30 Kasım 2009 Pazartesi

Victor Jara'nın katilleri ortaya çıkıyor

Şili'de sosyalist hükümete karşı gerçekleştirilen askei darbenin ilk günlerinde öldürülen müzisyen Jara'nın ölüümüyle ilgili adli tıp raporu da ortaya çıktı.

Şili'de 1973 yılında sosyalist Allende hükümetine yapılan darbenin ilk günlerinde katledilen efsanevi şarkıcı Victor Jara'nın ölümünde sır perdesi aralanıyor. Victor Jara Vakfı, şarkıcının cesedi üzerinde yapılan otopsi sonucunda elde edilen adli tıp raporunun ellerinde olduğunu açıkladı ve bu raporla ilgili bir basın açıklaması yapacaklarını duyurdu. Şarkıcının öldürülmeden önce ellerinin dipçikle kırıldığını, kafa, omuz, kol ve bacaklarına 44 kez ateş edildiğini belgeleyen rapor, davayı takip eden mahkemenin yargıcı Juan Eduardo Fuentes Belmar'a da gönderildi. Yargıç Fuentes 15 Mayıs 2008 tarihinde davayı Santiago Stadyumu'ndaki en üst rütbeli asker olan emekli albay Cesar Manriquez Bravo'yu suçlu bulduğunu söyleyerek kapatmıştı. Ancak şarkıcının dul eşi 82 yaşındaki Joan Jara'nın da kurucuları arasında olduğu Victor Jara Vakfı olayın peşini bırakmadı. Vakfın 2004 yılında Victor Jara Stadyumu adı verilen o stadyumdan kurtulanları ifade vermeye, dolayısıyla mahkemeye kanıt sunmaya ikna etmesiyle, şarkıcının cinayet davası geçen yıl ivme kazandı. Soruşturmayı yürütenler, Pinochet ordusunda görev yapmış yüzlerce eski askeri sorguya çekti, haziran ayında da tam bir otopsi için Jara'nın cesedi mezarından çıkarıldı.

Tetiği çeken "El Loco"
Jara'nın ölümüyle ilgili olarak çoğu eski asker konuşmayı kabul etmezken, darbeden 5 ay önce askere alınan ve o tarihte 18 yaşında olan Jose Paredes Marquez adlı bir asker, cinayeti anlatarak sorumluların adlarını verdi. Paredes'in ifadesine göre Victor Jara 11 Eylül 1973 tarihinde gerçekleşen darbeden bir gün sonra Santiago Stadyumu'na getirildi.

Dört gün süren işkencelerin ardından 17 Eylül 1973 tarihinde yüzü şişmiş ve elleri tüfek dipçiğiyle kırılmış halde stadyumdaki soyunma odalarından birine getirildi. "El Loco" (Deli) lakaplı düşük rütbeli bir subay tabancasını Jara'nın şakağına dayayarak Rus ruleti oynamaya başladı. Ta ki kurşun denk gelip Jara'nın kafatasına saplanana kadar. Jara'nın bedeni sarsılarak yere yığıldı.

Ardından Paredes de içlerinde olmak üzere odadaki askerler tarafından Jara'nın cesedine 43 kez ateş edildi. Aynı odada Jara'nın ölümüne tanıklık eden 14 kişi de geride görgü tanığı bırakmamak için makineli tüfekle öldürüldü. Bu sırada rütbeli subay Nelson Edgardo Haase Mazzei soruşturma masasının arkasında oturuyor ve olan biteni seyrediyordu. Ülkenin orta kısmında marangozluk yapan 55 yaşındaki Paredes bu ifadesinden sonra tutuklanarak cezaevine konuldu.

Joan Jara: "Cinayetin sorumlusu Pinochet ve tüm darbecilerdir"
Ne var ki, bu yeminli ifadesini iki kez imzaladığı halde Paredes, bir grup eski askerin kendisine avukat bulması ve askeri bir cezaevine transfer edilmesinin ardından söylediklerinden vazgeçti. Paredes ifadesini psikolojik baskı altında imzaladığını, o dönem kendi birliğinin başka yerde bulunduğunu, dolayısıyla Jara'nın ölümünü anlatmasının mümkün olmadığını, stadyumun soyunma odasında olanları günler sonra başka bir birlikteki askerlerden duyduğunu söyledi. Paredes kendini savunmak için ayrıca "savaş sırasında verilen emirlere uymak zorunda olduğunu" da ekledi. Jara'nın avukatı Nelson Caucoto ise ifadenin doğru olduğunu belirterek "Ortada bir kurşun varsa, silah da vardır. Erin arkasında rütbeli bir subayın emir var. Subayı bulmaya çalışıyoruz" diye konuştu.

Sanatçının dul eşi Joan Jara da, o dönem verilen emri reddetse ölecek olan Paredes'in, cinayetten sorumlu tutulan tek kişi olmaması gerektiğini belirterek, "Onun suçlu olduğunu düşünmüyorum. Tek suçlu, ölüm ve işkence emrini veren Pinochet ile bundan keyif alan, bunun parçası olan herkes" dedi. Şili'de Augusto Pinochet'in başkanlığındaki 1973-1990 yılları arasındaki askeri cunta döneminde 3 binden fazla insan öldürülmüş, 28 binden fazla kişi işkence görmüştü.

Şili'de askeri darbe
Sosyalist Allende hükümetinin ve Jara'nın kulaktan kulağa dolaşan ve resmi olmayan hikayesi ise şöyledir: 11 Eylül 1973 günü sabahı jetler Şili Başkanlık Sarayı'nın üzerinde uçarken; keskin nişancılar çoktan sarayın çevresini sarmıştı. Tanklar bütün yolları tutmuş, Allende yanlısı tüm radyo istasyonları susturulmuştu. Sabah saatlerinde, Şili'de başkanlık sarayının tanklarla sarıldığının, çeşitli yerlerde çatışmaların meydana geldiğinin haberini alanlar, bulundukları yerlerde radyolarını açtıklarında Devlet Başkanı Salvador Allende'nin vedasına tanık oldular: "Ülkemin işçileri, Şili'ye ve kaderine güven besliyorum. Hainlerin kendilerini kabul ettirmek istedikleri bu karanlık ve kötü anlarda, er ya da geç yeni bir toplum kurmaya layık insanlar için geniş caddelerin yeniden açılacağını bilmelisiniz. Yaşasın Şili! Yaşasın halk! Yaşasın işçiler! Benim son sözlerim bunlar ve ben kendi kendimi boşu boşuna feda etmediğime inanıyorum. Alçaklığı, vefasızlığı ve hainliği mahkûm edecekler için ölümümün bir ahlâk dersi olacağına eminim..."

Santiago stadyumundan havalanan güvercin
Bu sözlerinden kısa bir süre sonra Allende elinde silahıyla çatışarak öldü. Başkanlık Sarayı'nın düşmesinden sonra Şili sokaklarında bir sürek avı başladı. Allende'nin sosyalist yönetimine gönül vermiş insanlar bir bir toplanmaya başladı. Geniş çaplı gözaltılar, tutuklamalar başlatıldı, üniversitelerden öğrenciler toplandı. Toplananların sayısı o kadar fazlaydı ki, karakollar, hapishaneler hepsini almaya yetmedi.

Bir gün sonra Victor Jara da içlerinde binlerce kişi Santiago Stadyumu'na getirildi. Stadyumda işkenceli sorgular çoktan başlamıştı bile. Ama Victor Jara bunu kabul etmedi. Katledilen yoldaşı Allende'nin acısını duyduğu halde stadyumdakilere güç verebilmek için gitarının tellerine dokundu. Santiago Stadyumu'ndan 'şefkatli bir güvercin' havalanıyordu. Gitarın telleri binlerce kişinin yüreklerini titretiyor, postalların, namluların gölgesinde kıpırdanmalar başlıyordu. Daha önce hiç söylemediği, orada düşünüp yazdığı bir şarkıyı söylüyordu Jara. "Beşbin kişiyiz burada" diye başlıyordu şarkı:

"Beş bin kişiyiz / Kimbilir kaç kişidir / Bütün şehirlerde ve bütün ülkede / Tohum eken ve fabrika işleten / Yalnız burada onbin el."

Pete Seeger: "Victor Jara ölmeyecek!"
Gitarın sesini duyan bir asker Jara'ya yaklaştı. Stadyumdakilere ibret olsun diye tüfeğini, kaldırdı, dipçiğiyle Jara'nın ellerine vurarak parmaklarını kırdı. Ama Jara'yı susturamadılar. Bu sefer var gücüyle Venceremos marşını söylemeye başladı Jara. Üstelik şimdi yalnız da değildi. Stadyumdaki onlarca yüzlerce binlerce ses de Jara'nın sesine katılıyor, Venceremos (Kazanacağız) diye haykırıyordu. Jara'nın istediği de buydu. Generallerin karşısına çıkartıldı Jara 'Bir kez de bize söylesene' dediler. O da öyle yaptı. Önce gitara vuran elleri kesildi Jara'nın, sonra şarkı söyleyen dili. Yetmedi. Jara'nın sesi kurşuna dizilerek kesildi. Ancak Santiago Stadyumu'nda söylenen türkü hafızalara adeta kazındı, dilden dile aktarılarak bugünlere kadar ulaştı.

Victor Jara'nın ölü bedeni dört gün sonra bir sokakta bulundu. Ama efsanesi hiç ölmedi. Zaten ünlü Amerikan folk şarkıcısı Pete Seeger de şöyle dememiş miydi: "Şarkılarını söylediğimiz müddetçe, cesareti içimizde onunkinden daha büyük bir cesaret uyandırdıkça Victor Jara hiç ölmeyecek!"

27 Kasım 2009 Cuma

Gerçekler bilinsin yeter!...



