29 Mayıs 2009 Cuma

Terör operasyonu mu “Emek” düşmanlığı mı?

Dün sabah KESK ve Eğitim-Sen aleyhinde düzenlenen operasyonlar, emek ve demokrasi güçlerine karşı hukuksuz bir saldırı olarak değerlendirildi. Devletin haber ajansı AA ise yapılanı “terör operasyonu” olarak yansıtmaya çalıştı.

soL: 'Demokrasi şampiyonu' AKP iktidarı, dün Türkiye'ye yeni bir demokrasi ve hukuk skandalı daha yaşattı. Sabah saatlerinde KESK ve Eğitim-Sen binalarına "PKK operasyonları çerçevesinde" olduğu belirtilen ve hakkında bunun dışında bilgi verilmeyen baskınlar düzenlendi. Operasyonun kamu toplu iş sözleşmelerindeki tıkanmaya sendikalar tarafından gösterilen örgütlü tepkinin hemen ardından gelmesi dikkat çekti.

Birçoğu sendika yöneticisi 35 kişi gözaltında
İzmir İl Jandarma Komutanlığı tarafından başlatılan ve İzmir, Ankara, İstanbul, Van ve Manisa'da eşzamanlı gerçekleştirilen operasyonlar kapsamında çoğunluğu İzmir’de olmak üzere 35 kişi gözaltına alındı. Sabahın erken saatlerinde Atatürk Havalimanı'nda bulunan KESK Kadın Sekreteri Songül Morsümbül gözaltına alındı. Aynı saatlerde Ankara’da iki ayrı eve baskın düzenledi, 2 Eğitim-Sen üyesi gözaltına alındı. İstanbul’dan Ankara’ya giden bir şehirlerarası yolcu otobüsü, Kazan gişeler bölgesinde durdurularak Eğitim-Sen Kadın Sekreteri Gülçin İsbert gözaltına alındı.

Saat 8.30 civarında da KESK Genel Merkezi'nde arama başlatıldı. Yaklaşık dört saat süren aramalarda sendikaya ait çok sayıda doküman ve eşya yangından mal kaçırır gibi çuvallara doldurularak alındı. Bu sırada KESK eski Genel Sekreteri Abdurrahman Daşdemir, Eğitim-Sen eski Kadın Sekreteri Elif Akgül Ateş ve birçok şube yöneticisi de gözaltına alındı.

"Aramalar usulsüz, operasyon demokrasi ve emek karşıtı"
KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek, Genel Merkez önünde bir açıklama yaparak aramaların usulsüz olduğunu, resmi yazışmalara ve telefon görüşme kayıtlarına da el konulduğunu söyledi. Şimşek, aramalar yapılırken başında savcı bulunmamasını eleştirdi ve İzmir'de jandarmanın kendi yetkisini aşacak bir şekilde İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nden karar çıkartarak il sınırlarını aşan hukuk dışı bir operasyon gerçekleştirdiğini ifade etti. Şimşek, "Herhangi bir suç unsuruna rastlanması mümkün değildir. KESK, terör örgütü operasyonuyla ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Bunun kabul etmek mümkün değil" dedi.

KESK Genel Başkanı Sami Evren de, operasyonun gerekçesinin kendilerine açıklanmadığını belirtti ve gözaltına alınan sendika üyelerinin terörle birlikte anılmasını eleştirdi. KESK genel sekreterlerinden Engin Adışimşek de, polis tarafından basına servis edilen haberlerde KESK'e yapılan operasyonun "terör örgütü operasyonu" halinde geçtiğini belirterek, "Başbakan'ın şikayet ettiği geçmişin faşizan uygulamaları bugün sendikamıza yönelik olarak devam ediyor. Bu kesinlikle bir terör örgütü operasyonu değildir. Olamaz da. KESK'e yönelik bu operasyon demokrasi ve emek karşıtı bir operasyondur" dedi.

AA kaynaklı haberde 'terör operasyonu' vurgusu
Anadolu Ajansı (AA) tarafından basına servis edilen haberlerde yapılan "terör operasyonu" vurgusu ise son derece dikkat çekiciydi. Haberde şu ifadeler kullanıldı: "İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı'na 6 ay önce gelen bir ihbarda, İzmir’de jandarmanın sorumluluğundaki bir ilköğretim okulunun öğretmenlerinin PKK terör örgütünün amaç ve stratejileri doğrultusunda çalışma yaptıkları bildirildi. Savcılığın talimatı ile harekete geçen İzmir İl Jandarma Komutanlığı ekiplerinin 6 ay boyunca yaptığı teknik takip ve istihbarat çalışmasının ardından, PKK terör örgütünün Türkiye yapılanması olan 'Türkiye Meclisi'nin amaç ve stratejileri doğrultusunda, bazı sivil toplum örgütleri içerisinde yapılanma çalışması yürüttüğü tespit edilen Demokratik Emek Konfederasyonu (DEK) Ege Bölgesi oluşumuna yönelik operasyon başlatıldı. Operasyonda İzmir’de 28, Ankara’da 3, İstanbul, Manisa ve Van’da 1’er kişi olmak üzere 34 kişi yakalandı. İzmir’de yakalananların çoğunluğunun öğretmen olduğu, aralarında sağlık çalışanlarının da bulunduğu öğrenildi."

"Gözdağı veremezler"
Eğitim-Sen Yönetim Kurulu tarafından yapılan açıklamada, KESK ve Eğitim-Sen'in yıllardır sürdürdüğü kararlı duruş nedeniyle çeşitli tehdit ve baskılarla karşı karşıya kaldığı, bugün yaşananların da geçmişte yaşananlaran farklı olmadığı belirtilerek, "Yaşanan gözaltılar Türkiye'nin iddia edildiği gibi demokratik bir ülke olmadığının en somut göstergesidir. Bu hukuk dışı mücadele, bizleri bugüne kadar her türlü baskıya rağmen yürüttüğümüz mücadelemizden alıkoymayacaktır. Kamu emekçilerine bu şekilde gözdağı verilemeyecektir" denildi.

"Başbakan ve tüm yetkililer KESK'e yönelirken kırk kere düşünmeli"
Saat 12.30'da çeşitli illerde sendika, meslek örgütü, baro, demokratik kitle örgütü ve siyasi partilerin destek verdiği basın açıklamaları yapıldı. Ankara'da Yüksel Caddesi'nde yapılan açıklamada AKP Hükümetini protesto eden sloganlar atıldı. Bir konuşma yapan KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek, "Ulusal ve uluslararası saygınlığa sahip bir konfederasyon olan, 250 bin üyesi olan bir demokratik kitle örgütü aranırken bir tek savcının bulunmaması kabul edilemez. KESK'i yıldırmayı, sürdürdüğü emek ve demokrasi mücadelesini yıpratmayı hedefleyen bu faşizan tutum asla amacına ulaşamayacaktır. Buradan başta Başbakan ve İçişleri Bakanı olmak üzere tüm yetkililere bir kez daha sesleniyoruz: KESK'e yönelik bir adım atarken kırk kere düşünmelisiniz. KESK, bu tür baskılarla, yıldırma operasyonlarıyla mücadele çizgisinden geri duracak bir konfederasyon değildir" şeklinde konuştu.

