31 Mart 2009 Salı

Kızıldere’de ne vardı?

İktidar İddiası vardı, Sınıf Bilinci vardı, Devrim Hedefi vardı, Cüret Vardı, İhtilalci Birlik ve Dayanışma Vardı, Feda Vardı.

“Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır... Kurtuluş bayrağı, bu yolu tırmanan gerillaların birbirine iletmesi ile oligarşinin burcuna dikilecektir.”

Bu sözlerin sahibinin, Mahir Çayan'ın yol göstericiliğinde engebeli, dolambaçlı ve sarp yollardan yürüyerek gelmişlerdi Kızıldere'ye.

Mahir'de somutlaşan Marksizm-Leninizm'in ışığıydı. Oraya kadar, o ışıkla gelmişlerdi ve oradan ileriye de o ışık altında yürüyeceklerdi.

Kuşatma altında karşılaştıkları “teslim ol!” çağrısına, Marksizm-Leninizm'in ışığında cevap vereceklerdi. Mesela, o çağrıya sadece bir “evet” veya “hayır” demekte değildi; evetse niye evet, hayırsa niye hayır? Bunun cevabı da Marksizm-Leninizm'deydi ve Mahir, o ışığın oradaki temsilcisi olan devrimci, Marksizm-Leninizm'in Türkiyeli ustasıydı.

Ne vardı Kızıldere'de ki; arandıkları o koşullarda, hareketin yöneticilerini, kadrolarını korumak yerine, oradaydılar?

Ne vardı Kızıldere'de ki, süreci “atlatmak” için mesela ricat kararı almak varken, oradaydılar?

Ne vardı Kızıldere'de ki, o bir cümlelik cevaplarıyla öleceklerdi orada?

Ne vardı Kızıldere'de?

İKTİDAR İDDİASI VARDI: Onlar, bir kopuşun temsilcisiydiler. O kopuş, iktidar iddiası taşımayan 50 yıllık reformizm ve revizyonizmden bir kopuştu. Parlamentarizmden kopuştu. İhtilalin yolu, partinin yoluydu, partinin yolu, kurtuluşun yoluydu ve o yol, politikleşmiş askeri savaş stratejisinden geçiyordu... 50 yıllık revizyonizme karşı yeni bir manifesto niteliği taşıyacak olan Kızıldere eyleminin arifesinde, hareket, şehir gerillasını yaratmış ve stratejik çizginin ikinci adımı olarak kır gerillasının yaratılması için çalışmalara başlamıştı. Sonra? Sonrası, gerilla ordusundan halk ordusuna geçişti ve mevcut iktidarın alaşağı edilip. Devrimci halk iktidarının kurulmasıydı. Kızıldere'ye giden yol, sadece bir köye değil, halkın devrimci iktidarına giden yoldu. Bu stratejik çizginin şekillenişi, koşullara göre değişebilir, yeni biçimler alabilirdi, fakat o aşamada iktidar iddiasını somutlayacak olan silahlı mücadelede ısrardı. Kızıldere buydu.

SINIF BİLİNCİ, DEVRİM HEDEFİ VARDI: Orada, onlara teslim ol çağrısı yapılmasının anlamı, devletle, devletin yasalarını çiğneyen bir kaç kişinin alelade bir karşı karşıya gelişinden ibaret değildi. İki sınıf vardı orada karşı karşıya olan. Ve bir taraf, devlet, karşısındakilere “teslim olun, silahlarınızı bırakın” çağrısını yapma hakkını kendinde ne kadar görüyorsa, karşıdakilerin, yani o kerpiç ev içindeki ihtilalcilerin de oligarşinin temsilcilerine, askerlerine teslim ol çağrısı yapmaya o kadar hakkı vardı. Bu meşruluk ve sınıf bilinciydi. “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” cevabının ideolojik açıklaması, buydu.

Kavganın en önünde, halkın öncüsü olmanın bilinci ve sorumluluğuyla oradaydılar. Ezilen halkların kurtuluşunun devrimden geçeceğini bilerek gelmişlerdi. Denizler'in idamını engellemenin yolunun, güçlü, eylemlerle olacağını bilerek gelmişlerdi Kızıldere'ye. Denizler'in idamı ise DEVRİMİN PRESTİJİ meselesiydi. Türkiye halklarında, devrime dair bir ihtilalci kıpırdanış ve umut yaratmışlardı, o uyanışın öldürülmesine izin vermemeliydiler. Cuntanın terörü karşısında geri çekilmek, iktidar iddiasından da, devrim hedefinden de vazgeçmek demekti. İddiayı ve hedefi sürdürmeliydiler; çünkü Türkiye halklarının DEVRİMDEN başka kurtuluşu yoktu. Bunu söylemişlerdi yıllardır ve buna uygun davranmalıydılar.

Kurtuluşun yolu devrimden, devrimin yolu da anti-emperyalist anti-oligarşik bir savaştan geçecekti. Bu kadar yalın, bu kadar saftı işte doğrular. Yıllardır devrim devrim diyerek devrim yolundan fersah fersah uzak düşenleri geride bırakırken, ON'lar, doğru bildikleri yoldan milim şaşmadan Kızıldere'ye yürüdüler..

Türkiyeli devrimcilerin devrim iddiasını sürdürebilmeleri, çok uzun bir süre boyunca, o gün onların ne yapacağıyla belirlenecekti. O hedefe, devrim hedefine gözlerini dikip geldiler Kızıldere'ye. Kızıldere devrimin ta kendisi olacaktı birkaç gün içinde.

CÜRET VARDI: 12 Mart'ın hemen her kesimi sarstığı, korkuların giderek arttığı; cuntanın başbakan atadığı Nihat Erim'in “Balyoz Harekâtı” sonrası soldan da yılgınlık ve umutsuzluk sözlerinin duyulmaya başlandığı koşullarda, silahlı mücadeleyi yükseltme cüretini göstermenin onuru da ON'larındı. Bu cüret ve kararlılık, ideolojik netlikten, ülke tahlilindeki isabetten, strateji ve taktiklerdeki ustalıktan geliyordu. Bu cüret ve kararlılık, devrime olan sonsuz inançtan geliyordu.

Yapılacak şey hiçbir tereddütte yer bırakmayacak kadar sadeydi. Devrimci Hareket Denizler'in idamını engellemek için, harekete geçmeliydi; ne pahasına olursa olsun!

Emperyalizme ve oligarşiye karşı savaş açmak, anti-emperyalist mücadele bayrağını dalgalandırmak, bir cüretti. Bunu 12 Mart koşulları altında yapmak ayrı bir cüreti daha gerektiriyordu. Ve onlar, cüretin daha fazlası gerekseydi, daha fazlasına da sahiptiler. İşte bu cüret vardı topyekûn Kızıldere'de.

Ünye Radar Üssü'nde görevli İngiliz teknisyenlerin kaçırılmasının ardından yayınlanan bildirideki cüret ve kararlılık, Mahirlerin kendilerine olan güvenlerini de ortaya koyuyordu: “Türkiye Cumhuriyet Cumhurbaşkanlığı, Parlamentosu ve Hükümetine! 1972'nin Türkiye'sinde tek bir yurtseverin, öncü savaşçının oligarşinin ipiyle hayatına son verilmek istenirse, bu İngiliz ajanları da halkın devrimci öncülerinin kurşunlarıyla yok olacaklardır.” (Adalıların Türküsü, Boran Yayınları)

İHTİLALCİ BİRLİK VE DAYANIŞMA VARDI: Maltepe Askeri Hapishanesi'nden THKO savaşçılarıyla birlikte firar edilmesinin altında yatanı görmek, bu devrimci dayanışmayı kavramak, yüreklerimizde yanan devrimci ateşi büyütecek, daha güçlü kılacaktır. Devrimci olmak, gerektiğinde siper yoldaşına da siper olmak, onun uğruna ölümü seve seve kabul etmek değil midir zaten? Mahirler, bu geleneği de yarattılar Kızıldere'de... Kızıldere'deki devrimci dayanışmanın tarihsel önemini, bugün küçük hesaplarla kirlenen / kirletilen devrimci değerlere baktığımızda daha açık görebiliriz. Grupçuluğun devrimin çıkarları ve gerekleri karşısında ezilmesidir Kızıldere. İhtilal için omuz omuza verebilmenin adıdır.

FEDA VARDI: Hiç kuşku yok ki, Mahirler, Kızıldere'ye gelirken devrimciliğin bedellerini çok iyi biliyorlardı. Bu bedeli ödemeye çoktan gönüllü olmuşlardı zaten. Kızıldere'nin ruhunda o yüzden feda da vardı. Halkları ve vatanları için canlarını gözlerini bile kırpmadan verecek olan ON'lar, feda geleneğinin de yaratıcısı olacaklardı orada.

