; paketin 12 Eylül’ü en çok anımsatan yanı, toplumun demokratik tartışma süreçlerinin dışında bırakılmasıyla ortaya çıkmış olması…

Daha da vahimi, “sivil” anayasanın bu içerikle “paketlenmesinde” askerin bizzat rol oynamış olduğu gerçeği. “Ergenekon davası” ve onu izleyen askere yönelik davalar sürecinde olduğu gibi; anayasa metni de orduyla (ordunun muzaffer kanadıyla) uzlaşma-anlaşma halinde ortaya çıktı.

Toplumla değil, askerle uzlaşma
metni olarak “sivil” anayasa
Aşağı yukarı iki yıllık; AKP eliyle “kapalı pazarlık usulü” ile yapılan görüşmelerden yolsuzluk dosyalarının, dinlenme kayıtlarının karşılıklı gidip gelmesinden sonra, küresel sermayenin de istek ve hedefleri doğrultusunda ülkedeki egemen güçler kompozisyonu yeniden düzenlendi.

Artık ordunun da ülke yönetiminin vitrininde ve güçler skalasında eski yerini tutması mümkün değil. Ama hem yaptıkları yanına kâr kaldı, hem de özellikle son otuz yılda Kürtlere karşı savaş yoluyla edinilen rant ve ayrıcalıklar korundu. Yargılama süsü verilerek, işlenen adresi belli insanlık suçlarının üstü örtüldü.

Son olarak Balyoz harekâtında da görüldüğü gibi “asker” pazarlıkla “içeriye” adam veriyor. Bunların da hep emekli generaller olması, bu konuda inisiyatifin orduda olduğunu gösteriyor.

Anlaşıldığı kadarıyla, asıl mekanizmanın korunması, birilerinin büyük ölçüde “gönül rızası” ya da “vazife bilinciyle” -emir komuta dahilinde- aslanlara atılması, hatta bu yüzden camiada suçlu değil, kahraman olarak anılmaları, tutuklananların, çoluk çocuklarının da mağdur edilmeyeceği bir onur ve gelir garantisiyle bir tür “vatani vazifeye” yollanmaları söz konusu. Her şey yine büyük ölçüde kamunun ve “sivil toplumun” bilgisi- iradesi dışında olup bitiyor.

AKP Tanzimat’tan bu yana tepeden inme Batılılaşmanın bütün olumsuz sonuçlarını yaşayan ve tarihen bürokratik elitten memnuniyetsiz, kendini muhafazakârlıkla korumuş-ifade etmiş geniş bir kesimin karmaşık ve çatışmalı bilinçaltını bir ideolojik-siyasi arka plana tahvil ederek, 12 Eylül sonrasının depolitizasyon ve baskı koşullarında siyaset sahnesine çıktı.

Cumhuriyetin kurucu ideolojilerinin ve kapitalizm öncesi ekonomik-siyasal-sosyal yapıların hızla çözüldüğü, siyasal İslam kadar, Doğu’da seksen yıldır bastırılan Kürt hareketinin anadil ve kimlik ekseninde büyük bir güç kazandığı karmaşık bir süreçte, sistemin yeni ihtiyaçları karşılamayan bundan önceki yapı, egemenlik biçimi ve mekanizmalarının küresel sermaye lehine tasfiye edilmesi rolünü üstlendi… Anayasa paketi de bu koşulların ve AKP’nin bu süreçlerde “kazandığı” misyonun ürünü.

AKP anayasası barışın önünde engel
Yeni Anayasa ihtiyacını ortaya çıkaran en önemli konulardan biri olan Kürt sorunu, yalnız Türkiye’de yirmi milyona yakın insanın kendi anadillerini konuşarak, onurlu, eşit ve demokratik yaşama arzusunu değil, binlerce insanın korkunç şekilde ölümüne, ülke bütçesinin ağırlıkla askeri harcamalara ayrılmasına neden olan, savaşın ortaya çıkardığı ve beslediği kandan rant sağlayan karanlık yapıların ortadan kalkmasına kadar barış ya da savaşın sürmesi anlamına gelecek bir çok başlığı içeriyor.

AKP hükümeti on binlerce ölüm ve Doğu’da toplumsal yaşamın, doğanın büyük ölçüde tahrip olmasına yol açan yirmi beş yıllık savaşın ardından “Kürt açılımı” kavramını ortaya attığında savaştan en büyük zararı gören Kürt halkı başta olmak üzere barış isteyen bütün toplumsal kesimler tarafından desteklendi.

Milliyetçi-ulusalcı çevrenin ve savaştan rant sağlayanların saldırılarına karşı, bu fazlaca muğlak kavramın hayal ettirdiği en küçük barış imkânı bile savunuldu.

Kürt halkının onlarca yıldır verdiği mücadelenin ve toplumun barış talebi kadar; Türkiye’nin ve dünyanın egemenlerinin bölgede büyük ölçüde savaşsız bir çözüm ister hale gelmiş olmalarının da belirlediği iç içe geçmiş süreçlerin ürünü olan bu eşiğin, kalıcı bir barışa dönüşebilmesi için AKP hükümetine, açılımın asıl muhatabı olan Kürt halkının meşru temsilcileri işaret edildi.

Ancak kısa sürede “açılımın” başta on binlerce can vermiş, savaşın en korkunç sonuçlarını yaşamış Kürt halkı olmak üzere Türkiye halklarının barış umuduyla oynanan zalimane bir oyun olduğu ortaya çıktı.

AKP barışa evrilebilecek bu süreci, kendi siyasi çıkarlarına alet etmekte ve barış özlemini, Kürt halkının özgür -onurlu ve demokratik yaşam mücadelesini etkisizleştirmek için şantaj vesilesi yapmakta tereddüt etmedi.

AKP halkların barış umuduyla oyun oynuyor
Açılım vaadiyle eş zamanlı olarak Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) seçilmiş belediye başkanlarına, parti kadrolarına yöneltilen operasyonlar başladı. Binden fazla partili tutuklandı ve DTP kapatıldı.

19 Belediye başkanı bütün Kürtlerin bileklerinde kelepçeyi hissedecekleri, demokratik siyaset yapan Kürtlerin başına geleceğini görecekleri tarzda gözaltına alındı.

Yüzlerce çocuk, Uluslar arası Çocuk Hakları sözleşmesi de çiğnenerek insanlık dışı koşullarda cezaevinde tutuluyor, polise taş attıkları gerekçesiyle Terörle Mücadele Kanunu’na muhalefetten yargılanıyor.

Doğuda barışın ve dağdan artık paramparça edilmiş evlat ölülerinin gelmeyeceği umuduyla büyük bir coşkuya neden olan Mahmur ve Kandil’den gelen heyetlerin ülkenin batısında yarattığı milliyetçi hezeyan, yaşanan korkunç zalimliklere, ırkçılığa, linçlere rağmen barış elini uzatan Kürt halkında büyük bir kopuşa ve içe kapanmaya yol açmış durumda.

Baharla birlikte operasyon ve çatışmaların yoğunlaşacağı endişesinin de baş göstermesiyle artık Kürt açılımının her iki halkta da kabul zeminini zayıflatan yeni bir süreç söz konusu.

İşte yeni ve demokratik bir anayasanın barış ve demokratik-eşit bir yaşam için her zamankinden daha büyük bir toplumsal ihtiyaç haline geldiği bu kritik koşullarda AKP bir anayasa değişikliği paketiyle ortaya çıktı.

Anayasa Kürt sorununa çözüm getirmiyor
Pakette, Kürt açılımı ya da demokratik açılım denen konuya ilişkin en ufak bir düzenlemenin bile yapılmaması, açılımın Kürt halkı ve barıştan yana olan toplumsal güçler nezdinde anlamını büyük ölçüde yitirmesine konusunda gelinen son noktayı teşkil ediyor.

Daha önemlisi AKP Anayasası yüzde on baraj konusundaki ısrarıyla; Kürt halkının parlamentodaki temsil olanağını ortadan kaldırarak, onlarca yıldır temsil edilmemenin, kovulmanın, dışlanmanın yarattığı travmaları güçlendirip canlandırarak, hem demokratik rejimi hem de barışı imkânsız hale getiriyor.

AKP bugün mecliste bulunan bölge milletvekillerinin bir kısmını, önceki seçimlerdeki baraj uygulamasına, birleşik oy pusulasına bağımsız adayları da koyarak kafa karışıklığı yaratmak ya da açıktan devlet gücünü, polisi askeri kullanmak gibi anti-demokratik yöntemlere borçlu.