DİSK, TMMOB ve TTB adına hazırlanan ortak basın açıklasını ise TTB Merkez Konsey Yönetim Kurulu Üyesi Eriş Bilaloğlu okudu. Açıklamada, Türkiye'de demokrasi gelişecekse, bunu emek güçlerinin yapacağı vurgulanarak, bu operasyon ile emek güçlerinin ve demokrasinin önünün tıkanmaya, özgürlüklerin kısıtlanmaya çalışıldığı belirtildi. Açıklamanın ardından anıtın önünde bir süre oturma eylemi yapıldı.

Akşam saat 18.00'de İstanbul'da Taksim Gezi Parkı'nda geniş katılımlı bir eylem yapıldı. “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Direne direne kazanacağız”, “Yaşasın sınıf dayanışması” gibi sloganların atıldığı oturma eyleminde, “KESK’le dayanışmaya çağırıyoruz” başlıklı metnin paylaşıldı.

"KESK şahsında tüm demokratik muhalefet hedef alınmıştır"KESK'in web sitesinde yayımlanan değerlendirmede şu ifadelere yer verildi: "Gerek gözaltı gerekse de aramalar esnasında içine girilen tavırlar son dönemlerde Konfederasyonumuza dönük sistematik olarak geliştirilen politikanın daha da tırmandırıldığını göstermektedir. Aramalar esnasında arkadaşlarımızı teşhir ve rencide edici, peşinen suçlayıcı tutumlar gösterilmiş, evlerinde, işyerlerinde ne var ne yok el konulmuştur. Bu son gözaltı furyası faşizan bir uygulama olup KESK şahsında tüm demokratik muhalefet hedef alınmıştır."

KESK, operasyona karşı kamuoyunu dayanışmaya davet ederek bir eylem planı belirledi:

- Önümüzdeki Cuma ve Cumartesi günlerinde tüm illerde meşaleli yürüyüş, oturma eylemi, yürüyüşler gerçekleştirilecek.

- - Cumartesi günü Ankara’da saat: 17.00 – 20.00 arasında “KESK ile Dayanışma Kürsüsü” kurulacak.

- - Gözaltına alınanların mahkemeye çıkarılacağı gün ve saatlerde İzmir Adliyesi önünde kitlesel bekleme eylemi gerçekleştirilecek.

- - 1 Haziran Pazartesi günü itibariyle “KESK’e Dokunma” sloganıyla tüm illerde büyük iş yerlerinin önünde emekçilerin katılımıyla basın açıklamaları yapılacak.

- - Toplu iş sözleşmelerine ilişkin eylem ve etkinlik programı çerçevesinde 20 Haziran 2009'da Ankara’da Başbakanlığa yapılacak olan yürüyüşün çerçevesi ve genişletilecek, daha kitlesel olması sağlanacak.

Sol partiler tarafından konu ile igili yapılan açıklamalar ise şöyle:

TKP: AKP'nin emek düşmanı kimliği tescil edildi
TKP yöneticileri, sabah saatlerinden itibaren KESK'i ziyaret ederek desteğiniaçıkladı. TKP tarafından yapılan yazılı açıklamada ise, KESK’e yapılan saldırının, işçi ve emekçilere de yapılan bir saldırı olduğu vurgulandı ve şu ifadelere yer verikldi: "AKP, gerici ve işbirlikçi kimliğinin yanı sıra bu saldırıyla birlikte emekçi düşmanı kimliğini bir kez daha tescil etmiştir. Gerici AKP hükümeti, son dönemdeki baskı ve hukuksuzluklarına bir yenisini daha eklemiştir. KESK’e yapılan bu saldırı faşizan bir uygulamadır. Gerek Ergenekon süreciyle gerekse Kürt sorunuyla gündeme gelen ve ülkemizde bir 'demokratikleşme' beklentisi yaratılmaya çalışan bu tablonun gerçek yüzü iyi görülmelidir. AKP, emperyalizme tam teslimiyet içinde emeğe, yurtseverliğe, aydınlanmaya, bilime ve sola karşı saldırılarına kesintisiz devam etmektedir. AKP sermaye diktatörlüğünün adıdır. KESK’e yapılan bu saldırıyı kınıyoruz. Gözaltına alınan KESK üye ve yöneticileri derhal serbest bırakılmalıdır. Türkiye Komünist Partisi, KESK’e yapılan bu saldırıya karşı bütün sosyalist, devrimci ve emekten yana güçleri KESK ile dayanışmaya çağırır, işçi sınıfı ve emekçilerin yanında olduğunu bir kez daha ilan eder. Partimizin bütün il ve ilçe örgütleri KESK’e yapılan bu saldırıyı kınamak ve dayanışmamızı göstermek için alanlarda olacak ve KESK’in yanında yer alacaktır.”

ÖDP: Meşru olmayan AKP iktidarının kendisidir
ÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu, bu baskınla KESK’in 'terör' tanımı içerisine yerleştirilmeye çalışıldığını, böylece emekçilerin hak ve çıkarları için yürüttüğü meşru mücadelenin zedelenmesinin amaçlandığını kaydetti. "Oysa meşru olmayan her tür hukuksuzlukla bütün muhalefet üzerinde baskı kurmaya çalışan AKP iktidarının kendisidir" diyen Kozanoğlu, Cumhurbaşkanı ve AKP’nin bir yandan Kürt sorununun çözümü için çaba göstereceği izlenimi verirken diğer yandan da baskıları artırdığını, bunların AKP’nin samimiyetsizliğini gösterdiğini belirtti. Kozanoğlu açıklamasının devamında “Bugün barışı ve demokrasiyi savunmak, Türkiye’nin demokratikleşmesi için mücadele etmek AKP’nin faşizan, baskıcı politikalarına karşı durmayı gerektiriyor. KESK’e yapılan son saldırı Türkiye’nin gidişatının en önemli göstergesi olmuştur. Şimdi, kamu emekçilerinin onurlu sesine sahip çıkarak, tüm emek, barış ve demokrasi güçlerinin daha fazla yan yana ve omuz omuza durma zamanıdır” dedi.