Videoda Hakan Akcura’nın Isvec, Stockholm, Haziran 2008 yılında sorularına cevap veren "kimlikler", Abdulkadir Aygan, "Abuzer" ve "Serif" (Aziz Turan).

26 Kasım 2009 Perşembe

Erdoğan'a empati şartsa, Hitler'e de yapalım!

Che Guevara


En önemlisi, kaabiliyetinizi koruyabilmeniz, dünyanın neresinde olursa olsun her haksızlığı kendinize karşı yapılmış gibi hissetme kaabiliyetinizi. Bu bir devrimcinin en önemli özelliğidir.

FT: Türkiye Ortadoğu'da Osmanlı misyonu üstlendi

Ünlü İngiliz gazetesi, Türkiye’nin yeni dış politikasına geniş yer verdi. Gazetenin analizinde Türkiye’nin Balkanlar’dan Bağdat’a kadar eski Osmanlı topraklarında artan etkinliğine dikkat çekildi. Saygın finans ve siyaset gazetesi Financial Times, dün tam sayfa yayınladığı Türkiye analizinde Türkiye’nin son dönemdeki dış politikasını değerlendirdi. Gazetenin Türkiye muhabiri Delphine Strauss tarafından kaleme alınan “Osmanlı misyonu” başlıklı yazıda ABD Dışişleri Bakan yardımcısı Philip Gordon’un, “Türkiye’nin Ortadoğu’da daha aktif bir rol üstlenmesine ne şaşırıyoruz ne de rahatsız oluyoruz” şeklindeki sözlerine de yer verildi. Vatan gazetesinin aktardığına yazının satırbaşlarında şunlar kaydedildi…

“YENİ ANGAJMAN:
Ankara, yıllarca yüzünü Batı’ya çevirdikten sonra, bir zamanlar padişahları tarafından yönetilen topraklarla yeniden bütünleşti. İktidardaki Ak Parti, Türkiye’nin, Müslüman dünyasının liderliğinde ve uluslararası diplomasinin en üst kademelerinde yeniden bir yer edinmesi amacıyla Balkanlar’dan Bağdat’a uzanan bu topraklarda yeniden angaje oluyor.

BOYUNU AŞMA RİSKİ:
Ancak Müslüman dünyasında liderlik rolü üstlenmeye yönelik arayış, Türkiye açısından kapasitesini zorlayıp “boyunu aşma” riskini de beraberinde getiriyor. Türkiye kendisini küçük bir ortak olarak gören ülkelerle rekabete girişmesi durumunda, Ankara’nın Avrupa Birliği’yle sürtüşmeleri artabilir. Türkiye’nin Ortadoğu ile ilgili tercihleri, ülkenin kimlik krizine bağlı gibi görünüyor. Örneğin batılı diplomatlar, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Fransa’nın İsrail’le Suriye arasında uzlaşma sağlanmasına yönelik çabalarını desteklemekte isteksiz olmasını not etti.

İRAN SINAVI:
Türkiye dış politikasında bundan sonraki ilk sınavı İran konusunda verecek. Washington ve Brüksel, Erdoğan’a bu konuda baskı yaparak ondan, İran’ın nükleer programını niçin barışçıl bulup desteklediğini açıklamasını isteyebilir. Türkiye’nin diplomatik girişimlerinin hızı ve kapsamı, hem Türk, hem de Batılı gözlemcilerin arasında soru işaretleri yaratıyor. Bu nedenle, yeni politikaların ne ölçüde eski müttefiklerini rahatsız edebileceğini değerlendirmesi gerek.

ZOR TERCİHLER:
Londra merkezli düşünce kuruluşu Centre for European Reform’dan Katinka Barysch’e bu durumu şu sözlerle değerlendiriyor: “AB üyeliği için müzakereler yapan NATO üyesi Türkiye’nin, ABD ve Avrupa’yla aynı doğrultuda hareket etmesi beklenir. Türkiye ayrıca bölgesel bir güç olarak, bağımsız hareket etmek ve komşularının düşmanlığını kazanmaktan kaçınmak isteyecektir. Ankara’nın, zor tercihler yapmaktan daha ne kadar süre kaçınabileceği, net değil.”

SİLAHI DİN DEĞİL:
Türkiye’nin büyüyen ekonomik gücü ve diplomatik kabiliyeti Washington ve diğer başkentlerin karşı karşıya bulunduğu en zorlu sorunlar konusunda etkin olmasına imkan sağlıyor. Ak Parti’nin açılımında en önemli silahı din değil ticaret. Ortadoğu ile ticaret 2004 yılında yüzde 12.5 iken, 2009’da bu rakam yüzde 20’yi aştı. Ama diplomatik girişimlerinin hızı ve kapsamı, hem Türk, hem de Batılı gözlemcilerin arasında Türkiye’nin hepsi ile baş edebilmesine ilişkin soru işaretleri yaratıyor.
.
DİPLOMASİ İNCELİKLERİ:
Son dönemde Ermenistan, Suriye ve Kuzey Irak gibi önemli dosyalarda adımlar atıldı. Ancak, diplomasi inceliklerini küçümseyen bir başbakan olan Erdoğan, yeni dostluklar kurma potansiyelinin eskilerine zarar verebileceğini gösterdi. İsrail ile ilişkilerin gerilmesine sebep olacak açıklamalar yaptı. Erdoğan’ın İran ile ilgili tutumu da Batılı diplomatlar arasında “kızgınlık” yarattı.
.
KİMLİK KRİZİ:
Türkiye’nin Ortadoğu ile ilgili tercihleri, doğru veya yanlış ülkenin kimlik krizine bağlı gibi görünüyor. Dini ibadetlerin giderek daha görünür ve kamuoyu daha büyük bir güç haline geldiği bir ülkede dış politikayı elbette ki İslam dünyası ile artan yakınlık şekillendirir. Erdoğan’ın Gazze veya İran’ın nükleer program ile ilgili açıklamaları, sokaktaki görüşlerin hem kabulü hem de güçlendiricisi gibi görünüyor. ”
.
Davutoğlu: Yeni Osmanlıcı’yız demedim” Öte yandan Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Erdoğan ile gittiği Libya’da gazetecilerin sorularını yanıtlarken ‘Yeni Osmanlıcılık’ sözlerini yalanladı: “Bir gazetede, benim ’Yeni Osmanlıcı olduğumuzu’ söylediğim ifade edilmiş. Ben hiçbir zeminde, böyle bir tabir kullanmadım. Bu konuda son derece de hassasiyet gösteriyoruz. Başkaları kullandığında da bunu doğru bulmadığımızı defaatle söyledim. Türkiye Cumhuriyeti modern bir ulus devlet olarak bölgemizdeki ve çevre bölgedeki bütün devletlerle eşit statüde ve onlarla eşitler arası ilişki kuran bir diplomatik anlayışa sahiptir.” (Rizgari)

Jerusalem Post: Erdoğan İslamcılara çekici bir model oluşturuyor

ERDOĞAN: TÜRKİYE'Yİ YENİDEN ŞEKİLENDİRİYOR
İsrail`de yayınlanan The Jerusalem Post gazetesi köşe yazarlarından Daniel Pipes, 2. nesil İslamcılığın Batı uygarlığı için daha büyük tehlike oluşturduğunu söyledi. Yazıda, “Bilgisayar terimleriyle konuşursak, Ayetullah Humeyni, Usame Bin Ladin ve Nidal Hasan İslamcılık 1.0 versiyonunu temsil ederken, Recep Tayyip Erdoğan (Türkiye Başbakanı), Tarık Ramadan (İsviçreli aydın) ve Keith Ellison (ABD Kongre üyesi) İslamcılık 2.0 versiyonunu temsil ediyor. İlki daha çok insan öldürürken, ikincisi Batı uygarlığı için daha büyük tehlike oluşturuyor" denildi.
.
İSLAMCILIK ÖNEMLİ BİR SİYASİ GÜÇ HALİNE GELDİ
1.0 versiyonunun 'küresel bir halife tarafından, şeriatla yönetilen bir toplum hedefinin önünde engel gördüğü şeylere saldırdığını kaydeden Pipes, “Totaliter yönetimden mega terörizme kadar uzanan İslam'ın orijinal taktikleri, sınırsız zalimliğe izin veriyor. Tek bir saldırıda 3 bin ölü. Bin Ladin'in atom silahı peşinde koşması, bu rakamın yüz, hatta bin kat daha fazla olabileceğini gösteriyor. Ancak, son 30 yıla baktığımızda İslamcılığın önemli bir siyasi güç haline geldiği ve tek başına şiddetin fazla işe yaramadığını anladığı görülüyor" sözlerine yer verdi.Terörizmin verdiği fiziksel zarara ve ölümlere rağmen, var olan düzeni değiştiremediğini yazan Pipes, 1981'de Enver Sedat'ın öldürülmesi, 11 Eylül saldırıları, 2002 Bali ve 2004 Madrid bombalı saldırıları ile İsrail, Afganistan ve Pakistan'daki terörist saldırılara rağmen kimsenin radikal İslam'a boyun eğmediğini vurguladı.
.
"ERDOĞAN HALKI İKNA EDİYOR"
İslamcılık 1.0 versiyonunun uyguladığı şiddetin zaman zaman şeriat yönetimini iktidara getirse bile, İslam 2.0 versiyonunun stratejisinin daha çok işe yaradığını yazan Pipes, “Bu versiyonda İslamcılar halkın gönlünü kazanmaya oynuyor. İslamcılar 1992'de Cezayir, 2001'de Bangladeş, 2002'de Türkiye ve 2005'te Irak'ta seçimleri kazandılar. Bir kere iktidara geldikten sonra ülkeyi şeriata doğru götürmeye başladılar. Mahmud Ahmedinecad İran sokaklarında muhalefetle karşı karşıya kalır ve Bin Ladin bir mağarada saklanmaya devam ederken, Erdoğan halkı ikna ediyor, Türkiye Cumhuriyeti'ni yeniden şekillendiriyor ve dünyadaki İslamcılara çekici bir model oluşturuyor" ifadesini kullandı.
.
EL KAİDENİN YENİ TAKTİĞİ
Gazeteye göre, El Kaide'nin yeni süreci gören bazı önde gelen teorisyenleri bu yüzden artık terörizmi kınayarak siyasi araçlara yöneldi."Dr. Fadl" adıyla tanınan ve Enver Sedat'ın öldürülmesinde yer alan Seyyid İmam El Şerif'in artık şiddetten vazgeçip toplumun ve devletin içine sızma stratejisini benimsediğini yazan Pipes, “Sonuç olarak, faşistler ya da komünistler değil, sadece İslamcılar kaba kuvvet kullanmanın ötesine geçip halkın desteğini kazanmayı ve 2.0 versiyonunu geliştirmeyi başardı. İslam'ın bu versiyonu geleneksel değerleri görmezden gelip özgürlükleri yok ettiği için, uygar yaşamı 1.0 versiyonunun zalimliğinden daha çok tehdit ediyor" dedi. (Ajanslar)