Kızıldere'yi yıllar yılı, intiharla, maceracılıkla, çaresizlikle açıklamaya çalışanların yüreklerinin kenarından bile geçmeyen büyüklükte bir feda duygusuydu bu. Bilinçli, belli bir hedefe yöneltilmiş bir feda; halk için, vatan için, devrim için, sosyalizm için feda!

YENİ GELENEKLERİN TOHUMLARI VARDI: Hareketin, Kızıldere'nin önderi, Kızıldere'den çok önce diyordu ki: “Karşı-devrimin saldırılarına Türkiye'de silahlı direniş hiç olmamıştır; bunu biz başlatmalıyız. Bir direniş geleneği yaratmalıyız. Bu direnişte bizim çoğumuz, belki de hepimiz ölebiliriz ama gelecek kuşaklara bir direniş geleneği bırakırız...” (Mahir, Turhan Feyizoğlu, syf. 258)

Yalnız fedanın değil, her koşulda direnme ve teslim olmama geleneğini de yaratacak olan inancın sözleriydi bunlar. 12 Mart darbesi arifesindeki bu sözler, 30 Mart 1972'de vücut bulacak, Türkiye devrim mücadelesinde devrimcilere yol gösterecek öğretilerden biri olarak bugünlere gelecekti.


KIZILDERE'DE BİR TEK ŞEY YOKTU; TESLİMİYET! Kızıldere'de çok şey vardı yarınlara kalacak olan... Devrim ve sosyalizm inancı, coşku, devrimci dayanışma, cüret, cesaret, kararlılık, feda, iktidar iddiası, devrim hedefi... Ve fakat dediğimiz gibi tek bir şey yoktu: Teslimiyet. “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik!” diyenlerin dağarcığında böyle bir kelime hiç olmamıştı zaten...

Yürüyüş Dergisi

28 Mart 2009 Cumartesi

Kızıldere Dün, Bugün, Yarındır!

Geçmişe yönelik değerlendirmelerimizde kimi zaman duygusallık hâkim oluyor. Bu noktadan hareketle geçmişe yönelik duygusal bir bağın politik olmadığı gibi eleştiriler yapılıyor. Bu eleştiriler esasında şimdinin içine saplanıp kalan, dar bir bakıştır!
.
Kızıldere, Türkiye tarihinde önemli bir dönemeçtir. Kızıldere tarihtir ancak yalnızca tarih değil bugünü anlamaya ve geleceği kurmaya yönelik bir mecradır, bunun için Kızıldere gelecektir. THKP-C Türkiye solu içerisinde bir kırılma noktasını temsil etmektedir. Dün olduğu gibi bugün de bu kırılma noktası üzerinden hareket edilerek güzel günlere gidecek devrimci bir yol inşa edilebilir.

THKP-C ile ilgili değerlendirmeye girmeden önce genel olarak THKP-C, THKO gibi hareketlerin Türkiye‘de etkin olduğu ve aynı zamanda dünya 68 hareketinin gerçekleştiği dönemi karşılaştırmak gerekiyor. THKP-C‘nin ve THKO’nun 68 hareketi içerisinde değerlendirmesi ve böyle adlandırılması doğru değildir. Dünya 68 hareketi yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıktığı, toplumsal kurtuluş projelerini ve bunların örgütlenme modellerine karşı eleştirel bakarak mikro alanları ve kimlik mücadelesini öne çıkaran hareketlerdir. Türkiye'de gelişen hareketlerin bunlarla ilgisi yoktur aksine bu hareketler devrim ve sosyalizm için mücadele etmiştir Türkiye‘deki hareketlerin Avrupa sokaklarında gerçekleşen 68 hareketini değil ulusal kurtuluş mücadelelerinin ve Küba, Çin devrimlerinin etkisi altında olan hareketleri olarak değerlendirebiliriz. Bu değerlendirme önemlidir, çünkü 68 ve 71 iki farklı sol kavrayışı temsil etmektedir. 68‘den mücadeleyi anlamlandırmaya çalışanlar bugün küreselleşme karşıtı hareketlerle yeni bir 68 isterken, 71 sürecinin takipçileri mücadelelerinin eksenini devrim oluşturmaya devam ediyor.

THKP-C ve bugün üzerine yapılacak bir analiz asıl olarak THKP-C teorisi ve pratiğinin taşıdığı özün, THKP-C‘nin açtığı mecranın değerlendirilmesi üzerine yapılacaktır. Mahir Çayan‘ın teorik yazılarında ifade ettiği dünya, Türkiye, devlet tahlilleri ve örgüt yapısı ve devrim stratejisi elbette bugün değişen dünya, sınıf ve toplum ilişkileri çerçevesinde yeniden oluşturulmalıdır. Bu anlamda o dönemle kurulacak bağ temelde geçmişi aşabilmek üzerinde kurulmalıdır. Böyle bir değerlendirme, geçmişle kurulan bağı dönemin şartlarında gelişmiş mücadele biçimi ve teorik kavrayışı yaşadığımız dönem içine yerleştirmeye çalışan dogmatik bir anlayışla olamayacağı gibi, her mücadele kendi döneminde gelişir, biter ve orada kalır şeklinde ifade edilen, geçmişe yalnızca anı olarak sahiplenen bakış açısı ile de yapılamaz. Geçmişle kurulacak bağ, geçmişin devrimci eleştirisi üzerinden bugünü anlamaya yönelik ve hareketin özüne yönelik bir kavrayışla yapılmalıdır.

Bu yazıda THKP-C ve sonrası dönemin bugünden bakılınca nasıl anlaşılması gerektiği üzerine bir değerlendirme yapılacaktır.


Terk Etmedi Sevdan Beni!

Geçmişe yönelik değerlendirmelerimizde kimi zaman duygusallık hâkim oluyor. Bu noktadan hareketle geçmişe yönelik duygusal bir bağın politik olmadığı gibi eleştiriler yapılıyor. Bu eleştiriler esasında şimdinin içine saplanıp kalan, dar bir bakıştır. Eleştirilere kaynak olarak da bugünün anlaşılması gerektiğini argümanı kullanılır, bu bakış açısında eksik olan bugünün kavranmasının ancak tarihsel bir bütünlük içinde yapılabileceğidir. Bizim THKP-C‘ye bakış açımız politik olduğu kadar duygusaldır da. Öyle ki, bir siyasi hareket için seni özledik diye pankart yazılabilmektedir. Çünkü THKP-C ve Devrimci Yol gıdasını hayattan alan hareketler olarak teori ve pratiklerinde de hayatın karmaşık bütün süreçleri yer almıştır. Bu nedenle duvarlara ‘Tek Yol Devrim' yazılırken yanı başına da ‘Terk etmedi Sevdan Beni‘ diye yazılabilmiş, kendisini ifade marşta devrimciliği ülkeyi aşkla örmek olarak açıklamıştır. Bugün geçmiş değerlendirmesine yönelik değerlendirmelerdeki duygusal motifler de bu açıdan ele alınmalıdır. Bu nedenle ‘seni özledik’ sözü tam da hareketin özünü anlatan ideolojik bir söylemdir.

THKP-C Çizgisi

THKP-C Türkiye solu içerisinde yarattığı kopuş teorik ve pratik düzlemde olmuştur. Bu açıdan Kızıldere bu kopuşun en somut ifadesi olarak yaşanmıştır. Kızıldere teori-pratik bütünlüğünün ifadesi olmuştur. Daha önceki dönemde entelektüel boyutta yürüyen hayatla bağı olmayan tartışmaların gevezelik olduğunu ifade eden Mahir 70‘li yıllara ilişkin bu durumu şöyle ifade ediyordu, ‘Saflarımızdaki sağ sapma, Marksizm’in lafızları arkasına gizlenerek laf ebeliğini ve gevezeliğini bir süre daha sürdürecektir. Ne var ki, Türkiye 1960’ların değil 1970’lerin Türkiye‘sidir ve gerçekle sahteliğin, oportünizmle devrimci teorinin açıkça seçilebildiği bir ülkedir'.

Mahir solun içinde bulunduğu ideolojik durumu bataklık olarak değerlendirmekte, THKP-C‘nin kendi çizgisini bu bataklık içinde ağır adımlarla oluşturduğunu ifade etmektedir. Revizyonizmin ve oportünizmin etkisi altındaki ideolojik iklimde gelişen hareketin içinde bu olumsuz özelliklerin belirli bir süre temsil edilebileceğini ancak savaşarak bu özelliklerden kurtulacağını söyleyen Mahir, biz teoriyi devrim yapmak için okuduk, öğrendik. Ancak bu ulema olduğumuz anlamına gelmemeli. Biz sosyalizmin öğrencileriyiz. Ve bu öğrencilik hayatımız boyunca devam edecektir, sözleri bugün de pratikle bağı olmayan solu aydın hareketi ve entelektüel gevezelik olarak algılayanlar açısından ders niteliğini korumaktadır.