EMEP: Faşizan baskı, hak arayışları hedef alınıyor
EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel de KESK’e yapılan baskınla ilgili olarak “Son dönemlerde başlatılan bu tür saldırılar, Amerika’da 1950’li yıllardaki McCarthy'cilik dönemini hatırlatmaktadır” dedi. Başlatılan 'cadı avı'nın hedefinde Kürtler ve demokratik güçlerin olduğunu belirten Tüzel, "Operasyonun KESK ve diğer sendika, meslek odası, emek ve demokrasi güçlerinin Kürt sorununda diyalog için girişimde bulunmalarından sonraya denk düşürülmesi düşündürücüdür" dedi. Tavır alınmadığı takdirde bu saldırıların genişleyerek süreceğine ve en küçük bir hak arayışının hedefe konacağına dikkat çeken Tüzel, “Başta TÜRK-İŞ ve DİSK olmak üzere, tüm emek, meslek ve demokrasi güçlerinin bu saldırıya karşı gereken tutumu göstereceğine inanıyoruz. KESK ve bağlı sendikalara yönelik bu ‘faşizan baskılar’ı şiddetle kınıyoruz. Gözaltına alınan sendikacılar derhal serbest bırakılmalıdır” dedi.

Bu arada gözaltına alınan 35 kişiden altısının serbest bırakıldığı bilgisi alındı.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Uluslararası Ortadoğu ve Filistin Konferansı

Uluslararası Ortadoğu ve Filistin Konferansı Sonuç Bildirgesi açıklandı. Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkını desteklediğini vurgulanan konferans sonuç bildirgesinde, İsrail'le tüm ilişkilerin kesilmesi çağrısı yapıldı.

Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği’nin düzenlemiş olduğu Uluslararası Filistin ve Ortadoğu Konferansı 16-17 Mayıs 2009 tarihinde İstanbul Petrol-İş Sendikası salonunda, Güney Afrikalı ve Hollandalı aktivistlerin yanısıra, Filistin, Lübnan ve Türkiye'den kurum ve örgüt temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşti.

Konferansta FHKC, FDKC, HAMAS, Abna El Balad, El Awda Filistinliler Ağı, Güney Afrika Filistin Dayanışma Komitesi, İsrail’e Karşı Akademik Boykot Grubu ve Lübnan Komünist Partisi temsilcileri sunumlarını gerçekleştirdiler. Türkiye’den de İbrahim Okçuoğlu, Mete Çubukçu, Mukaddes Çelik, Mehmet Bekaroğlu ve Ahmet Emin Dağ’ın katıldığı konferansta iki gün boyunca canlı tartışmalar gerçekleşti.

15 Mayıs 1948 El Nakba’nın (Siyonist İsrail devletinin Filistin topraklarının işgali yoluyla kurulmasının) 61. yıldönümünde gerçekleşen konferansda; “Siyonizmin Tarihi ve Bugünü”, “Filistin’de İnsan hakları İhlalleri ve Mülteciler Sorunu”, “Filistin’de Ulusal Kurtuluş Mücadelesi, Siyasal Örgütlenmeler”, “Emperyalizm, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Filistin”, “Filistin Sorununa Çözüm Perspektifleri”, “Türkiye ve Dünyadan Filistin’le Dayanışma Kampanyaları ve Öneriler” konuları ele alındı.

Hamas temsilcisinin oluşumuna katılmadığı sonuç bildirgesinin tam metni şöyle:
"Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği'nin düzenlemiş olduğu Uluslararası Filistin ve Ortadoğu Konferansı, 16-17 Mayıs 2009 tarihinde İstanbul Petrol-İş Sendikası salonunda, Güney Afrikalı ve Hollandalı aktivistlerin yanı sıra, Filistin, Lübnan ve Türkiye'den kurum ve örgüt temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşti. İki gün süren konferansta FHKC, FDKC, HAMAS, Abna El Balad, El Awda Filistinliler Ağı, Güney Afrika Filistin Dayanışma Komitesi, İsrail’e Karşı Akademik Boykot Grubu ve Lübnan Komünist Partisi temsilcileri sunumlarını gerçekleştirdiler.

15 Mayıs 1948 El Nakba’nın (Siyonist İsrail devletinin Filistin topraklarının işgali yoluyla kurulmasının) 61. yıldönümünde gerçekleşen konferansımızda, 1-“Siyonizmin Tarihi ve Bugünü”, 2-“Filistin’de İnsan hakları İhlalleri ve Mülteciler Sorunu”, 3-“Filistin’de Ulusal Kurtuluş Mücadelesi, Siyasal Örgütlenmeler”, 4-“Emperyalizm, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Filistin”, 5-“Filistin Sorununa Çözüm Perspektifleri”, 6-“Türkiye ve Dünyadan Filistin’le Dayanışma Kampanyaları ve Öneriler” konuları ele alındı.

Konferansımız şu sonuçlara varmıştır: Konferansımız, Filistin ulusal mücadelesinin temel talepleri olan; başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletini kurma hakkı, tüm mültecilerin geri dönüş hakkı ve Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkını desteklediğini vurgulamıştır.

Filistin sorununda çözüm perspektiflerini kimi Filistin direnişinin bileşenlerinin katılımıyla tartışan konferansımız; emperyalist projenin bir parçası olan Siyonist devletin Filistin toprakları üzerindeki varlığının gayrimeşru olduğu, bu saldırgan proje püskürtülene kadar mücadelenin sürmesi gerektiği konusunda ortaklaştı. Ayrıca kendi topraklarından sürülen Filistinli mültecileri ve 1948’de işgal edilen topraklardaki Filistinlileri içermeyen, Filistin sorununa geliştirilecek herhangi bir çözümün yeri olmadığını vurgulamıştır.

Konferansımız Filistin davasına zarar veren ulusal bölünmeyi kınadığını vurgulamıştır. Ayrıca, Filistin ulusal projesini zedeleyen anlamsız müzakereler dahil, İsrail'le olan tüm ilişkileri de kınamıştır. Bunun yanında, işgale karşı direnişin sürmesi için gerekli olan güçlerin birliğini gerçekleştirmek üzere Filistinlilerin ulusal uzlaşma için görüşmelerinin sürdürülmesine ve desteklenmesine çağırır.

Gazze'ye uygulanan ambargoya ve süren işgale rağmen net bir tavır almayan Arap hükümetlerin sessizliğini ve emperyalist güçlerin desteğiyle İsrail'in Gazze’ye yaptığı saldırılarını kınayan konferansımız, ambargonun derhal son bulması, Gazze'nin yeniden inşa edilmesi ve Gazze halkının mücadelesinin desteklenmesi için gerekli çalışmalar yapılmasına çağırır.

Amerikan emperyalizminin Büyük Ortadoğu Projesi’nin ve bu projenin bölge halklarına teşkil etiği tehditleri tartışan konferansımız, bu saldırgan projeye karşı direnen cephesel bir ittifakın kurulmasına giden yolda, bölgemizdeki tüm antiemperyalist güçlerin ortak çalışmalar yürütmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Bu amaçla, tüm dünyadaki özgürlük hareketlerini, ırkçı İsrail devletiyle bütün (siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, sportif, akademik vb.) ilişkilerinin kesilmesi talebiyle mücadeleyi yükseltmesi için çağırırız. İsrail’in devlet olarak boykotu, tıpkı Güney Afrika apartheid rejiminin tecridi gibi sonuç alıcı bir yöntem haline getirilebilinir. Bu amaçla Filistin dostlarını uluslararası dayanışma ağları kurmaya çağırırız.