Kitap'lık

FRİEDRİCH ENGELS
AİLENİN, ÖZEL MÜLKİYETİN

VE DEVLETİN KÖKENİ

Friedrich Engels'in Der Ursprung der Familie des Privateigentums und des Staats (1884) adlı yapıtını, Kenan Somer Fransızcasından (L'origine de la famille, de la propriété et de l'état, Editions Sociales, Paris 1969) dilimize çevirdi ve kitap Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adı ile Sol Yayınları tarafından Temmuz 2002 (Birinci Baskı: Kasım 1967; İkinci Baskı: Ocak 1971; Üçüncü Baskı: Eylül 1974; Dördüncü Baskı: Şubat 1976; Beşinci Baskı: Mayıs 1977; Altıncı Baskı: Ekim 1978; Yedinci Baskı: Ekim 1979; Sekizinci Baskı: Kasım 1987; Dokuzuncu Baskı: Mart 1990; Onuncu Baskı: Kasım 1992; Onbirinci Baskı: Eylül 1998) tarihinde Ankara'da Şahin Matbaası'nda bastırıldı.

BİRİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ
BU kitap, deyim yerindeyse, bir vasiyetin yerine getirilmesidir. Hiç kimse Karl Marx kadar, kendi —bir dereceye kadar bizim de diyebilirim— materyalist tarih irdelemesi sonuçlarıyla ilişki kurarak, Morgan'ın araştırmalarından çıkan vargıları açıklamak ve bunların büyük önemini ortaya koymak istemezdi. Gerçekten, Morgan, Marx'ın kırk yıl önce keşfetmiş bulunduğu materyalist tarih görüşünü, Amerika'da, kendi alanında yeniden keşfetmiş ve bu durum, onu, barbarlık ile uygarlık arasındaki karşılaştırma konusunda, belli başlı noktalar üzerinde Marx'la aynı sonuçlara varmaya götürmüştü. Nedir ki, Almanya'nın profesyonel iktisatçıları Kapital'den söz etmemek için ne kadar direndilerse, ondan kopya çekmek için de o kadar büyük bir çaba göstermişlerdi. Morgan'ın Eski Toplum'u* karşısında, İngiltere'deki "tarih-öncesi" bilim sözcülerinin tutumu da başka türlü olmadı. Benim bu çalışmam, yitip giden dostumun yapamadığı işin yerini, ancak güçsüz bir şekilde doldurabilir. Bununla birlikte, Marx'ın Morgan'dan çıkardığı bol sayıda özet1 arasında bulunan eleştiri notları elimin altında. Bu çalışmada elden geldiğince bu notları kullandım.

Materyalist anlayışa göre, tarihte, egemen etken, sonunda, maddi yaşamın üretimi ve yeniden-üretimidir. Ama bu üretim, ikili bir özlüğe sahiptir. Bir yandan, yaşam araçlarının, beslenmeye, giyinmeye, barınmaya yarayan nesnelerin ve bunların gerektirdiği aletlerin üretimi; öbür yandan bizzat insanların üretimi, türün üremesi.2 Belirli bir tarihsel dönem ve belirli bir ülkedeki insanların içinde yaşadıkları toplumsal kurumlar, bu iki türlü üretim tarafından, bir yandan emeğin, öbür yandan da ailenin erişmiş bulunduğu gelişme aşaması tarafından belirlenir. Emeğin erişmiş bulunduğu gelişme aşaması ne kadar düşük, toplam emek ürünü ve bunun sonucu, toplumun sahip bulunduğu servet ne kadar az ise, kan bağının ağır basan etkisi, toplumsal düzen üzerinde o kadar çok belirleyici görünür. Ama kan bağına dayanan bu toplumsal yapı çerçevesinde, emek üretkenliği gitgide artar; ve onunla birlikte, özel mülkiyet ve değişim, servetler arasında eşitsizlik, başkasının emek-gücünden yararlanabilme olanağı, sonuç olarak, sınıflar arasındaki karşıtlıkların temeli de gelişir; bütün bu yeni toplumsal öğeler, kuşaklar boyunca, eski toplumsal kuruluşu yeni koşullara uyarlamak için, bunların arasındaki bağdaşmazlık tam bir devrim sonucu verene kadar var güçleriyle etkide bulunurlar. Kan bağı üzerine kurulmuş eski toplum, yeni yeni gelişmiş toplumsal sınıfların çatışması sonucu değişir; yerini, artık dayanaklarını kan bağı üzerine kurulmuş toplulukların değil, belirli bir ülkede yaşayan toplulukların oluşturduğu devlet içinde örgütlenen aile rejiminin tamamen mülkiyet rejimi tarafından belirlendiği günümüze kadar gelen yazılı tarihin bütün özünü biçimlendiren sınıflar çatışması ve sınıflar savaşımının artık içinde özgürce gelişeceği yeni bir topluma bırakır.

İşte Morgan'ın büyük değeri, yazılı tarihimizin bu tarih-öncesi temelini bularak onu ana çizgileriyle anlatmış ve en eski Yunan, Roma ve Cermen tarihinin o zamana kadar tahlil edilememiş başlıca gizlerinin anahtarını, kuzey Amerika yerlilerinin kandaş grupları içinde bulmuş olmasındadır. Ama yapıtı, bir günün işi olmadı. Konusunu adamakıllı kavrayabilmek için, onunla hemen hemen kırk yıl içlidışlı oldu. Ve işte bu yüzdendir ki, kitabı, günümüzün çığır açacak sayılı yapıtlarından biridir.

Okur, bu kitabın bütünü içinde, Morgan'a ait olanla, benim eklemiş bulunduklarımı kolayca ayırt edebilir. Yunan ve Roma üzerine olan tarihsel bölümlerde, Morgan'ın verileriyle yetinmedim; kendi elde etmiş bulunduklarımı da ekledim. Keltler ve Cermenler üzerine olan bölümler, aslında benim yapıtımdır. Bu konuda, Morgan ancak ikinci elden kaynaklara sahipti ve hele Cermenlerle ilgili olarak, —Tacitus bir yana— elinin altında M. Freeman'ın kötü liberal düzmecelerinden başka bir şey yoktu. Morgan'ın ereği bakımından yeterli, ama benim ereğim bakımından yetersiz bulunan bütün iktisadi açıklamaları yeniden ele alıp geliştirdim. Son olarak, Morgan'ın açıkça anılmadığı her yerde, bütün vargılardan benim sorumlu bulunduğum, kendiliğinden anlaşılacaktır.

[1884] / SOL Yayınları

24 Kasım 2009 Salı

Utah'tan FBI'nın zifiri karanlık çiftliklerinden salya sümük ağlamaya devam ediyor!

İşte Taraf-Cemaat ortaklığının belgeleri (odatv.com)

Bu ayın başında Ahmet Altan Taraf gazetesini ayakta tutmakta zorlandığını anlatan bir yazı yazmıştı. Biz de “Ahmet Altan neden ağlıyor” başlıklı haberimizde bu şikayetin timsah gözyaşlarına benzediğini yazmıştık.

Yaptığımız bir araştırma Ahmet Altan’ın ağlamasının gerçeği yansıtmadığını gösterdi. Çünkü Tarafın künyesindeki bazı bilgilerden yola çıkarak internette yapılan küçük bir gezinti arayanları bambaşka yerlere götürüyordu.

Bakın nasıl: Haberimize eklediğimiz belgeler arasında MÜREKKEP MATBAACILIK ANONİM ŞİRKETİ’ne ait bir ticaret sicili kaydı göreceksiniz. 3 milyon lira sermayeli bu şirketin yönetim kurulu üyeleri arasında kimleri görüyorsunuz? Başar ve Savaş Arslan kardeşleri değil mi? Peki bu biraderleri başka nereden tanıyoruz? Taraf’ın sahibi olmalarından!

Taraf çalışanlarına maaş ödemekte zorlandıklarını söyleyenler Temmuz ayında bu 3 milyonu nereden bulup da matbaacılık şirketi kuruyorlar? Kim kimi işletiyor acaba?

Devam ediyoruz.

Taraf'ın internet sayfasındaki künyeye bakınca en altta karşımıza şu bilgi çıkıyor: Web Tasarımı – Programlama

Sawis Digital Solutions / Hasan Çağrıcı - hasan@cagrici.com

Nedir bu Sawis Digital ve kimdir bu Hasan Çağrıcı? Sawis Digital aktif olmayan bir sayfa. Kime ait diye yakından bakıyoruz. Sahibi Hasan Cağrıcı ve Bestekâr Şevki Bey Sokak No: 4 Balmumcu İstanbul adresinde ikamet eder görünüyor.

Bu adres aslında Hayalevi ya da artistik adıyla Artworks adlı reklâm şirketinin adresi.