Bu yüzden AKP’yi parlamenter sistem, demokratik temsil gibi kavramlardan çok, kendi oy hesapları ilgilendiriyor. Ve bu oy hesapları uğruna bütün ülkeyi ateşe atmaktan çekinmiyor.

Anadilde eğitim, eşit yurttaşlık hakkı, ayrımcılığa karşı anayasal güvence gibi yalnız Kürt halkını değil, bu coğrafya da yaşayan bütün halkları farklı dil, din, kimlik ve inanç sahiplerini ilgilendiren konularda hiçbir adım atılmazken, Siyasi Partiler Yasası,Terörle Mücadele Yasası ve Türk Ceza Yasası’nda ( tutuklu BDP’li belediye başkanları ve taş attıkları gerekçesiyle onlarca yıla mahkûm edilen Kürt çocuklarını da ilgilendiren) düzenlemelere yer verilmiyor.

İfade ve düşünce özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılmıyor. AKP’nin anayasa paketi, barış imkânını tümüyle ortadan kaldırmak ve toplumu çatışmaya sürüklemek için ne yapabiliriz diye düşünüp taşındıktan sonra ortaya atıldığı izlenimini uyandırmakta.

Kadın mücadelesinin
öne çıkardığı talepler yok sayılıyor
Kürt sorunu gibi kadın meselesinin de gündeme gelmesi, kadınların hak ve taleplerinin görünür olmasının en önemli nedeni kadınların yıllardır sürdürdükleri mücadele.

Kadınlar bu mücadelede hayatlarını değiştirmek için attıkları her adımda ataerkil sistemin meşrulaştırdığı erkek şiddetiyle karşılaştı.

Feministler tarafından ataerkil sistemi işaret edecek şekilde politikleştirilen “namus cinayetleri” ve “tahrik indirimi” ile otuz yıldır süren savaşta Kürt kadınlarına yönelik cinsiyetçi ve milliyetçi saldırılar ve yüzlerce kadını sorgusuz sualsiz siyasi mücadeleden koparıp alan operasyonlar da kadın mücadelesinin önemli bir parçası oldu.

Eve kapatılmaya, cinsel köleliğe ve hayatın her alanında ayrımcılığa, kadın çalışmasının toplumsal değer sayılmamasına karşı kadınlar görünmeyen emeğin sesini yükselttiler.

Kadınlar için eve dönüş yasaları çıkaran, üç çocuk doğurmayı vaaz eden, sosyal güvenlik yasasındaki değişikliklerle kadının istihdamdaki eşitsizliğini artırmaya çalışan AKP; anayasa da kadınların yıllardır mücadele ettikleri taleplerini muğlak bir “cinsler arası eşitlik sağlanması” cümlesinin ardında görmezden gelmekle kalmıyor, devleti, kadın ve erkek arasındaki fiili eşitliği sağlamaktaki yükümlüğünden de kurtarıyor.

Ne kadın cinayetleri, ne sığınma evleri, ne şiddete karşı alınması gereken yasal önlemler söz konusu ediliyor.

Son yıllarda sayıları hızla artan nefret suçlarına, gey, transseksüel ve travesti cinayetlerine rağmen, cinsel yönelim nedeniyle ayrımcılıkta etkili ve fiili sonuçlar yaratacak bir anayasal düzenleme konusu yapılmıyor.

Bu kimse için sürpriz olmadığı gibi kadınların ve cinsel yönelimlerinden dolayı ayrımcılığa uğrayan, cinayete kurban gidenlerin, AKP’nin anayasasına razı olmayacakları da sürpriz değil.

AKP hakları sadakaya dönüştürüyor
AKP’nin paketi; Kürt sorununun ortaya çıkardığı, mücadele konusu yaptığı ve fiilen bir takım hedeflere ulaştığı kimlik-ana dil - eşit vatandaşlık gibi olguları, kadınların; cinsel yönelimlerinden dolayı ayrımcılık görenlerin yıllardır sürdürdükleri mücadeleleri sonunda ortaya çıkan talepleri uluslar arası sözleşmelerle zaten sağlanmış ama iç hukuk normu haline gelmemiş kazanımları yasal güvenceye almak yerine, sadakaya dönüştürüyor.

Hak ve özgürlükleri şantaj-pazarlık konusu yaparak fiilen kazanılmış hakları bile lütufa dönüştürerek toplumu sadakaya; el açıp hak dilenmeye razı etmeye çalışıyor.

Neo-liberalliği kadar, dinci-muhafazakâr arka planından da el alan bir iane-iaşe-sadaka-fitre-zihniyeti, AKP belediyeciliğinin de eleştiri konusu edilen stratejisini teşkil etmekte.

Hakları için onuruyla mücadele eden değil, sadakaya alışmış onursuz bir toplumdan yana AKP… Toplumun çeşitli kesimleri, anayasanın tartışma süreçlerinden bu nedenle dışlanıyor. AKP bunu hâlâ 12 Eylül’ün düşünce-anlam ufkunda seyreden toplumsal muhalefeti parlamadan söndürmek amacıyla yapıyor.

Paket insani-siyasi hak ve özürlükler konusunda olduğu gibi ekonomik-sosyal haklar konusunda da varlığını ve anlamını borçlu olduğu 12 Eylül’e sadık kalıyor.

12 Eylül’e sadakat belgesi olarak “sivil anayasa”
12 Eylül askeri darbesi; ABD- CIA güdümünde bir sermaye hareketiydi. Uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına uygun bir biçimde Türkiye’deki egemenlik-sermaye yapılarını dönüştürmek ve bunun için güçlü ve örgütlü toplumsal muhalefeti bastırmak amacıyla yapıldı.

Yerli ve uluslar arası sermayenin manifestosu sayılan 24 Ocak Kararları’nın hedeflerinden biri yerli sermayeyi uluslar arası sermayeye entegre etmek, diğeri ise sermaye ve emek ilişkisini bu yeni modele ayak bağı olmayacak bir biçimde yeniden düzenlemekti.

Uygulanacak yeni sermaye birikimi modelinin başarılı olabilmesinin yolu, ekonomik ve sosyal hakların geri çekilmesi yani ücret maaş ve sosyal haklarda gerileme sağlamaktan geçiyordu.

Seksen öncesinin politikleşme ve örgütlenme koşullarında çok sert bir toplumsal muhalefetle karşılaşacak bu yasalar, toplumsal muhalefetin yok edildiği, darbe anayasasının eşliğinde meclisten çıkarılabildi.

24 Ocak Kararları’nı 12 Eylül askeri rejimi uyguladı. Büyük sermayeyi temsilen Vehbi Koç o zaman cuntayı, “zamanında ve doğru kararlar alarak, çok değerli bir zaman tasarrufu sağladığı” için kutlamıştı.

12 Eylül’le gelen kölelik, doğanın,
kentlerin, tarihin yağmalanması
Askeri darbeden sonra sendikal örgütlenmeler yok edildi ve sendikalı olmanın gizli örgüt üyesi olmak kadar “tehlikeli” bir iş addedildiği günümüz koşulları hızla örüldü. Bir yandan korkunç katliamlar; rant ve gelir kapısına dönüşen savaş, rekor düzeydeki askeri harcamalarla yoksulların sırtına yüklenirken; insanlar, ormanlar, ağaçlar, meralarla bütün Kürt bölgeleri yok edilmeye çalışılırken, Batı’da her demokratik talep, bölücülük parantezine alınarak şiddetle bastırıldı.

12 Eylül yalnız Fırat’ın doğusunda eşi görülmedik zulümlerle, katliamlarla, faili meçhullerle yaşanmadı; doğal ve tarihi zenginliklerin, kentlerin, akarsuların, ormanların, deniz kıyılarının su kaynaklarının yağması, özelleştirmelerle küresel sermayeye peşkeş çekilmesi, 12 Eylül sonrasının depolitizasyon ve baskı koşullarında mümkün olabildi.

Ücretler ve çalışma saatleri iş güvenliği ve sendikalaşma konusunda bugün hüküm süren kölelik koşulları; 12 Eylül’ün amaçlarına büyük ölçüde ulaşıldığını gösteriyor.

Kuşkusuz bunların en önemlisi siyasi haklar kadar sosyal ve ekonomik hakların fantezi değil, temel insan hakları olduğu, örgütlenme ve mücadele ile bu hakların kazanılabileceği bilincinin kaybedilmiş olması.

Hak istemenin, bunun için örgütlenmenin suç addedilmesi…

Sol dahil toplumsal muhalefetin bir kesiminin AKP’nin verdiğine rıza göstermesini, mücadeleyi değil, “ne koparırsam kârdır zihniyetini benimsemesini de izah edebiliriz, böyle.