Ayrıca konferansımız Türkiye hükümetinden İsrail’le tüm devletsel ilişkilerin kesilmesini talep eder. Türkiye halklarını da sadece İsrail katliamlarına tepki vermek için değil, sürekliliği olan bir hareket yaratarak “İsrail’le ilişkilerin kesilmesi” talebini yükseltmeye çağırır."

15 Mayıs 2009 Cuma

FKBC'nin Seçtikleri!. .

İbrahim Kaypakkaya
-Avni Özgürel, Radikal-

Yakın zamana kadar biri bana gelip, ne geçmişte ne de bugün, fikriyatı, söylemi ve eylemiyle mutabık olmadığım İbrahim Kaypakkaya hakkında düzenlenecek sempozyuma katılacağımı, dinlemekle yetinmeyip konuşma yapacağımı söylese herhalde ‘Uyurken sırtın açık kalmış senin’ derdim.

Bugünün gencinin belleğinde Kaypakkaya adının karşısında bir şey yazmadığını biliyorum... Zira kitap, film, dizi, poster, şiir, şarkı v.s. ne varsa Deniz Gezmiş üstüne. Bunu söylerken Gezmiş’in idamla sonuçlanan hikâyesini önemsemediğimi sanmayın; hiç kuşkusuz önemli buluyorum.

Kendilerinin devrimci ya da sosyalist olduğunu zanneden, gerçekte askerle el ele darbeyle Kemalizmi inşa projesine koşulmuş ivazsız, hasbi gençliğin ve en pırıltılı portresini önemsememek iz’ansızlık olur...

Ancak Kaypakkaya onlardan farklıydı...

Bugünün gençliğinin zihninde ona ait kayda değer bir iz yok... Ezici çoğunluk adını hiç duymadı, az sayıdaki takipçileri de 20’li yaşların başındaki delikanlıdan ideolog çıkarma çabasına girdikleri için Kaypakkaya’nın esas üzerinde durulması gereken yanını gölgede bıraktılar. Esasen sosyalizme ümitle sarılmış, öğrenmeye aç genç bir insan olan Kaypakkaya’nın buram buram heyecan kokan ideolojik tahlillerinden bugüne taşınacak bir şey olduğunu da sanmıyorum.
Peki onun gölgede kalan yanı neydi, diye sorarsanız; cevabım: Samimiyeti ve yerli olma çabası!..

Kaypakkaya özellikle Kürt meselesi konusunda yeni yeni işitmeye başladığımız talepleri karnından konuşmadan açık seçik dile getiren kişidir.

Dün düşüncelerine muhaliftim Kaypakkaya’nın, bugün de kanaatim değişmedi; ama dürüst, açık sözlü muhatap bulmanın her geçen gün biraz daha zorlaştığı ortamda lafını, kim ne düşünür, zülfüyare dokunursam başıma ne gelir, yanımda kaç kişi kalır kaygısıyla eğip bükmeden söyleyen insanı önemsiyor ve arıyorum ben. İslamcısından Kürtçüsüne, Alevisine, darbecisine herkesin elinde ‘demokrat’ maskıyla dolaşması tiksinti vermeye başladı artık...

2003 Kasım’ında bir banka bir sinagog ve bir konsolosluğu hedef alan bombalı eylemi gerçekleştiren teröristlerin yakalandıktan sonra pişmanlık yasasından istifade etmek için ne yapmaları gerektiğini sormaları iğrendiriyor beni... Kürtler adına konuşma iddiasında olan insanların, ne istiyorsunuz sorusuna herkesi aptal yerine koyarcasına ‘Demokratik cumhuriyet’ cevabı vermeleri; Tayyip Erdoğan’ın iktidarının başlangıcında aydın saydığı kişileri Başbakanlık makamında toplayıp ‘Kürt meselesinin çözümü için benden, hükümetten ne yapmamızı bekliyorsunuz’ diye sorduğunda muhataplarından ‘Kan dursun, silahlar sussun, anneler ağlamasın’ türünden siyasette karşılığı olmayan kuru laf kalabalığı dinlemek zorunda kalması öfkelendiriyor beni. Eylem yapanın kıvırtmadan eylemine sahip çıktığı; İslamcıyım diyenin, şayet öyle olması gerektiğine inanıyorsa ben devletin şer’i kurallara uygun idare edilmesini istiyorum, diyebildiği; Kürtlerin Türkiye’den ayrılıp müstakil devlet kurması gerektiğine inanan kişinin ‘Kanunlar bunu söylememi engelliyor’ simidine sarılmadan ortaya çıktığı ‘yürekli insanlar’ın yokluğuna hayıflanıyorum..

Kaypakkaya’ya saygım söylediğim vasıfların hepsine sahip olduğundan... Bugününde övüneceği bir şey olmadığı için maziden fotoğraf çıkarmaya çalışan sol romantizmin çizmeye çalıştığı ‘ İbo’ portresinden dolayı değil...

13 Mayıs 2009 Çarşamba

6 Mayıs 2009 Çarşamba

"Musa Doğan'ın Türkiye'ye iadesini engelleyin"

TKP/ML üyesi olduğu iddiasıyla ömür boyu hapis cezası verilen, açlık grevine katıldıktan sonra sağlık gerekçesiyle şartlı tahliye edilince İsveç'e sığınan Doğan gözaltında. Sol örgütler durumu protesto ediyor.

Avrupa'daki, başta Türkiye kökenlilerin kurdukları olmak üzere bir dizi sol örgüt İsveç'e siyasi mülteci olan Musa Doğan'ın Türkiye'ye iadesi için başlatılan çalışmaların durdurulmasını istedi.

Buna göre, 1993'te Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML) üyesi olduğu gerekçesiyle müebbet hapis cezası alan Doğan'ın, 2000'deki cezaevi operasyonlarının ardından açlık grevlerine katıldı.

Doğan, 2001'de Wernicke Korsakoff sendromuna yakalandığı için, gerekli tedaviyi alabilmesi amacıyla altı aylığına şartlı tahliye edildi.

Cezaevinden çıkınca İsveç'e giden Doğan, sığınma talebinde bulundu ve iki yıl önce oturma izni aldı.

Bu yıl ocak ayında İsveç polisi, Türkiye'nin INTERPOL aracılığıyla çıkardığı arama emrine dayanarak Doğan'ı Vaxjö'de gözaltına aldı. Doğan, mahkeme iadesine ya da aksine karar verene dek tutuklu tutuluyor.

Bugüne kadar aralarında İsveç Sol Partisi, Cenevre Halkevi, İsviçre Demokratik Halklar Federasyonu, İsveç Alevi Birlikleri Federasyonu'nun da olduğu örgütler Doğan'ın iade edildiği takdirde sağlık sorunlarına rağmen cezaevine konacağını söylüyor.