Şirket MÜSİAD gözdesi İlhan Soylu ile One Minute tişörtleri yapıp satan Necati Beydemir'in reklâm şirketi. Bu adresin tarihi bir önemi de var: o da aslında ARTIBİR REKLAM İLETİŞİM A.Ş.'ne ait olması.. Artık faal olmayan ARTIBİR, Kombassancı Haşim Bayram ile İlhan Soylu'nun ortak olduğu reklam şirketi.

Konudan sapmadan devam edelim
Taraf gazetesinin yayın yaptığı internet sitesinin sinyallerini takip ettiğimizde de karşımıza Pusula Bilgi İşlem Ltd Şti çıkıyor. Yani Taraf internet hizmetini NEVBAHAR MAH.SUPHİ PAŞA SOK.NO.17 HASEKİ adresindeki Pusula firmasından alıyor. Adresleri güya http://www.pusulabilgiislem.com/ girmeye çalışın bakalım, girebiliyor musunuz? Hayır mı? Internet hizmeti satan bir firmanın internet sayfasının olmaması çok da normal bir durum gibi görünmüyor.

Peki Pusula firması interneti nereden alıyor?

Sıkı duruyoruz Teksas'tan....

Yani cemaatin cennet mekanından.... The Planet.com'dan.

Peki The Planet.com daha başka kimleri ağırlıyor serverlarında?

Allahın çok ilginç bir lütfü olarak F. Gülen.com ve F.Gülen.net adlı cemaat sitelerimiz de burada Taraf ile birlikte yayın yapıyorlar.

Ne hoş bir tesadüfler, ne ilginç rastlantılar değil mi?

BELGELERİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN!

23 Kasım 2009 Pazartesi

İncirlik üssü kapatılsın!

Starbucks’la gelen adalet / Semra Pelek

Geçtiğimiz hafta Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde 13’ü ODTÜ, ikisi Hacettepe, biri Bilkent Ünivesitesi’nde okuyan 16 öğrenci hâkim karşısına çıktı. İddianamedeki suç delillerinden biri Komünist Manifesto’ydu. (*) Slavoj Zizek’e kulak verirsek, Marks’ı bugün Wall Street’te bile sevenler var. Küresel ekonominin ve krizin merkez üssü Wall Street’te, Marks’ın hayaletinin dolaşması şaşırtıcı gibi görünse de aslında değil. ‘Yamuk Bakmak: Popüler Kültürden Lacan’a Giriş’ kitabının sahibi Zizek’e göre sistem, ‘komünizme sahip çıkan burjuva’ gibi “Küfür mü ediyorsun?” detirten çelişkilerle dolu. Bu çelişkiler dünyasında bakış açısıyla biraz oynayıp, ‘yamuk’ bakabilmek gerekiyor.

Zizek, “Mesele Marks konuşmak değil işçi sınıfı, Devrimci Parti gibi zombi kavramlara eşlik eden Lenin’i ele almak” deyip, “Bir kez daha Lenin” yazıyor, oradan David Lynch’in ‘Kayıp Otoban’ filmi üzerine olduğu gibi popüler kültür ürünlerini Lacancı analizle yeniden okuyor, ‘Mr. bling bling Sarkozy’ ile manken - şarkıcı Carla Bruni’nin magazin dozu yüksek evliliği üzerine iki çift laf etmeden geçmiyor. Zizek, Abercrombie markası için reklam metni yazan, bunu eleştirenlere “Amerikalı akademisyenler gibi mi olsaydım?” sorusuyla başlayan okkalı bir cevap veren, mikro – blog sitesi Twitter’da, 9 bin 602 kişinin izlediği sayfasında 140 karakteri geçmeyecek ‘anlık’ analizler yapan bir düşünür.

Zizek’in düşüncesinden kısa bir özet:

Zizek’e göre sokak eylemleri, çevreci, feminist, anti- ırkçı kampanyalar günümüzde sistemi yıkma işlevi görmüyor aksine, kurulu küresel sistemin devamını sağlıyor. Yani “Özgürlükse onu da biz veririz” diyen sistem, bunları çoktan kendi devamını sağlayan araçlar haline getirmiş. Zizek bunu, “İnsancıl, siyaseten doğrucu eylemler global olarak ‘herşey olduğu gibi kalsın’ formülüne dayanır” diye açıklıyor. İnanmayanlar için örnekleri bol: Microsoft’un patronu, dünyanın en zengin adamı Bill Gates’in yoksulluk ve hastalıklar karşısında en büyük hümanist, Rupert Murdoch’un çevreci olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Solcu olduğunu söyleyen IMF Başkanı Dominique Strauss – Kahn’ın İstanbul’a geldiğinde “Bırakınız çocuklar eylem yapsınlar” tavrı ve ayakkabılı protestocunun arkasından “Kibar çocukmuş, konuşmanın sonunu bekledi” demesi de buna güzel bir örnek. Slogan hazır: IMF, eylemlerinizi güvence altına alır!

Zizek, “Bugün etnik, dinsel veya cinsiyetçi siddetle mücedele etmek isteyen için uluslararası, devlet ve şirket fonlarına ulaşmaktan daha kolay birşey yok” diyor. Coca Cola çevreci projelere sponsor oluyor, gölleri, nehirleri kurtarıyor. Starbucks sosyal sorumluluk bilinciyle, kahve çekirdeği alırken adil piyasa değereni gözetiyor. Ya da ‘Aile İçin Şiddete Son’ kapmanyasının sahibi, üçüncü sayfasında ‘aşk- nefret – kıskançlık kurbanı’ kadın fotoğraflarını kullanıp, erkekliğin ‘şanını, onurunu, namusunu’ her gün yeniden kutsayan Hürriyet gazetesi olabiliyor. İyi de sonuca baktığımızda çevreyi kurtaran projeler ve kadının aile içi şiddete karşı korunması kötü mü? Hayır, değil! Ama işte tam da bu “Hayır” cevabında tuzağa düşüp, büyük sofrada fast food oluyoruz.

3 - 4 Aralık’ta İstanbul’da…

Durum tespiti kısaca böyle, çözüm önerilerine gelince… Geçtiğimiz yılın Kasım ayında, Bilgi Üniversitesi’nde konferans veren Zizek, bu yıl Boğaziçi Üniversitesi’nde, 3 – 4 Aralık’ta düzenlenecek konferans ve film gösteriminden oluşan iki günlük etkinliğe katılmak için yine Türkiye’de olacak. Zizek ilk gün ‘Post – İdeolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood’ başlıklı konuşmada, “Hollywood ideolojik bir makinadır” klişesini kendi ‘yamuk’ bakışıyla yorumlayacak. İkinci gün Zizek ve İsrailli yönetmen Udi Aloni, din ve laik gibi Türkiye’de çok tartışılan iki konuyu İsrail – Filistin sorunu üzerinden ele alacak.

(*) 16 öğrenciden 5’i ODTÜ stadyumuna ‘Devrim’ yazmak, Aliza Murcus’un ‘Kan ve İnanç – PKK ve Kürt Haraketi’ kitabını bulundurmak, orak – çekiç baskılı uçurtmaya sahip olmak gibi pek çok suçtan (?) ayladır tutuklu. Duyan oldu mu?

Kaynak: turnusol.biz

16 Kasım 2009 Pazartesi

Adım adım islamofaşist iktidara doğru / Merdan Yanardağ

AKP iktidarı herkesi dinliyor, bütün ülkeyi takip ediyor, dosyalar oluşturuyor, şantaj operasyonları düzenliyor, rant dağıtıyor, satın alıyor/almaya çalışıyor, olmazsa tehdit ediyor. Ekonomik zor araçlarının yetersiz kaldığı aşamada polisi devreye sokuyor, siyasal şiddet kullanmaktan kaçınmıyor. Polis sistem içinde güç kazanmayı sürdürüyor. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün yaptığı açıklamaya göre 16 bin yeni personel teşkilatta işe alınıyor. Belirtmeye gerek yok ki, Emniyet Teşkilatı'na yeni alınacak personelin tamamına yakını iktidar yanlısı, dahası İslamcı olacaktır. Son alınacak personelle birlikte Emniyet Teşkilatı yaklaşık 220 bin kişilik sayıyla büyük bir silahlı kuvvet haline gelecektir. Bu durumda Jandarma'dan daha büyük bir silahlı kuvvet ile karşı karşıya olduğumuzu hatırlatmak gerekir mi bilmiyorum.

Son haftada Türkiye'de iki önemli gelişme yaşandı. Birincisi "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" diye bilinen ve Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde hazırlandığı iddia edilen belge nedeniyle Kurmay Albay Dursun Çiçek'in tutuklanmasıdır. İkincisi ise AKP iktidarının Yargıtay'ı, İstanbul Adliyesi'ni ve özel olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'i dinlediğinin ortaya çıkmasıdır. Bu gelişme tam anlamıyla bir suçüstü durumudur. Türkiye'nin islamofaşist bir rejime doğru kaydığının bundan daha somut bir kanıtı olabileceğini sanmıyorum.

Bu islamofaşist düzenin liberallerin desteği ile gerçekleşmesi ise, içinden geçilen dönemin, tarihsel ve siyasetin sosyolojisi bakımından en özgün yanını oluşturmaktadır. Bugün bazı eski arkadaşlarımızın garip bir sivil toplumcu anlayışla, sınıfsal bakış açısından köklü bir kopuş ve demokratizm diyebileceğimiz esaslı bir sapma ve bilinç tutulmasıyla bu sürece destek vermesi ise sürecin ikinci özgün yanını oluşturmaktadır.

İslamcı AKP ve Recep Tayyip Erdoğan'dan bir "demokrat" çıkarmaya çalışan bu arkadaşlarımız, garip bir devlet-sivil toplum karşıtlığı/çelişmesi üzerinden bütün bir süreci, hatta tarihi açıklamaya çalışmaktadır. Tıpkı Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal için yaptıkları gibi.