Piyasanın ihtiyaçları için “sivil” anayasa
Bugün neo-liberalizme karşı küresel mücadele en çok sosyal ve ekonomik haklar bahsinde veriliyor. Bu hakların temel insan haklarından addedilmesi, temel gelir; yoksulluğa ve açlığa karşı mücadele küresel muhalefetin en önemli gündem maddeleri.

AKP anayasasında sosyal devletten güvenlik devletine giden neo-liberal hattı bütün açıklığıyla izlemek mümkün. 82 anayasası gibi devletin sosyal ve ekonomik yükümlülüklerini mali kaynakların yeterliliğiyle sınırlayan AKP anayasası, “piyasaların denetimi” başlığını “piyasaların geliştirilmesi” ibaresiyle değiştirerek, mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz maddesini, anayasadan çıkararak radikal adımlar atıyor.

Devletin işsizliği önlemeye elverişli bir ekonomik ortam yaratmak yükümlülüğü yerini, ” istihdamı arttırma” kavramına bırakıyor. Önceki anayasalarda bulunan devletin, vatandaşın barınma ihtiyacını karşılamaya yönelik taahhüdünün çıkarılmasıyla, konut ve barınma hak olmaktan çıkarılıyor.

AKP 12 Eylül’ün de ruhuna uygun olarak, anayasayı küresel sermayenin çıkarlarına uygun biçimde yeniden düzenliyor. Toplu sözleşme ve greve ilişkin maddeler kaşıkla verilip sapıyla göz çıkarma mantığıyla düzenlenirken, AKP sözde anayasal güvenceye bu hakları da kullanmaya niyetlenecek yoksullar ve emekçiler için, her yöne çekilebilecek pratikliğe sahip Terörle Mücadele Yasası’nı gaz ve copla birlikte elinin altında tutmakta.

12 Eylül’le hesaplaşmama projesi olarak “sivil” anayasa
AKP darbecilerin yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddenin kaldırılmasını ( zaman-aşımı müjdesiyle birlikte) pakete koymak ve böylece 12 Eylül’le yüzleşmenin mümkün olabileceği havasını yaratmakla birlikte, paketin dayatılmasına ve içeriğine rıza gösterilebileceğini umarken; hatta 15. maddeyi bir yüzleşme ve hesaplaşma fırsatı olarak yutturmaya çalışırken 12 Eylül’e, 12 Eylül’ün toplumsal muhalefetin, sol ve demokrat aydın denilen kesimlerin zihninde yarattığı tahribata güveniyor.

AKP, 12 Eylül’le hesaplaşmayı değil, bu hesaplaşmanın hiçbir zaman gerçekleşememesini istiyor.
12 Eylül’le hesaplaşmayı paşaların yargılanmasına indirgeyenler ise karşı bir söylem geliştirmekte zorlanıyor.

12 Eylül’ün bir sermaye hareketi olarak toplumsal muhalefetin düşüncesinde ve söyleminde yer bulmamış olması kadar, 12 Eylül zihniyetinin etkisiyle ” hesaplaşma” yerine zalimlerle mazlumları aynı kaba koyan bir “yüzleşme” retoriğinin yaygınlığı da söz konusu.

12 Eylül’le ilgili hesaplaşmayı bir politik hedef olarak önüne koymak yerine, bu hayati eşiğin üstünden atlamayı seçen ya da hesaplaşmayı paşaları yargılamaya indirgeyen böylece 12 Eylül’ü kuşatan karanlığın koyulaştıran “sol-demokrat” muhalefet, konuya ilişkin hiçbir gerçek öneriye sahip değil.

12 Eylül’le hesaplaşmanın mekanizmalarını ve araçlarının nasıl kurulacağını da içeren alternatif bir program önerisi ortaya konulabilmiş değil. Bu da AKP’nin el çabukluğuna karşı muhalif kesimleri savunmasız bırakıyor.

12 Eylül’ün sorumluları yalnız paşalar değil
Birkaç gün önce Taraf gazetesinde yazar-yayıncı Osman Köker’in 82′de işkence sırasında erlerin “komutanım tutuklu ölüyor” demesine rağmen “devam edin” emrini veren ve şu anda Genelkurmay Başkanlığı Adlî Müşaviri olarak Tuğgeneral rütbesiyle görev yapan Hıfzı Çubuklu hakkında 1982′de açtığı davayla ilgili bir haber yayınlandı.

Benzer biçimde, 84′de Behçet Dinlerer’in işkence sonucu ölümüne neden oldukları için dava edilen Dal grubu sorumlusu komiser Kemal Yazıcıoğlu beraat ettiği gibi uzun süre valilik görevini sürdürdü.

Birlikte çalıştığı doktorlara “Teröristi tedavi eden de onunla aynı suçu işlemiş sayılır” diyerek Behçet Dinlerer’in tedavisine engel olan Ankara Numune Hastanesi Tıp Fakültesi Dekanı Celal Sungur beraat etti.

Görevini, doktorluğu ve insanlığı konusunda hiçbir şaibeye yer olmadan, huzur içinde tamamladı; ardında “şerefli” bir mazi bırakarak öldü.

MHP’li Yaşar Okuyan, geçenlerde yayınlanan 12 Eylül dönemiyle ilgili söyleşisinde, gözaltındayken, işkencecilerin, “bunu camdan atarsak intihar raporu verir misin” sorusuna ” evet ” yanıtı veren doktorun şu anda üniversitelerden birinde rektör olduğundan söz ediyordu. Böyle binlerce örnek var.

Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanı Turgut Tarhanlı, Anayasa Değişikliği Grubu adına Milliyet gazetesine verdiği röportajda, konunun bir yargılama değil bir hesap verebilme meselesi olduğunu vurguladıktan sonra bu gerçeği şöyle dile getiriyor:

“Hükümetin geçmişle hesaplaşma politikası nedir; bunu şu ana kadar biliyor olmalıydık. Oysa gerek hükümet gerekse hükümet muhalifi çevrelerde konunun sadece ve sadece MGK ve Kenan Evren odaklı bir tartışma haline geldiğini görüyoruz ki bu abes bir tartışmadır. Bir kere o dönemde 12 Eylül’ün yetkilerini kullanmış merciler, makamlar, organlar, kişiler, yani karşımızda binlerce kişilik bir kamu görevlileri zümresi var. Bu sorumlular zümresi nasıl bir muameleye maruz kalacak?”

Toplumsal muhalefetin ortak itiraz noktası
Bu denli şiddetli bir ihtiyaç haline gelen ve çok hayati konulara hiç olmazsa bir ölçüde çözüm getirmesi beklenen anayasanın oldubittiye getirilmesi, yalnızca demokrasi mücadelesinin en örgütlü ve güçlü kanadını temsil eden Barış ve Demokrasi Partisi, sol ya demokrat diye anılan kesimlerin değil, aslında söylemleri ve çıkarları kolay kolay bir araya gelemeyecek bir çok kesimi de bu dayatmaya itiraz çevresinde bir araya getirdi.

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nden (TÜSİAD)’dan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne (TOBB), kadın örgütlerinden, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) kadar birbiriyle çok fazla ortaklık taşıdıkları söylenemeyen bir cephenin yeni ve demokratik bir anayasanın mutlaka çeşitli toplumsal kesimlerin geniş ve özgürce sürdürecekleri bir tartışma sonucu ortaya çıkması gerektiğine ilişkin bir genel fikir etrafında toplandığı görünüyor.

Çok farklı görüşlerin bir araya geldiği toplumsal muhalefet, AKP’nin anayasa değişikliğini seçim hesaplarına ve siyasi çıkarlarına indirgeyerek; özgür ve demokratik bir tartışmayı imkânsızlaştıran bir zaman sınırlaması ve çerçeveyle bu toplumsal ihtiyaç ve uzlaşma imkânını kadükleştirilmesine itiraz ediyor.

İşin diğer bir yanı okazyonel bir mantıkla bu dayatmaya “evet “demenin, bu denli hayati ihtiyaçlara çözüm olması beklenen anayasanın oldubittiye getirebilecek bir yaz-boz tahtasına dönüştürülmesine -darbecilerin işine gelecek tarzda- cevaz vermek anlamına gelmesi.