Türkiye'de "işkencenin sistematik olarak uygulandığını" da ekleyen örgütler, Doğan'ın can güvenliğinin tehlikeye gireceğini de belirtiyor.(EÜ)

Musa Doğan’ın tutuklanmasını ve Türkiye’ye iade edilmesi girişimi temel insan hak ve özgürlüklerine bir saldırı olarak değerlendirerek kınıyor, Musa Doğan’ın serbest bırakılması, tanınan politik iltica statüsünün verilmesini, Türkiye’ye iadesinin durdurulmasını istiyoruz. İnsan hakları sicili kötü olan, sömürgeci faşist rejim karşıtı muhalifleri imha ederek, ağır hapis cezalarıyla cezalandıran bir ülkede, İmralı’dan F tipleri cezaevlerine politik tutsaklara yönelik hücre tecrit saldırısının devam ettiği bir süreçte, ağırlaştırılmış müebbet cezası olan Musa Doğan’ın Türkiye’ye iadesi bir cinayettir.

Unutmayalım, bu cinayeti engelleyemezsek, başka cinayetlerin işlenmesine izin vermiş olacağız. Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC) olarak tüm demokratik kamuoyunu, insan hakları kuruluşları ve savunucularını duyarlı olmaya, bu cinayeti engellemeye çağırıyoruz.

Musa Doğan Serbest Bırakılmalı, Politik İltica Hakkı Geri Verilmelidir!
Musa Doğan’ın Can güvenliğinden İsveç Resmi Makamları Sorumludur!
Musa Doğan’ı Sahiplenelim, Ortak Sorunlarımıza Karşı Örgütlenelim!

Deniz, Hüseyin, Yusuf: İdama giden iki ay 23 gün

Bugün 6 Mayıs. Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'ın idam edilişinin üzerinden tam 37 yıl geçti. Yıldönümünde, unutmaya karşı, idamlara uzanan yargı sürecini bianet okurlarının ilgisine sunuyoruz. Semra Çelebi / Bianet
BU HABERİN UZANTILARI6 MAYIS: Menderes'ler Şehit, Deniz'ler Hain
6 MAYIS: "İdam Vermedik Diye Mahkememiz Lağvedildi"
6 MAYIS: Meclis’teki “İdam” Görüşmelerinde Kim Ne Dedi?

Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'ın da aralarında bulunduğu 26 sanıklı THKO–1 davası 16 Temmuz 1971'de Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nde başladı, iki ay 23 gün sonra 18 kişinin idam kararı çıktı.

Gezmiş, Aslan ve İnan Askeri Yargıtay, Meclis onaması, Anayasa Mahkemesi başvurusu dâhil 9 ay 19 gün sonra idam edildiler. Tuğgeneral Ali Elverdi'nin başkanlık ettiği mahkeme heyetinde Hâkim Albay Ahmet Tetik ve Hâkim Yarbay Mehmet Turhan bulunuyordu, savcı ise Albay Baki Tuğ idi.

Sıkıyönetim mahkemeleri ve müdahaleSıkıyönetim Mahkemelerinde mahkeme askeri yargıçlardan oluşuyordu, mahkeme heyetinin başkanı da hukukçu olmayan askerdi. Mahkeme heyetleri atamayla oluşuyordu.

Sıkıyönetim askeri mahkemeleri kuruluşu yürürlükteki 1961 Anayasası'nın yargı bağımsızlığıyla ilgili 132. maddesine aykırıydı. 12 Mart 1971 askeri darbesi sonrası kurulan bu ilk Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargı sürecine müdahale başladı, dönemin sıkıyönetim mahkemelerindeki bütün davalarda da sürdü.

Askeri Yargıtay'dan Genel Kurmay'a mektup
THKO 1 davasında Askeri Yargıtay, Genel Kurmay Başkanlığı'na bir yazı yazarak sanıklara "anayasal düzeni bozmak" suçundan dönemin ceza yasasının 146. maddesi gereğince idam cezası uygulanması gerektiğini bildirdi, sıkıyönetim komutanlıklarına ve askeri savcılıklara bu yolda emir verilmesini istedi.

Yargılandıkları eylemler
Gezmiş, İnan ve Aslan 29 Aralık 1970'de Dev Genç üyelerinden İlker Mansuroğlu'nun öldürülmesi üzerine Kavaklıdere Polis Noktası'nın kurşunlanması, 11 Ocak 1971'de Türkiye İş Bankası Ankara Emek Şubesi soygunuyla, ABD asker tesislerinden, önce bir ABD'li, sonra dört ABD'li er ve çavuşun kaçırılması gibi eylemlerden yargılandı.

Suç
Türk Ceza Kanunu madde 146: Anayasal düzeni ortadan kaldırmak.

Savunma
Avukatlara 26 sanığın savunması için verilen süreyse sadece 15 gündü. THKO 1 davasında sanıkları 11 kişilik avukat grubu savundu.

18 sanık için idam
"Anayasal düzeni ortadan kaldırmak" iddiasıyla 18 sanık idama mahkûm edildi. Askeri Yargıtay Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan dışındaki sanıklar hakkındaki kararı bozdu.

Ankara 1 nolu Sıkıyönetim Mahkemesi ilk kararında direnince dosya yeniden Askeri Yargıtay'a gitti. Askeri Yargıtay Daireler Kurulu'nda Gezmiş, İnan ve Aslan'ın ölüm cezaları kesinleşti, Ahmet Erdoğan, Metin Güngörmüş, Mustafa Yalçıner, Hacı Tonak ömür boyu hapis cezasına mahkûm oldu. Atilla Keskin, Ercan Öztürk, Cengiz Baltacı, Mustafa Çubuk, Metin Yıldırımtürk, Recep Sakın, Mehmet Asal, Osman Arkış, Semih Orcan ve Mehmet Nakiboğlu 15'er yıl hapse mahkûm oldular.

Askeri Yargıtay'da iki muhalefet şerhiTHKO 1 davasının Askeri Yargıtay aşamasında iki üye idamlara karşı çıktı. Hâkim Tümgeneral Kemal Gökçen ve hâkim Albay Nahit Saçlıoğlu, karşı oy yazılarında kararların hukuk dışılığını açıklandı.

Üç idamı Meclis onadı
İdam cezalarının infazı için Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin onayı gerekiyordu. Millet Meclisi 11 Mart 1972 günü 53 ret, 6 çekimser, 238 kabul oyuyla Gezmiş, İnan ve Aslan'ın idam kararlarını onadı. Kararlar, 17 Mart 1972 günü de Cumhuriyet Senatosu'ndan geçti.

İdama karşı oy kullananlar bağımsız milletvekili Mehmet Ali Aybar ile, İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Muammer Erten, Necdet Uğur gibi isimlerin aralarında bulunduğu Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleriydi.

Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş, İsmet Sezgin, Nahit Menteşe, Hasan Korkmazcan, Oğuz Aygün, Necmettin Cevheri, Zeki Çelikel gibi isimlerin başı çektiği "idam oyları" Meclisteki sağ partilerden geldi.

CHP'nin Anayasa Mahkemesi'ne itirazıCHP, TBMM'nin bu onama kararının usul ve esas yönlerinden iptali için dokuz sayfalık bir dilekçeyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu ve yürütmenin durdurulmasını talep etti. Mahkeme, Meclisin idamları onama kararını usul yönünden iptal etti, iptal kararı üzerine yeniden toplanan meclis oy çokluğuyla idam kararlarını yeniden onayladı.

Anayasa Mahkemesi başvuruyu usul yönünden bozdu, esas yönünden incelenmeye gerek görmedi. CHP'nin esas yönünden kararın incelenmesini sağlamak için yeniden Anayasa Mahkemesi'ne başvurması gerekiyordu ancak her nedense bu yola gitmedi. Bu durum karşısında Cumhuriyet Senatosu'nun Anayasa Mahkemesi'ne dava açması yoluna gidildi. Ancak Cumhuriyet Senatosu üyelerinin vereceği dilekçe için yeterli imza toplanamayınca Anayasa Mahkemesi'nin kararı esas yönünden inceleme yolu kapandı.

İdamları önlemek için
İdam kararlarının kesinleşmesi kamuoyunda tepkiyle karşılandı. 6 Mayıs 1971 gününe dek idam cezalarının iptal edilmesi için, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu'nda kararların onanmaması için protestolar yapıldı.

İdamlara karşı imzalarYaşar Kemal, Erdal Öz, Altan Öymen ve Onat Kutlar gibi isimler öncülüğünde yaygın bir imza kampanyası başladı. Kamuoyunun bildiği aydınlar, yazarlar, gazetecilerin de içinde yer aldığı 1800 kişinin idamların durdurulması için imzaladıkları dilekçe Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verildi. Dilekçeye cevap gelmedi. İmzacılardan bazıları Mayıs ayında, 'imza toplama' nedeniyle değil ama 'uçak kaçırmak' için, 'örgütlenme' suçuyla gözaltına alındı.

Kızıldere
Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun (THKO) 11 lideri Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idamını engellemek için Ünye Radar Üssü'nden rehin aldıkları üç teknisyenle Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde muhtarın evindeyken kuşatıldılar.

30 Mart 1972'de Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna güvenlik güçlerince öldürüldü; Ertuğrul Kürkçü yakalandı.

Jandarma komutanına saldırı
THKO'dan üç kişi idamları önlemek için 4 Mayıs 1972'de dönemin Jandarma genel komutanı Kemalettin Eken'i kaçırmak için düzenledikleri saldırıda başarılı olamadı. Eylemde Niyazi Yıldızhan öldü.

Uçak kaçırıldı
İdamları önlemek için 3 Mayıs 1972'de Türk Hava Yolları'nın Ankara-İstanbul seferini yapan Boğaziçi uçağı Sofya'ya kaçırıldı. Yolcular ve uçak mürettebatının hayatlarına karşılık Gezmiş, Aslan ve İnan'ın serbest bırakılması istendi. Alanda 36 saatlik bir beklemeden sonra yolcular kurtarıldı, uçağı kaçıranlar yakalandı.

İdam kararı yürürlüğe giriyor
Kamuoyu baskısı ve itirazlara rağmen Nihat Erim başbakanlığındaki hükümetin yoğun çabasıyla infaz kararları TBMM komisyonlarında ve Genel kurulda onaylandı. 3 Mayıs 1972 günü Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından imzalandı. 5 Mayıs 1972 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Karar resmi gazetede yayınlanır yayınlanmaz 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece Ankara Merkez Kapalı Cezaevi avlusunda darağacı kuruldu. Ailelere haber verilmedi. Avukatlar infazlarda bulunmak üzere gece uykularından uyandırıldı.

Darağacında son sözler
Gezmiş, İnan ve Aslan'ın son istekleri birbirleriyle görüşmek oldu. Görüştürüldüler. 6 Mayıs 1972 günü sabaha karşı saat 01.25'te önce Gezmiş idam sehpasına çıkarıldı.

Son sözleri şöyleydi: "Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizm - Leninizm'in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler."

Saat 02.20'de, arkadaşının idamını izlettirilen Yusuf Aslan idam sehpasında son sözlerini söyledi: "Ben halkımın bağımsızlığı için bir defa ve şerefle ölüyorum. Fakat bizi asan sizler, şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz! Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerikanın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler! Kahrolsun Faşizmi!"

Hüseyin İnan Saat 03.00'da idama giderken son sözlerini söyledi: "Ben hiçbir şahsi çıkar gözetmeden, halkın mutluluğu için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım, bundan sonrada bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler ve köylüler, Kahrolsun Faşizm!"

Karşıyaka
İnan, Gezmiş ve Aslan vasiyetleri üzerine Ankara Karşıyaka Mezarlığı'nda arkadaşları Taylan Özgür'ün mezarının yanında defnedildi. Ancak, savcının talimatıyla vasiyetlerine rağmen, üç genç yan yana gömülmedi, aralarına birer mezar boşluğu bırakıldı.

37 yıl boyunca Karşıyaka Mezarlığı'ndaki üç mezar pek çok kez tahrip edildi, onarıldı. Halen her 6 Mayıs'ta Gezmiş, İnan ve Aslan'ın mezarları başında anma törenleri düzenleniyor. Ülkenin çeşitli yerlerinde düzenlenen törenler zaman zaman da dava konusu oluyor, insanlar tutuklanıyor, yargılanıyor.(SÇ/BÇ)

* Kaynaklar:
- Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi 7. cilt.
- İdam Gecesi Anıları / Halit Çelenk (Tekin Yayınevi) - Mahkeme Tutanakları, Kararlar.

3 Mayıs 2009 Pazar

Küba 5'lisi için acil çağrı

Değerli Küba Dostları,10 yılı aşkın bir süredir haksız bir biçimde ABD’de cezaevlerinde tutulan Küba Beşlisi ile ilgili yeni bir “Acil Eylem” çağrısına desteğinizi rica ederiz.Tek kabahatleri Küba’ya yönelik ABD kaynaklı terör faaliyetlerinden haberdar olmak olan bu beş Kübalı’ya yönelik olarak ABD’nin ısrarla sürdürdüğü vahim insan hakları ihlallerinin bir yenisi ile karşı karşıya bulunuyoruz.

Tutuklu Kübalılardan Gerardo Hernandez ve Rene Gonzalez’in eşleri Adriana Perez ve Olga Salanueva’nın cezaevlerindeki eşlerini ziyaret etmek için yaptıkları vize başvuruları her seferinde reddedilerek, en temel hakları olan ailelerini ziyaret etmeleri yıllardır engelleniyor.