Demokrat Parti ve onun Adnan Menderes'in kişiliğiyle özdeşleşen liderliğinden bir "demokrasi" efsanesi çıkarılmaya çalışılması gibi, bugün de AKP ve Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsında da aynı şey yapılmak istenmektedir. Oysa DP ve Menderes, Türkiye'de Cumhuriyet aydınlanması ve birikimine (bu birikim ne kadarsa) karşı Osmanlıcı bir restorasyonun, bir karşı devrimin simgesidir. DP bir sivil diktatörlük partisidir. Süleyman Demirel ve Adalet Partisi ise tipik bir Soğuk Savaş gericiliği örgütlenmesidir. Turgut Özal, 24 Ocak kararları diye bilinen neo-liberal ekonomik kararlarının mimarı ve 12 Eylül rejiminin başbakan yardımcısıdır. Öyle ki, Turgut Özal kendisini Başbakanlık Müsteşarı ve Devlet Planlama Müsteşar Vekili yapan iktidara bile ihanet ederek 12 Eylül darbesinin içinde yer alan birkaç sivil politikacıdan biridir.

İslamcı ve liberal tarih yazıcıları tarafından DP ve Bayar-Menderes, AP-Süleyman Demirel, ANAP-Turgut Özal ve nihayet AKP-Tayyip Erdoğan çizgisi Türkiye'de demokratikleşmenin ekseni olarak sunulmaktadır. Kurgu basittir; Amerikan sosyolojisi bakışıyla merkez-çevre ya da devlet-sivil toplum çelişmesi üzerinden bütün bir tarih yeniden kurgulanmaktadır. Yeni muhafazakâr tarih yazımı milat olarak 1950'yi almaktadır. Üstelik öyle bir milattır ki bu, bütün Soğuk Savaş dönemindeki gericilik, despotizm, politik hoyratlık, milliyetçi saldırganlık ve faşizm için sorumluluk iktidarda olmayan güçlere, sol Kemalistlere, hatta büyük bir utanmazlıkla genel olarak sol'a yüklenmektedir.

Güncel gerçek şudur; Türkiye'de 1950'de başlayan ve bütün bir Soğuk Savaş dönemi boyunca devam eden karşı devrim sürecinin artık finaline geldiğimizi söylemek mümkündür. Birinci Cumhuriyet sona ermekte, Türkiye bu dönemi bitiren bir darbe sürecinden geçmektedir. Ancak bu darbe bilinen, yani Soğuk Savaş dönemine özgü bir politik müdahale ve klasik bir yeniden yapılandırma operasyonu değildir. Başka bir anlatımla komünizme karşı değil, burjuva aydınlanmacılığına, cumhuriyetçiliğe, pozitif bilime karşı bir saldırıdır. Kendi geleneklerine ihanet eden, dahası felsefi anlamda ve tarihsel olarak bu geleneğin çok da farkında olmayan bir sınıfın, cumhuriyet burjuvazisinin bir tür intiharı ve ihanetidir bu.

Şimdi daha güncel iki gelişmeyi yukarıda yapılan değerlendirmenin ışığında irdeleyebiliriz. Birincisi, Albay Dursun Çiçak'in tutuklanması, ikincisi ise Yargıtay dahil genel olarak Adliye'nin, özel olarak Ergenekon soruştrmasını yürüten savcıların biçimsel bakımdan da olsa bağlı olduğu İstanbul Başsavcılığı'nın dinlenmesidir.

1- "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" hazırladığı iddia edilen ve sahte olduğu yönünde güçlü kanaat bulunan bu "belge"nin altında "ıslak" imzasının olduğu belirtilen Albay Dursun Çiçek'in tutuklanması AKP hükümeti ile Genelkurmay Başkanlığı ve TSK komuta kademesi arasında bir uzlaşmanın sağlandığı anlamına gelmektedir. Bu gelişme TSK komuta kademesinin hükümete teslim olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla TSK'dan kurumsal ve hiyerarşik olarak gidişata "dur" demesini bekleyen çevrelerin derin bir hayal kırıklığı yaşaması kaçınılmazdır. Dolayısıyla Cumhuriyet'in kazanımları ve insanlığın ilerici birikiminin tutarlı tek savunucu gücünün sosyalistler olduğu yönündeki tez güçlenmiştir.

2- Yargıtay'ın dinlenmesi ve savcıların takip edilmesi, devletin silahlı güçlerini denetim altına alan, yasama ve yürütme güçlerini ele geçiren AKP ve Gülen Cemaati'nin yüksek yargı organlarının ele geçirilmesi operasyonunda artık usül hukukunu bile çiğnemekten kaçınmadığına işaret etmektedir. Son gelişmeler, uzun süredir işaret ettiğimiz yargı organının ele geçirilmesi operasyonunda son virajın da dönülmek üzere olduğunu göstermektedir.

3- Meclis'te "Kürt açılımı" tartışılırken Başbakan Erdoğan'ın TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin'i CHP'lilerin eylemi nedeniyle azarlaması, AKP iktidarının yasama organını usülen de olsa takmadığını ve emrindeki bir kurum gibi gördüğünü kanıtlaması bakımından önemli bir gelişmedir.

4- Bütün olan bitenler, yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki klasik güçler ayrılığı ilkesinin artık tasfiye edildiğini, denetim ve denge kurumlarının ortadan kalktığını, bütün iktidarın hükümet ve onun başbakanının elinde toplandığını göstermektedir.

5- Sonuç olarak; AKP'nin ılımlı İslam projesini sadece bu topraklarda değil, bütün Ortadoğu'da hayata geçirmek üzere imal edilen bir siyasal organizasyon olduğu da hesaba katıldığında, ülkenin hızla islamofaşist bir rejime doğru kaydığını saptamak sanırım abartma olmayacaktır.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Dersim sürgününü kanıtlayan ilk resmi belge

1931'de Dersim'de doğup yedi yıl sonra ailesiyle Bilecik'e göç ettirilen şair Cemal Süreya'nın dizelerinde anlattığı sürgünün belgesi “Dersim 1938 ve Zorunlu İskân” kitabıyla ortaya çıktı.
.
Cemal Süreya'da Dersim sürgünü
Ünlü şair Cemal Süreya'nın “...Bizi kamyona doldurdular/Tüfekli iki erin nezaretinde/Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular/Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar/Tarih öncesi köpekler havlıyordu...” diyerek şiirlerine konu yaptığı Dersim'deki sürgünün resmi belgeleri ortaya çıktı.
.
İlk resmi belge yayınlandı
Dipnot yayınları tarafından yayınlanan “Dersim 1938 ve Zorunlu İskan” adlı kitapta, bastırılan isyanın ardından batıya sürün edilen beş bin Dersimli'nin gönderildikleri köyleri ve sayısal bilgileri içeren bir ilk belge yer alıyor. Erzincan İskan Müdürü Dr. Reşat Tanyeri'nin imzasını taşıyan belge, beş bin kişinin sürgünüyle ilgili bir cetvel niteliğinde. Cetvel, 6 Ağustos 1938 tarihli Bakanlar Kurulu'nun Dersim'den beş ila yedi bin kişinin “Batı illerine nakil ve iskanı” kararının nasıl uygulandığını gösteriyor. Cetvelde yer alan bilgilere göre Elazığ Tren İstasyonu'nda Dersimli bin 246 haneden beş bin kişi, 15 batı şehrinin 50 kazasına bağlı 922 köye serpiştiriliyor.

Bir köye bir aile
İskan müdürünün imzasını taşıyan cetvel 5 bin kişinin, batı illerinde “bir köye bir aile” düşecek şekilde serpiştirildiklerini gösteriyor. İstisna olarak az sayıda köye iki Dersimli aile gönderildiği görülüyor. Cetvel, sürgün edilen her ailede dört kişi bulunduğunu gösteriyor. Bu durum, hane başı dört nüfus olarak sürgün yapıldığı şeklinde yorumlanıyor.
.
Mehmet kızı Seydo
Kitapta ayrıca İskan Müdürü Tanyeri imzasını taşıyan sürgün edilen ailelerin akibetlerine ilişkin gönderildikleri yerlerdeki yetkililerle yazışmalarına da yer veriliyor. Bu belgeler de sürgünler sırasında hasta olanların tedavi edildiklerini, aşıların genellikle yapıldığını anlatıyor. Belgelerde, “Pülümür Danzik'ten Halil Kızı Sultan, Hasan oğlu hasan, Halil kızı Zeyni, Bevir ve Seyit Ali, Mehmet kızı 5 yaşındaki Seydo” adı geçen ölüler arasında. Belelerde sürgünler hakkındaki dil de dikkat çekici. Sürgünlerden, “Doğu halkı”, “Doğu Muhacirleri”, “Doğu Göçmenleri”, “Tunceli muhacirleri” diye söz ediliyor.

Daha geniş bir belge ve bilgi için Dersim.Biz sitesine bakılabilir.

10 Kasım 2009 Salı

Diyarbakır Cezaevi insan hakları müzesi olmalıdır!

Son haftalarda Türkiye’deki siyasi gündemin ilk konusu “Kürt açılımı” ya da “demokratik açılım” olarak isimlendirilen ve yoğun gerginlik ve çatışmalarla ilerleyen bir tartışma çerçevesi oldu. Bu çerçeve içinde son günlerde dillendirilmeye başlanan bir başlık da “Diyarbakır Cezaevi’nin okula dönüştürülmesi projesi” olarak önümüze gelmiş bulunuyor.