Demokrasi güçleri diye ifade edebileceğimiz kesim açısından önemli bir mevzi haline gelen bu nokta; 12 Eylül’le hesaplaşmadan tutun; eşit anayasal yurttaşlık konusundan; askeri vesayetin kaldırılmasından, kadınların, farklı cinsel kimliklerin, azınlık konumunda olanların taleplerinden taş attıkları için senelerce hapse mahkûm edilen çocuklara; diyanet işlerinin yeniden organize edilmesinden gerçek anlamda laik bir rejimin ihtiyaçlarına ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kalkmasına kadar pek çok konunun çeşitli toplum kesimlerince tartışılabilmesi zemini ve imkânını da işaret etmekte…

Barış, özgürlük ve demokratik yaşam için güç birliği
Anayasaya “evet” ya da “hayır” demekten ziyade, toplumun özgürce tartışabileceği yeni ve demokratik bir anayasanın böyle bir yöntemle ve böyle bir süreçle ortaya çıkmayacağına dair eleştiriler etrafında birleşen muhalif kesim, gerçek bir katılımın, anlamlı bir tartışmanın imkânsız olduğu bir sürece ilkesel bir yaklaşımın zorunluluğuna işaret ediyor…

Demokratik, cinsiyet eşitlikçi, değişik kimlik ve kültürlere onurlu ve eşit yaşam hakkı tanıyan, bireysel özgürlüklerin kullanılmasına olanak verecek yeni bir anayasanın yeniden tartışılacağı koşulları hazırlamak gerekiyor.

Bu süreçte mecliste de temsil edilmenin yanı sıra ülkedeki en güçlü ve örgütlü demokratik muhalif yapı olan Barış ve Demokrasi Partisi’nin ön acıcı, zemin hazırlayıcı rolü önemli.

Barış ve Demokrasi Partisi, seçilmiş belediye başkanlarının ve her düzeydeki parti kadrolarının tutuklu olduğu bir süreçte, yaşananları korkunç kayıplarla ödeyen bir halkın parlamentodaki temsilcisi ve en örgütlü demokratik muhalif yapı olarak ağır bir yükümlülük taşıyor.

Savaşın sonuçlarını birebir yaşayan ve barış bekleyen Kürt halkının temsilcisi olma sorumluluğuyla en ufak bir barış imkânını reddetmemek refleksiyle hareket eden BDP bu süreçte Kürt halkının parlamentoda temsil edilmemesinin yaratacağı travmatik sonuçlara ve beraberinde getireceği çatışmalara dikkat çekmekle ve bir ara formül önermekle birlikte; hak ve özgürlüklerin pazarlık değil, mücadele konusu olduğunun altını güçle çiziyor.

BDP’nin seksen öncesinin siyasi-örgütsel hafızasını içeren güçlü bir mücadele geleneğinin temsilcisi olduğu düşünüldüğünde bu sözlerin hareketin hakikatiyle ne denli uyuştuğunu görmemek olanaksız.

BDP eş başkanı Selahattin Demirtaş geçen hafta yaptığı açıklamada, baraj düşürülse bile Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) veya Anayasa Mahkemesi’nin yapısının anti demokratik bir biçimde düzenlenmesinin kabul edilemeyeceğini, toplumun demokratik hak ve taleplerinin yerine getirilmediği bir anayasaya mecliste ve referandumda BDP’nin hayır diyeceğini açık bir dille ifade etti.

Anayasa tartışmaları barış için
hayati önem taşıyan bir zeminde sürüyor
Parlamentodaki varlığını BDP’ye koyduğu seçim barajıyla ve parti kapatmalara cevaz vererek, operasyonlarla koruyan AKP’nin bundan sonraki süreçte BDP’ye daha saldırgan bir tavır takınacağını görmek için kehanete gerek yok.

Partililere yönelik operasyonların hukuk dışı gözaltına almaların sürdüğü, Doğu’da başlayan askeri hareketliliğin yeni ölümlere ve belki bu kez toplumsal çatışmalara dönüşeceği endişesi ve seçilmiş belediye başkanlarının elleri kelepçeli fotoğrafının tek bir karede simgelediği hakikat; anayasa tartışmalarını çok hayati bir zeminde sürmekte olduğunu işaret ediyor.

Bu aşamada Mecliste en önemli demokratik muhalefet unsuru olan halk desteğine güçlü ve yaygın bir örgütlenmeye sahip Barış ve Demokrasi Partisi’nin de hem mecliste sesi, hem de tabanda güçlü ve eşit bir katılımcı olarak yer alacağı demokratik bir anayasa tartışmasını mümkün olduğunca geniş bir kesime yaymak, demokratik talepler ve barış arzusu etrafında bir araya gelmenin, dayanışmanın, karşılaşmanın yolunu açacak…

Çeşitli toplumsal kesimlerin öne çıkan demokratik taleplerinin seçime giden süreçte sol ve demokratik muhalefet cephesinin ortak hedefleri haline gelmesi çok güçlü bir ihtimal.

Bunun yaklaşan seçim için pragmatik bir adım değil, toplumun en geniş kesimlerinin seçim sath-ı mailine girmenin de yarattığı politik canlılık ortamında, barış içinde yaşama ve demokratik talepler etrafında tartışmasının düşüncelerini ve iradesini ortaya koymasının yolu olarak görebilmek gerekiyor.

Anayasa bir ülkedeki hak ve özgürlüklerin teminatı olarak algılanıyorsa, anayasal hak ve özgürlüklerin uygulanmasının teminatı da parlamento içinde ve dışında hak ve özgürlükleri içselleştirmiş bir toplumsal muhalefetin varlığı. AKP’nin kimi sol-liberal-aydın çevreyi de dahil ettiği el çabukluğuyla yok etmeye, zarar vermeye çalıştığı da bu..

22 Nisan 2010 Perşembe

Anayasa Mahkemesi Başkanı hafızasını mı kaybetti?

TRT’nin nasıl STV’leştirildiğini, kadrolaşmanın hangi boyutlara geldiğini, halkın parasının kimlere nasıl hortumlatıldığını, belgeleriyle yayınlıyoruz.Bu yazımızda Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın son icraatını ele alacağız. Hatırlarsınız 25 Şubat 2010 tarihinde TRT çalışanlarının Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’a mektubunu yayınlamıştık. (İlgili haber için tıklayınız...)

TRT çalışanları 2954 sayılı TRT yasasında değişiklik yapan 5767 sayılı yasanın bazı maddelerinin iptali için ana muhalefet partisi için açılan davanın gündeme alınmasını istiyorlardı. Çünkü Anayasa Mahkemesi İç Tüzüğü’nün 28. Maddesine göre toplantıların gününü belli etmek ve gündemini düzenlemek Başkanlığa aittir. Yani Başkan ne zaman isterse TRT yasası ile ilgili dosya o zaman gündeme alınacak.

Yaklaşık iki yıllık bir zaman geçmesine rağmen Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın TRT yasasını gündeme aldırmamasının gerekçesi dün ortaya çıktı. Haşim Kılıç için zaman 22 Nisan 2009’da donmuş. Haşim Kılıç hala 2009 yılının Nisan ayında yaşadığını düşünüyor. Milliyet gazetesinin bugünkü haberi her şeyi açıklıyor. Anayasa Mahkemesi’nin 48. kuruluş yıldönümü dolayısıyla üyeler ve raportörler ile birlikte dün Anıtkabir’i ziyaret eden ve Anıtkabir Özel Defteri’ni imzalayan Kılıç, deftere “Mahkemenin 47. kuruluş yıldönümü” diye yazdı ve “22 Nisan 2009” tarihini attı. (Haberi okumak için tıklayınız... )

Buna hafıza kaybı mı demek lazım, yoksa başka bir şey mi bilmiyoruz. Bilim insanlarının belki bir açıklaması vardır! Acaba Haşim Kılıç bu sorunu atlatır ve artık 2010 yılında olduğunu hatırlarsa TRT davasının gündeme alınmasını ister mi acaba? (Kaynak: Odatv.com)

21 Nisan 2010 Çarşamba

Küba ve Küba Halkıyla Dayanışma Kampanyasına bir imzayla sizi de katılmaya çağırıyoruz!

Avrupa Parlamentosu Küba’ya saldırmaya devam ediyor!
Tutuklu bulunduğu Küba’da bir cezaevinde açlık grevi yapan Orlando Zapata Tamayo, Kübalı yetkililerin ve doktorların tüm ikna çabalarına ve müdahalelerine rağmen geçen ay yaşamını yitirmişti. Bu olayın ardından, içerideki ve dışarıdaki karşı devrimciler, yaygın medya organları ile siyasi ağlarını devreye sokarak yeni bir kampanya başlatmış; her zamanki “insan hakları ihlalleri” kılıfında, Küba hükümetine ve halkına karşı saldırıya geçmişlerdi. Bu kez “asıl iş”, Avrupa Parlamentosu’na düşmüş. 11 Mart 2010 tarihinde, konuyla ilgili bir kınama kararı almış Parlamento. Sabıka kaydı bulunan ve cezaevindeyken de türlü suçlar işlemiş olduğu belirtilen Tamayo’nun, AP tarafından “muhalif bir siyasi tutuklu” olarak tanımlandığı kararda, Küba, “önlenebilir” olan “gaddarca” ölümden sorumlu tutularak şiddetle kınanmış.