THKP-C hareketi teorinin merkezine pratiği koymuştur. Bütün sözlerin hayat karşısında anlamını sorgulamış, teoriyi hayat karşısında sınamıştır. Bu durum Marksizm’in dogmatik yorumundan kopuş olmuştur. Bugün halen devam eden bolca Marks ve Lenin alıntısı ile doğruluğu ispatlanmış ancak hayatta karşılığı olmayan tezler yazmak yerine pratikten beslenen bir teoriyi inşa etmiştir. THKP-C bu anlamda somut durumun somut tahlililin yapan, Marksizm’in-Leninizm’in tezlerini dogma haline getirmeden somut durum karşısında yenileyen bir hareket olmuştur. Bu anlayış daha sonra Devrimci Yol içerisinde geliştirilmiştir. Direniş Komitelerinin bası başında oluşturulmuş bir teorik tespit değil de hayatın içinden çıkarak teorileştirilmesi bu anlayışın örneğidir.

Mahir Çayan, Marksizm’i derinliği olan ve son derece karmaşık doktrin olarak değerlendirmiştir.‘Marksizm sürekli olarak, hayatın yeni gerçekleri karşısında derinleşip, zenginleşen, kendi kendini aşan bir doktrindir. Marksizm’de esas olan lafıza değil muhtevadır. Marksizm’de değişmeyen şey onun yaşayan ruhu diyalektik yöntemdir. Diyalektiğin en temel unsurları zaman ve mekân dikkate alınmazsa Marks ve Engels‘e göre Lenin, Lenin ve Stalin‘e göre Mao Tse Tung‘un revizyonistliğinden söz etmek mümkündür’.

Mahir Çayan, oportünizmin diyalektiğin temel iki unsuru olan zaman ve mekânı dikkate almadan değerlendirme yaptıklarını söylemektedir. Oportünizmin kimi zaman Marksizm’in-Leninizm’in evrensel tezlerini zaman ve mekâna uymadıkları gerekçesiyle reddettikleri kimi zaman da aksine Marksizm’in-Leninizm’in tezlerin tüm zaman ve mekânlarda evrensel olarak değerlendirdiklerini belirten Mahir için teorinin oluşturulması zaman ve mekâna yani somut durumun somut tahliline dayanmalıdır. Marksizm’in bu kavrayışı THKP-C‘yi revizyonist-oportünist sol anlayışından kopartarak devrimci bir yola sevk etmiştir. Daha sonra Devrimci Yol hareketi içerisinde faşizmin algılanması ve faşizme karşı mücadele, Çin-Sovyet kutuplaşmasında alınan tavır bu kavrayışın izlerini taşımaktadır.

Günümüzde baktığımızda da Mahir’in revizyonizm-oportünizm başlıkları altında tanımladığı sapmaların sol içerisinde var olduğunu görüyoruz. Özellikle reel sosyalizmin yenilgisi sonrasında sol içerisinde yaşanan tartışmalarda gelenekselci-Ortodoks bir çizgide sosyalizmin savunusunu yapanlarla sosyalizmin bittiği ya da siyasal liberalizm-piyasa sosyalizmi çerçevesinde yeniden anlamlandırılması gerektiğini söyleyen anlayışlar zaman ve mekanı, somut durumun somut tahlililini göz ardı eden günümüzün revizyonist-oportünist akımları olarak değerlendirilebilir.

12 Mart Türkiye Solu ve THKP-C

Türkiye yukarıdan aşağıya modernleşme-kapitalistleşme sürecini yaşayan bir ülke olarak sınıf ilişkilerinin, egemenlik yapısının düzenlenmesi için sık sık darbelerin gerçekleştiği bir ülkedir. 12 Mart ve onu takip edecek olan 80 darbesi dünyada yaşanmaya başlayan neo-liberal dönüşüm içinde anlamlandırılmalıdır. Bugün AKP eliyle yeni bir hamlesi gerçekleştiren yeniden yapılanma dönemi öncesi gerçekleşen 28 Şubatı da bu çerçevede ele alabiliriz. Darbeler egemen yapının düzenlenmesi amacıyla yapılan müdahaleler olarak Türkiye‘nin yaşadığı dönüşümlerin milatlarını ifade ederken aynı zamanda Türkiye solu açısından da önemli virajlara işaret etmektedir. 27 Mayıs‘ solun gelişimine olanak sağladığı gibi 12 Mart Türkiye solu açısından bir kopuşun ifadesi olarak gelişmiştir. THKP-C‘nin teorik olarak ortaya koyduğu kopuşun pratik olarak hayata geçtiği Kızıldere bu kopuşu ve solda açılan bir mecrayı, pratik-politik olarak devrimci yolu ifade etmektedir. THKP-C‘nin TİP‘e yönelik eleştirilerinin, Mahir‘in 70‘lerde yaşıyoruz bu gevezelik çok sürmez hayat sınayacaktır tespitinin doğruluğu görülmüştür. TİP, 12 Mart sonrası mücadele etmek bir yana seçimlerin yapılmasını istemiş, gücü kendinde değil orduda arayanlar için başlangıçta desteklenen sonrasında sus pus olunan bir süreç yaşanmıştır. THKP-C için 12 Mart devrimci duruşun, kararlığını, mücadelenin, teori-pratik bütünlüğünün gerçekleştiği bir dönem olmuştur. Mahir Çayan, 12 Martı şöyle değerlendirmiştir, ‘12 Mart darbesi ile birlikte, ülkedeki sınıflar kombinezonunda tam bir değişiklik olmuştur. Ülkedeki devrimci-milliyetçilikle oligarşi arasındaki denge bozulmuş, devletin bütün kurumlarına oligarşi tam anlamı ile hâkim olmuştur. Ülkemizdeki askeri diktatörlük, Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki işgalinin aldığı son biçimdir. Bu temsili demokrasinin rafa kaldırılması, düzen partilerinin rolünün asgariye indirilmesi demektir. Artık ordu, oligarşinin halkımıza karşı yürüttüğü baskı politikasının açık ve doğrudan bir aleti olmuştur‘.

1971 sonrasında oligarşiye karşı mücadeleye THKP-C damgasını basmıştır. Mücadele Kızıldere‘de THKP-C hareketinin önder kadrolarının öldürülmesi ve hareketin yenilgisi ile noktalanmıştır. Ancak bu yenilgiyi farklı bir noktadan ele almak gerekiyor. THKP-C hareketi Kızıldere‘de son bulmamış aksine Kızıldere yeni bir başlangıç olmuştur. Bu açıdan THKP-C 1972 ortalarında sona eren bir hareket olarak değil, ‘12 Mart sonrasında yeniden doğan ve günümüze kadar sürüp giden bir mecra olmuştur.

12 Mart sonrasında sol bu dönem yaşanan mücadelenin değerlendirmesi, uluslararası sosyalist akımlara çerçevesinde yeniden bir saflaşma yaşamaya başlamıştır. THKP-C eleştirisi hareketin takipçisi olma iddiasındaki farklı yapıları ortaya çıkarmıştır. THKP-C'nin eleştirisi bugün ‘80 öncesi devrimci hareketin ve sosyalizm deneyinin devrimci bir eleştirisinin nasıl yapılması gerektiği konusunda öğreticidir. THKP-C kimilerince kendi özüne aykırı bir şekilde ele alınmış kimilerince de yok sayılmıştır. Devrimci Yol‘un Kızıldere eleştirisi ise ‘Fatsa‘ pratiği ile ortaya konulmuştur. Fatsa Kızıldere‘nin eleştirisi olduğu kadar devamıdır da şeklinde ifade edilen ele alış o dönem için Devrimci Yol‘un solun en etkin hareketi olmasını sağlarken bugün için de geçmiş değerlendirmesinin nasıl yapılacağı konusunda da yol göstermektedir. Devrimci Yol, Kızıldere‘de THKP-C‘nin teorik görüşlerinin ve siyasi hattının yanlışlığının değil doğruluğunun karınlanması olarak değerlendirmiştir. Bugün de Devrimci Yol’a ve THKP-C aynı noktadan ele alınmalıdır. 1980'de Devrimci Yol‘un ortaya koyduğu teorik görüşler ve pratikler yenilmemiştir. Devrimci Yol tarafından ortaya konulan Direniş Komiteleri, ODTÜ ÖTK deneyimi, Fatsa, Çin-Sovyet Kutuplaşması karşısındaki sosyalizm algısı günümüzü açıklamak açısından önemlidir. O nedenledir ki dönemin sloganları olan ‘üretenler yönetsin‘, ‘söz yetki karar iktidar halka‘, ‘tek yol devrim‘ bugün hala bir sosyalizm ve devrim anlayışının ifadesi olarak karşılık bulmaktadır.