Bu bildiriyi, iki yıldır bir tür gayrı resmi hakikat komisyonu gibi çalışan Diyarbakır Cezaevi Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu olarak kaleme alıyoruz. Şimdiye kadar 1980–84 12 Eylül askeri cunta döneminde Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nde yatmış olan 430 kişiyle cezaevinde yaşadıkları ve tanık oldukları üzerine kapsamlı görüşmeler gerçekleştirdik. Planladığımız görüşmelerle bu sayıyı 500’ün üzerine çıkaracağız. Bütün bu görüşmeler, çok boyutlu ve sistematik bir değerlendirmeye tabi tutulduktan sonra bir yıl içinde kapsamlı raporlar ve diğer ürünler eşliğinde kamuoyuyla paylaşılacaktır. Ancak şimdi, Türkiye’nin siyasi gündemine Diyarbakır Cezaevi birden hızla girdiği için Komisyon çalışmaları sırasında edindiğimiz izlenimleri ve konuyla ilgili önerilerimizi ortaya koymak istedik.

Gerek Komisyonumuz’un çalışmaları, gerekse de 1980–84 döneminde Diyarbakır Cezaevi’nde yatmış olanların daha önce yayınlamış oldukları tanıklıklar, bu cezaevinin çok özel bir rejime tabi, bir tür toplama ve eziyet kampı olarak işlev gördüğünü hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde göstermektedir. 1980–84 askeri cunta döneminde Türkiye’deki bütün cezaevlerinde yoğun baskı, işkence ve yıldırma politikaları uygulanmıştır. Diyarbakır Cezaevi’nde ise buna ek olarak, insanların etnik kimlikleri ve dillerini aşağılama ve yok etme hedefiyle, baskı ve keyfiyet derecesi katmerli bir şekilde arttırılmıştır. Bu cezaevinde uygulanan işkence yöntemlerinin çeşitliliği ve dozu, uygun koşullar sağlandığında insanın kötücül yaratıcılığının ne denli sınırsız olabildiğini göstermektedir.

1980–84 döneminde devlet, Diyarbakır Cezaevi’ndeki uygulamaların kristalize edilmiş bir şekilde gösterdiği gibi, Kürt kimliğini baskı, aşağılama, işkence ve bazen doğrudan itlaf yollarıyla bertaraf etmeyi denemiştir. Sonuç olarak, bu cezaevinde yatan binlerce ve büyük çoğunluğu Kürt olan insan bedensel ve ruhsal olarak örselenmiş, onlarcası öldürülmüş, yüzlercesi sakat bırakılmıştır.

Bu cezaevinde yaşananlar, 1984’ten beri on binlerce cana mal olan ve halen bir çözüme kavuşturulamamış olan çatışma sürecini duygusal açıdan yoğun bir şekilde beslemiş ve artık hemen herkesin bildiği gibi, Diyarbakır Cezaevi’nden çıkanların önemli bir bölümü dağa gitmişlerdir. Türkiyeli Kürtlerin toplumsal hafızasında Diyarbakır Cezaevi yoğun acı yüklü sembolik bir yere sahiptir ve maruz kalınan haksızlığı, adaletsizliği ve direniş ruhunu işaret eder. Türkiye’nin diğer kesimlerinde ise Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar ve bunların sonuçları pek bilinmez, gözden ırak tutulur. Bu cezaevinde uygulanan vahşetin hiç bir sorumlusu hakkında şimdiye kadar hiç bir işlem yapılmamıştır.

Türkiye’de bugün, demokratikleşme ve Türk-Kürt meselesinin çözümü yolunda samimi olarak ve kalıcı bir şekilde mesafe alınmak, bir açılım yapılmak isteniyorsa, bunun ilk adımı, bunu beceren bütün ülkelerin yaptığı gibi, hakikatlerimizle yüzleşmek olmalıdır. Unutarak, yok sayarak, yandan dolanarak, önemsizleştirerek, hakikatlerle yüzleşilmeden yapılacak herhangi bir açılım, geleneksel yalanlarla aydınlatılmaya çalışılan toplumsal hafızanın karanlık halinden medet uman, o karanlığa oynayan güçlerce kolayca rehin alınıp, boğulabilecektir.

Hakikatlerimizle yüzleşme konusunda Diyarbakır Cezaevi’nin özel ve kritik bir önemi vardır. Toplumsal barış ve adalet istiyorsak, yakın tarihimizin böylesi karanlık sayfalarının bütün ayrıntılarını resmi hakikat komisyonlarıyla ortaya sermeli, sorumluları tespit etmeli, bu bilgiyi toplumsallaştırmalı, mağdurlardan resmen özür dileyerek onları onurlandırmalı ve “bir daha asla” diyebilmek için kötülüğün sembolü haline gelmiş olan yerleri koruyarak iyiliğin sembolü haline dönüştürebilmeliyiz. Diyarbakır Cezaevi’ni okula ya da başka bir işlevsel mekâna dönüştürmek, “oldubitti, unutalım gitsin” demektir. Hâlbuki bu cezaevi, hem unutulamayacak kadar derin izler bırakmıştır, hem de böylesi bir unutma talebi mağdur ve yakınları açısından ciddi bir saygısızlıktır. En uygunu, Diyarbakır Cezaevi’nin yapı olarak aynen korunarak, yaşanmışlıkları sergileyen, mağdurları onurlandıran, toplumu eğiten, dolayısıyla toplumsal hafızanın olumlu ve yapıcı bir yönden yeniden kurulmasına katkıda bulunan, barış ve kardeşlik sembolü bir İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmesidir.

Aşağıda imzası olan bizler, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni bu yönde adım atmaya ve tüm yurttaşlarımızı da imzalarıyla bu talebi desteklemeye çağırıyoruz.

Diyarbakır Cezaevi Gerçekleri
Araştırma ve Adalet Komisyonu
Kampanyaları görmek ve imzalamak için tıklayın!

9 Kasım 2009 Pazartesi

"Özgürlük Bildirgesi" son halini aldı

TKP tarafından yayınlanan "Özgürlük Bildirgesi" parti üyelerinin ve parti dostlarının katıldığı 2010 toplantılarında ve parti birimlerinde yapılan bazı öneriler ışığında TKP Siyasi Bürosu tarafından gözden geçirilerek son haline getirildi. Tüm ülkede yüz binlerce dağıtılması planlanan ve partinin önemli politik metinlerinden birisi olarak kayda geçen bildirgenin son haline aşağıdaki dosya ile ulaşabilirsiniz. TKP’nin "İrticaya ve Faşizme Karşı" bildirgesini okumak için Özgürlük Bildirgesi başlığını tıklayın.

7 Kasım 2009 Cumartesi

12 Eylül generallerinin taşları bağladığı köyde Amerikan köpekleri kimseden korkmadan gezebilirler

... Karşı-devrim de iktidarını pekiştirmek için kendi insan tipini yarattı. Kapitalizmin artık özgür yurttaşlara ihtiyacı yoktu. Aksine emperyalizm çağında burjuvazi, bilinci en fazla zincirleyen ideolojilerle (buna dinsel ideolojilerde dâhil) ittifak yaparak hükmetmeye çalıştı. Türk-İslam sentezini resmi ideoloji ilan ederek Güneydoğu’da ayetli-hadisli cihad bildirileri dağıtan, yüz binlerce imamı şeriat propagandası için kendi kasasından besleyen ve İmam Hatip okullarında şeriat militanları yetiştiren devlet, kendi geçmişinden kopuyor ve yerli gericilikle emperyalizmin el sıkıştığı noktaya taşları kulluğa çağırıyordu.

Yeni Dünya Düzeni (bugün ki şekliyle Büyük Ortadoğu Projesi), Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla Amerikan emperyalizminin ezilen dünyaya karşı giriştiği saldırıya verilen adla kendini gösterdi. Emperyalizmin önündeki engeller ya rızayla ya da zorla temizlenecek, bütün dünya Amerikan emperyalistlerinin çiftliği olacaktı. Küreselleşmeye ayak bağı olan ulusal devletlerin ve yurttaş kimliğinin hedef tahtasına konulması Yeni Dünya Düzeni ile 12 Eylül’ü birleştirdi. Sınıflar savaşından “uygarlıklar savaşı”na geçtiğimiz bu dönemde emperyalist merkezler bol keseden etnik kimlik dağıtıyor, dinsel gericiliğe özgürlük için yırtınıyordu.

Emperyalizm kendisine kayıtsız şartsız boyun eğecek kullar istiyor…

Evet, Amerikan emperyalizminin çocukları “bizim çocuklar” başardı nidasıyla bağırarak, gerçekten de işi iyi becermişlerdi. Şimdi
12 Eylül generallerinin taşları bağladığı köyde Amerikan köpekleri kimseden korkmadan gezebilirlerdi. / fk●birleşikcephe!

6 Kasım 2009 Cuma

Eylem çağrısı: "Tecride ve F tipine hayır!"

Güler Zere’nin serbest bırakılmasının ardından sıra tekrar Erol Zavar’ın gündemde tutulmasında, Erol Zavar’ın ve diğer devrimci tutsakların serbest bırakılmamasına, tecride ve F tipine hayır demek için devrimci güç birliğine!

Not: Erol Zavar hakkında güncel bilgileri takip edebilmek için http://freezavar.org/ ve http://www.erolzavar.com/ sayfalarına bakılabilinir.

fkbirleşikcephe!

5 Kasım 2009 Perşembe

Yeni başlayanlar için Marx – Eduardo del Rio / Rius

Meksikalı yazar - çizer Rius (Eduardo del Rio Garcia) Marx'ı anlatıyor. Rius'un, eğlenceli dili ve karikatürleri, "yeni başlayanları" felsefe ile, üretim ilişkileri ile, artı-değer ile, sosyalizm ile tanıştırıyor. İşe Antik Yunan felsefesinden başlayan Rius, konuyu 20. yüzyılın meselelerine getiriveriyor. Dilinin kemiği de yok bu yazarın; değme feylesofların, yedi cihana hüküm süren kralların, en dokunulmaz "kutsal"ların yıldızları sönüyor Rius'un satırlarında... Kaynak: Gençlik Cephesi.