14 çekimser ve 30’a karşı 509 oyla kabul edilen kararda, bu olay karşısında, Küba için yapılması gerekenler sıralanırken şu ifade kullanılmış:

“Küba’da demokratik bir siyasi rejimin kurulması için AB kurumlarını, barışçıl bir sürecin başlatılmasını koşulsuz desteklemeye sevk etmek”.

Küba Ulusal Halk İktidarı Meclisi de, konuyla ilgili olarak bir açıklama yayınlayarak kararı, duygu sömürüsü ve olayların çarpıtılmasını içeren, insanları aldatan, gerçeği bulandıran bir belge olarak değerlendirmiş. Ulusal Meclis, açıklamasında, Küba’nın tüm dünyada insan yaşamı için verdiği mücadele ortadayken, “önlenebilir” bir ölüme neden olma suçlamasının asılsızlığına değinmiş.

Aynı bildiride Meclis, Avrupa Parlamentosu’nda temsil edilen zengin ülkelerin, yoksul ülkeleri kalkınma yardımlarından mahrum bırakma kararları nedeniyle, bu ülkelerde çocuklar başta olmak üzere sayısız yaşamın yitirildiğini; böyle bir kararın, kitlesel ölüm cezası anlamına geldiğinin herkes tarafından bilindiğini ama onların israfa ve gösterişe devam etmeyi seçtiklerini anımsatmış.

Böyle ayrımcı bir kınamanın, yalnızca kahraman bir halkı boyun eğdirmeye çalışıp da başarısız olan bir politikadan ileri gelebileceğini bildirmiş.

Avrupa’nın Komünist Partileri de AP’nin aldığı bu kararı kınamaya başlamışlar.

Yunanistan Komünist Partisi tarafından yapılan açıklamada, ölüm olayını kullanan AP’nin tutumu “provakatif” ve “iki yüzlü” olarak tanımlanmış. YKP, AP içindeki merkez sağın, merkez solun ve yeşillerin, utanmazca, Honduras darbesini desteklediklerini; buna karşın, ülkede onlarca muhalif göstericinin katledilmesini, Kolombiya’da Devlet ve Uribe rejiminin paramiliter örgütleri tarafından yüzlerce sendikacının öldürülmesini, ABD’nin Küba’ya karşı beslediği, eğittiği ve finansmanını sağladığı ajanların planlı terörist saldırıları karşısında ülkelerini savunan 5 Kübalı yurtseverin ABD cezaevlerinde haksız yere tutuklu bulunmalarını kınamadıklarını belirtmiş.

YKP bildirisinde, Küba’da bir sosyalist hükümetin bulunması, üretim araçlarının kamulaştırılması ve insanın insan tarafından sömürüsüne son verilmiş olmasının, ABD’nin ambargosuna, tüm emperyalist merkezlerin 50 yıldır süren toplu savaşına rağmen, kahramanca direnen Küba halkının sosyalizmi ve onun büyük kazanımlarını savunmasının sermayeye ve onun siyasi yandaşlarına asıl sıkıntı veren konu olduğu vurgulanmış. Sosyalist Küba örneğinin, Latin Amerika halklarına ve tekellerin gücü altında ezilmiş diğer dünya halklarına örnek olmasından; sağlıkta, eğitimde, halka konut sağlamada Küba’nın büyük başarılarından, emekçilere tanınan geniş haklardan, Küba halkının özgür olmasından ve tüm bunların sosyalizmin kapitalizme üstünlüğünün kesin kanıtı olarak gözler önüne serilmesinden korku duyulduğu ifade edilmiş.

Kararı kınayan İspanya Komünist Partisi Genel Sekreteri Centella ise, bunu, “bir utanç belgesi olmasının yanı sıra, AB’nin Küba Devrimi’ni yıkmak isteyenlerin emirlerine boyun eğişinin göstergesi” olarak yorumlamış. Almanya Parlamentosu Sol Parti Milletvekili Sevim Dağdelen de kararı, “uluslararası hukuk kurallarını açıkça ihlal eden bir saldırı” olarak değerlendirmiş. Almanya Küba Dostluk Derneği Başkanı ise Küba’daki herhangi bir hükümlünün AP’nin umurunda olmadığını, sadece Küba’yı suçlamak için bahane yaratmaya çalıştığını belirtmiş.

Kararı yorumlayan Prensa Latina ise, kararın tek amacının, yıllardır süren ABD ambargosu ve AB de dâhil iç işlerine karışılmasıyla hakları ihlal edilen Küba halkını ve hükümetini mahkûm etmek olduğunu, AP’nin bu kararının, Avrupa Devletleri'nin hâlâ süren sömürgeci tavrının göstergesi olarak tarihe geçeceğini vurgulamış.

İmza için aşağıdaki adresi lütfen tıklayınız!

Cenevre Halkevi - Maison Populaire de Genéve
www.assmp.org

Kaynaklar:
http://www.europarl.europa.eu/sides/getDoc.do?type=TA&reference=P7-TA-2010-0063&format=XML&language=EN
www.europarl.europa.eu/news/expert/infopress_page/015-70350-067-03-11-902-20100310IPR70349-08-03-2010-2010-false/default_en.htm
http://www.prensa-latina.cu/index.php?option=com_content&task=view&id=169943&Itemid=1
http://inter.kke.gr/News/2010news/2010-03-toyssas-cuba
http://www.ain.cubaweb.cu/idioma/ingles/2010/0312liderespanol.htm

19 Nisan 2010 Pazartesi

AKP 150 yıl öncesine işaret etti

Türk anayasa geleneğinin 150 yıllık bir tarihe sahip olduğunu AKP’nin Anayasa Teklifinden öğrendik. Gerçekten de teklifin genel gerekçesinin birinci cümlesi bu geleneğin 150 yıllık olduğunu iddia ediyordu. Teklife imza atan milletvekillerinin anayasa geleneğimizi, ilk basılı yerli tiyatronun yani Şinasi'nin Şair Evlenmesi'nin tefrika edilmesi ile başlatmasını elbette yadırgamazdık. Figürasyondaki liberal hukukçular, yabancılaştırma efektleri, akıl ve ahlaka inen perdeler, hepsi bir tiyatro oyununu anımsatıyor. Dramaturgların Şinasi kadar yetenekli olmadığını herkes biliyor.

Gerçekten 1860 tarihinde başka ne olmuştu da anayasa geleneğimizi bu tarihten başlatmışlardı? Milat, ticaret mahkemelerinin kuruluşu mu yoksa Tercüman-ı Ahval gazetesinin yayına başlaması mı? Arjantin Anayasası da 1860 tarihini taşıyor. Gerekçede Arjantin’e atıf da var üstelik; ama bizim anayasal geleneğimizi Arjantin Anayasası ile başlatacak kadar akıldışı davranabileceklerini düşünmüyoruz. Belki de aslında teklif sahiplerine göre 1856 tarihli Islahat Fermanı’yla bu gelenek başlatılmıştı da yaklaşık bir ifade kullanılıp 150 yıllık denilmişti. Osmanlıcılık fikrinin özellikle Islahat Fermanı'yla geliştirilmeye çalışılmasının; beri yandan bu fikrin bugünlerde özellikle hükümetin dış politikasında dillendiriliyor olmasının “150 yıl” söylemini açıkladığı düşünülebilir. Makul görünüyor.

Ancak gerçekten tam 150 yıl öncesine dair bir anayasal belge var. Belki de teklife imza atanların geleneğimizin başlangıç tarihi olarak 1860’ı göstermesinin nedenlerinden biri de budur. Osmanlıdaki anayasal gelişmelere ilişkin araştırmalarda göz ardı edilen bu metnin ne olduğunu mu merak ediyorsunuz? Sıkı durun: “Ermeni Milleti Anayasası”. Gerçekten 1860 yılında hazırlanan metin “Ermeni Milleti Anayasası” adını taşıyordu ve bu tür belgelerin ilkiydi. Osmanlı bu metni 1863 tarihinde Ermeni Milleti Nizamnamesi adıyla kabul etti. Bu metnin hazırlanmasında büyük ölçüde 1849’da Paris’te kurulan Ararat Derneği üyelerinin etkili olduğu söylenir. Böyle bir metnin hazırlanmasının siyasi sebepleri Osmanlı’daki “Millet Sistemi”nde bulunabilir. Bu Nizamname ile kurulan Ermeni Millet Meclisi’nin Osmanlı Devletindeki ilk temsili parlamenter organ niteliğinde olduğu ve 1876 Kanun-u Esasi'si ile kurulan Osmanlı Mebusan Meclisi'ne de örnek teşkil ettiği iddia edilir. Ermenilerde ihtilal düşüncesinin uyanmasında ve “Ermeni Meselesi”nin masa üzerine konulmasında bu belgenin önemli ölçüde etkisi olduğunu ileri süren Ermeni yazarlar da bulunmaktadır.