ABD otoriteleri Kübalı kadınların eşlerini ziyaret etmek için yaptıkları 9 başvuruyu, ABD’nin ulusal güvenliğini tehdit ettikleri gerekçesiyle reddetti. Adriana Perez’in son başvurusu bu yılın Ocak ayında, 2002 tarihli ABD Genişletilmiş Sınır Güvenliği ve Vize Reformu Yasası’na dayanarak reddedildi. Bu yasa “uluslararası terörizmi destekleyen ülkelerden gelen göçmenlik-dışı vize başvurularının kabulünü” kısıtlıyor. Oysa tutuklu bulunan diğer Kübalıların aynı hükümlere tabi aileleri bu kısıtlama kapsamına alınmıyor.

Hiç bir gerekçe göstermeden sınır dışı edildiği 2000 yılına kadar yasal bir statüde ABD’de yaşamakta olan Olga Salanueva’nın o tarihten bu yana yaptığı hiçbir başvuru da olumlu yanıtlamışken, son olarak kendisine hiçbir zaman vize vermeyeceklerini bildirdiler.

Bu ailelere yönelik haksız ve keyfi bir cezalandırmadır! Tutuklulara yönelik insani muamele ve ailelerin insan haklarının açık ihlalidir. ABD dışında ikamet eden tutuklu yakınlarına vize vermek en temel insan hakları standartlarının bir gereğidir.

10 Nisan 2009 tarihinde Beş Kübalının aileleri, Havana’daki ABD Menfaatleri Ofisi ile vize talepleriyle ilgili olarak bir görüşme yapacaklar. Bu onuncu başvuru öncesinde, ABD, Avrupa ve Latin Amerika’nın birçok ülkesinde faaliyet gösteren ve Derneğimizin de üyesi olduğu Küba Beşlisi’nin Özgürlüğü için Uluslararası Komite (http://www.thecuban5.org/) ve Uluslararası Af Örgütü (AI) vize taleplerinin kabulü için bir çağrı (http://www.amnesty.org/en/library/info/AMR51/041/2009/en) yayınladı.

Değerli Küba Dostları,Sizleri 10 Nisan 2009 tarihine kadar, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a faks, telefon, mektup ve e-posta yoluyla ulaşarak aileleri desteklediğimiz mesajını vermek üzere kampanyaya katılmaya çağırıyoruz.Ayrıca, aşağıda iletişim bilgileri bulunan Anayurt Savunması Bakanı Janet Napolitano’ya bir mektup göndererek, eşini ziyaret edebilmesi için Olga Salanueva’nın vize başvurusunun onaylanmasını talep etmeye çağırıyoruz.

Göstereceğiniz duyarlılık ve vereceğiniz destek için sizi şimdiden tebrik ederiz.

Saygılarımızla..

José Marti Küba Dostluk Derneği
Genel MerkeziFaks, telefon ya da posta için iletişim bilgileri!
Elektronik posta için notlar!
Örnek mektup!

1 Mayıs 2009 Cuma

Filiberto Ojeda Rios

Filiberto Ojeda Rios
Geçtiğimiz 40 yıl boyunca Filiberto Ojeda Rios Porto Riko bağımsızlığı için ABD kolonyal hükümetine karşı mücadelenin önde gelen isimlerinden birisiydi. 25 Eylül 2005 öğleden sonra yapılan bir FBI operasyonuyla katledildi.

Taksim’de 80 yıldır komünizm propagandası yapılıyor!

Taksim’de 80 yıldır komünizm propagandası yapılıyor!

Kırgızistan’ın başkenti Bişkek...

Moskova Kızıl Meydan’daki Lenin Mozolesi’nin hemen arkasındaki bir mezar... Ve İstanbul’daki Taksim Anıtı... Bu üçünün birbiriyle nasıl bir ilişkisi vardı? Taksim Anıtı’nda bulunan bir sırrı tarih dergileri yıllarca neden yazmadı, yazamadı? Bu sırrın doğmasına neden olan kişi Atatürk müydü? İşte Türkiye’nin yakın siyasal tarihinin trajikomik bir hikâyesi...

Kızılcıklar oldu mu / Selelere doldu mu
Gönderdiğim çoraplar / Ayağına oldu mu
Mendili geline / Mendil verdim eline
Kara kına yollamış / Yár benim ellerime...

Edirne-Keşan yöresinin bu türküsü TRT’de yasaklanmıştı. Sebep "Kızılcıklar oldu mu" denmesiydi. "Kızılcık" ne demekti, "kızıl" demekti.

Peki, "kızıl" ne demekti; "komünist!" Yani türküyle komünizm propagandası yapılıyordu!

Gülmeyin. Daha neler var:

Rahmetli Uğur Mumcu bir makalesinde Kars yöresinin pek bilinen türküsünü yazdı: Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa / Askerin milletin bayrağınla çok yaşa

Sağdan sola soldan sağa / Salla bayrağı düşman üstüne... Ve rahmetli yazmasıyla birlikte soluğu hâkim karşısında aldı.
Hadi bayrağın sağdan sola sallanması anlaşılabilirdi; ama ne demekti "düşmanın üzerine sallanan bir bayrağın soldan sağa sallandırılması?"

Eee açıkça komünizm propagandasıydı! 12 Mart 1971 askeri darbesi, Uğur Mumcu’yu 7 yıllık ceza istemiyle yargıladı!

Daha Türkiye İşçi Partisi genel başkanı olmadan önce Behice Boran, Dil Tarih Fakültesi’ndeki öğretim üyesiydi. "Sınav kağıtlarını kırmızı kalemle değerlendirip not veriyor" diye üniversiteden uzaklaştırıldı! Haklılardı; kırmızı ne demekti?

Yani, hiç gözlerinden kaçmıyordu bunlar! Sigara paketleri üzerinde orak-çekiç arayan bir zihniyeti bu. Neyse...

Tüm bunları niye yazdım ona gelelim...

SANSÜRÜN BÖYLESİ
Tarih 9 Ağustos 1928. Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı açıldı. Yani bugün bildiğimiz adıyla "Taksim Anıtı" seksen yaşında. Bu anıtın bir de sırrı vardır bilir misiniz? Artık bazılarınız biliyordur.

"Artık" diyorum, çünkü düne kadar pek kimse bilmiyordu. Nereden bilsinler?

Ben bile emin olamadım, araştırma yaptım. Arşivimdeki tarih dergilerinin Taksim Anıtı’yla ilgili haberlerini, makalelerini okudum.

Bakalım bu sırrı yazmışlar mıydılar?

Şevket Rado’nun sahibi olduğu "Tarih ve Edebiyat Mecmuası" Ağustos 1979 tarihli sayısında, "Taksim Cumhuriyet Abidesi" başlıklı yazısında bu sırra hiç değinmemişti. (Sayı 8, Sayfa 19)
Başında Midhat Sertoğlu’nun bulunduğu "Yıllar Boyu Tarih" dergisi, Ağustos 1980 tarihli sayısının kapağını Taksim Anıtı’na ayırmıştı. Başlığı ilginçti: "Yeterince tanımadığımız şaheser: Gelin, Taksim Anıtıyla Tanışalım."