Dosyayı okumak için
(Yeni başlayanlar için Marx – Eduardo del Rio / Rius) bağlantıyı tıklayın.

2000'e Doğru - 1 Eylül 1991 - Sayı 27 (Sol ne diyor: Sovyetler Birliği sosyalist mi? TARTIŞMA BİTTİ)

4 Kasım 2009 Çarşamba

"Para her kapıyı açar ama kilitleyemez!" (Friedrich Engels)


Kürt açılımı...

“Necip Fazıl, Tatyos Efendi, Ahmet Kaya, Nâzım Hikmet, Bertolt Brecht, Che Guevara ve Saidi Nursi…”[*] - Sibel Özbudun

“Gerçek özgür değilse,
özgürlük gerçek değildir.”[1]


“Necip Fazıl, Tatyos Efendi, Ahmet Kaya, Nâzım Hikmet; Saidi Nursi, Ahmede Xeni, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş, Pir Sultan, Hacı Bayram Veli, Yunus Emre, Mevlana, Sabahat Akkiraz, Cem Karaca, Mehmet Akif, Pir Sultan Abdal’sız, Türk, Kürt, Çerkes, Laz, Tatar, Abhaz, Arap, Roman, Musevi, Rum, Ermeni olmadan bir Türkiye düşünülemez,” diyor Başbakan…

Eczacıbaşı’ların İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği, Koç Holding sponsorluğundaki[2] 11. Uluslar arası İstanbul Bienali, Bertolt Brecht’le birlikte soruyor: “İnsan neyle yaşar?” Bienal üzerine yayınlarda, üstelik de Bienal’in “resmî” yayınlarında çarşaf çarşaf Marksizm tartışılıyor. Öyle anlaşılıyor ki, Bienal kapsamındaki etkinliklerde de öyle…

İstanbul’da düzenlenen IMF toplantılarında, IMF ve Dünya Bankası’nın “sosyalist” başkanları, bir ağızdan haykırışıyorlar: “Aman protestoculara sevecen davranın… Onlara sakın biber gazı sıkmayın!” Toplantıların yapıldığı salonda fon müziği: “Hasta siempre Commandante”!

Bunlara tanık oldukça, inanın lunaparkta, “çarpıtan aynalar” karşısında gibi hissediyorum kendimi…

* * *
Bu yeni “din” bütün öncellerinden daha hoşgörülü, daha kapsayıcı, daha “birleştirici”… Kendinden nefret edenleri, “düşmanları”nı alıyor, içliyor, hazmediyor, dönüştürüyor, tersine çeviriyor, sakıncasızlaştırıp kendine yararlı kılıyor: Adeta bir korku filmi yaratığı.

Küresel serbest piyasa ekonomisinin işleyişinden söz ediyorum… “Küresel”lik iddiası salt yeryüzünün bütün bucaklarını temellük edip ekonomik sistemin işleyişine dâhil etme girişiminden ibaret değil. Aynı zamanda piyasanın, piyasa işleyişinin dışında bir tek insan, bir tek imge, bir tek düşünce kırıntısı, bir tek ürün bırakmama kararlılığından da kaynaklanıyor. Topyekûn, kökten ve global… Önceden lanetlediklerini, sürdüklerini, mahpuslarda çürüttüklerini, öldürdüklerini, dıştaladıklarını, kırdıklarını, şefkatle sarmalıyor şimdi: Pir Sultan’ı, Nazım’ı, Can Baba’yı, Ahmet Kaya’yı, Alevîleri, Kürtleri, Che Guevara’yı, Bertolt Brecht’i… Sarmalıyor, metalaştırıyor ve piyasaya sürüyor…

Çünkü tek bir ölçütü var: “Her şeyin değeri, piyasada belirlenir!” İnsanların acıları, öfkeleri, umutları para edebilecekse, onları satışa çıkartmamak niye?

Ama hakkını yemeyelim, sadece para kazanma, kâr, daha çok kâr etme saiki değil. Aynı zamanda bir düşmansız, muarızsız, muhalefetsiz bir dünya yaratma stratejisi. Yanlış anlaşılmasın, düşmanlarını hoş tutup dosta dönüştürerek, muhaliflerini ikna ederek değil, onların hayatiyetlerini iktisap edip birer “cilalı imaj”a döndürerek gerçekleştirmeyi öngörüyor bunu. Yani düşmansız olduğu kadar dostsuz da, herkesin, her şeyin yalnızca ve yalnızca kendisi için ve “araçsal” olduğu bir dünya yaratmaya gayreti.

Bu bakıma -belki de iddiasını gerçekleştirmeye hizmet edecek teknoloji ve araçlara (elektronik haberleşme, ulaşım araçları, gözetim teknolojileri vb.) sahip olduğu içindir ki, “imparatorluk” fikri tarihte ilk kez bu denli yaygın, evrensel bir biçimde ete kemiğe bürünebilmekte.

“Ya içleyemedikleri?” diye soracaksınız, isabetle. Yani muhalifliğinden vazgeçmeyen; teslim alınamayan, boyun eğmeyen… Ya da yalnızca “para etmeyen”? Örneğin uçsuz bucaksız, iliği kemiği sömürülüp bir kadavra olarak terk edilmiş Sahra-altı Afrika?

Onları bir başka ölüm bekliyor… Dünyanın görüş alanının dışında, medyanın ayna tutmadığı bir yerlerde, unut(tur)ulmuşluklar diyarında ölmeye yatmak. Silinip gitmek yeryüzünden, hiç yaşamamışçasına, hiç var olmamışçasına… “Yüzmilyonlar daha da yoksullaşacak, çocuklar açlıktan ölecek,” diyor IMF başkanı. “Hatta savaşlar çıkabilir…” Yardım kuruluşlarının kayıtlarına bir istatistik girdisi olarak geçmek…

Ya da sürekli bir şeytanlaştırılmaya maruz kalmak: teröristler, haydut devlet, köktendinci, uyuşturucu kaçakçısı, diktatör, potansiyel tehdit olarak damgalanmak örneğin…

* * *

Evet, günümüz kapitalizmi, muarız bırakmayacak tarzda işliyor. Böyle yaparken de kendi mezarını kazıyor aslında… Çünkü her muarızlık, aynı zamanda bir muhataplık ilişkisidir. Ve her muhataplık, bir eleştiri zincirini tetikler. Kişi muhatabına bakarak çeki düzen verir kendine. Kapitalizm, XX. yüzyılın büyük bölümünde hegemonyasını sosyalist eleştiri sayesinde kurabilmiş, varlığını sürdürülebilir kılabilmişti. Bu karşısında muhatap bırakmayan içleme/dışlama diyalektiği, aslında küresel serbest piyasa kapitalizminin Aşil topuğunu oluşturuyor.

Tarih, hiç kuşku yok ki bugünlerde o topuğa oku fırlatacak güçleri hazırlıyor bağrında.

N O T L A R
[*]
Evrensel Kültür Dergisi, No:215, Kasım 2009…
[1] Jacques Prévert.
[2] Üstelik yalnızca Koç Holding değil. Bienal’e malî destek sağlayanlar arasında Ford Vakfı’ndan Christensen Fonu’na, İSO’ya, Sotheby’s’e pek de “Marksist” olarak nitelenemeyecek birçok kuruluş var.

Kızılbaşlar 8 Kasım'da alanlarda buluşuyor!

1 Kasım 2009 Pazar

Polis 2 milyon yaşında!


İran Kitle Hareketiyle Dayanışma / Venezüella Devrimci Marksist Hareketi

İran’da muhalefet, seçimlerde hile yapıldığını öne sürüyor. Seçim sonuçları sokak gösterileriyle protesto edilirken, hile suçlamalarına emperyalist güçler de destek veriyor. Bu noktada Venezüella’daki bazı devrimcilerin, İran’daki durumla Bolivarcı devrim koşulları arasında bir paralellik kurduğunu görüyoruz: Venezüella’da, emperyalizmin desteklediği karşıdevrimci oligarşi, devrimin seçim zaferini gölgelemek amacıyla “seçimlerin hileli olduğunu” ileri sürerek sokaklarda kaos yaratmaya çalışmıştı (2004 referandumu, 2006 başkanlık seçimleri, 2007 anayasa referandumu vb. sırasında). Ama böyle bir paralellik gerçeğe denk düşmüyor.

İslam Cumhuriyeti devrimci bir rejim mi?
Öncelikle İslam Cumhuriyeti devrimci bir rejim değil. 1979 İran Devrimi, işçilerin, gençlerin, köylülerin, askerlerin, kadınların vb. aktif olarak katıldığı otantik bir kitle devrimiydi. Şah rejiminin devrilmesinin başlıca etkeni, petrol işçilerinin genel grevi olmuştu. Milyonlarca işçi şuralarda (fabrika komiteleri) örgütlenmiş, fabrikaların denetimini ele geçirmişti (Venezüella’da petrol işçilerinin 2002 Aralık ayında patronların lokavt uygulaması sırasında yaptığı gibi). Milyonlarca İran köylüsü büyük toprak sahiplerinin topraklarını işgal etmişti (Venezüella köylülerinin yaptığı gibi). Öğrenciler üniversiteleri işgal etmiş ve o zamanlar egemen olan elitizme son vermek için, üniversitelerin demokratikleşmesini istemişlerdi. Askerler de şuralarda (konseyler) örgütlenmişti ve orduyu gerici subaylardan temizlemeye çalışıyorlardı. Ezilen uluslar (Kürtler, Araplar, Azeriler vb.) özgürlükleri için mücadele ediyorlardı. İran halkı emperyalizmin boyunduruğunu sarsıyordu.