Anayasa geleneğimizi “Ermeni Milleti Anayasası” ile başlatanların Ermeni Meselesi’ne olan duyarlılıklarını Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin soruşturmada ve yargılamada da sürdürmesini isterdik. (Dr. İlker Kılıç, Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Kaynak: Odatv.com)

18 Nisan 2010 Pazar

Radikal İslamcılığın dönüşümü Laisizmi restore mi etti?

“Siyasal İslam’ın iflası,
eksiğiyle fazlasıyla
İslam’ın sekülarizasyonundan başka bir şey değildir.”
Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası

.
Radikal İslam’ın diğer politik İslam prototiplerine göre modern unsurları bünyesinde sindirebilmiş olması, İslam’ın Batı ile yaşadığı krize karşı çözüm tartışmalarında Radikal İslamcılara büyük bir literatür zenginliği sundu. Lakin literatür zenginliğine sahip yeni entelektüeller ve yamakları, usul ve kaynak konusunda saltık bir buhrana düşmüştü. Teori ve söylem konusundaki bu buhran üç şekilde tecelli ediyordu:

1- Radikal İslamcı söylem fazla elitistti ve geniş toplum yığınlarına ulaşamıyordu.
.
2- Radikal İslamcı söylemin tartışma çemberi aslında saldırılarına karşı kenetlendikleri Batı devletleri ve ideolojilerinden ziyade, marjinalliklerinin karşılarına aldığı kendi ülke ve milletlerinin Gelenekselci İslamcıları oluyordu. Bu şekliyle Radikal İslamcıların tutumları, westernizasyonun soyut ve somut ataklarına karşı bir tepkisellikten ziyade, kısır bir içsel çekişmeye dönüşüyordu.
.
3- Radikal İslamcılar, karşılarına çıkan gelenekselcilikle mücadele çabası sonucu bütün geri kalmışlığın sebebi olarak gördükleri geleneğin başlıca nüvelerini, ikincilleştirme yoluna gittiler. Bu şekilde özellikle İhvan ekolünde görülen tasavvuf, karşıcılık ve Şeriati örneğinde görülen Marksizm ve Egzistansiyalizmin kavrayış usullerini İslami tartışmalar bünyesinde kaynaştırma süreci, Radikal İslamcılığın metot ve söyleminin belirgin bir “siyasette dünyeviliğe” doğru evrildiği noktayı başlattı.

Yaklaşık yarım yüzyıl önce başlayan bu somutlaşma süreci, İslam dünyasında kesin bir zaferin uzaklığı konusundaki umutsuzluğun artması ve gelenekçi grupların kitlesel çözümlerden ziyade bireysel çözümler üretmede başarılı olması, Radikal İslamcılığın kavrayış ünitelerine sızmış sekülerizasyonu belirginleştirdi. Söylem, din, kavramlar ve dini literatürü muhafaza etse de, dini hareket metodu söylemin içinde buharlaşıyordu. Elbette burada bahsettiğimiz Sekülerizasyonun nitelik olarak Türk, Mısır, Tunus elitlerinin resmi ideolojisi olan ve her şeyi ile din karşıtı, sekülerizasyonu olarak algılamamız lazım. Radikal İslamcıların seküler tutumları sadece gerileyişin sebeplerini anlama adına daha somut yargılar üretmek isteyen ve bunu anlarken de düşman Batı ideolojisinin birikiminden faydalanma arzusunun bir sonucuydu. Bu sonuç ilk başta, Radikaller ile Gelenekselciler arasında sert bir “Sahih din” tartışmasını doğurdu. Bu tartışma ardından, başta hadis olmak üzere ilimlerin birikiminin ve başta mezhep ve tasavvuf olmak üzere de usuller konusunun nitelikleri üzerinden ilerledi. Süreç içerisinde kimi gruplar gelenek ile tekrar pozitif bir bağ kurarken, kimi ülkelerde süreç, Türkiye örneğinde olduğu gibi AKP tipi geleneksel nüvelerden iz taşımamak bir yana, her şeyi ile Batılı-Modern kavramlarla kaynaşmış ve söyleminin hammaddesi “demokrasi” olan ilginç örneklere evrildi.

Şimdi!

Özellikle Türkiye tipi her an totaliter yüzünü belirginleştirebilen ilkel demokrasilerde İslami bir devrim-dönüşüm konusunda umutsuzluğa kapılan kitleler için, sistemi İslamize etme gayesi, İslami tutumları demokrasi çemberi içerisinde sisteme enjekte etme ve kamusal alanı Müslümanlar için özgürce yaşanabilme alanı haline getirme gayesiyle yer değiştirdi. Çünkü İran örneğinde olduğu gibi, ne Müslüman tabanın laik elitleri tasfiyeye gücü yetiyordu, ne de Mısır örneğinde olduğu gibi devlet kaba bir idealizmle İslam’ı popüler ve politik arenada tamamıyla sindirmek için faaliyete geçme kudretini bulabiliyordu. Bu sürüncemenin etrafında kesin bir dönüşümden umut kesen ve sistemle uyuşma konusunda gönülsüz gruplar, kendi abanoz kulelerine çıktılar ve kimileri de İslami idealizmin daha somut bir şevkle dillendirilebileceği Çeçenistan, Irak, Afganistan gibi coğrafyalara aktılar. Lakin bu hal kaosu, gerek demokrasi ile uyuşan Radikal İslamcılar ve gerekse diğerleri açısından, malum bir sonuçsuzluğu ihtiva ediyordu. Bu ihtivanın unsurları bugünkü çözümsüzlüğün parlak nüveleridir.
.
Geniş İslamcı kitlelerin sekülerleşmesinin altında, geleneğin moderniteye karşı sinmişliğinden ziyade, “geleneğin” geniş kitlelerin arzuladığı yaşam tipinin dışlamışlığı geliyordu. Çünkü geleneğin alt yapısı belirgin bir zühtçülüğü kapsarken moderne evrilmiş İslamcılık, karşılarındaki laikler gibi bol kaynaklı, ihtişamlı, ekonomik kudretle donanmış bir yaşamı arzuluyordu. Özellikle avamın, İslamcılığın politik kudretinden beklentileri karşılığını, hukukun veya kültürün dışında ekoni şubesinde buluyordu. Bu arzu, hem yüzyıllık ezilmişliğe karşı taaruzun bir neticesi, hem de moderne karşı modern unsurlarla savaşmış olmanın doğurduğu postmodern bir duraktı. Böylece İslamcılar, Mustafa Kemal ve cumhuriyet elitlerinin amaçlayıp başaramadığı bu değişimi kendi politik vasıfsızlıklarının eliyle kanıksadılar. Daha da garibi kapitalist bir alt yapı ile değişen bu güruhun varsallarından pay alamayan ama bir çıkış yolu arayan yoksul İslamcı yığınlar ise, sınıfsal başarıları olan kendi üst prototiplerinin hedeflerine yöneldiler.

Bu şekil 1920’lerde başlayan laiklik sürecini tamamladığı gibi, süreci devam eden laikliğin de geniş halk yığınları için makul olmayan şeklini makul bir şekle dönüştürdü. İslamcılarla laiklerin kesin ayrımları olan kozmetik unsurların siyasal bir değerden gündelik bir değere indiğini gördük. Ara ara bozulan ağızları ile İslam’ın saldırgan dengesini temsil eden kara sakallı köşe yazarları yerlerini Palanhuik ve Kerouac tarzı romanlar yazan, medeniyetler ittifakının geleceği hakkında sayfalarca tahliller sunan, konuşmalarındaki referanslar ayet ve hadislerden ziyade Avrupalı yazarların vurucu cümleleri olan sinekkaydı Müslüman yazarlara bıraktı. Said Nursi’nin koskoca bir devrimci kadroyu karşısına alan antiseküler cemaati bünyesinden, Dünya İslamcılığı’nın şaşkınlıkla izlediği ex üçüncü dünyaya Amerikancılık transfer eden tanımsız bir İslamcılığa dönüştü.