Devrim Anlayışı

‘Devrim, halkın devrimci girişimiyle aşağıdan yukarı mevcut devlet aygıtının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığı ile yukarıdan aşağıya daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesi‘ olarak tanımlanmaktır. Mahir Çayan tarafından yapılan bu devrim tanımı hem o dönemde parlamenter yoldan iktidarın alınmasıyla sosyalizmin kurulabileceğini savunan görüşlere hem de bugün iktidar olmadan dünyanın değiştirilebileceğine savunanlara cevaptır. Mahir Çayan, devrimi politik devrim ve toplumsa devrim olarak bütün bir süreç olarak görür. Politik devrimi toplumsal devrimin gerçekleşmesi için bir durak olarak görür. Devrimin bir yönünün öne çıkarılarak yapılan değerlendirmelerin doğru olmadığını söyleyen Mahir Çayan, ‘iktidar meselesi her devrimin ana meselesidir ama bütünü değildir. Proletarya ve müttefiklerinin iktidara el koyması şeklindeki devrim tanımı tek başına eksiktir ve dolayısıyla her eksik tanım gibi yanlıştır. Tarihte, proletaryanın iktidarı ele geçirdiği halde sosyal dönüşümü sağlayamadığı Paris komünü gibi pek çok devrimci girişim olmuştur. Bu tanıma göre bütün bu hareketleri devrim saymak gerecektir. Marksist devrim anlayışı sürekli ve kesintisiz bir ihtilal sürecini öngörmektedir‘ demiştir.

Mahir Çayan’ın devrim anlayışının diğer bir önemli noktasında toplumsal devrimin gerçekleştirilmesini politik devrim sonrasına bırakmayan, bugünden bir hazırlık ve toplumsal dönüşüm faaliyeti içinde olması gerektiğine ilişkin görüşüdür. Mahir'in bu görüşü reel sosyalizmin ekonomizmin ötesine geçemeyen algısı ile toplumsal dönüşümü gerçekleştirememiş olması sosyalizmi inşa etmeye çalıştığı ekonomik gelişmenin gerilemesi ile ortadan kalmasının eleştirisi bulunmaktadır. Mahir Çayan‘ın bu anlayışını direniş komitelerinde ve Fatsa deneyiminde hayat bulmuştur. Devrimci Yol tarafından iktidarın parça parça alınması, halk iktidar organlarının nüvelerinin yaratılması olarak açıklanan bu pratik, bugün yürütülecek mücadele anlayışının da merkezinde yer almalıdır. Sistemin içinde sisteme alternatif olan, toplumsal dönüşümü bugünden gerçekleştirmeye yönelik adımlarla başka bir dünya mümkün olacaktır. Sosyalizmin özgürlükçü perspektifini içeren bu anlayış Devrimci Yol‘un direniş komitelerine ilişkin olarak yaptığı bir değerlendirmede şöyle ele alınıyor, ‘ülkemizde demokratik halk devrimi uzun ve dolambaçlı bir halk savaşından geçerek gerçekleşecektir ve iktidar bütün ülkede, bir anda değil, parça parça elde edilecektir. Faşizme karşı mücadelenin, halkın demokratik iktidarını gerçekleştirme doğrultusunda bir devrim sorunu olarak kavranılması, halk iktidar organlarının yaratılması zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. İşte direniş komitelerinin bu şekilde, en geniş anlamıyla halk iktidar organlarının birer nüvesi olarak kavranılmasının gereği, bu noktada ortaya çıkmaktadır. Direniş komitelerinin böyle bir anlayışla kavranılarak, bu doğrultuda mücadele edilmesi her şeyden önce, devrimci mücadelenin başarıya ulaşabilmesi için zorunlu olan, demokratik halk iktidarının asıl anlamının vurgulanması, halkın kendi iktidarı kavramının ve merkezi otoriteye bir alternatif yaratılması zorunluluğunu somutlanması açısından önem taşımaktadır‘.

Emperyalizm ve Sömürge Tipi Faşizm

Mahir Çayan‘ın emperyalizm tespiti Lenin‘in emperyalizm kavramsallaştırmasına ve ABD‘nin ikinci dünya savaşı sonrasında dünya sistemi içerisindeki rolüne dayanıyor. Mahir Çayan, ikinci dünya savaşından sonra Amerika‘nın imparatorluğa dönüştüğünü, dünya kapitalist sisteminin hâkimi olduğunu söylüyor. Yankee emperyalizmi olarak adlandırdığı dönemde sömürgeciliğin içsel bir olgu haline geldiğinin üzerinde duruyor. ABD‘nin ikinci dünya savaşı ile birlikte kazındığı üstünlüğü daha sonra Avrupalı ve Japon dostları ile paylaşmak zorunda kalarak bunalım dönemine girdiğini belirten Çayan, ABD‘nin bu krizi aşmak için içte ekonomisini askerileştirerek dışta ise yeni sömürgeciliğe başlayarak aşmaya çalıştığı üzerinde duruyor. Mahir Çayan‘ın bu dünya sistemi kavrayışı ve ABD değerlendirmesi günümüzde de tartışılan ABD imparatorluğu, AB ve Japonya’nın alternatif olup olamayacağı, ABD ekonomisinin kriz, silahlanma ve askeri harcamalar, Ortadoğu‘ya yönelik müdahale konularında önemli ipuçları sunmaktadır. Mahir Çayan, ABD‘nin saldırganlığını ve bunalımının temel nedeni olarak sermaye birikimini yoğunlaşması ve dünyanın üçtü birinin kapitalist pazarın dışına çıkması ile birlikte kapitalizmin pazarlarının daralması olara değerlendiriyor.

Emperyalizm tanımı Lenin‘in kavramsallaştırması ile rekabet döneminden tekelci döneme geçilmesi, mali sermayenin sınaî sermayesi ile kaynaşması, finans sermayenin etkinliği, uluslararası çapta tekellerin oluşması olarak değerlendiriliyor. Emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olarak Marx‘ın daha önce öngördüğü ancak yanıldığı sürekli buhran döneminin başladığı dolayısıyla dönemin emperyalizm ve proleter devrimler çağı olduğu saptanmıştır. Mahir Çayan‘ın hareket noktasını bu olmuştur. Mahir Çayan buradan yola çıkarak devlet yapısını oligarşi olarak tanımlamıştır, ‘sanayi devriminden geçmiş olan emperyalist kapitalist ülkelerdeki yönetim de geri bıraktırılmış ülkelerdeki yönetim de Oligarşik yönetimdir. Ancak emperyalist kapitalist ülkelerdeki kapitalizm gerici bir tarzda değil yukarıdan aşağıya değil devrimci anlamı ile iç dinamiği ile gelişmiş ve yerleşmiştir. Dolayısıyla sadece alt-yapıda değil üst yapıda da burjuva demokratik ilişkiler bertaraf edilmiştir. Fakat tekelci dönemde, kapitalizm serbest rekabet, milliyetçilik ve de demokratik yönetim ilkelerini bir kenara bırakarak yerlerine tekel, kozmopolitzm ve oligarşik diktayı ikame etmiştir. Bu ülkelerdeki oligarşi, klasik burjuva demokrasisini ve özgürlüklerini belli ölçülerde sınırlayabilmekte fakat asla özüne dokunmamaktadır. Bu ülkelerdeki oligarşinin niteliği finans oligarşisidir‘. Mahir Çayan, bizim gibi yukarıdan aşağıya gelişen kendi iç dinamiklerine dayanmayan ülkelerde ise oligarşik diktanın yalnızca finans oligarşisinin izlerini taşımadığını oligarşik yönetimin rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin, demokratik hak ve özgürlüklerinin olmadığı tam bir dikta yönetimi ile yönetilmektedir. Mahir Çayan bu yönetim biçimi sömürge tipi faşizm olarak adlandırmaktadır.‘Bu yönetim ya demokrasiyle uzaktan yakından ilişkisi olmayan temsili demokrasi ile icra edilir ya da sandıksal demokrasiye ihtiyaç duyulmadan açıkça icra edilir.’

*Devrimci Genç Dergisi - 2005

23 Mart 2009 Pazartesi

Recme karşı imza kampanyasına çağrı

Recme karşı 1 milyon imza
Kadına karşı katliam 21. yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda açık ve gizli olarak halen devam etmektedir. Bir toplumun, bir ülkenin ne kadar demokratik ve özgürlükçü olduğunun en somut göstergesinin, kadının demokratik ve özgürlük düzeyi olduğunu kabul etmekteyiz. Ancak günümüz dünyasına baktığımızda birçok ülkede kadının düşünsel, iradesel, bedensel katliama tabii olduğu görülmektedir.

Kadın inanç adına, gelenek adına ve yasalar adına hala geri ölçülerde yargılanmakta, mahkûm edilmektedir. Bunun en vahşi uygulamalarından biri de recm yöntemiyle katliama uğramasıdır. Zina ile yargılanan kadının ve erkeğin taşlanarak öldürülmesinin adıdır recm. Dünyamızın birçok yerinde özellikle kadının özgür iradesine ve bedeline din, gelenek gibi nedenlerle tahakküm kurulmakta. Öngörülen davranış biçimine karşı davranıştan cezalandırılması meşhurlaştırılmakta. Kadın hakları insan hakları olmasına rağmen recm yöntemi en yoğun olarak İran, Afganistan, Pakistan, Suudi Arabistan gibi ülkelerde yasalarda yer almakta ve yasal olarak uygulanmaktadır.