Ne var ki 1979 ve 1983 yılları arasında, devrim fundamentalist din adamları tarafından ezildi ve İslam Cumhuriyeti güçlenmeye başladı. Köylüler işgal ettikleri topraklardan kovuldular. Fabrika komiteleri tasfiye edildi ve yerini İslami şuralara bıraktı. İşçiler örgütlenme ve grev haklarından yoksun bırakıldı. Halka İslamın özel bir yorumu dayatıldı. Kadın hakları tamamen yok edildi. Halkın çoğunluğuna uygulanan ideolojik baskı zirveye ulaştı.

1979 Devrimi’nin ezilmesi ve saptırılması, Ayetullah Humeyni’nin yönettiği Müslüman din adamlarıyla birleşik bir cephe oluşturabileceğini düşünen sol örgütlerin yanlış politikalarıyla gerçekleşti. Onlar bu yanlışlarının bedelini çok pahalı ödediler. Sola sertçe saldıran İslam Cumhuriyeti, dört yıllık bir süre içerisinde yerini iyice sağlamlaştırdı. Müslüman din adamları bunu yaparken, anti-emperyalist bir maske takınmak zorundaydılar. Amerikan Büyükelçiliği olayını tezgâhladılar ve Irak savaşından ustaca yararlandılar. 1983’de tüm sol partiler yasaklandı (Humeyni’ye desteklerine karşın) ve devrimci, ulusalcı, reformist solun 30 bin kadar militanı idam edildi. Bugünkü İslam Cumhuriyeti’nin başlangıcında bunlar oldu. İran’daki rejim, devrimci değil, tersine devrimi ezerek doğan bir rejim.

Seçimlerde hile olmadı mı?
Bazıları İran’da geçtiğimiz 13 Haziran’da yapılan seçimlerde hile olmadığını öne sürüyor. Oysa hileyi doğrulayan çok sayıda unsur var. Önce her adayın seçimlere katılmak için muhtemelen, 12 din adamından oluşan ve seçilmemiş bir organ olan Muhafızlar Konseyi’nin onayını almış olduğunun altını çizelim.

Tek bir örnek veriyoruz: Ne gösteri yapmaya ne de gösterilere katılmaya çağrı yapmış olan muhafazakâr aday Muhsin Rezai, 80–170 kentte seçimlere katılım oranının resmi kayıtların çok daha üzerinde olduğunu ifade etti! Bu kentlerin hepsinde de Ahmedinejad büyük bir çoğunluk sağlamıştı –oyların yüzde 80 ya da 90’ı. Gösterilerden bir hafta sonra, 21 Haziran’da Muhafızlar Konseyi, hile suçlamalarını kısmen de olsa tanımak zorunda kaldı. Muhafızlar Konseyi adına konuşan Abbas Ali Kethudai “80–170 kentte resmi kayıtlardan daha fazla oy sayısı olduğunu ileri süren adayların verdiği rakamların yanlış” ve “yalnızca 50 kentin sorunlu” olduğunu bildirdi. Daha sonra da “sorunun 3 milyon kişiyi ilgilendirdiğini, bunun da sonucu değiştirmeyeceğini” açıkladı.

Ahmedinejad… Devrimci mi?
1979’ların din adamı Ahmedinejad, kitlelerin desteğini “yoksulların dostu” ve anti-emperyalist bir retorikle kazanmaya çalıştı. Şimdi, Venezüella’daki durumu Ahmedinejad yönetimindeki İran halkının reel durumuyla karşılaştıralım. Venezüella’da devrim, işçilerin militan mücadelesinin ve sendikal örgütlerin güçlü bir gelişmesiyle kendisini gösterdi. Başkan Chavez, işçileri terk edilmiş fabrikaları işgal etmeye ve bu fabrikaların denetimini almaya çağırdı. İranlı işçilerin ne sendikalaşma ne de grev yapma hakları var –ve bu anti-demokratik yasaları dile getirdikleri zaman çok sert baskılarla karşılaşıyorlar. Örneğin Tahran’da 3 bin otobüs şoförü sendika kurmaya giriştiğinde, işveren buna işçileri kitlesel olarak işten çıkararak karşılık verdi. Polis, sendika yöneticilerine saldırmıştı –sendika Genel Sekreteri Ossalou dâhil.

Sanandaj’daki sendika militanları 1 Mayıs 2007’de bir gösteri düzenlemeye kalkıştığında, polis gösteriyi sertçe bastırdı. On bir yönetici tutuklandı. Polis aynı yıl, Tahran’da 1 Mayıs gösterileri yapmak isteyen 2 bin militan işçiye de saldırdı, 50 militan tutuklandı –bazıları hâlâ hapiste. Milyonlarca İranlı işçi aylardır ücretlerini alamıyor. Örgütlenme girişimleri polis tarafından bastırılıyor.

Venezüella’da Bolivarcı devrim, kamu girişimlerinin özelleştirilmesine bir dizi sınırlama getirdi ve belli sayıda girişimi ulusallaştırdı. İran’da Ahmedinejad ise kamu girişimlerinin özelleştirilmesini hızlandırdı. 2007’den sonra, telekomünikasyon, İsfahan demir-çelik, İsfahan petrokimya, Kürdistan çimento vb. dâhil olmak üzere yaklaşık 400 şirket özelleştirildi. Özelleştirilen şirketler arasında, pek çok banka, petrol ve gaz şirketleri de bulunuyor.

Ahmedinejad hükümeti, kitlelerin dikkatini iç sorunlardan uzaklaştırmak amacıyla Amerikan emperyalizmini eleştirse bile, düşmana karşı bu mücadelesinde tutarlı olamadı. Amerika Irak’a yaptığı müdahalede, bölgedeki bu güçlü düşmanın zayıflamasını gözetleyen İran hükümetinin ve yönetici sınıfının pasifliğine güvendi. İran hükümeti, Irak’ta birleşik bir ulusal kurtuluş mücadelesini kolaylaştırmak yerine, dinsel çizgiler çizerek Irak’taki bölünmede kilit bir rol oynadı.

“Reformcu” Musevi’ye gelince, o, 80’li yıllarda, 30 bin sol militanın ezildiği dönemde başbakandı. Birdenbire İslam Cumhuriyeti’nin -temelde karşı olmadığı- “reform”a, yani birkaç küçük değişikliğe gereksinmesi olduğunu keşfetti. Ahmedinejad’la Musevi arasındaki karşıtlık, gerici rejimin iki kesimi arasındaki karşıtlıktan başka bir şey değil: Biri, aşağıdan gelecek bir devrimi önlemek için yukarıdan reform yapmak istiyor, diğerinin, yukarıdan yapılacak reformların aşağıdan bir devrimi tetikleyeceğinden ödü kopuyor.

Tepedeki bu bölünmeler otantik bir kitle hareketi için ortam oluşturdu. Bu hareketin devrimci ve halkçı niteliği üzerine en küçük bir kuşku duyulabilir mi? İran öncü işçisinin bu konudaki tavrı açık: Seçim kampanyaları sırasında işçilerin ve sendika örgütlerinin (illegal olan) çoğu, adayların hiçbirine oy vermeme çağrısı yaptı, çünkü hiçbir aday işçilerin çıkarlarını temsil etmiyordu. Bu, son derece somut bir durum. Yine de kitle hareketi başlayınca Tahran Otobüs Şoförleri Sendikası (Vahed) harekete tam destek verdiğini ifade etti. Hatta Ortadoğu otomobil sanayisinin en büyük girişimi olan Hodro Fabrikasındaki işçiler, hareketi desteklemek için yarım saatlik bir grev yaptılar. İranlı devrimci militanlar bugün, demokratik haklar için rejime karşı genel grevi tartışıyorlar.

Bizler devrimciler olarak İran’daki her türlü emperyalist müdahaleye açıkça karşıyız. Başkan Chavez şu son yıllarda uluslararası forumlarda İran’a karşı emperyalist tehditlerden söz etti. Devrimle karşıdevrimi karıştırmış olmalı. Bolivarcı devrim, Ahmedinejad’ın gerici rejimine karşı Tahran sokaklarında ve diğer kentlerde, kendi Caracas’larını ya da kendi “13 Nisan”larını yaratmak isteyen İran halkının, kadınların, gençlerin, işçilerin yanında olmak zorunda.
Başkan Chavez 18 Haziran’da Ahmedinejad’ın yeniden seçilmesini kutladı. “Dünya kapitalizminin bu ülkeye saldırısının karşısında Venezüella-İran dayanışmasından” söz etti. Venezüella’daki Devrimci Marksist Hareket bu tavrı paylaşmıyor. Aşağıdaki gözlemler bu tartışmadaki düşüncelerimizi besliyor.

İranlı işçilere ve gençlere karşı sert baskı görüntüleri, tüm dünyadaki işçiler ve gençler arasında bir nefret dalgasını tetikledi. Bunun bilincinde olan burjuva medyası -tipik bir ikiyüzlülük ve demagojiyle- Venezüella’yı İran’a, Ahmedinejad’ı Chavez’e benzetmeye çalışıyor.
Bu iki rejimi ve bu iki yöneticiyi karşılaştıran kapitalist medya, dünya işçilerinin kafasını karıştırmak ve Venezüella Devrimi’nin yarattığı sempatiyi aşındırmak istiyor. Venezüella’nın devrimci gençleri ve işçileri, İran’ın tarihini ve bugünkü durumunu incelemeli, İran rejiminin gerçek niteliği üzerine ciddi bir tartışma açarak, bu kampanyaya karşı koymalı ve İranlı kardeşlerimizin, bizim burada, Venezüella’da yararlandığımız aynı hakları kazanmak için sürdürdüğü mücadeleye desteğini göstermelidir.

Her türlü emperyalist müdahaleyi reddediyor ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve demokratik hakları için, İranlı kitlelerin İslam Cumhuriyeti’nin karşısındaki devrimci hareketini destekliyoruz.

25 Haziran 2009
Çeviren: Şule Ünsaldı
Kaynak: sendika.org
Görsel: antipop.com
Not: SolFaSol.org'dan alınmıştır.