28 Şubat sürecinde, okullarının çeşitli kısımları kapatılan kızlar özgürlüklerini kocalarının dizlerinin dibinde değil, televizyon kanallarının renkli stüdyolarında kamusal alan tartışmalarında buldular. En garibi de artık etkisiz birer azınlık olan Antiseküler İslamcı grupların entelektüel enerjilerini akıttıkları mecra sekülerleşmiş kitlelerin tutum ve gayelerinin eleştiri arenaları oldu. Sağcılaşan Müslüman avamın kozmetizmle doymuş duyarsızlığı, İslamcı havası bu kitle karşısında solculaştırdı ve Müslüman Sol tartışmasının başladığına şahit olduk.

Bugün, İran savaşının arifesindeki kaos ortamında seküler İslamcıların demokrasi kaygısı ile Amerika’nın mı, İran’ın mı yanında olacağı malum. Malum olmayansa İslamcı maceranın modernizmle olan aşk hikayesinin ne şekilde sonuçlanacağı. Tayyip Erdoğan yeni seküler sürecin Mustafa Kemal’i mi olacak yoksa Türkiye bu sınırları belirsiz paradoksun sonucunda kendi Taliban’ını mı doğuracak, izleyeceğiz.

Bu evrim bir elit grubun uzun vadeli stratejisinin bir sonucu muydu yoksa Radikal İslamcıların bilinçaltı, gözler önünde rücü mu etti başka bir makalenin konusu. Lakin makalalelerde bile tartışılmayacak kadar bariz bir gerçeklik var ki artık İslamcılar devleti dönüştürmek yerine, devleti ve devletin resmi ideolojisini global ihtiyaçlar doğrultusunda takdir edilesi bir huşu ile restore ediyor.
Bu yazı, Futuristika! dergisinde 12 Nisan 2010 tarihinde, Komplo bölümünde Chuck Palanhuik, Enteresan, İhvan, Jack Kerouac, Komplo, Marksizm, Radikal İslam, Siyasal İslam, tasavvuf konuları altında yayımlanmıştır. (fk●birleşikcephe!)

16 Nisan 2010 Cuma

Hesap sorma zamanı!

Türkiye Komünist Partisi (TKP), Halkın İşini ve Ekmeğini Çalanlardan Hesap Sorma Zamanı başlığıyla bir çalışma başlatmış durumda. Kamuoyuna ilan edilen metnin içeriğinde “AKP Anayasa’yı değiştirmekten bahsediyor. Özelleştirmeler marifetiyle halkın ürettiği değerlerin üzerine çöreklenirken, “kamu yararı”nı hiçe sayarak her şeyi para babalarına devrederken Anayasa akıllarına hiç gelmiş miydi? Son yirmi beş yıldır Türkiye tarihinin bu en büyük yağmasını gerçekleştirirken ne Anayasa dinlediler ne de hukuk… Şimdi yapmak istedikleri ise yağmanın önündeki bütün engelleri kaldırmak! Bir de buna “demokratikleşme” deniyor denmekte. “Hesap Sorma Zamanı” başlıklı kampanya metnini PDF dosyası olarak okumak için yukarıda ki linki tıklayın!

12 Nisan 2010 Pazartesi

Hitler’in keyfine diyecek yok! 
(Katin katliamı üzerine) / Kemal Okuyan

Rus yetkililer, basında “ikinci Katin trajedisi” olarak adlandırılan ve Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski’nin de aralarında bulunduğu çok sayıda Polonyalı üst düzey yöneticinin yaşamını yitirdiği uçak kazasının “teknik nedenlerle gerçekleşmediği”ni derhal açıklayıverdi. Anlaşıldığı kadarıyla Putin yönetimi başka şeylere göstermediği hassasiyeti Tupolev uçaklarının ticari değerine göstermekte.

Oysa şimdi Rusya Polonya’yı bir kez daha en önemli “aydınları”ndan yoksun bırakan bir cinayetin faili olarak gösteriliyor. Tu-154 masum olabilir ama Rus yönetimi? Polonyalıların önemli kısmı devlet başkanlarının Moskova merkezli bir sabotaja kurban gittiğinden kuşkulanıyor.

Neden olmasın?

Putin, geride kalan yıllarda tam bir komplo ustası olduğunu kanıtladı. İçeride giderek artan “Sovyet özlemi”ni bastırmak ve Polonya ile Almanya’ya şirin gözükmek için son 20 yılda sayısız kez pişirilen “Katin ormanları katliamının sorumlusu Stalin yönetimidir” iddiasına yeniden sarılan Rusya Federasyonu Başbakanı’nın, taleplerinin ardı arkası kesilmeyen Polonyalılara “haddinizi bilin” demek için bu yolu seçmiş olması mümkün.

Ya da daha ince bir hesapla, Rusya’yı Polonyalıları bile şaşırtan ölçülerde yasa büründürüp, güncel trajedeyi tarihsel trajedinin üzerini örtmekte kullanarak “artık geçmişi unutalım” mesajını vermek istemiş olabilir.

Bunlar mümkün...

Polonya’yla Rusya’nın aralarındaki bazı sorunları kontrol altına almalarından tedirgin olan Amerikan yönetimi bu “kaza”ya yardım etmiş olabilir.

Bu da mümkün...

1943’te “kendilerinin adamı” Londra’daki Polonya Hükümeti lideri Sikorski’nin Cebelitarık’tan havalanan uçağını “ince hesaplar” nedeniyle düşürdüklerine inanılan İngilizler meseleye el atmış olabilir.

Mümkün mü, mümkün...

Uçağı, çok değil bir yıl kadar önce Cumhurbaşkanlarından “yeterince cesur değilsiniz” fırçası yiyen Polonyalı pilotların özgüven gösterisi yere düşürmüş olabilir.

Mümkün, hepsi mümkün...

Kızıl Ordu’nun faşist Alman ordularını dize getirişinin 65. yılının kutlanmasına az kala düşen Polonya uçağına, 20. yüzyıl tarihini ve bu tarihin bugüne uzanan sonuçlarını değiştirme girişimlerinde nasıl bir yer verileceğini göreceğiz.

Evet, 20. yüzyıl tarihi ve bu tarihin bugüne uzanan sonuçlarını değiştirmek için inanılmaz bir çaba gösteriliyor. Polonya Cumhurbaşkanı’nı Smolensk’te ölüme götüren yolculuk da bu çabaların bir parçasıydı.

Faşizm, Nazi Almanyası meşrulaştırılıyor. Meselenin özü budur.

ABD’nin Soğuk Savaş’ın başlangıcından bu yana bunu istediği biliniyor. Şimdi, sürekli ve yeniden şekillendirilmek istenen “dünya”nın anti-faşist koalisyonun muazzam meşruiyetinden arındırılması, Tahran-Yalta-Potsdam konferanslarında şekillenen “Uluslararası Düzen”in tamamen tasfiye edilmesi gerekiyor.

Almanya’nın “doğu”ya yolculuğunu sürdürebilmesi ve Avrupa Birliği’nde sarsılan otoritesini yenileyebilmesi için İkinci Dünya Savaşı’nın maddi ve manevi yüklerinden kurtulması ya da bu yükleri başkalarıyla paylaşması gerekiyor.

Halkın giderek artan hoşnutsuzluğuyla başedebilmek ve ABD’nin artan baskısını dengeleyecek Almanya kartını etkili bir biçimde kullanabilmek için Putin diktatörlüğünün Sovyetler Birliği’nin Rus halkı nezdinde bir türlü yok edilemeyen prestijini azaltması gerekiyor.

Ve, her şeyin ötesinde, bütün bu güruhun, sınıf kini güttükleri sosyalizme karşı haçlı seferini sürdürürken aralarındaki geçimsizlikleri bir kenara bırakıp birbirlerine omuz vermeleri gerekiyor.

Bu gerici aile, son dünya savaşının yenik güçlerinden biri olarak militarist arzularının sınırlanmasına katlanamayan Japon emperyalistlerini; faşistlikte dedelerini, nenelerini hiç aratmayan Letonyalı Litvanyalı, Estonyalı çağdaş Nazileri; Polonya’nın yeminli anti-komünistlerini; Sovyetler Birliği’ne düşmanlık söz konusu olunca geride kalmayı asla içine sindiremeyen Avrupa’nın “yeni solu”nu da kapsıyor.

İlginç bir aile...