Biz aşağıda imzası bulunan demokrasi, özgürlük, insan ve en somut olarak kadın haklarından yana olan insanlar olarak kadının özel hayatına tahakküm kurulmasına ve bunun bir ifadesi olan recm uygulamalarına ‘hayır’ diyoruz.

Bu uygulamaların tamamen durdurulması ve insanlık dışı uygulamalar (insanlık sucu) olarak kabul edilmesini istiyoruz.

Bu çerçevede BM’yi, konuyu gündemine almasını, recmi uygulayan devletlere baskı yapmaya çağırıyoruz.

Yine başta BM olmak üzere uluslararası tüm kurumların konuya dönük kampanyalar başlatmasını ve recm cezasını uygulandığı ülkelerde gereken yasal ve toplumsal düzenlemelerin yapılması yönünde girişimlerde bulunmasını talep ediyoruz.

http://www.stopthestoning.com/

18 Mart 2009 Çarşamba

Yeni Milliyetçi Cephe

Türklük gurur ve şuuru,
İslam ahlak ve fazileti
Milliyetçi-Mukaddesatçı İttifakı
Yeni Milliyetçi Cephe
.
Her şey “değişim” sözcüğüyle başladı. Önce Gorbaçov çıktı sahneye. “Glastnos” ve “perestroyka”nın sosyalizmi nasıl değiştireceğinden söz edildi. Ardından emperyalizmin “değiştiği” teorileri geldi. Militarizmsiz emperyalizmden söz edildi.

Özal yıllarında “değişim”, “çağ atlama”nın sıfatı haline geldi. 1990’larda emperyalizmin sona erdiği, “globalizm” döneminin başladığı ilan edildi. Mevlana yeniden keşfedildi. “Dün, dün ile gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” denildi.

“Dünyada değişmeyen tek şey değişimdir” sözü “magazin dünya”sının sakızı haline geldi. “Ülkücüler” değişti. Alpaslan Türkeş Nazım Hikmet’ten şiirler okudu. Mukaddesatçılar değişti. “Milli Görüş”çüler “yenilikçi” oldu. Tayip Erdoğan “Ben gelişerek değiştim, 30 yıl öncesinde kalmadım, çünkü çağdışı değilim” dedi. Herkesin ve her şeyin “değişti”ği kabul edildi. Değişmeyenler ise “dinazor” ilan edildi. “Değişim” sözcüğü öylesine büyülü hale geldi ki, “değişim”den söz eden herkes tüm geçmişinden ve “günahlar”ından arındırıldı. Artık geçmişten söz etmenin anlamı kalmadı. Anlamı kalmadığı için de, tarih unutulup gitti.

İnsanlar “değişim” sözcüğünün büyüsüne kapılıp, tarihi, tarihsel olayları ve tarih bilgisini bir yana attılar. Ve sol, herkesin ve her şeyin değiştiğini kabul ederek “değişti”. MHP’li faşistlerin “milliyetçilik ve faşistlik”ten, mukaddesatçıların “şeriatçılık”tan vazgeçtiklerine inanıldı. “Değişen” sol, “temel hak ve özgürlükler mücadelesi” adı altında “türban eylemleri”nde yer aldı.

Devrim şehitleri için “mevlit” okutturuldu. Geçmişin küçük-burjuva devrimci-milliyetçileri “ulusalcı” oldular. “Değişmiş” faşist MHP’lilerle “şeriatçılığa karşı kızıl elma koalisyonu” kurdular. Önce emperyalizm “değişmediğini” ilan etti. Afganistan’ı ve Irak’ı işgal etti. Ardından 22 Temmuz seçimlerine gelindi. AKP, “değişmiş ve yenilenmiş” “takunyalılar”, “mukaddesatçılar”, açık ara seçimi kazandılar. Solcular, ulusalcılar ve laikler “şok” oldular.

Sıra cumhurbaşkanı seçimine geldiğinde AKP-MHP ittifakıyla Necip Fazıl dergâhından yetişme Abdullah Gül cumhurbaşkanı oldu. “Değişmiş” MHP’yi “müttefik” olarak gören “ulusalcılar”, MHP’yi “laikliğin güvencesi” olarak gören laikler şaşkına düştüler. Yine de eski Kürt söylemiyle “taktik hevalım” diyerek kendilerini teselli ettiler.

Ve 2008’e gelindi.

Tayyip Erdoğan konuştu: “Türban velev ki simge dahi olsa, siyasal, dinsel... Simge dahi olsa dünyanın hiçbir yerinde hangi simgeye yasak konmuştur... Hiçbir simgeye yasak olamaz.” Böylece türban gündemin ilk sırasına çıkartılır çıkartılmaz, “değişmiş” MHP “türban yasağı”nı kaldırmaya “hazır” olduğunu ilan etti. Ocak sonuna gelindiğinde AKP ile MHP, “değişmiş” mukaddesatçılar ile “değişmiş” milliyetçiler bir olup “türban yasağı”nı kaldırmak için anayasa değişikliğinde anlaştılar.

“Değişim” sözcüğünün büyüsüne kapılıp her şeyin ve herkesin değiştiğine inanmış solcular, ulusalcılar ve laikler bir kez daha “şok” oldular. Sanki bu ülkenin yakın tarihinde I. ve II. MC iktidarları yaşanmamış gibi, sanki I. ve II. MC iktidarlarında MHP ve MSP yer almamış gibi, Süleyman Demirel’in başbakanlığında “Milliyetçi Cephe” iktidarlarında Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan başbakan yardımcıları değillermiş gibi, solcular, ulusalcılar ve laikler ne olduğunu anlamadıkları AKP-MHP ittifakına şaşkınlıkla bakıyorlar. *

Bugün Necip Fazıl dergâhından yetişmiş birisi cumhurbaşkanıdır. Ülkenin başbakanı Necip Fazıl’ın “belini getirmeden”** şiir okumakla övünen birisidir. Necip Fazıl ise, 1973 seçimlerinde Erbakan’ı ve MSP’yi destekleyen, 1977 seçimlerinde MHP’nin destekçisi olarak ortaya çıkan “üstat”tır. Necip Fazıl 1977 seçimleri sırasında şunları yazıyordu: “MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in ‘Türk Milletine Beyannamesi’ni okudum. Pılı-pırtı odalarının raflarında dizili, kapağı arkasına devrik ve içi boş, hatta süprüntü dolu teneke konserve kutuları halindeki partiler arasında, bugünden itibaren MHP, nazarımda bambaşka bir mana ve hüviyet sahibidir. Onu, Müslümanlık ve Türklüğün gerçek hakkını vermeye namzet bir topluluk olarak anıyor ve canımın içinden selâmlıyorum.”

Necip Fazıl’ın “selamladığı” “Türk Milletine Beyanname”de ise şunlar yazılıdır: “Alparslan Türkeş ve Partisi, milliyetçiliği, içi kevserle dolu bir kâse şeklinde görür, ana kıymeti kâsede değil, kevserde bulur ve o kevserin nurunu ışıldattığı nispette kâseye değer verir.”

MHP’nin sloganı ise, “Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve fazileti”dir.

Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın “üstadı” Necip Fazıl 1977 seçimlerinde, Kayseri, Konya, Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerdeki MHP mitinglerinde Alparslan Türkeş’le birlikte kürsüye çıkmış ve MHP adına propaganda konuşmaları yapmıştır. Necip Fazıl, “İdeolocya Örgüsü”nde Türk İslam sentezi adı altında “İslam İnkılâbı”nın strateji ve taktiklerini ortaya koymuştur.

Bugün AKP, 1980 öncesi MC iktidarlarında Süleyman Demirel’in AP’sinin temsil ettiği “merkez sağ”ı bünyesinde toplamış “mukaddesatçı” bir parti olarak, aynı yerden “feyz” alan MHP ile ittifak kurmasında şaşırtıcı hiçbir yan yoktur. Kendilerini “değişim” sözcüğünün büyüsüne kaptırıp, kendi ideolojisini, kendi dünya görüşünü, kendi tarihini bir yana iten solcular, ulusalcılar ve laikler elbette bunları anımsamakta zorlanacaklardır. Ancak Alparslan Türkeş’in ünlü “Dokuz Işık”ında yazılı olanlar açık ve nettir:

“Laiklik ilkesi, devlet işleriyle din işlerinin ayrı tutulmasını ön görmektedir. Laiklik, insanların, vatandaşların dini faaliyetlerine karışmak, dini yaşayışlarına baskı yapmak anlamına alınamaz. Bizde uzun zaman bu ilke, dine baskı olarak kullanılmıştır. Laikliği devlet işleriyle din işlerinin ayrı tutulması görüşü olarak kabul etmek ve bugün bu ilkeyi muhafaza etmekte yurdumuz için yarar vardır. Bu, toplumumuz için din müessesesi gerekli değildir anlamına gelmez.