Erdal Türkay’ın kaleme aldığı yazıda da ne yazık ki bu sır yoktu! (Yıl 3, sayı 8, sayfa 44) Yayın danışmanlığını Eroğul İskit’in yaptığı "Yıllar Boyu Yakın Tarih Dergisi" Temmuz 1978 tarihli sayısının "Taksim’de 50 yıl" başlıklı yazısını; İstanbul’a yaptığı başarılı çalışmalarıyla birçok tarihi eseri kazandıran Çelik Gülersoy kaleme almıştı. Beş sayfa ayrılan bu yazıda da Taksim Anıtı’nın sırrı yoktu! (Yıl 1 sayı 4 sayfa 45)

Başında Prof. Mete Tunçay’ın bulunduğu "Tarih ve Toplum" dergisi, Ocak 1988 tarihli sayısında "Taksim Anıtı ile İlgili Mektuplar" başlıklı Turgut Kut imzalı bir yazıya yer vermişti. Anıtın İtalyan heykeltıraşı Pietro Canonica’nın mektuplarına yer verilen yazıda da anıttaki sırra ait bilgi yoktu. Haksızlık yapmayalım; konu belki de Taksim Anıtı olmadığı için bu sır yazılmamış olabilir. (Sayı 49, Sayfa 21)

Uzatmayayım: Ne "Yakın Tarihimiz" ciltlerinde ne de "Belgelerle Türk Tarih Dergisi" sayılarında Taksim Anıtı’nın sırrıyla ilgili bir yazı bulabildim. Sekiz ciltlik İstanbul Ansiklopedisi’nde bile yoktu. Anıtın yapılış hikáyesi yazılıyor; mimari bilgileri, özellikleri veriliyor; mali ve sanatsal yönüne değiniliyor; Cumhuriyeti sembolize eden figürler anlatılıyor; Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’tan bahsediliyor. Ama bir sırrın üstü örtülüyordu!.
.
NEDİR BU SIR
Düşünebiliyor musunuz; İstanbul’un orta yerinde 80 yıldır bir anıt var ve çoğu kimse bu anıtı yakından tanımıyor.

Çünkü bir gerçek hep atlanıyor. Kuşkusuz Taksim Anıtı’ndaki sır sonra ortaya çıktı. Peki, ne zaman ortaya çıktı biliyor musunuz?

Soğuk savaş dönemi bitince...

"Popüler Tarih Dergisi" Ağustos 2002 sayısında, yıllardır saklanan bu gerçeği / sırrı yazdı: Taksim Anıtı’nda, Atatürk’ün arkasında iki Sovyet generali duruyor: General Mihail Vasilyeviç Frunze ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov...

Evet; sır buydu.

Soğuk savaş döneminde kızılcık şerbetinde bile komünizm propagandası arayanlar, topluma öyle bir korku salmışlardı ki, anıttaki Sovyet generallerini kimse yazmamıştı. Belki de bazıları bilerek yazmadı. Öyle ya ne demekti; Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak’ın yanında komünist generallerin bulunması?

Bizim tarihçiliğimiz böyledir işte.

KİM BU GENERALLER
General Mihail Vasilyeviç Frunze, Sovyetler Birliği tarihi içinde önemli bir yere sahipti. Bir çiftçi çocuğu olarak 1885 yılında Bişkek’te dünyaya geldi; 19 yaşında Bolşevik Parti’ye katıldı. Siyasi faaliyetlerinden dolayı yükseköğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı.

1906’da Lenin ile tanıştı. Tutuklanarak kürek cezasına çarptırıldı. 1916’da firar etti. 1917 Devrimi’nde Minsk ve Batı Cephesi ordularına komutanlık etti; devrimin zaferle sonuçlanmasında büyük rol oynadı.

Devrimin ardından başlayan iç savaşta da çok kritik roller oynadı. Kızıl Ordu Başkumandanı Troçki tarafından Doğu Cephesi’nin komutanlığına getirildi. 1920 yılında Güney Cephesi’nin başına geçti.

1921’de Merkez Komite üyesi, 1925’te ise Sovyet Devrimci Askeri Konsey Başkanlığı yaptı. 31 Ekim 1924’te ülser rahatsızlığı nedeniyle yattığı ameliyat masasından bir daha kalkamadı. 40 yaşındaydı.

Frunze’nin mezarı, Kızıl Meydan’da, Lenin Mozolesi’nin arkasındaki Kremlin duvarındadır. Ölümünün ardından doğduğu şehir Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’in adı Frunze olarak değiştirildi. Ne var ki Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, şehre tekrar Bişkek adı verildi.
General Frunze, bizim tarihimiz açısında da önemli bir yere sahipti.

Lenin’in özel talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921’de Ankara’ya geldi. Onuruna düzenlenen mitingde yaptığı konuşma büyük etki yarattı. Millet Meclisi’nde konuşma yaptı. Frunze, Mustafa Kemal’le yakın ilişki kurdu. Sakarya cephesini gezdi. 5 Ocak 1922 günü arkasında iyi duygular bırakarak ülkesine döndü.

Peki diğer Sovyet generali kimdi?
.
Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov 1881 Vernhiy/Ukrayna’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Maden işçiliği yaparak eğitimini zorlukla bitirdi. 1903’te Rus Sosyal Demokrat Partisi’ne girdi; 1906’da Bolşevik delegesi olarak Stockholm kongresine katıldı. Birkaç defa tutuklandı ve sürgüne gönderildi. 1917 Devrimi’nden sonra Petrograd Savunma Komitesi Başkanı oldu. 1918’de Ukrayna 5. Kızıl Ordusu’nu kurdu. 1925–1940 arasında Halk Savunma Komiserliği yaptı. II. Dünya Savaşı’nda Leningrad savunmasını yaparak Hitler’in kenti ele geçirmesini önledi. Savaş sonunda mareşalliğe yükseltildi ve 1947’de Politbüro üyesi oldu. 1953–1960 arasında Yüksek Sovyet Prezidyumu Başkanlığı (cumhurbaşkanlığı) yaptı. 1969’da öldü.

Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov’un bizim için önemi ise şuydu: Ulusal kurtuluş savaşının sürdüğü yıllarda askeri bilgisiyle savaşın taktik ve stratejisine katkıda bulunması amacıyla Ankara’ya gönderildi.

Uzatmayayım; Sovyetlerin o günlerde yaptığı yardımları unutmayan Atatürk, bir jest olarak bu iki generalin heykelinin de anıtta yer almasını istedi.Şimdi de; Türkiye’de Sol’un olmadığını, söylüyorlar. Bir heykelden bile korkanların, Sol’a neler yaptığını varın siz düşünün.
.
Soner Yalçın