Şimdiki hedefleri İkinci Dünya Savaşı’ndan Hitler kadar Stalin’in de sorumlu olduğunu kanıtlamak, böylece Almanya’nın üzerindeki maddi ve manevi yükü azaltmak, savaş sonrasında belirlenen ve bir kısmı hâlâ yürürlükteki sınırların meşru olmadığını ilan etmek, komünistlerin en önemli tarihsel referanslarından biri olan “faşizme karşı mücadele”yi değersizleştirmek...

“Katin Ormanları Katliamı” bu hedef için oldukça uygun bir araç. Her şeyden önce İkinci Dünya Savaşı’nın ilk kurbanı olan Polonya’yı ilgilendiriyor. İlk kurbanı ve bitiminin en büyük tartışma konusu Polonya’yı...

Katin’de (*) 20 bin Polonyalı subayın Sovyet yönetimi tarafından 1940 yılında kurşuna dizildiği ileri sürülüyor.

Bu iddia, Stalingrad’da Kızıl Ordu’ya yenilen Hitlerciler tarafından 1943’te ortaya atılmıştı. İddiayı süsleyip püsleyen de faşist Almanya’nın Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’di. Ancak onlar rakamlarda daha insaflıydı, Stalin’in 12 bin Polonyalı subayı kurşuna dizdiğini ileri sürüyorlardı. Amaçları, Stalingrad’la birlikte başedemeyeceklerini anladıkları Sovyetler Birliği’ni zor duruma düşürüp anti-faşist koalisyonu bozmak, Polonyalıları da Sovyetlere karşı kışkırtmaktı.

Londra’daki Polonyalı milliyetçiler, anti-komünist ünlerine yakışır bir biçimde Goebbels propagandasının üzerine atladılar.

Almanların bulduğu mezarlıklarda incelemede bulunmak üzere, Gestapo kontrolünde uluslararası komisyonlar kuruldu. Ancak Naziler bütün hazırlıklarına karşın inandırıcı olmakta zorlandılar. Kısa süre sonra Sovyet Orduları mezarlıkların bulunduğu bölgeyi geri aldı ve Katin ormanlarında yeni araştırmalar yapıldı. Polonyalı subayların Alman Gecko tabancalarla kurşuna dizildikleri anlaşılırken, öldürülme tarihlerinin de faşistlerin ileri sürdüğü gibi 1940 değil, 1941 sonbaharı olduğu ortaya çıktı. Nurnberg mahkemelerinde bu bulgular Amerikalı, İngiliz hakimler tarafından da doğrulandı.

Dahası, Hitler’in ve Goebbels’in katliamın sorumluluğunu Sovyetlere atmak için verdiği talimatlar ortaya çıktı.

Ancak bunların önemi yok!

Sovyetler’den, İkinci Dünya Savaşı’ndan kurtulmak zorundalar. Garbaçov dosyayı yeniden açtı ve her zamanki korkaklığıyla yarım ağızla “bu Stalin’in işi” deyiverdi. Ardından Yeltsin “belge bulduk” diyerek Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politbüro tutanaklarında “Polonyalı subayları öldürün” emrine rastlandığını açıkladı. Ortaya bazı belgeler atıldı ama hiçbir tarihçinin belgelerin aslını görmelerine izin verilmedi.

Ancak, “batı dünyası”, “Ruslar kabul etti” diyerek tarihe noktayı koyuverdi.

Hangi Ruslar?

Sovyetler Birliği’nden ölesiye nefret eden, ondan kurtulmak için uğraşan Ruslar...

Onursuz yaşamlarına elli bin yalan sıkıştırdıkları anlaşılan hain Ruslar...

Hazırladıkları sahte belgelerde vahim hatalar yaptıkları sorumlu tarihçilerce yüzlerine çarpılan Ruslar...

1920‘lerde açlıkla boğuşan Sovyet kentlerinde çekilen fotoğrafları “işte İkinci Dünya Savaşı’nda Estonyalıların, Letonyalıların yaşadığı Stalin mezalimi” diye medyaya servis eden üçkağıtçı Ruslar...

Şimdi Putin devraldı bayrağı. Mecbur. Rus milliyetçiliğine yaslanacak ama beslenebileceği bir şey yok. Nereye elini atsa; tarih, kültür, sanat Sovyet mirasına çarpıyor. Yeniden toparlamaya çalıştığı Rus savaş makinesi, Kızıl Ordu’nun 1945 zaferinin gölgesi altında kalıyor. Bu mirasa sahip çıkmaya kalkıyor, olmuyor...

O halde onu yıpratacak, ona kendi istediği şekli verecek.

Sonra, Polonya’yı ABD planlarından uzak tutmak, bir de üstüne büyük Polonya pazarına girebilmek gerek. Varşova’dan gelen mesaj açık: Katin’de bizim subaylarımızı öldürdüğünüzü kabul edin, ilişkilerimiz normalleşsin!

Polonyalılar için bu mesele çok önemli. Çünkü sınır değişikliği talep edecek, Ukrayna’dan bazı yerleşimleri geri isteyecekler. Çünkü tazminat talepleri daha bir geçerlik kazanacak. Almanya büyük lokma, Almanlaştırılan Polonya’ya ek savaş tazminatı mümkün değil vermezler. Ama “biz öldürdük” diyen Rusya’dan, hele bugünkü akıl dışı miktarları makul rakamlara çekerlerse, bir şeyler koparabilirler.

Almanya da geriden Putin’i cesaretlendiriyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sorumluluğunu Ruslarla paylaşmak, Alman emperyalizmine ilaç gibi gelecek.

Zavallı Putin, Polonyalıların “soykırım” iddialarını püskürtmek için, “aynı bölgede Rusların da toplu mezarları bulundu, Stalin herkese karşı zalimdi” savunmasına sığınıyor.

Şov devam ediyor. Uçak düştü, yeni perde açılıyor.

9 Mayıs’ta Zafer Günü törenleri var. 65. yıl. Çok büyük bir yabancı delegasyon katılımı olacak, en üst düzeyde... Kızıl Meydan’daki geçit töreninde bu kez Amerikan, İngiliz ve Fransız askeri bandoları da sahne alacak. NATO askerleri... Kızıl Ordu'nun zaferine ve SSCB’nin meşruiyetine hep birlikte yeni bir darbe vurmaya yeltenecekler.

 Sınıf kini böyle bir şey işte. Savaş sırasında 5,5 milyon Polonyalı’nın ölümünden sorumlu Alman yayılmacılığının 70 yıl kadar sonra aynı ülkeyi yeniden eline geçirmesini sağlayan da bu...

Katin’de ne mi oldu? 

Tarihçi değilim, dönemin tanıklarına ulaşma şansım yok, belgelerin bir kısmı Putin’in kasasında, bir kısmı ise ancak şu sıralar üretildiğinden, henüz incelenemiyor!

Ama tarih okuyabiliyorum, bir dünya görüşüm var, sınıf mücadelelerinin mantığını az çok kavrıyorum. Sovyet yöneticilerinin hareket tarzını, faşistlerin, emperyalistlerin...

1939 yılında Kızıl Ordu tarafından esir alınan Polonyalı subaylardan bir bölümünün, Sovyetler Birliği’ne karşı ağır suç işlemekten dolayı yargılanıp kurşuna dizildiği açık. Sovyet tarihçileri bunların sayılarının bin civarı olduğunu yazıyorlardı.

Bunun dışında kalanların çalışma kamplarına yollandığı biliniyor. Almanya Sovyetlere saldırdığında birçok yerleşimle birlikte bu kamplar da Nazilerin eline geçiyor. Hitlercilerin milliyetçi Polonyalılardan kurtulmak istemeleri son derece doğal. Toplu cinayet ise en kolay yapabildikleri şey...

Kurşuna dizdiler ve gömdüler. Tıpkı zamanında Dimitrov’un şahsında komünistleri köşeye sıkıştırmak için kullanmaya kalktıkları Reichtag yangını gibi, öldürdükleri Polonyalılardan daha sonra yararlanmak istediler.

Hitler, Sovyetlerle ölümüne kavgaya girişirken hem kendine hem de ABD ve İngiltere’deki anti-komünist çevrelerin ittifakı er geç bozacağına güveniyordu. Bu nedenle Kızıl Ordu karşı saldırıya geçtiğinde “batı”yla anlaşmak için çok uğraştı. Sağlığında beceremedi. Şimdi istediği oldu.

Avrupa’da Adolf’un hayaleti dolaşıyor.

Demek, insanlık bir kez daha hesaplaşacak, onun şahsında ona sığınan zalim sömürücülerle.

Topunuzun canı cehenneme!

(*) : Belki Rusçası’na uygun Katın demek daha doğru olacak ama böylesi, “ı” sesine alışkın olması gereken Türkçe konuşan bizleri bile nedense zorluyor.