İnsanlar kendi inançlarında hürdürler, kendi yaşayışlarında inançlarına göre dini faaliyetlerini düzenlemekte, yapmakta hürdürler. Bunu yaptıklarından dolayı hiç kimse onları rahatsız edemez, yapmadıklarından dolayı da hiç kimse onlara karışamaz, onları rahatsız edemez. Bu böyle olmakla beraber, ilkokullardan itibaren Müslüman bir toplum olan Türk Milleti için çocuklarımıza İslam’ın temel esasları hakkında bilgi vermek, onları yetiştirmek mutlaka gereklidir. Gerek aile yuvasında, gerek okullarda çocuklarımıza toplumumuzun dini terbiyesini ve dini esaslarını öğretmek, vermek gereklidir.

Çocuk belirli çağa geldikten sonra kendi hayatına kendi yön verir; o zaman istediği dini faaliyeti yapar veya yapmaz. Fakat Müslüman bir toplum olan Türk toplumunun mensup olduğu dini terbiyeyi almalı ve kendi toplumunun dininin esasları hakkında geniş bilgi sahibi olarak yetişmelidir.” (A. Türkeş, Dokuz Işık)

Tanrı dağı kadar Türk, Hıra dağı kadar Müslüman MHP’nin “laiklik” anlayışı da bu kadar açık ve nettir. Özcesi, türban “yasağı”nın kaldırılması konusunda AKP-MHP ittifakı, tıpkı cumhurbaşkanı seçiminde olduğu gibi, anayasal engelleri aşmayı amaçlayan bir “Milliyetçi Cephe” ittifakıdır. Bu ittifak, 1950’lerde DP bünyesinde, 1960’larda MTTB içinde şekillenmiş olan milliyetçi-mukaddesatçı ittifakıdır. Yıldız camisinden çıkarak Yıldız Teknik Yüksek Okulunda devrimci öğrencilere saldıran ve katleden, Amerikan 6. Filosunu kıble yaparak Dolmabahçe’de namaz kılan, Kanlı Pazar’da (16 Şubat 1969) Amerikan 6. Filo’sunu protesto eden devrimcilere saldıranların ittifakıdır.***

Bugün bu ittifakın sürdürücüleri, 1980 öncesinin ülkücüleri ve akıncılarıdır. “Değişim” sözcüğüne takılıp kalmış olanların, “değişim” adına tüm geçmişin üzerine sünger çekmiş olanların ve çekilmesine sessiz kalanların bugün yeni bir Milliyetçi Cephe karşısında şaşırmaya ve korkmaya hakları yoktur.

* 39. Hükümet, I. MC Hükümeti, 31 Mart 1975–21 Haziran 1977; 41. Hükümet, II. MC Hükümeti, 21 Temmuz 1977–5 Ocak 1978.

** Bu tabiri yadırgayacaklar, Tayyip Erdoğan’ın Necip Fazıl'la ilgili “hatıra”sına bakabilirler. Şöyle anlatıyor Tayyip Erdoğan: “Üstadımızın takdimini yapacağız. Ben o zaman Talebe Birliğinde (MTTB) kültür müdürüydüm. Arkadaşa dedim, ‘önce sen hazırlığını takdim et’. A4 sayfasıyla 4 sayfalık takdim hazırlamış, ikinci sayfanın sonuna gelmişti ki, Üstadın mimikleri falan birbirine karıştı. Böyle doğruldu, ayağa kalktı, ‘Sen’ dedi ‘adamın belini getirirsin, belini’.”

*** Kanlı Pazar öncesinde Bugün gazetesinden Mehmet Şevki Eygi şunları yazıyordu: “Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kâfirler arasında topyekûn savaş kaçınılmaz hale gelmiştir... Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim... Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak! Onlarda taş, sopa, demir, Molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz... Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır.”

Aynı zevat, yıllar sonra Yeni Şafak gazetesinde yapılan bir röportajda Kanlı Pazar’a ilişkin şöyle konuşmaktadır: “Vicdanen hiçbir rahatsızlık, sorumluluk hissetmiyorum. Bugün aynı şartlar olsa yine aynı şeyi hiç tereddütsüz yapardım.” (11 Nisan 2006) Makale:
Anti-Oligarşik Gençlik, Devrimci Gençlik.

2 Mart 2009 Pazartesi

Facebook Sen Faşistbook Musun?

Biz varız.
.
Biz buradayız.
.
Ve biz senin 24 yaşındaki CEO’nun Davos’taki açıklamasına gülüyoruz!
.
Biz “Kapitalizm çöker” dedik, dinlemediniz!
.
Biz ”savaşa üç ayda l00 milyon dolar harcayan ABD, ekmeği karneye bağlar” dedik, dinlemediniz!
.
Biz “bu hükümet el etek öper ama I.M.F 'den para alamaz” dedik, dinlemediniz!
.
Biz “gününü kurtarmak çare değil” dedik, dinlemediniz!
.
Kendini “ücretsiz sosyalleşme aracı” olarak lanse eden FaceBook bile krizde.

Şimdi geriye dönüp bakalım; FaceBook “ücretsiz” hizmet vermekle kapitalizme muhalif bir ses olduğunu iddia etti bir sene. Ancak Facebook’un 24 yaşındaki CEO’su Mark Zuckerberg, Davos’ta yaptığı konuşmada 150 milyon Facebook kullanıcısının bilgilerinin şirketlere satılacağını belirtti.
.
Yani; alışkanlıklarımızı, fotoğraflarımızı, hobilerimizi, arkadaşlarımızı vs. en yüksek fiyatı veren şirkete satacak!
.
Biz size “Kapitalizmdir bu, sizi can evinizden vuracaktır” dedik, dinlemediniz! Ama biz yine sizinle yeter artık diyoruz!
.
Ham madde değiliz diyoruz!
.
Kendine “muhalif“ diyen Facebook, Castro ve Che’nin sayfalarını tek bir şikâyetle kapatırken, sponsorlarının bastığı Che baskılı t-shirtlerinin reklâmlarını yapmakta, satışından aldığı yüzdeyle Davos’ta ahkâm kesmekte.
.
Biz buradayız!
.
Öte yandan “ücretsiz bir sosyalleşme aracı” olarak kendini lanse eden Facebook; sosyalleşmeyi, kapitalist güdüler üzerinden faşizme hizmet etmek olarak mı tanımlıyor?
.
Kendini; çocuk pornolarının, cinayet videolarının, kafatası avcılarına ait grupların, faşist propagandaların hizmetine adayan Facebook’un Türkiye ekibi, bu duruma kaşı yükselen her tepkiyi profilleri kapatarak susturuyor!

“İlkokul arkadaşlarınızı burada bulabilirsiniz” şeklinde reklâm yapan ekip; hizmet ettikleri cenahın belki de ilkokul arkadaşlarımızı öldürdüğünü yahut öldürebileceğini bilmiyor mu?
.
Bin bir rengin bir arada yaşadığı bu topraklarda kendini tek bir rengin hizmetine adayarak kardeşlerimizin katline, özel hayatlarımızın deşifre olmasına, yaşamımızın riske girmesine sebep olmakta.
.
Yaşamlarımızı tehlike altına sokan ekip, bizi öldürterek mi sosyalleştirecek? Biz buradayız! Ve soruyoruz; facebook sen faşist book musun?

Not: Destek sunmak isteyenler sayfaya yönelmek için “Facebook sen faşist book musun?” üzerini tıklayabilirler!

Beyaz Sayfanın Siyah Tarihi

Cumhuriyet Gazetesi’nin dünkü birinci sayfası son derece çarpıcıydı. Bir başyazıdan ve "Biz susarsak... Kim Konuşacak?" sloganından ibaret bembeyaz birinci sayfayı görenler, doğal olarak bir hayli şaşırdılar. İkinci sayfa ile son iki sayfa da bembeyazdı. Cumhuriyet, "yazıdan daha etkili bir yöntem" olduğu için başvurmuştu bu yola. Oysa Türk basın tarihi beyaz sayfalara alışıktı. Üstelik Meşrutiyet de dâhildi buna, Cumhuriyet de.

1867’de Namık Kemal Tasvir-i Efkâr’ın, Ali Süavi Muhbir’in başında, Sultan Abdülaziz’e muhalefet etmekte ve Padişah’ı Meşrutiyet ilanına zorlamaktadırlar. Türk basın tarihinin ilk sansür düzenlemesi olan "Kararname-i Áli" işte bu dönemin ürünüdür. Sadrazam Ali Paşa’nın eseri olan kararnamenin hemen ardından iki gazete de kapatılıp, Namık Kemal, Ali Suavi ve Ziya Paşa gibi devrin önemli isimleri İstanbul’dan uzaklaştırılır. İlk kez bu dönemde beyaz sayfalarla veya sütunlarla karşılaşılır. II. Abdülhamid’i rahatsız eden veya rahatsız ettiği düşünülen cümleler ve kelimeler çıkarıldığı için yerleri beyaz kalmıştır. Söz gelişi, ’Yıldız’ Yıldız Sarayı’nı, ’burun’ Padişah’ın heybetli burnunu hatırlattığı için yasaktır!

Cumhuriyet döneminde ise özgürlük vaat ederek iktidara gelen Demokrat Parti, bir süre sonra işi Tahkikat Komisyonları’na kadar götürmüş, muhalif gazeteciler birer birer adını "Hilton Koğuşu" koydukları hapishaneye yollanmıştır. Bu dönemde de makine dairelerinde yapılan son dakika sansürleri nedeniyle bazı gazeteler beyaz sütunlarla çıkmıştır.

AKP ve Recep Tayyip Erdoğan dönemi mi? Cumhuriyet’in beyaz sayfası, bu devrin özeti olarak basın tarihine geçti bile...

1 Mart 2009 Pazar

Erdoğan ve Hitler’in Tarihi Misyonu: Parti Kardeşliği!

Bu makale Hitler faşizminin Erdoğan döneminin baskıcı dikta dönemi hatırlatıyor. Odatv.com’da Soner Yalçın tarafından kalem alınan “Hitler’in hedefindeki ilk gazete Almanya'nın “Hürriyet”i oldu” başlıklı yazı güncelliği açısından FKBC sayfasında yayınlanmıştır.

İngiltere’de The Times, ABD’de New York Times, Fransa’da Le Monde neyse Almanya’da da Vossische Zeitung oydu. 1704 yılında kurulmuştu. Sahibi Almanya’nın en büyük yayıncı ailesi Ullstein idi. Liberaldi. Köşe yazarları içinde her siyasal görüşten yazar vardı.

Hitler sivil diktatörlüğüne ilk adımını basını susturarak attı. Öncelikle hedefinde Vossische Zeitung Gazetesi ve onun genel yayın yönetmeni Georg Bernhard vardı… Tarih 15 Mart 1933

Demokratik seçimle iktidara gelen A. Hitler III. Reich’ı ilan etti.

Yedi ay sonra…

Tarih 4 Ekim 1933

Alman basın kanunu çıktı. Gazetecilik “kamu mesleği” sayıldı. Bu yasayla basın, devlet (dolayısıyla Nazi) propagandası yapmak zorundaydı. Anlayacağınız gazeteciler “devlet görevlisi” haline dönüştürüldü. Ve o günden sonra günlük gazetelerin yazı işleri müdürleri her sabah, Halkı Bilgilendirme ve Propaganda Bakanlığı’ndaki Gözetim ve Talimat Merkezi’nde Bakan J. Goebbels (ya da yardımcısı) başkanlığında toplandı. Bu toplantıda hangi haberin yayımlanacağı, haberin nasıl yazılacağı, nasıl başlıklar atılacağı ve başyazının ne üzerinde olacağı bildirilirdi. Şehir dışındaki küçük gazetelere ve dergilere de bu emirler yazılı olarak geçilirdi.

Yazı işleri müdürü olmak için Naziler’e yakın “ari /temiz ırktan” olmak gerektiğini yazmama gerek yok herhalde…

Daha sonra gazetecileri “disipline etme” amacıyla özel profesyonel kurullar oluşturuldu. Bunlar, gazetelere/gazetecilere para cezası kesmeye, basın birliğinden atmaya kadar pek çok yetkiye sahipti. Basın odasından/loncadan atılma cezası almak gazeteciliği bırakmak anlamına geliyordu. Bu arada “Alman Basın Führeri” (Basın Odası Başkanı) kimdi biliyor musunuz; Hitler’in Birinci Dünya Savaşı’ndaki başçavuşu Max Amann! Gazete ve dergilerin kapatılması onun iki dudağı arasındaydı. Bu genel bilgilerden sonra gelelim hikayemize…

230 yıllık gazete
Vossische Zeitung Almanya’nın en eski gazetesiydi.

1704 yılında yayın hayatına başladı. Sahibi Almanya’nın önde gelen yayın kuruluşlarının sahibi Ullstein ailesiydi. Bu köklü gazetenin yayın çizgisi liberaldi. Her görüşten köşe yazarı vardı. Örneğin, 1751 ile 1755 yıllarında aydınlanma çağının büyük ismi Gotthold Ephraim Lessing gazetede aylık bir ek çıkardı. Prusya Kralı Büyük Frederick ve AEG’nin sahibi sanayici W Rathenau gibi tarihi isimler de bu gazetede yazılar kaleme aldılar. Keza, romantik romanın öncülerinden Theodor Fontane gazetede tiyatro eleştirileri yazdı. Evet, gazete tarihi boyunca yazarları arasında her görüşten yazarı barındırdı. Örneğin edebiyatçı Willibald Alexis 1848 devrimini destekledi.

Uzatmayayım, ilginç bir bilgi ekleyeyim: Yunanca “photos” (Işık) ve “graphien” (“çizmek” sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelen “fotoğraf” sözcüğü ilk kez Vossische Zeitung gazetesinin sayfasında yer aldı. Sonra evrensel bir sözcük oldu. Gazete sadece Almanya tarihi için değil dünya basın tarihi için de önemli bir yayın organıydı.
Her şey Hitler’in iktidara gelmesiyle başladı…

Yayın Yönetmeni Georg Bernhard
1930’lu yılların başında Almanya’da üç büyük yayın kuruluşu vardı: Mosse, Sherl ve Ullstein. Hitler’in ilk hedefi Ullstein oldu. Almanya’nın en büyük yayıncı kuruluşu Ullstein Ailesi; Vossische Zeitung, Berliner Illustrirte, BZ am Mittag, Berliner Morgenpost, Berliner Zeitung,Vossiche Zeitung, Deutsche Allgemenie Zeitung, Dame, Baumwelt, Verkehrstechnik, Herteren Fridolin, Grune Post isimli yayın organlarına sahipti.

Hitler öncelikle Vossische Zeitung’dan rahatsızdı. Etkisinin farkındaydı. Bu gazetenin basının “amiral gemisi” olduğunu biliyordu. Gazetenin liberal yayın çizgisinden de, aralarında bulunan solcu yazarlardan da memnun değildi. Önce gözdağı vererek korkutmaya çalıştı. Olmadı.

Çünkü gazetenin tarihsel bir geçmişi vardı. Böylesine bir birikim öyle bir iki günde ters düz edilemiyordu. Hitler bu kez hedefini gazetenin genel yayın yönetmeni Georg Bernhard’a çevirdi. Almanya’nın önde gelen gazetecilerinden Bernhard’ı tasfiye etmesi halinde basın üzerinde korku yaratacağını hesap ediyordu.

Bernhard’ın gazetenin başından ayrılması da yetmeyecekti; ülkeden ayrılmasını istiyordu. Bernhard da korkuyordu; meslektaşları Carl von Ossietzky ve Walter Kreiser, sıradan haberleri bahane gösterilerek, gizli askeri bilgileri ifşa etme yoluyla vatan hainliği suçlamasıyla hüküm giyip Papenburg-Esterwegen toplama kampına atılmışlardı. Benzer oyunun kendisine de oynanacağını anladı. Bernhard yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Ardından Vossische Zeitung’ta büyük bir kıyım yapıldı, onlarca gazetecinin-yazarın işine son verildi.

Mesele sadece gazetenin-yazarın mesleğinden olması değildi.

Örneğin: Lothar Erdmann (1888–1939): Vossische Zeitung muhabiriydi; Sachsenhausen toplama kampında 1939'da katledildi. Else Ury (1877–1943): Vossische Zeitung’da müstear isimle yazılar yayımlıyordu. 1943'te Auschwitz toplama kampında katledildi. Heilig Bruno (1888–1968): Vossische Zeitung muhabiriydi; 1933'te Viyana'ya sığındı, Almanlar işgal edilince 1938'de siyasal tutuklu olarak Dachau toplama kampına hapsedildi. Fritz Heymann (1897–1943): Yazardı; Auschwitz toplama kampında 1943'de katledildi. Jakob Cahnmann (1893–1942): Gazeteciydi; 1942'de Auschwitz toplama kampında katledildi.

Acı örnekler çok…

Ne ilginç değil mi, bugün Türkiye’de yandaş medyadaki bazı köşe yazarları solcuların köşe yazarı olmasından rahatsızlık duyup; gazete patronuna “bunların işine son verirseniz AKP ile ilişkileriniz düzelir” diye yazıyorlar! Yetmiyor. Kimi sözde köşe yazarları da solcu yazarları Ergenekon savcılarına hedef gösteriyor; “bunları da sorgulayın” diye yazmaktan utanmıyorlar. Ne günlere kaldık değil mi? Neyse… Biz yine dönelim Vossische Zeitung’un kapatılış öyküsüne…

Yandaş basın yaratıldı
Genel Yayın Yönetmeni Bernhard yurt dışına kaçtı ama Vossische Zeitung’un Propaganda Bakanlığı’yla sorunları giderilemedi. Propaganda Bakanlığı 5 Mart 1934 tarihli kararı: Amerikan ordusundaki yolsuzluk skandalları haberleri verilmeyecek. 7 Mart 1934 tarihli kararı: Dr. Goebbels’in New York Times’a verdiği mülakat olduğu gibi yayınlanmayacak; resmi Alman basın bürosunun verdiği kopya yayınlanacak. 9 Mart 1934 tarihli kararı: Dr. Goebbels söz konusu toplantının sözünü etmeye değer olup olmadığına ilişkin görüş bildirinceye kadar New York’ta düzenlenen “Hitler’e Karşı Uygarlık” mitingi haber yapılmayacak. Bu ve benzeri haberler konusunda Vossische Zeitung ile Propaganda Bakanlığı hiç anlaşamadı. Tarihi gazete yeni döneme uyum sağlamakta zorlandı.

Ve sonuçta…

Tarih 1 Nisan 1934.

Faşist baskılara dayanamayan Almanya’nın en etkili liberal gazetesi Vossische Zeitung 230 yıldır devam eden yayınına son vermek zorunda kaldığını açıkladı: “Vossische Zeitung adlı gazetemizin yayınına son verdik. Acı da olsa, gönüllü ama mantıksal olarak gazetemizin bu ayın sonunda kapatılması kararı aldık.”

Resmi açıklamada pek açık verilmese de herkes Hitler rejiminin baskısı sonucu bu kararın alındığını biliyordu. Böylece Alman tarihinin en eski yayın kuruluşu kapandı. Gazete kapandığında yazarları arasında (Fosforlu Cevriye’nin yaratıcısı) Gazeteci Suat Derviş de vardı. Gazetenin sanat dergisi Querscnitte’e yazıyordu. Vossische Zeitung kapanınca Türkiye’ye döndü…

Peki, Ullstein Ailesi’nin hisselerini kim aldı dersiniz?

Hitler’in başçavuşu Max Amann; Alman Basın Führeri! Max Amann, baskılar sonucu kapanmak zorunda kalan yayın organlarını çok düşük fiyatla satın alıp “yandaş medya” oluşturuyordu!
Gazeteleri, dergileri kim için alıyordu dersiniz; Naziler’in yayın kuruluşu Eher Verlag için!
Demek o tarihte “ahbap-çavuş” ilişkileri apaçıktı. Örtüye gerek duymuyorlardı.

Sıra diğer ailede
Her diktatör gibi Hitler de, basını ele geçirmeden amacına ulaşamayacağını iyi biliyordu. Sivil faşist rejiminin baskısı sonucu ilk kapanan gazete Vossische Zeitung oldu.

Hitler, Ullstein ailesini basın dışına attıktan sonra sıra bir diğer basın imparatoru aileye gelmişti: Mosse ailesi. Bu ailenin dünyaca tanınmış, 1872 doğumlu liberal gazetesi Berliner Tage- Blatt, Naziler’in hedefine girdi. Önce genel yayın yönetmeni Theodor Wolff’u tasfiye ettiler. Wolff yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Eğer kaçmasıydı; Hitler’in provokasyon amacıyla yaktırdığı Alman Parlamentosu (Reichstag) davasının sanığı olacaktı.

Berliner Tage-Blatt genel yayın yönetmenliğine 1 Nisan 1934’te gazetenin dış haberler bürosundan Paul Scheffer getirildi. Liberal Scheffer’in yurtdışı bağlantıları çok sağlamdı ve Hitler’in şimdilik bu bağlantılara ihtiyacı vardı. Ve Hitler ne zaman bu dış desteğe ihtiyaç duymadı; 1939’da bu gazeteyi de kapattırdı.

Bakınız tarihte örnekleri çoktur ve acıdır: Gazetenin sahibi Hans Lackman-Mosse Hitler’in iktidara gelmesi için büyük destek vermişti. Yayın kuruluşları; Berliner Morgenzeitung, Berliner Tageblatt, Berliner Volk-Zeitung, 8-Uhr Abendolatt, Annocen-Expedition, Rudolf-Mosse-Code Hitler’in propaganda araçları gibi çalışmıştı.

Sonuçta Hitler ihtiyacı kalmayınca Mosse Ailesi’nin de üzerini çiziverdi!

Nazi diktatörlüğü iktidarını güçlendirdikçe, gazeteler bir bir kapanıyor ya da el değiştirirken basın piyasası “kraldan fazla kralcı” gazetelere/gazetecilere kaldı.

Almanya’nın üçüncü büyük gazetesi Frankfurter Zeitung, genel yayın yönetmenliğine Londra muhabiri Rudolf Kircher’i; Almanya’nın tutucu gazetesi Deutsche Allgemaine Zeitung ise genel yayın yönetmenliğine yine Londra’da muhabirlik yapmış Karl Zilex’i getirdi.

Meydan artık koltuk hırsına kapılmış, bilgisi birikimi olmayan gazetecilere kaldı. Almanya’da basın, hem sermaye hem de yönetici/yazı işleri olarak hızla el değiştirdi. Sonra neler olduğunu biliyorsunuz… Mustafa Kemal 30 Kasım 1929’da Almanya’nın “Hürriyet”i Vossische Zeitung muhabirine şu demeci verdi: “Korku üzerine bir iktidar inşa edilemez.”

Almanya’nın “Bekir Çoşkun”u: Kurt Tucholsky
Kurt Tucholsky (1890–1935) devrin en önemli Alman gazetecilerinden biriydi. Gazeteciliğe öğrencilik yıllarında başladı. Üslubu taşlama (hiciv) idi. Aynı zamanda, kabare yazarı, şarkı sözü yazarı, romancı ve şairdi. Toplumcu – gerçekçiydi. Kendisini demokrat, barışsever ve anti-militarist olarak tanımlıyordu.

Toplumu eleştirmekten de geri durmuyordu. Özellikle Yahudilere “Hitler’e karşı mücadele etmiyorlar” diye sitem ediyordu. Yahudilikten çıkıp Protestan oldu. Yazılarında “göbeğini kaşıyan adama” değil ama “kesesi kabarık zenginlere” Hitler’i destekliyorlar diye çok yüklendi. Hitler’in yoluna kırmızı halı döşeyen işadamlarına, eski kurt politikacılara ateş püskürdü. Hitler iktidara gelmeden önce halkı uyaran yazıları en çok o kaleme aldı. Makalelerinde sürekli gelmekte olan tehlikeye işaret etti.

Yargı ve polis içindeki Nazilere dikkat çekti. Hitler'in başbakanlığının ülkeyi nereye götüreceğini hayal etmek bile istemiyordu. Tucholsky yırtınıyordu. Gelmekte olan fırtınaya dikkat çekiyor ama kimse görmek istemiyordu. 1930'lu yılların başında, tüm uyarılarının duymazlıktan gelinmesi ve cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları için yapmış olduğu girişimlerinin etkisiz olduğunu anlaması Tucholsky'i derinden yaraladı. Almanya’yı terk etti. İsveç’e yerleşti.

1933 yılında Naziler, kitabı Weltbühne’yi yasakladı. Ayrıca, Tucholsky'nin kitaplarını yaktılar ve onu vatandaşlıktan çıkardılar. Gönüllü sürgünlük yaşadığı İsveç onun bir yerde mezarı oldu. Çenesini tuttu; “okyanusa karşı ıslık çalınmaz" diyordu. Çok yazamadı.

Önceleri saygı duyduğu fakat daha sonra Hitler rejimini destekleyen Norveç’li şair Knut Hamsun’la hesaplaşmak için sert bir yazı yazmayı planladı; ama buna yetecek enerjiyi bulamadı. Tek yapabildiği ölüm kampında bulunan gazeteci arkadaşı Carl von Ossietzky’e 1935’te Nobel Barış Ödülü’nün verilmesi için çalışmak oldu.. 20 Aralık 1935 tarihinde evinde çok sayıda uyku hapı aldı. Bir gün sonra komaya girmiş halde bulundu ve Göteborg'daki Sahlgrensche Hastanesi'ne götürüldü. 21 Aralık akşamı orada yaşamını yitirdi.

Yıllarca Tucholsky'nin intihar ettiği söylendi. Son zamanlarda, Tucholsky biyografisini yazanlardan Michael Hepp bu tezle ilgili şüphelerinin olduğunu ve dikkatsizlik sonucu ölmüş olabileceğini ileri sürdü. Hitler rejiminin öldürdüğü de söylentiler arasındadır…

Tucholsky’i gerçekte öldüren ülkesinde olanlara karşı bir şey yapamama umutsuzluğuydu.